Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • “Yakın bir gelecekte tüm bilimler yıkılacak ve büyücülük tek dinamik değer olarak yeniden doğacaktır.” Müh. Astronom Hanns Hörbiger (1860-1931)

    Bu söylem Nazi döneminin etkin teorisyenlerinden biri olan mühendis ve astronom Hanns Hörbiger’e atfedilir. 1925 yazının bir sabahı, postacı, Alman ve Avusturyalı bilginlerin kapısına aynı mektubu bırakıyordu:

    “Adolf Hitler siyaset alanını temizlerken, Hans Hörbiger de sahte bilimleri ortadan silip süpürecektir.”

    Hörbiger bilim insanı olmasına rağmen, insanın evrenle olan bağını akıl ve deney yoluyla değil, sezgi, kan bağı ve doğaüstü güçlerle kurması gerektiğini; bu bağlamda, modern bilimi “Yahudi bilimi” veya “sahte bilim” olarak nitelendirip, yerine büyücülüğün ya da büyülü bir anlayışın geçeceğini savunuyordu. Naziler Hörbiger’i hemen sahiplendiler.

    Dünyanın haline bakınca Hörbiger’in öngörüsünün büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Dünya tarihinde küresel bir irrasyonellik patlaması, bir “Yeni Orta Çağ” ya da “Teknolojik-Dijital Okültizm” başlamış gibi görünüyor. Ortalık, elini sallasan astrolog, medyum, şifacı, cinci, büyücü, efsuncu, titreşimci, UFOcu, spiritizmacı, enerjici, jeobiyolog, pandülcü, ateş kesici, kabalist, teozof, eneagramcı, falcı, tarotçu, reikici gruplar, yaşam koçu ve ne idüğü belirsiz gurular ve şarlatanlar ile kaynıyor. Ortak yönleri şu ki hemen hepsi dijital teknolojiyi ve bilimsel kavramları kullanıyor. Baharatçılar, aktarlar artık neredeyse her türlü kocakarı ilacının allanıp pullanıp satıldığı para-eczanelere dönüştü.

    Erik Davis “TechGnosis: Myth, Magic & Mysticism in the Age of Information” (TeknoGnosis: Bilgi Çağında Mit, Büyü ve Mistisizm) kitabında gelişmiş teknoloji ve büyünün aynı şey olduğunu, bu iki olgunun insani güçlerimizle yakalayamayacağımız şeyleri yakalamamıza yardımcı olduğunu açıklıyor.

    ******************************************************************************

    Gnostisizm gerçek bilgiye salt esin ve sezgiyle ulaşılabileceğini öğreten antik felsefi bir görüştür. Dünya görünen (zahir, dışrak, egzoterik) ve görünmeyen (batın, içrek, ezoterik) katmanlardan oluşur, Hakikat’e ancak ezoterik bilgiye ulaşarak mümkün olabilir; bu aşamaya geçip gizli öğretilere kabul edilmiş, sırra ermiş kişilere erenler (les initiés), ermişler, sırdaşlar, bilgeler denmektedir.

    ******************************************************************************

    Teknolojinin ve yapay zekanın insanlara daha önce mucize denebilecek pek çok şeyi mümkün kılarak majik, inanılmaz güçler verdiğini söylemek abartı sayılmaz. Bugün dünyanın öbür ucundaki, örneğin Paris’teki bir arkadaşımızla tek bir tuşa basmakla anında görüntülü olarak konuşabiliyoruz ve istersek ona Fransa’daki bir AVM’den her türlü giyecek, yiyecek ve hediyeyi göndermemiz mümkün olabiliyor. “Nil novi, sub sole” (Güneşin altında yeni bir şey yok” diyen Vaiz yazarı bu günleri görse herhalde çok şaşırırdı.

    İNSANIN BİTİP TÜKENMEYEN ARAYIŞI

    Dinlerin insan üzerindeki kurumsal yetkesinin zayıflaması insanın yaşamı boyunca Hakikat ve anlam arayışını, ruhsal gereksinimlerini ortadan kaldırmadı. İnsanlar artık paketlenmiş şekilci bir din yerine, içinde reiki, astroloji, büyü, okült ve paranormal olayların uçuştuğu çok renkli inanç sistemlerini tercih ediyor. Ateist, agnostik, dinsiz biri bile, evrenin kendisine mesaj gönderdiğine inanabiliyor. Bu, spiritüel açlığın veya boşluğun, büyüsel inançlar ve doğa üstü uygulamalarla doldurulmasıdır aslında.

    Ancak sorunsal şu ki eğer toplum, bu sanal tiyatroyu asıl somut gerçeğin ve bilimin yerine koymaya başlarsa Hörbiger’in kehaneti tam anlamıyla gerçekleşmiş olur. Bilimin nasıl sorusuna verdiği zor yanıtlar, büyünün sahte ama tatlı yalanlarına yenik düşer.

    Modern tıp çok makineleşti. Doktorlar bazen hastayla bağ kurmak için medikal sınırların dışına çıkarak bilim dışı alanları hastalarına önermesi, büyücülüğü toplumun gözünde yasallaştıran en tehlikeli etmendir, kurumsal çürümenin zirvesidir.. Çünkü: “Koskoca profesör dediğine göre vardır bir hikmeti” düşüncesi, kuşkuları tamamen devre dışı bırakır. Eğer bu yöntem plasebo etkisiyle başarılı olursa, hasta o aşamadan sonra başka metafizik, metapsişik, okült veya paranormal alanlara sıçrayabilir.

    Ancak, bir fenomenin “işe yarıyor gibi görünmesi” onun “gerçek” olduğu anlamına gelmez. Bir doktorun hastasını ameliyattan sonra, ya da önce, büyücüye yönlendirmesi, kanseri tedavi etmediği sürece sadece bir ağrı yönetimi tiyatrosudur. En büyük risk ise beyni uyuşmuş, adeta büyülenmiş ve sersemleşmiş bir kitleye her türlü abur cuburu, hurafeyi, efsaneyi kolaylıkla satabilme olanağının doğmasıdır. Bu bir şifa seansı, satanist bir ritüel veya dünya barışını ve insanlığı tehdit edecek radikal bir siyasi karar veya savaş da olabilir.

    Bir çok değerler yaratmış olan Alman halkının Cermen mitleri ve üstün ırk palavrasıyla büyülenmiş bir şekilde psikopat bir onbaşının peşinden sürüklenmesini başka hangi akıl, hangi mantık veya tarih bilimi açıklayabilir ki ? Tıpkı bugün ABD ve İsrail’in yaptığı soykırım ve savaşı “tanrısal ve mesihsel” olduğunu iddia ettikleri ve inandıkları gibi ?

    ABD’nin 1 Mart 2026’da İran’a gerçekleştirdiği saldırıyı”Destansı Öfke” olarak adlandırmasının altında İsrailiyat, Talmud ve Tevrat efsaneleri yatmaktadır. Emperyalizm-Siyonizm ittifakı dinsel kavramları kullanarak -postmodern bir Haçlı-Magen ordusu gibi- yaptıkları soykırım ve saldırıları mesihsel ve göksel kehanetlerin gerçekleşmesi olarak görüyor. Nazilerden hiçbir farkları yok, aynı kafa ! Ve bir çok insan buna inanıyor.

    Sözdebilim (pseudoscience) ile büyücülüğün en büyük başarısı, bilimsel kavramları çalarak kendisini halkın gözünde meşrulaştırmasıdır. Kuantum sıçraması, enerji, titreşim (vibrasyon) gibi terimler, fiziksel anlamlarından koparılıp spiritüel birer pazarlama aracına dönüşüyor. Bilim dışı yollara yönelen bilim insanları, doktorlar, psikologlar bile var. Bilimsel kavramların istismarı modern rasyonel dünyanın kalelerinden biri olan tıbbın da içten içe sarsıldığının en net kanıtı.

    Tüm bunlar belirsizliklerle dolu dünyada insanlara yapay ama rahatlatıcı, konforlu bir kontrol illüzyonu ve öngörü hissi sunuyor. Gerçeği verilerde ve şüphede arayan özgür düşünceli insan ve Kartezyen zihin için bu manzara, doğrulanmış bir kehanetten ziyade, entelektüel ve dehşetengiz bir karanlık çağ uyarısı niteliğindedir.

    Hörbiger ve takipçileri haklı çıkmış gibi görünse de, bu bir başarı değil, sosyo-politik kitlesel bir bilişsel çöküş ve küresel bir gerileme göstergesidir. Büyünün yeniden baş tacı edilmesi ve tüm bu gidişat aslında modern insanın yalnızlığını, korkularını, mantık ve rasyonel düşüncenin getirdiği ağır sorumluluktan kaçma arzusunu da yansıtıyor. Kuşkusuz bu gidişatı dünyada egemen olmaya çalışan küresel satanist çete de tüm gücüyle destekliyor.

    Bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın “Yeterince gelişmiş bir teknoloji, büyüden ayırt edilemez” söyleminde az da olsa bir gerçeklik payı yok mu ? Yoksa bilim ve teknoloji metamorfoz geçirip büyüye mi dönüşüyor ?

  • İlk Nükleer Silah yapma fikri ilk önce hangi ülkede başladı ? İlk nükleer denemeler ne zaman yapıldı

    Nükleer enerji ve silahlanma yarışı 20. yüzyılın en dramatik ve dünyayı kökten değiştiren süreçlerinden biridir. Nükleer çağ, İkinci Dünya Savaşının bitimine doğru ABD’nin yaptığı gizli deneylerle başladı.

    Ancak, ilk nükleer bomba fikri Nazi Almanyasında ortaya çıktı. 1938de Nazi Almanyasının kimyacıları Otto Hahn ve Fritz Strassmann uranyum atomunu parçalamayı (fisyon) başardılar. Bu keşif, uranyum atomun parçalanmasıyla devasa bir enerjinin açığa çıkabileceğini kanıtladı.

    Bu enerjinin bir kitle imha silahına dönüştürebileceğinden korkan fizikçiler Albert Einstein ve Leo Szilard 2 Ağustos 1939da ABD Başkanı Roosevelt’e ünlü mektuplarını yazarak uyarılarda bulundular. Her ne kadar fikir ve ilk bilimsel buluş Almanya’da gerçekleşmiş olsa da, Naziler savaşın getirdiği kaynak sıkıntıları ve ekonomik yıkım nedeniyle bombayı üretmeye vakit bulamadılar. ABD ise sınırsız bütçe ve devasa bir mühendislik operasyonu olan Manhattan Projesi (1943-1945) ile bu fikri gerçeğe dönüştüren ilk ülke oldu. Bu proje tarihin gördüğü en geniş kapsamlı ve en gizli bilimsel işbirliğiydi. (1)

    Buna rağmen SSCB 1944ten itibaren Alfred Rosenberg gibi bilm insanların istihbarat vermesiyle Manhattan projesinden haberdar oldu, sızdırılan teknik data ve çizimlerden faydalanarak onlar da çalışmalarını yürüttüler. Manhattan Projesinin beyin takımının önemli bir kısmı Almanya’daki Nazi rejiminden kaçan bilim insanlarıydı. Einstein projede aktif çalışmadı ama uyarılarda bulundu, Leo Szilard, Edward Teller ve Hans Bethe “Naziler bombayı bizden önce yapmasın” motivasyonuyla projede çalıştılar.

    Sonunda ilk atom bombası denemesi Trinity Testi 16 Temmuz 1945te Amerikada Meksika sınırında New Mexico çölünde gerçekleştirildi. Kendi topraklarında yaptığı bu denemeden üç hafta sonra 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve 9 Ağustos 1945te Nagazaki nükleer saldırıları gerçekleşti.

    Sovyetler Birliği ise ancak dört sene sonra ABD’nin nükleer tekelini yıkmayı başardı ve ilk atom bombası denemesini 29 Ağustos 1949da Kazakistan’daki Semipalatinsk test sahasında yaptı. Kod adı “RDS-1” olan bu deneme, Soğuk Savaşı ve nükleer silahlanma yarışını resmen başlattı.

    NAZİ BİLİM İNSANLARIN KAÇIRILMASI

    İkinci Dünya Savaşı biterken müttefikler sadece toprak değil, aynı zamanda Alman-Nazi bilimini de paylaşmak için birbirleriyle yarıştılar. Manhattan Projesinde aktif olarak çalışan Naziler yoktu. Ancak savaş biter bitmez (1945) “Operation Paperclip” (Ataç Operasyonu) ile yaklaşık 1.600 Nazi bilim insanı ABD’ye kaçırıldı.

    Bunlardan V1-V2 roketlerinin tasarımcısı Wernher von Braun eli kanlı bir SS subayı olmasına rağmen ABD’nin uzay programında (NASA) ve kıtalararası balistik füze yapımında kilit rol oynadı. Atom bombasını yapanlar Nazilerden kaçanlardı; roketleri yapıp Aya gidenler ise savaştan sonra ABD’ye kaçırılan Nazi bilim insanlarıydı. ABD’ye gelenlere vatandaşlık ve lüks yaşamlar sağlandı, isimler ve kimlikler, hatta yüzler estetik ameliyatla değiştirilerek Nazi bağlantıları yok edildi.

    Sovyetler de işgal altındaki Doğu Almanya’dan yaklaşık 2.500 Nazi bilim insanı, mühendis ve teknisyeni —aileleriyle birlikte toplam 6.000’den fazla kişi— trenlere bindirilerek Osoaviyakim Operasyonu ile 22 Ekim 1946da Rusya’ya kaçırdılar. Rusya’ya kaçırılanların çoğu savaş ganimeti muamelesi gördü. Bu Nazi bilim insanları SSCB’nin kapalı ve gizli bilim şehirlerinde çalıştırıldılar. Manfred von Ardenn bombanın yakıtı olan uranyum izotoplarının ayrıştırılması için elektromanyetik yöntemler geliştirdi. Nobel ödüllü fizikçi Gustav Hertz uranyum zenginleştirme üzerine çalıştı. Max Steenbeck uranyum zenginleştirmede bugün bile kullanılan yöntemin temelini atan kişidir. Nikolaus Riehl atom bombası projesi için gereken saf uranyum üretimini yönetti.

    Ruslar V1-V2 roket fabrikalarının bulunduğu yerleri ele geçirdikleri için donanıma ve alt kademedeki Nazi mühendisleri kaçırmışlardı. Von Braun’un çalışma arkadaşlarından Helmut Gröttrup Sovyetler tarafından kaçırıldıktan sonra roket programını yürüten Sergey Korolev ile birlikte R-1 ve balistik füzelerinin temelini attılar.

    ABD’deki Nazi bilim insanları Amerikan kahramanı olurken, SSCB’deki Naziler hep perde arkasında kaldı ve isimleri gizli tutuldu.

    1 ) Robert Oppenheimer: Projenin bilimsel direktörü. “Atom bombasının babası” olarak bilinir. Enrico Fermi: 1942’de Chicago’da ilk kontrollü nükleer zincirleme reaksiyonu gerçekleştiren İtalyan fizikçi. Richard Feynman: O dönemde henüz çok genç olmasına rağmen teorik hesaplamalarda devleşen dahi. Niels Bohr: Kuantum fiziğinin babalarından biri. Leo Szilard: Bombanın mantığını ilk kavrayan ve Einstein’ı mektup yazmaya ikna eden Macar fizikçi.

  • ÖNSÖZ

    Dünyanın bugün geldiği aşamanın ve bundan sonra getirileceği şekillendirilmenin nasıl ve hangi kurgularla tasarlandığını ve hangi amacın hedeflendiğini hiç beklenmedik bir yaklaşımla ama o oranda da gerçek belgelere dayanarak yaptığı araştırmada Ariane Bilheran komplotizm olarak nitelenemeyecek ve insanlık için somut anlamda tehlikeli olabilecek bir olasılığı gözler önüne seriyor. Bu olasılıktan yola çıkarak Erdağ Duru da gözlerden kaçırılmak istenen bir başka yapılanmaya ve neden sonuç çıkarımına dikkat çekiyor :

    Nazizm ile küreselci finans ağababalarının organik bağlantıları hatta işbirlikçi stratejileri ! Genetik yapısı kurgulandığında ise, uluslar ve devletler üstü Finans İmparatorluğunun bugünkü tartışılmaz gücüne erişmesinde Rothschild, Goldmann Sachs, Merrill Lynch vb.. gibi Yahudi kökenli finans gruplarının neredeyse monopolistik varlıklarının katkısı somut olarak gözlemleniyor. Bu durumda çok çarpıcı bir çıkarım ortaya seriliyor : Naziler ve Yahudi ağırlıklı finans imparatorluğunun ortaklığı !!!! Öte yandan bu Finans İmparatorluğunun ( Edmond Rothschild, Samuel Montagu vb,, ) siyonizmin kurgulanmasında oynadığı rol ve yaptığı katkı hatırlandığında son tahlilde Nazilerle doktriner siyonizmin belli bir hedef doğrultusunda ortaklık yapıyor olmaları akla geliyor.

    Doğal olarak bu çıkarım bizlere dayatılan tarih kurgusunda ilk aşamada çok çelişkili gibi gelebilir hatta fantazist gibi algılanabilir. Öyle ya bir Yahudi egemenliği kuramı olarak oluşturulan ve bilinen siyonizm, temel doktrinleri arasında başsal olarak Yahudileri yok etmeyi hedefleyen Nazizm ile nasıl bir ‘’yakınlaşma’’ içinde olabilir ki ?

    Böyle bir sorgulama, resmi tarihin neredeyse bir asırdır dünya kamu oyuna ısrarla sunduğu anlatımla doğal olarak uyuşmuyor, ancak İngiliz ekonomist ve tarihçi Antony Sutton ‘’Wall Street ve Hitler’in Yükselişi” isimli kitabında bu yalan, aldatma ve ikiyüzlülük bataklığını ortaya çıkararak, II. Dünya Savaşının en çarpıcı, ancak daha önce bildirilmemiş gerçeklerinden birini gözler önüne seriyor: Wall Street bankaları ve büyük Kuzey Amerika şirketleri, Nazi Almanyası’nı finanse ederek ve onunla iş yaparak Hitler’in iktidara yükselişini desteklemiştir 1

    Bu sıkı korunan sırrın izini titizlikle takip eden ve yadsınmaz belgeler ve tanıklıklar kullanan Sutton, 1939-45 felaketinin öncelikle ayrıcalıklı finansal imparatorluğa fayda sağladığı sonucuna varıyor. Araştırmasında Rothschildler, Morganlar, Rockefellerler, Warburg kardeşler, Fordlar vb,, gibi büyük şirketlerin, doğrudan veya şirketleri aracılığıyla, tarihin en kanlı ve yıkıcı savaşını finanse ederken herkesin oynadığı aşağılık rolün ayrıntılı bir anlatımını, destekleyici kanıtlarla birlikte sunuyor :

    “Kuzey Amerika finans imparatorlarının Alman savaş hazırlıklarına katkısı olağanüstüydü ve onlar olmadan Almanya, milyonlarca masum insanın katledilmesine yol açan askeri kapasiteye asla sahip olamazdı. […] Bu Kuzey Amerikalı bankacılar ve iş adamları sadece Nazizmin doğasının farkında olmakla kalmadılar, aynı zamanda çıkarlarına uygun olduğu her durumda Nazizm’e yardım ettiler—muhtemelen sonucun Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerini kapsayan bir savaş olacağının tamamen farkındaydılar.”

    Bu gerçeğin ışığında ve tabii Kuzey Amerika finans imparatorlarının hemen hepsinin Yahudi olduğu ve büyük bir kısmının da tarihsel akışta siyonizmi destekleyenleri kapsadığı da hatırlandığında siyonistlerin insanlığa hükmeden seçilmiş üstün ırk inançlarını kolaylaştırmak adına Nazileri ve onların Dünya Hakimiyeti kuramlarını kullanmayı düşündükleri de yabana atılmaması gereken bir olasılık olarak öne çıkıyor.

    Bu aşamada, haklı olarak, peki ama Naziler kendi dindaşlarını soykırımlarla yok ederken niye bu hemen hepsi Yahudi olan finansal güçler Nazileri desteklediler diye de sorulabilir. İşte perdenin arkasında saklanan gerçek plan burada.

    Öncelikle farkında olunması gereken şey siyonizm doktrininin ilksel hedefinin, ’üstün ırk’’ safsatasıyla önce ‘’vadedilmiş toprakları’’ elde etmek ve ardından da o toprakları genişletip bir dünya hükümeti kurarak diğer bütün ulus ve halklara hükmetmek olduğu gerçeğidir. Bu hedefte öncelik toprak kazanımıdır. Bu amaca erişmek de ancak dünya kamuoyunun çok büyük bir kesiminin bu toprak talebini kabul edecek bir kıvama getirilmesiyle mümkün olacaktır.

    Burada siyonizmin kullandığı strateji çok kurnazcadır, Yahudileri kurban etmek ve Naziler tarafından soykırıma uğratılmalarına karşı çıkmamak, hatta Nazilerin savaş bütçelerine alttan alta katkıda bulunmak ve savaş sonunda da bu Yahudi kurbanları ve yaşatılan acıları ve mağduriyet gerçeğini kullanıp toprak taleplerini somut olarak gerçeğe eriştirmek. Doğal olarak dünya kamuoyu böyle bir vahşete duyarsız kalamayacaktı ve biraz da bilinçaltında oluşan suçlukluk duygusuyla siyonistlerin bu talepleri yerine getirilecekti.

    Artık hedef bir dünya hükümeti kurmak olacaktı. Ve işte bunda da Nazilerin dünya hakimiyeti kurma hayalleri siyonizmin tek dünya devleti amaçlarıyla örtüşüyordu ! Ne var ki ideolojik altyapı ortak olsa da somut organizasyon için yeterli deneyim ve birikim siyonistlerin ellerinde yoktu ! İşte tam burada savaş sonrası neredeyse boşta kalan veya hüküm giyen, ama cezaları hafifletilen eski Nazi teorisyen ve/veya teknisyenleri galip devletlerce himaye altına alındı ve bugün artık yavaş yavaş su yüzüne çıkarılmaya başlanan küreselci ve öjenist yapının temelleri atılmaya başlandı. Bu küreselci yapının dümeninde ise yine finans imparatorlukları var.

    Ve o finans imparatorlukları da siyonist ideolojinin kullanımında,,

    Bilheran araştırmalarında bu gerçeği yadsınmaz bir açıklıkla gözler önüne seriyor. Erdağ Duru ise çözümlemeyi daha da ileriye götürerek olan bitenin aslında neredeyse 1,5 asırdır süregiden uzun vadeli bir stratejinin uygulanması olduğuna işaret ediyor.

    Her iki araştırmacının duyarlılık uyandırmak istediği esas nokta ise insanlığı bekleyen geleceğin çok düşündürücü hatta kaygı verici olduğu konusu..

    Bora Akad

    1 Antony C. Sutton: Zulüm gördü ama asla yargılanmadı… 1968’den 1973’e kadar Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsünde araştırma görevlisiydi. UCLA’da ekonomi dersleri verdi. Londra, Göttingen ve UCLA’da eğitim gördü ve İngiltere’deki Southampton Üniversitesinden Bilim alanında doktora derecesine sahipti.

    *************************************************************************************************

    Fransız psikolog ve felsefe doktoru Dr. Ariane Bilheran 2024 yılında yayımlanan “L’internationale Nazie” (Nazi Enternasyonali) adlı eserinde, tarihçi Hannah Arendt’in bir tezini günümüze uyarlayarak Nazilerin yenildiğini, ancak Nazi ideolojisinin yenilmediğini, aksine küresel ölçekte kılık değiştirerek varlığını sürdürdüğünü vurgular. Nazilerden kurtulup Amerikaya kaçan Hannah Arendt (1906-1975) “Totalitarizmin Kökenleri” adlı kitabında bu tarihsel olguya zaten çok önceden dikkat çekmiştir.

    Dr. Bilheran, tarihçi Hannah Arendt’ın “Naziler Almanya’yı feda etmiş olabilirler ama savaşı kaybetmediler” savını tarihsel ve felsefi bir düzleme taşıyarak, Nazizmin 1945’te askeri olarak yenilse de ideolojik, yöntemsel ve yapısal olarak yer altına indiğini, gizlice örgütlendiğini, küreselleştiğini, çağdaş dünyayı ele geçirdiğini ve başkalaşım (metamorfoz) geçirerek varlığını sürdürdüğünü savunur. Nazilerin asıl amacının belirli bir toprak parçasını korumak değil, dünya çapında küresel bir totaliter kontrol sistemi kurmak olduğunu; savaşı askeri olarak kaybetmelerine rağmen, ruhen kazanmış olduklarını öne sürer.

    Yazar, Nazizmi salt belirli bir döneme ve coğrafyaya, 1930-45’ler Almanyasına özgü tarihsel, bitmiş bir olay olarak görmez. Nazizm, insan psikolojisinin ırkçılık, sapıklık, sapkınlıklarıyla beslenen ve küresel elitler tarafından araçsallaştırılan uluslararası (enternasyonal) bir totaliter ideolojidir. Günümüzde siyasal sınırların önemsizleştiği ya da önemsizleştirildiği, totaliter eğilimlerin küresel ölçekte “tek bir merkezdenmiş gibi” senkronize edildiği uluslararası bir yapının tüm dünyaya egemen olduğunu gösterir.

    Yazar, bu uluslararası totaliter yapının kitleleri ve sıradan insanları manipüle etmek için kullandığı psikolojik savaş mekanizmalarını deşifre eder. Korku, dildeki yozlaşma (yenisöylem/newspeak) ve toplumsal dayanışma bağlarının koparılması totaliter sistemin temel yakıtıdır. Bu yakıt ırkçılık, etnik ayrımcılık ve ötekileştirme ile harmanlanır. Bilheran’ın çağdaş toplumlara ve insana yönelik yaşamsal uyarılarını şu başlıklar altında toplayabilirim:

    1. İlerleme, Kalkınma ve Teknoloji Maskesi Nazi ruhu ve totalitarizm artık gamalı haçlar, bayraklar, törenler veya askeri üniformalarla değil kamu sağlığı, güvenlik, insancıl ilerleme ve dijital verimlilik gibi kulağa hoş gelen söylemlerle geliyor; ve insanlık bilerek veya bilmeden dijital bir teknokrasiye, açıkçası dijital bir toplama kampına doğru sürükleniyor. Acaba bu dijital kitlesel imha kampı, küresel çetenin insanlığa dayattığı Yeni Dünya Düzeni olmasın ?

    2. Dillerin ve Gerçeğin Yozlaştırılması Totaliter sistemlerin ilk hedefi dildir. Sözcüklerin, söylemlerin anlamları boşaltıldığında, ters yüz edildiğinde bireylerin muhakeme/sorgulama/eleştirme yeteneği felç olur. Eleştiri ve sorgulamanın yasaklandığı, dogmaların bilim veya mutlak doğru (postüla) adı altında dayatıldığı ortamlarda Nazi Enternasyonalinin yöntemleri devrededir. Sahte bilimler, büyücülük, okültizm, cincilik ve hurafelerin dijital kılıflarla sunulması da bu kapsama girer.

    3. Küresel İtaat ve Grup Düşüncesi Bireyin, kitle psikolojisi içinde eritilerek kendi vicdanını, aklını, etik değerlerini ve rasyonalitesini totaliter sisteme teslim etmesi en büyük tehlikelerden biridir. Sistem, itaat etmeyenleri, boyun eğmeyenleri, marjinalleştirerek, dışlayarak, şeytanlaştırarak, sosyal medya ve hayattan tecrit ederek cezalandırır; sosyal medyadaki yazıları, eserleri, paylaşımları açıkça ya da gizlice engellenir, sansürlenir, ya da onları sadece birkaç kişi görebilir. Bilheran, toplu hipnoz ve kolektif histeri anlarında bireysel rasyonaliteyi ve Kartezyen şüpheciliği korumanın yaşamsal önemi olduğunu ileri sürer.

    4. Kurumsal-Siyasal Sapıklık ve Saldırganlık Devletlerin ve uluslararası kurumların, kendi yurttaşlarını, insanlarını korumak yerine onları birer nesne, kobay, denek veya laboratuvar malzemesi gibi görmeye başlaması Nazizmin yöntemsel mirasıdır. Bürokrasi ve uzmanlar hegemonyasının ezdiği, sindirdiği kitlelerin duygudan, her türlü ahlaki-etik değerden arındırılmış, duygusuz ve duyarsız mekanik birer dişliye dönüşme riski vardır. Bu bağlamda Nazilerin ırkı arındırma ve üstinsan yaratma hedefi günümüzde terk edilmemiştir. Bu kez, etnik temizlik yerine genetik mühendisliği ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi teknolojilerle bir “yeni insan ırkı” yaratılması hedeflenmektedir. Yazarın vurguladığı genetik mühendisliği, beyin-bilgisayar arayüzleri, ilaçlar, aşılar, nüfus azaltımı, zombi virüsleri, dijital kimlik gibi olguların tümü senkronizedir, birebir örtüşürler. Pandemiler, ekonomik krizler, savaşlar, terör olayları, kitlesel gözetimi, özgürlüklerin kısıtlanmasını ve kontrolü artırmak için kasıtlı olarak yaratılır ve abartılır. Bunlara gelecekte kontrol edilebilir doğal felaketleri de ekleyebiliriz.

    Yazar, günümüzdeki finans, politika ve sağlık alanındaki bir çok uygulamayı, örneğin pandemi yönetimini, bir “totaliter sapma” belirtisi olarak yorumlar; bu durumun George Orwell veya Aldous Huxley’in distopyalarındaki öngörülerle benzerlik gösterdiğini, dünyaya egemen olan gücün “Nazi ruhu” nun başkalaşmış yapıları olduğunu ortaya koyar.

    Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Bilderberg Grubu, Davos-Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi yapılar aslında koordinasyon mekanizmalarıdır. Bilheran, Bilderberg’in asıl amacının savaş sonrası Nazi bağlantılı sanayiciler, finansörler ve bankacılar arasında koordinasyon sağlamak, öjenik ve transhümanist ideolojileri hayata geçirmek, sahte demokrasi kılıfı altında seçimlere müdahale ve savaşların finansmanı gibi yollarla fiili bir küresel yönetimi yürütmek olduğunu belirtir. Nazi Almanyasından hiçbir farkı olmayan ve sembiyotik bir canavara dönüşmüş ABD-İsrail emperyalist-siyonist ittifakının dünya barışına ve tüm insanlığa açıkça meydan okuması tüm bu kurumsal-siyasal sapıklığa en somut örnektir.

    SONUÇ VE SENTEZ

    O halde, ben burada bir sentezleme yaparak Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatan küresel elit çetenin Nazi ruhuyla hareket ettiği sonucuna ulaşıyorum. Zira küresel çetenin nihai amacı zaten, ulus-devletleri ortadan kaldırarak, bireysel özgürlükleri yok eden, tek merkezden yönetilen bir dünya hükümeti kurmaktır. Bilheran, bunun Nazilerin “Bin Yıllık Reich” projesinin günümüzdeki karşılığı olduğunu söyler. İyi de bunun adını açıkça koyalım: Yeni Dünya Düzeni denen olgu zaten budur ve temelinde Nazi ruhunun olması çok olağan ve rasyoneldir.

    Küresel düzeninin mimarları arasında Rothschild, Rockefeller ve İngiliz Kraliyet Ailesinin yanı sıra eski Nazi artıklarının olması ve bunların hep birlikte işbirliği yapması gayet doğaldır. O halde Yeni Dünya Düzeni’nin temelinde Nazi ideolojisinin olduğunu söylersek taşlar o zaman tam anlamıyla yerine oturmuş olur.

    Yeni Dünya Düzeni dendiğinde dünyayı yöneten Küresel Elit Çetenin (küresel bankacılar, uluslarötesi bir ağ ve eski aileler) Nazi ideolojisinden faydalandığı, benzer taktik ve stratejileri uyguladığı, tepe yönetimin altındaki aktörlerin de Trump, Şi, Putin, Macron gibileri olduğu sanırım artık açığa çıkmaya ve genelde kabul görmeye başlamıştır. “YDD komplo teorisidir” diye yıllardır tepişenlerin sesi de umarım artık kesilir. (Epstein olayından sonra ben onlara Küresel Satanist Çete diyorum)

    Nazi öğretisinin, artık bir siyasal parti veya rejim olmaktan çıkıp küresel finans, teknokrasi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi uluslararası organizasyonların, kurumların, vakıfların, masonik yapılanmaların, Mormonluk, Evanjelikler gibi dinsel mezheplerin içine sızmış olduğu görülmektedir. Bu sızmanın Facebook, Youtube, Google, X, Linkedin gibi teknoloji devlerini ve bunların ürettiği yapay zeka sistemlerini de kapsama alanına aldığı açıktır.

    Nazi Enternasyonali bize geçmişin korkunç hayaletlerinin ölmediğini, aksine takım elbiseler giyip, zenginlik, itibar, gösteriş içinde süslenip püslenerek, dijital algoritmalar kuşanarak, fakat aynı kendini beğenmişlik, aynı gaddarlık ve barbarlıkla küresel sahnede yeniden boy gösterdiğini açığa çıkarıyor. Bu yapıt okuyucuyu insanlık düşmanlarına karşı mutlak bir uyanıklığa, dilde ve düşüncede titizliğe, her ne pahasına olursa olsun gerçeği süzgeçten geçirme sorumluluğuna davet eden sert bir manifesto ve adeta son bir uyarı niteliğindedir.

  • (Delirium sendromu  bozuk konuşma, düşünce ve halüsinasyonların eşlik ettiği kafa karışıklığı ve dikkat dağınıklığı ile tanımlanan  ruhsal bir  dengesizliktir. )

    İsrail toplumundaki bu ruhsal hastalığı ilk fark eden sanırım Cumhurbaşkanı  Ruben Rivlin oldu. Rivlin 19.10.2014  tarihli bir konuşmasında aynen şöyle demişti:  “İsrail tedavi edilmesi gereken  bir hastalığı olan, hasta bir toplumdur.”  Gerçekten de görünen o ki  İsrail özellikle 2019 yılında apartheid bir devlet düzenine geçtikten sonra tepeden tırnağa iyice kafayı yemiş, sağlıklı düşünme yetisini kaybetmiş ve tedavi edilmesi pek de mümkün olmayan bir hastalığın pençesine düşmüştür.   Nasıl ki Almanya, Cermen mitleri ve “über alles” çığlıklarıyla  Hitler’in peşinden nasıl sürüklendiyse, İsrail de  Maşiyahvari kehanetler  ve Tevrat masallarıyla  şeriatçı partiler ve Netanyahu’nun peşinden sürüklenmiş ve sürekleniyor. Bu deliriıum sendroumu bir zamanlar İsrail’in en saygın gazetesi olam   Haaretz’in olaylara bakışında ve yazarlarında  da  gözlemleniyor. Haaretz yazarlarından Yair Assulin 9 Ocak 2025 tarihli makalesinde şöyle yazmış

    “İsrail tüm Ortadoğu’yu fethetse bile bu savaşı kazanamaz.  Tüm Ortadoğu’yu fethetsek ve herkes bize teslim olsa bile, bu savaşı kazanamayız. Bunu yazmak zor, acı verici ve yabancı geliyor ama yine de hissettiğimiz şey bu.”

    Tüm Ortadoğuyu fethetmek ? Herkesin İsrail’e teslim olması ? Senin kaleminden çıkanı beynin duyuyor mu Yair ? Bu nasıl  bir megalomanlıktır ki ? Utanmasa “soykırım yapmak aslında  Filistinlilere bir lütuftur, zira biz Allah tarafından kutsanmış ve seçilmiş bir ırkız, İbrahimin soyunda geliyoruz, buna hakkımız var”  diyecek. Aslında için için böyle düşündüklerinden eminim. ABD nasıl  Amerikanın yerli halkı Kızılderilileri soykırımla yok ederek  fethettiyse İsrail de aynısı yapıyor.  Filistin topraklarını baştan başa işgal ettiniz, Gazze’yi işgal ettiniz, Lübnan’a saldırdınız, Suriye’yi Şam’a kadar işgal ettiniz ve durmuyorsunuz: Türkiye ve tüm Ortadoğu ülkelerini işgal etmekle  tehdit ediyorsunuz, yetmedi mi ?    Yair devam ediyor:

    “İsrail’in  nedensiz yere yıktığını veya  nedensiz yere öldürdüğünü düşünmüyorum, ama her böyle eylemin yenilgimizi derinleştirdiğini düşünüyorum ve bu yenilginin farkında değiliz – zaferin böyle göründüğünü düşünerek hata yapıyoruz. Ama düşmana yenilmiyoruz, kendimize, halkımızın ruhuna, farkındalığımıza, çocuklarımıza, belki de burada inşa etmek istediğimiz yere yeniliyoruz.”

    Bak Yair, İsrail’in sivillere yönelik katliamları “öldürme eylemi” ya da “savaş” olarak  tanımlanamaz.  Bu eylemler ancak “barbarlık, cinayet ve soykırım” olarak tanımlanır. 1948 yılında Hganah, Irgun, Lehi, Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin  kanlı eylemleri sayesinde kurulan  İsrail o tarihten beri etnik temizlik  ve aralıklarla sürekli soykırım yapıyor. Bu kanlı süreçte kadın,  çoluk, çocuk  demeden binlerce sivil gerekçesiz katledildi. Bunların arasında gazeteciler, doktorlar, sağlık görevlileri, İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar neredeyse her milletten insan var. Bu yenilgi duygusu aslında senin vicdan azabının ve tiksintinin dışa vurumu. Ve tüm insanlık bu vahşet ve  barbarlık yüzünden İsrail’den tiksiniyor. Sen de tiksiniyorsun aslında. Bu Antisemitizm değil: Katliam ve soykırım yapan bir ülkeden tiksinmek meşru ve insancıldır, tıpkı Nazilerden tiksinmek gibi.    Haaretz’in yazarı sonunda yutamadığı baklayı ağzından çıkarıyor:

    “Tarih boyunca hayatta kalmasını sağlayan Yahudiliğin büyük gücü, yenilgilerini, günahlarını, yıkımını fark edebilme yeteneğidir.”

    “Yahudiliğin büyük gücü” de ne demek ? İsrail o gücü ancak silahsız sivillere, kadınlara, çocuklara gösteriyor. İsrail ordusu mertçe savaşmıyor. Bu söylem açıkça  ırkçılık ve megalomanlık kokuyor. Her ulusun ve etnik gurubun kendine özgü bir gücü vardır. Ama görünen o ki burada kastedilen o “büyük güç” Tevrat’ın “Allah tarafından seçilmiş ve kutsanmış üstün ırk” öğretisinden yani Yahudi ırkçılığından, Goyimlerden nefret etmekten, onları öldürülmeye müstahak görmekten, vadedilen toprakların fethi ve Tapınak’ın yeniden inşası gibi Tevrat’ın ırkçı ve sapkın öğretilerden geliyor. Müslüman orduları da bir zamanlar Fransa’nın göbeği Poitiers’ye kadar gitmişti. Bu yayılma ve fetih  cinneti sonra onların sonu oldu. Müslüman ülkelerin çoğu Batılı ülkelerin nüfuz bölgesi ya da sömürgesi haline geldi.

    Benim İsraillilere önereceğim şudur: Her şeyden önce Karl Marx’ın “Yahudi Sorunsalı” adlı  eserinde önerdiği gibi Yahudilik dininden kurtulun, Tevrat, Talmud, Torah vs tüm sapkın din kitaplarını, rabbileri, hahamları kaldırıp çöpe atın. Bu gerçekten Yahudilerin kurtuluşu olacaktır.  Sadece ve sadece insan olmayı öğrenin, insanı sevmeyi öğrenin !

  • “Kanada 51. eyaletimiz olmalı. Kanada’yı ilhak etmek için ABD askeri gücünü kullanmayı düşünmüyorum: Ekonomik güç kullanırım !  Panama Kanalına ihtiyacımız var,  ele geçireceğiz.  Panama Kanalı’na askeri müdahaleyi dışlamıyorum. Ekonomik güvenlik için Panama ve Grönland’a  ihtiyacımız var. Grönland bizim hakkımız ve ABD’ye katılacak. Meksika Körfezinin adı Amerika Körfezi olarak değiştirilecek” diyerek ahkam kesen Trump İngiltere’yi tiranlık, Avrupa ülkelerini yoldan çıkmış ülkeler olarak  suçladı. NATO’dan çıkarız, Avrupa kendini savunsun diye tehditler savurdu.  Başa oturacağı 20 Ocak 2025 tarihini beklemeden  ortalığı  birbirine kattı.

    Tüm bu  meydan okuma ve tehditlere Avrupa’dan cılız tepkiler geldi. Macron  “dış güçler  demokrasimizi baltalıyor, Almanya ve seçimlere müdahale ediyor”  demekle yetinirken  Steinmeier “dış güçler  Alman demokrasisine müdahale ediyor” diye lafı geveledi. Sanki tüm Avrupa ABD’nin yeni eyaleti olmaya hazır gibi.

    Amerika Britanya halkını tiran yönetiminden kurtarmalı diyerek Trump’ı destekleyen Elon Musk ise   Grönland halkı kendi kaderini belirlemelidir, zaten  ABD ile birleşmek istiyor derken Grönland Başbakanı Danimarka’dan bağımsızlık istedi.

     Dünya siyaset sahnesi allak bullak çorbaya dönmüş durumda. Öyle görünüyor ki Trump  Başkan olunca Kanada, Grönland, Meksika, Orta ve Güney Amerika ile Avrupa ülkeleri ABD tarafından ilhak ya da işgal edilebilir.  Ve ABD Türkiye’yi de bu programa ekleyebilir.

     Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra  Avrupa  yeniden yapılandı ve dünyanın merkezi olmaya devam etti.  Ancak, şimdi Avrupa’nın  sonu gelmiş gibi görünüyor.  Avrupa’da aşırı sağ, faşizm, ırkçılık, dincilik ve Siyonizm    dışındaki  tüm siyasal yapılar adeta ölmüş durumda. Irkçı ve faşist partiler hızla iktidara geliyor. O nedenle ABD tarafından ilhak edilmeyi seve seve kabul edebilirler.

    Suriye’nin imha edilmesinden sonra ABD  gözüne kestirdiği ülkeleri de facto işgal, ilhak ve imha etmeye başlayabilir. Birçok ülke de ABD ve İsrail’in apartheid ve ırkçı siyasetini izleyebilir. ABD Ukrayna’yı Rusya’ya bırakabilir, Çin’in Tayvan ve hatta Japonya’yı ilhak etmesine ses çıkarmayabilir. Böyle bir kaos ortamında  Batılı ülkelerin  birbirlerine ya da birbirlerin nüfuz  bölgelerine saldırma olasılığını da göz ardı edemeyiz.

    İmdi soralım:  Hem Rusya, hem  de ABD tarafından  çembere alınmış  olan Avrupa bu duruma direnebilir mi, yoksa bu ikiliden birine teslim mi olur ? III. Dünya Savaşı ABD-AB  ile Rusya-Çin arasında  çıkacak deniyordu, ancak sanırım paradigma değişti. Umarım Avrupa Birliği Rusya ve Çin ile birlikte yeni bir ittifak kurarak  bir Nazi İmparatorluğu kurma yolunda olan ABD’yi tasfiye etmeyi ve haritadan silmeyi başarabilirler.   Sanırım insanlık ve dünya barışı için en mantıklı ve akılcı seçenek bu olsa gerek.

    Türkiye ise II. Dünya savaşında yaptığı gibi kendi ulusal sınırlarını korumaya odaklanmalı ve tüm bu kargaşanın dışında kalmalıdır.    Türkiye, Ortadoğu veya Orta Asya Türk devletleri ile ortaklık yapma yerine Avrupa’ya yakınlaşmayı denemelidir.

  • 2024, bölgemizde bir kırılma yılı olarak tarihe geçti. İnsanlık art arda birçok katliam, savaş ve soykırıma tanık oldu. Bir ateş çemberi içindeyiz; hem bireysel, hem ülke, hem de bölge olarak. Gazze   dünyanın gözü önünde  yok edildi. Suriye’de yönetim  terör örgütü El-Kaide çıkışlı HTŞ’ye geçti. İsrail ve Amerika kazandı.  Rusya büyük bozguna uğradı.  Suriye’nin kuzey doğusu ABD ve İsrail destekli terör örgütü PKK denetimine girdi. Türkiye’nin  yeni komşuları artık terör örgütleri. Türkiye Rusya ve İran ile artık o kadar yakın değil.

    Türkiye’ye kurulan  tuzak, yeni Başkan Trump çevresindeki isimlerin ağzında yankılanıyor. Trump ile çalışacak olan eski Beyaz Saray Danışmanı Mike Doran, İsrail  medyasına verdiği demeçte  “İsrail ile Türkiye kol kola iş yapacak” diyor.  Trump’ın Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard  “Türkiye’nin İslamcı diktatörü terör örgütü El Kaide ile işbirliği yapıyor, o örgütü kullanarak  halifelik kurmak istiyor, El-Kaide ordumuzun katilidir. Bu işbirliğini affetmeyiz” diyor. İsrail Dışişleri Bakanı “Kürtler dört ülkeye bölünmüştür. Kürtler, İran ve Türkiye’nin baskı ve saldırganlığının kurbanıdır. Irak’ta özerk, Suriye’de ise fiilen özerktirler. Kürtlerle bağlarımızı güçlendirmek çıkarlarımız gereğidir.” diyor.

    Oysa ABD ve İsrail çok iyi biliyor ki El Kaide, Taliban, IŞİD ve HTŞ ABD yapımıdır. Bunu Trump zaten kaç kere söyledi.  Hem Erdoğan’ı övüp hem kendi adamlarına tehdit ettiren, öte yandan 2019da ona mektup yazıp “don’t be a fool” diyen Trump, bugün ona övgüler düzüyor. DEM Parti ile  İmralı’yı buluşturma fikrini veren de ABD ve Yeni Anayasa hazırlıkları büyük olasılıkla federal bir Türkiye için kurgulanıyor.  Ege’de Yunanistan savaş hazırlığında. Tüm adalar, Selanik ve Dedeağaç  ABD askerleriyle dolu.  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs da   ABD ve İngiliz üsleriyle donandı.    Türkiye oyunun sonunu görmek zorunda… Sonunda Libya gibi kullanılıp kenara atılma tehlikesi yüksek bir olasılık !

    Rus medyası Suriye’de büyük bir savaşın yaklaştığını, kitlesel katliamların, dini ve etnik azınlıklara karşı şiddet olaylarının yaşanacağını, Türkiye’nin istikrar ve güvenliğinin bunlardan etkileneceğini yazıyor ve ekliyor:  “Biz Türkiye’nin düşmanı değiliz ama Türkiye bir kez daha Batıdan büyük düşmanlık görecek”

    Yeni bir yılın başlangıcında Türkiye ekonomik, sosyal,  kültürel ve demografik zorluklarla yüz yüze.  Türk halkı ve aydınlar yorgun ve bezgin. Halk fakirleşti, emir almaya alıştı. Beynimiz tembelleşti. Sandıklar önünde sıraya girmeyi demokrasi sanmaya başladık. Yaşantımız AVMler ve   uyuşturucu zehir işlevi gören TV arasında kilitlendi.   Türk halkı hepsi birbirine benzer dandik ve dönek partilere oy vermeye, A’dan B partisine oradan C partisine geçiş yapan, seçim zamanı  birlerine küfredip daha sonra can ciğer kuzu sarması olan asalakları seçmeye mahkum edildi.

    Bu gidişata çözüm olarak gazeteci ve yazar Banu Avar’ın önerisi şu: Geniş tabanda yerel demokratik örgütlenmelerin gerçekleştirilmesi. Ancak, “bunun aydınlar birliği olarak değil, halkın içinden filizlenerek hayata geçmesi önemlidir. Böylelikle her şehirde, partiler üstü kongrelerin toplanması ve vatansever unsurların tartışması sağlanabilir” diyor ve herkesin dileklerini gerçekleştireceği yeni bir yıl diliyor: “Dileklerimizi gerçekleştirebileceğimiz bir yıl diliyorum. Milletimizin insanca yaşayabileceği şartlara kavuşmasını diliyorum.”

    Ben maalesef onun kadar iyimser değilim. Türkiye’ye kurulan oyun çok önceden planlanmış ve çok tehlikeli tuzaklarla dolu. İkinci bir Atatürk çıkmazsa ülkenin işi bitik.

    (Kaynak: Banu AVAR’ın 30.12.2024 tarihli X’te yayımlanan yazısından derlenmiştir.)

  • İsrail’in göstere göstere yaptığı soykırım sürerken, şimdi de Suriye’nin kendilerini artık gizlemeye bile gerek görmeyen emperyalist ve Siyonist güçlerce yağmalanmasına tanık oluyoruz. Suriye’yi ele geçiren “Made in USA” terör örgütü HTŞ yine Amerikan patentli El-Kaide ve El-Nusra terör örgütlerinden ayrılan gruplar tarafından kuruldu. ABD ve İngiltere sürekli propaganda yaparak bu ayrılan grupların “ılımlı” olduklarını IŞİD ve El-Kaide gibi olmadıklarını hala iddia edip duruyorlar. Avrupa Birliği de bu propagandaya katıldı.

    Ancak, ABD ile birlikte İngiltere’nin cihatçılara yardım ettiği, “Access to Justice and Community Support” (AJACS) projesinin doğrudan cihatçılara kaynak aktardığı, NATO üslerine getirilen cihatçılarıa İngiliz İstihbarat Servisi MI6 uzmanlarınca askeri eğitim verildiği, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’ün de bu işin içinde olduğu BBC’nin “Panorama” programıyla açığa çıktı. Ve tabi program 2017 yılında askıya alındı.

    Emperyalistlerin cihatçılara verdiği destek sadece mali ve askeri alanlarla sınırlı değil. Medya da aynı şekilde teröristler lehine dizayn ediliyor. Haberler “Suriye muhalefeti” olarak etiketlenen cihatçıları destekler şekilde sunuluyor ve BBC, El Cezire, El Arabiya, Le Monde, L’OBS, Libération gibi emperyalizm ve Siyonizmle uyumlu yayın yapan medyaya servis ediliyor.

    Bu arada İsrail ordusunun bir çekirge sürüsü gibi Suriye’de başlattığı işgali Golan Tepeleri’nin ardındaki BM gözetimindeki “tampon bölge” ye doğru yaydığı ve Şam’a 20 km yaklaştığı haberlerde yer aldı. Bölgede şu anda tam bir kaos yaşandığı, bazı Suriye köylerinin İsrail’in işgaline boyun eğerken bazılarının da zorla tahliyelere direnmeye çalıştığı haberleri geliyor. Görünen o ki Suriye yağma Hasanın böreği gibi tepeden tırnağa yağmalanacak.

    Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan kaos sırasında olduğu gibi İngiliz ajanlarının bölgeye gelerek ellerindeki sınırsız mali kaynaklarla yerel yöneticiler, polis şefleri ve mafyadan oluşan ağlar inşa etmeleri, çeşitli siyasi suikastler, adam kaçırmaları organize etmeleri olasıdır. Libya İç Savaşında da İngiliz ajanları doğrudan Kaddafi karşıtı cihatçı teröristlere para ve silah desteği sağlanmıştır. Şimdi sırada İran var. Sonra Türkiye.

  • Sınırları cetvelle çizilen ülke diyerek Suriye’yi aşağılayan ucuz medya propagandasını loppadak yutan işportacıların dikkatine sunulur. Gerçi 1915 yılında Sykes-Picot Antlaşmasıyla cetvelle çizme girişimi olmuştur. Ama evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Suriye halkı işgalci Fransa’ya 11 sene boyunca direnmiş ve savaşmıştır. Şöyle ki:

    Osmanlı vilayeti olan Suriye 1920 yılında Fransa tarafından işgal edilmiş ve federal devletçiklere bölünmüştü. Fransızların ekonomiyi ele geçirmesinden sonra manda yönetimi kısa sürede askeri bir yönetime dönüştü ve üst düzey kadrolara Fransızlar atandı. 104 yıl sonra aynı filmi tekrar görüyoruz. Suriye tekrar işgal ediliyor. Bu kez devrede cihatçı terör örgütleri, Amerika ve İsrail var.

    Fransız mandası sırasında Suriye’de Şam Devleti, Halep Devleti, Alevi Devleti, Büyük Lübnan Devleti, Cebel El Dürzi Devleti, İskenderun Sancağı gibi federal devletler kuruldu. İskenderun Sancağı 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması ile Türkiye’ye verildi. Ancak Türk Kurtuluş Savaşından esinlenen Suriyeli milliyetçiler Fransa’ya karşı beklenmedik bir direnişe geçtiler.

    Suriyeli direnişçiler federasyonun iptalini, tam bağımsız tek bir Suriye Arap devletinin tanınmasını, milletin egemenliği ilkesine dayalı bir temel yasa hazırlamak üzere Suriye Milli Meclisini toplayan bir halk hükümetinin kurulmasını, işgalci güçlerin çekilmesi, milli bir ordunun kurulmasını, hatta Fransız Devriminin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin uygulanmasını istiyorlardı. Bu istekler tanıdık geldi mi ?

    Bu istekler kabul edilmeyince direnişin lideri Sultan El Atraş, 21 Temmuz 1925 tarihinde Suriye halkını Fransızlara karşı ayaklanmaya çağırdı. Suriye – Fransa savaşı 11 sene sürdü. Direnişçiler, belki de devrimciler demek gerekir, işgalcileri sonunda bozguna uğratmayı başardılar. 1936 yılında Fransa ile Suriye arasında Bağımsızlık Antlaşması imzalandı. Bu Suriye’nin Lozan’ı gibiydi. Sürgünde olan El Atraş ve arkadaşları 18 Mayıs 1937’de Suriye’ye döndü. Cumhuriyet ve laik bir yönetime geçildi.

    II. Dünya Savaşı sırasında Suriye bu kez de Nazi yanlısı Vichy Fransasının işgaline uğradı. Fransız birlikleri, Mayıs 1945’te Suriye parlamentosunu işgal etti. Ancak, Nazi Almanyası yıkıldıktan sonra Fransa Nisan 1946’da Suriye’deki birliklerini geri çekti ve Suriye 17 Nisan 1946’da tekrar bağımsız oldu. 1946 ve 1956 yılları arasında ülkede çok partili yönetime geçildi, seçimler yapıldı, 20 farklı kabine kuruldu ve dört ayrı anayasa taslağı hazırlandı. 13 Kasım 1970’de Savunma Bakanı Hafız Esat, kansız bir askeri darbe ile iktidarı ele geçirdi. Suriye’deki Esat yönetimi kuşkusuz sütten çıkmış ak kaşık değildi. Ama Suriye Ortadoğudaki son laik ve sosyalist devletti.

  • 1920 yılında Bandırma’nın işgalinde Amerikan bayrakları ne arıyor ?

    “Sleeping with the Enemy” (Yatağımdaki Düşman) Joseph Ruben’in yönettiği ve başrolünde Julia Roberts’ın oynadığı 1991 yapımı Amerikan psikolojik gerilim filmidir.

    Tek adamla yönetilen ülkelerde tek adam ikna edildi mi o ülkeye her şeyi yaptırmak mümkündür. Osmanlı padişah emriyle teslim olmuş, Sevres Barış Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. İşi bozan, işgale ve barışa (!) direnen Atatürk ve Kuvayı Milliye olmuştur. Kuşkusuz, Kuvayı Milliye hareketi olmasaydı Türkiye İç Anadolu’ya sıkışmış küçük bir toprak parçası üzerinde Amerikan mandasıyla yönetilen bir sultanlık olurdu. Zaten Amerikan mandası bir çok aydın tarafından savunuluyordu. Padişahlık ve hilafetin kaldırılması, Arap harflerinin terk edilmesi, yeni Türk alfabesi, Batı tarzı giyim, laiklik ve devrimler Halide Edip, Yunus Nadi gibi çakma aydınların hayal bile edemeyeceği çılgınca eylemlerdi.

    Her şey cumhuriyetin ilanıyla başladı. Türkler şirket kurmayı ve ticareti 1923ten sonra öğrendiler. I. Dünya Savaşı 1918de bittiğinde ülkede 426 Amerikan okulu, 17 Bible House Misyonerlik merkezi vardı. ABD, Kurtuluş Savaşı sırasında işgal güçlerine siyasal ve lojistik katkıda bulunmuş, Ermeni ve Pontus çetelerine destek için Samsun ve Trabzon Amerikan savaş gemilerince bombalanmıştır. Öte yandan ABD, Çanakkale ve İstanbul boğazının uluslararası denetime alınmasını, Rum çoğunluğa sahip bölgelerin Yunanistan, doğudaki 6 il ve Mersin limanının Ermenistan’a verilmesini talep ediyordu. 3 Mart 1924te Eğitim Birliği Yasası, Halk Evlerinin açılması, eğitimin laikleşmesi ve din etkisinden kurtarılmasından sonra bu okulların çoğu kapandı. 1927 yılında Amerikan okulu sayısı 8’e iner.

    Buna rağmen, Türkiye ABD ile ekonomik ilişkiler geliştirmek istemiş, Lozan görüşmelerinde özgürlükler ülkesi (!) zannettiği ABD’nin siyasal desteğini aramış, 1923de yatırım yapacak Amerikan şirketlerine özel teşvikler içeren Chester Teşvikleri Yasası’nı kabul etmiştir. Ancak bu yasa ABD’nin olumsuz tavrı nedeniyle yürürlüğe giremedi, 1923 sonunda TBMM tarafından iptal edildi. ABD istese güney Kore ve Japonya’ya yaptığı katkıyı TC’ye de yapabilirdi. Ancak, Türk topraklarının jeopolitik konumu, İsrail, Ermenistan gibi ülkelerin varlığı, bölgedeki petrol yatakları ve mesihsel hezeyanlar ABD’nin Türkiye’nin eninde sonunda tasfiye edilmesini hedefleyen çok daha değişik bir politika izlemesine neden olacaktır

    Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı sırasında Lenin ile anlaşarak Sovyetler Birliğinden ilk taksit olarak 5.000.000 altın finansal destek ve silah yardımı aldığı artık gizlenemeyen bir gerçektir. Yani Kurtuluş Savaşı, ilk okulda öğretildiği gibi kazma ve kürekle kazanılmamıştır. İmdi, komünistlerin büyük desteğiyle kurulmuş bir devletin sanayisini Amerika’nın desteklemesi, üstelik yabancı bankaları ve sigorta şirketlerini millileştiren, her an komünizme kayma riski taşıyan, laik bir ulus-devletin Amerikan katkısıyla geliştirilmesi mümkün olabilir miydi ? Diğer mazlum uluslara çok kötü (!) bir örmek ve ABD’nin çıkarlarına büyük bir tehdit oluşturan Türkiye çok tehlikeliydi. Cezalandırılması, içinin boşaltılması gerekiyordu.

    Atatürk’ün ölümünden sonra -Ecevit dönemi hariç- ülke tamamen ABD’nin dümen suyuna girdi. ABD’nin misyon ve vizyonu ülkenin devrimci yapısını eriterek kör, topal, bitkin, yarı sömürge, ekonomik ve finansal yönden dışa bağımlı, dinci, şeriatçı bir ülkeye dönüştürülmesi, ülkenin etnik ve dinsel kargaşayla yok edilmesiydi. Darbeler ve terör tezgahı bu amaçla uygulamaya kondu, Türk entelijentsiyasının en değerli isimleri teröristlerce öldürüldü. Türkiye’nin neden bir Güney Kore gibi ekonomik yönden gelişmesine izin verilmemesinin ardında NATO-Gladyosu’nun yanı sıra Masonik yapılanmalar ile Lions, Rotary gibi kuruluşların da irdelenmesi gerektiği kanısındayım. Türk-Amerikan çıkarlarının bağdaşması jeopolitik açıdan olanaksızdır. Ancak, görünen o ki ne kuklacı, ne de kuklalar asla akıllanamaz. ABD içimizdeki düşmandır.

    (Foto: 7 Temmuz 1920 Bandırma’nın işgalinde ABD ve Yunan bayrakları)

  • Mülksüzleştirme yoluyla birikim, toplama veya el koyma, İngiliz Marksist  akademisyen David Harvey tarafından 1970’lerde ortaya atılan bir kuramdır. Bu kuram kamu ve özel kuruluşlar ile halkın elindeki serveti, malı mülkü, daha doğrusu sahip olduğu her şeyi  yasal yoldan ya da zorla  gasp ederek  servetin, mal, mülk ve finansal gücün azınlık elit bir gruba aktarılmasını, egemen bir küresel grubun elinde  merkezileşmesini sağlamayı hedefleyen  neo-liberal kapitalist politikaları tanımlar. Bu tür politikalar 1970’lerden günümüze kadar birçok Batı ülkesinde görüldüğü gibi dünyaya egemen olan küresel çetenin de en önemli ilgi alanlarından biridir.

    Artık sömürülecek ülke bulmakta zorlanan ultra-kapitalist küresel çete ve eski sömürgeci yönetimler iyice azgınlaşmış bir halde kendi halklarını sömürmeye, kendi milletinin malına, mülküne çökmeye ve insanları miras hakkından mahrum bırakmaya hazırlanıyor. Bu bağlamda “mülksüzleştirme projesi” Yeni Dünya Düzeni’nin  bir uygulaması olarak çoktandır gündemde.

    Kuşkusuz bu projeyi sadece gayrimenkul olarak görmemek gerekir. Misyon ve vizyon çok daha geniş kapsamlıdır: Öyle ki artık insanlar ev, daire, arsa, tarla, bağ, bahçe, otomobil, motosiklet, bisiklet, tekne, kayık  gibi gayrimenkul ve menkulleri, hatta müzik seti, müzik enstrümanı, piyano, gitar, bilgisayar, bilgisayar programı gibi emtiaları bile satın alamayacak, onlara sahip olamayacak, onları çoluğuna çocuğuna miras, hatıra,  aile yadigarı olarak bırakamayacak, ekonomik olarak bağımsız, kendi kendine yetebilen özgür bir birey olamayacaktır. Asla mal sahibi olamayacak, elinde olan ve sahip olduğu  ne varsa  yeni yasalar ve yaptırımlarla hepsi küresel çeteye veya devlete aktarılacaktır. Onları sadece “kiralama hakkı” olacak ve yaşamı boyunca kazandığı parayla sürekli olarak kullandığı ama asla sahip olamadığı şeylerin kira bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Zamanla giyim eşyaları, beyaz eşyalar, mobilyalar, oda takımları, oyuncaklar bile bu kapsama alınabilecektir.

    Ultra-kapitalist küresel çetenin  dünya çapında  düzenlediği Bilderberg, Davos, Dünya Ekonomik Forumu gibi toplantılarda ne gibi konuların konuşulduğunu zannediyorsunuz ki ? Emekli sınıfı ortadan kaldırma, işçi sınıfı yerine robot kullanma ve “nüfus azaltma” projelerinin yanı sıra bu gibi konuların da ele alındığı biliniyor.   Zaten dünya kamuoyu öyle cıvık bir  kıvama geldi ki küresel çete ve onun aktörleri yeni kurtarıcılar, yeni peygamberler, yeni mesihler gibi   alkışlarla karşılanıyor, en saçma, en bayağı, en ilkel, en cahilce söylemleri bile büyük beğeniyle sosyal medyada, parlatılıyor, paylaşılıyor.

    Bu durum karşısında ne mi yapmak gerekiyor ? Artık onu da siz bulun. Benden uyarması ve söylemesi.

  •  “Yeni Dünya Düzeni” nin bir komplo teorisi değil ancak küresel çetenin tüm dünyaya ve Türkiye’ye dayatmak istediği gerçek bir proje olduğu sonunda ortaya çıktı. “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) de bunun bir parçasıdır. Bu konu ve Suriye’deki durum 4.12.2024 günü Tele1 programında ele alındı. 


     Yeni Dünya Düzeni projesi ABD’nin kendi planladığı ve kendine karşı düzenlediği 9/11 İkiz Kuleler terör saldırısı ile başlatılmış ve Dünya Ekonomik Forumunda gündeme gelen “Büyük Sıfırlama” (Great Reset) Planı ile devam etmektedir.  9/11 saldırısını bahane eden ABD terör örgütleri ve Batılı Müttefikleriyle birlikte Irak’ı işgal etmiş ve Suriye’nin kuzeyine ve Irak’a yerleşmiştir. BOP’un en önemli hedefi ve amacı da Türkiye’nin ulusal ve laik yapısını bozarak Yugoslavya gibi parçalamaktır.

    Tele 1 programında ıska geçildi ama ben dikkat çekmek istiyorum: 29 Kasım 2024 günü terör örgütlerinin Suriye’nin Halep kentine ani bir saldırı  başlatıp kenti ele geçirmesinden  2 hafta kadar önce küresel çete Paris’te 11-12 Kasım 2024 tarihlerinde “Paris Barış Konferansı” düzenledi. Bu konferans Türkiye’de en küçük bir yankı uyandırmadı, hatta haber bile olmadı. Sanırım Türkiye’den katılan bile olmadı. Konferansta küresel çetenin aktörleri kendilerini “barışın kilit liderleri” (!) olarak  etiketleyerek küresel sorunlara çözümler sunmak  üzere toplandıklarını iddia ettiler. Küresel istikrarsızlık ve zorluklarla dolu bir dünyada, bir “İşleyen Küresel Düzen” yaratmak hiç bu kadar acil olmamıştır söylemine vurgu yaptılar.

    İyi de dünyayı bu hale getirenler, istikrarsızlığı yaratanlar,  insanları kobay gibi kullananlar, savaşlar, terör, ekonomik yolsuzluklar ve salgın hastalıklarla insanlığı  mahveden zaten bu küresel çete değil mi? Terör örgütlerini, uyuşturucu kartellerini, kara paracıları destekleyen, onlarla işbirliği yapan ve onları kullanan bunlar değil mi ? 

    Halep burnumuz dibinde. Halep oradaysa arşın nerede ? Bu konferanstan hemen sonra Halep’e düzenlenen bu saldırı bir rastlantı olamaz. Konferansta alınan kararları gizlediler ki bu konferansın sonucu hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadım.  Ne tür şeytani kötülükler peşinde oldukları böylece bir kez daha ortaya çıktı. Eğer insanlık bu küresel çeteden kurtulmayı başaramazsa  yok olacak ve dünya  bu çetenin eline geçecektir. Yeni Dünya Düzeni komplo teorisidir diye tepişenler nerede şimdi ? 

  • Suriye devletinin toprak bütünlüğünü destekleyen iki ülke var: Rusya ve İran ve de  ufak milis gruplar. Bunların dışında kalan tüm  grupların ve terör örgütlerinin amacı Suriye’nin Yugoslavya gibi  un ufak olmasını sağlamak.

    Sosyalist Baas partisi tarafından yönetilen ve laik bir devlet olan Suriye’yi yok etmek isteyenler malum sıkı dostlar: ABD, Avrupa Birliği, İsrail ve NATO. Özellikle Batı medyası tarafından olup bitenin anlaşılmaması için büyük bir propaganda yapılıyor. Örneğin Suriye’nin resmi ulusal hükümetinden “rejim”, ülkesini savunmaya çalışan Suriye ordusundan da “rejim ordusu” diye söz ediliyor. Batı medyası Suriye karşıtı  terörist grupları “Suriye milli güçleri” olarak  etiketliyor. Bizim yalaka medya da koro halinde aynı yolu izliyor. İktidar ve muhalefet de aynı durumda. (Denklemi unutmayalım. MHP=AKP=CHP)

    2011 yılında  IŞİD’i bahane ederek Koalisyon Güçleri ile birlikte Suriye’nin kuzeyini işgal eden  ABD’nin bölgede  7000 askeri olduğu iddia ediliyor.. Amerikan üsleri, Türk sınırına yakın, terör örgütlerinin işgalindeki bölgelerde yer alıyor. Münbiç, Kamışlı, Tabka, Darbesiye, Rümeylan ve Aynel Arap’da ABD’nin hava üsleri bulunuyor. Haseke’de ise bir radar üssü yer alıyor.  Amerikan ordusu bu noktalardan  hava  saldırıları düzenliyor, terör örgütlerine de eğitim ve destek veriyor.

    İmdi ABD desteğiyle Halep’i ele geçiren HTŞ, tıpkı El Kaide, Taliban ve IŞİD gibi ABD istihbaratının kurduğu, İsrail’den destek alan ve Suriye’nin İdlib şehrinde  konuşlanmış bir terör örgütüdür.  Türkiye ile Rusya bu örgütü 2008’in Eylül ayında, Soçi Mutabakatı ile silahsızlandırmaya karar vermiş ve bu görev Türkiye tarafından üstlenilmişti. Ancak  anlaşmanın gereğini yerine getirilmedi.


    HTŞ’nin Suriye’de saldırdığı yerlere bakıldığında, kısa süre önce İsrail uçakları tarafından bombalanan yerler olduğu görülüyor. ABD ve İsrail’in hedefi Suriye’yi kalıcı olarak bölmek ve Afganistan’da yaptıkları gibi bir terör devleti kurmaktır.  Bu gidişle ABD ve İsrail Türkiye ile komşu olabilir.

    Özetle Büyük Ortadoğu Projesi tam gaz devam ediyor. Yeni bir “federasyon Anayasası” yalaka CHP’nin göz kırpmasıyla yolda. Suriye’deki kaosun İran ve Türkiye’ye sıçratılması olası; yeni bir sığınmacı akını olası, Diyarbakır başkentli  yerel belediyelerinin özerklik ilanı yolda;  üniter devlete  son noktanın konulması yolda, Fırat ve Dicle ile  petrol, altın, gümüş,  bor ve  diğer  yeraltı kaynaklarının küresel holdinglerin denetimine geçmesi yolda.  Durum sanırım bu. Çözüm ne derseniz ? Yok öyle armut piş ağzıma düş. Bir sürü siyasetçi, tarihçi, bilim insanı var: Çözümü onlar bulsun !

  • ABD Kongresinde bu son haftalarda UFO ve uzaylı konuları sürekli köpürtülüyor ve neredeyse bir numaralı gündem oldu. 2024 Ocak ayında basına sızdırılan kızılötesi video görüntüleri, bir Amerikan üssü üzerinde uçan ve çıplak gözle görülemeyen “denizanası” şeklindeki bir UFO’yu gösterdi. Bu görüntüler ABD Kongresinde 1-16 Kasım 2024 tarihlerinde tartışılarak uzaylıların varlığına dair en büyük kanıt olarak incelendi. Gizlendiği iddia edilen kanıtlar olduğunu ileri süren Amerikan Karşı Casusluk Örgütü eski yöneticilerinden Luis Elizondo bu kanıtların Kongre tarafından görmezden gelindiğini iddia etti. Uzaylıların varlığı konusunda bir karara varamayan Kongre bu bağlamda araştırmaların sürdürülmesini tavsiye etti.

    Tam bu sıralarda Ukrayna’nın NATO silahlarını kullanmasıyla yoğunlaşan Üçüncü Dünya Savaşı tartışmaları hız kazanmışken UFO zamanlamasının ABD Kongresinde ele alınması ve medyaya bir numaralı haber olarak yansıtılması bana çok yerinde ve anlamlı göründü. İmdi, Nietzsche’nin “tehlikeli belki” si ile geniş açıdan olaylara bakacak olursak hiç de mantıksız olmayan bir varsayımsal senaryoyu paylaşmak istiyorum:

    ABD Kongresinde görüşülen UFO ve uzaylılar tezgahının dünyayı yöneten ve 9/11 saldırısını düzenleyen küresel çetenin yakın bir gelecekte kullanmayı planladığı kitle imha silahlarından biri olduğu kanısındayım. Nasıl ki laboratuvarlarda ürettikleri  Covit virüsü  ve genetik yapıyı bozan aşılarla insanları ve özellikle yaşlı nüfusu yok etmeyi denedilerse, aynı şekilde UFO tezgahı ile dünya çapında kitlesel temizlik yapmayı da deneyeceklerdir.

    Eğer Ukrayna’nın NATO silahlarını ve son olarak Amerikan ve İngiliz füzelerini kullanması sonucunda bir III. Dünya savaşı çıkarsa bu savaşın prelüdü fazla sürmeyecektir. Gerçi III.cü Dünya Savaşı başlamış gibi olacak. Ama derken bir bakacağız söz gelimi Amerika’da Rapid City ile Rusya’daki Omsk veya Tomsk kentleri beklenmedik bir şekilde yok edilmiş. Aaa ne oluyor, nasıl olur demeden, aaaa bu uzaylı saldırısı ! BM acilen toplanarak ortak düşman uzaylılara karşı birleşelim derken Kubbetüs Sahra, Mescidi Aksa, Eiffel kulesi ve Özgürlük Anıtı gibi simgesel yerler hipersonik füzeler, ya da HAARP ile yerlebir edilecek. Aaa kim yaptı ? Uzaylılar ! (Aslında yapan kendileri tabi ki).

    Küresel çete ve yardakçıları dünyada üretilen bir takım siborgları, biyonik robotları uzaylı  kılığında millete yutturacaklar, TVlerden yapay UFO enkazları, ceset parçaları gösterecekler. Putin, Trump, Macron, Cinping ve Kral Charles gözyaşları içinde birbirlerine sarılıp uzaylı saldırısına karşı dayanışma içinde olduklarını açıklayacaklar. Herkes buna inanacak. Papa ve Kilise de Nuh Tufanı olayının aslında uzaylı saldırısı olduğunu itiraf (!) edecek. Sonunda bu “İkinci Tufan tehdididir” ve “biz uzaylılarla savaşıyoruz” diyerek dünya nüfusunu bu kaos ve kargaşa ortamında %80-90 oranında yok edecekler. Ondan sonra “oh be dünya varmış” diyecekler ! “Ne devlet kaldı, ne ülke, ne sınırlar, sadece et yığınları ! Gelsin o zaman “The Great Reset” Büyük Sıfırlama Projesi ve herşeye en baştan yeniden başlıyoruz. Tıpkı Nuh Tufanından sonra olduğu gibi !”

    Üstelik dünya kamuoyu küresel çetenin medyatik sözcüleri ve yazarları tarafından doğa ve çevre için “en zararlı tür” olarak aşağılan insanın soykırımlarla, salgınlarla imha edilmesine alıştırılmış bir haldeyken. Öyle ki kitlesel imha ile dünya nüfusu azalıyor diye sevinenler var. 7 Kasım 2023ten bu yana Filistin’de sürdürülen soykırım artık sıradan bir haber oldu, önemini kaybetti. Dünyanın en uzun süren ve göstere göstere yapılan soykırımını artık herkes gerilim filmi izler gibi izliyor.

    İNSANA ARTIK İHTİYAÇ YOK

    Yeni Dünya Düzeni ya da yeni adıyla “İşlevsel Küresel Düzen” (Functioning Global Order) artık insana gereksinim duymuyor: Onun yerini makineler, yapay zeka, robotlar ve siborglar (sibernetik organizmalar – yarı makine/ yarı insan) alacak. Bu küresel çetenin “insansızlaştırma” (deshumanisation) ya da “transhümanizm” planı. Bunun toplantısı 11-12 Kasım tarihlerinde “Paris Barış Konferansı” ile yapıldı. 18-19 Kasım 2024 tarihlerinde Brezilya’da gerçekleşen G-20 zirvesinde ise yapay zeka konusu özellikle ön plana çıktı. İnsanlık ve barış kimsenin umurunda değil. Küresel çetenin aktörleri Elon Musk, Donald Trump, Jeff Bezos, B. Gates, M. Zuckerberg, Kral Charles, Klaus Schwab, G. Soros gibilerinin başını çektiği her türlü girişim çok güzel ve cazip görünse bile aslında  her türlü melanet ve kötülük doludur. Onlar barış ve insanlık düşmanıdır.

    Oysa bizim kuşağımız Woodstock Barış Festivalinin bir devamı olarak ırkçılık, renk ayrımı, cinsiyet ayrımı, dinsel dogmalar, etnik ayrımcılığı yadsıyan antimilitarist bir kuşak olarak yetişti. Ama küresel düzen tam tersini bize ve insanlığa empoze etti ve etmeye devam ediyor. İnsanlığı bekleyen küresel aydınlanma değil “küresel karanlık” tır. Dünya öyle bir noktaya geldi ki artık geriye dönüş süreci çoktan aşıldı. Küreselciler ve küresel çete “ırkçılık, renk ayrımı, cinsiyet ayrımı, dinsel dogmalar, etnik ayrımcılık, milliyetçilik” bitiyor dese bile onların tek bir kelimesine inanmıyorum. Onların en güzel görünen insancıl söylemlerinin altında bile kirli hesaplar, pislik, hayal bile edemeyeceğimiz şeytani kötülükler vardır.

    İnsanlar suçluların ceza görmemesine, serbest bırakılmasına, teröristlerin meclise davet edilmesine, el  üstünde tutulmasına alıştırılmadı mı ? Kadın ve çocuk katilleri, caniler, psikopatlar, tacizciler, pedofiller, tarikatlar, mafya çeteleri, sığınmacı çeteleri, kara paracılar, uyuşturucu çeteleri ortalıkta kol gezmiyor mu ? Barış, kardeşlik, sevgi, umut hakkı gibi sözcükler artık Büyük Ortadoğu Projesi gibi kirli emelleri ve karanlık planları gerçekleştirmek amacıyla kullanılmıyor mu ?

    Barış ve insanlığın geleceği konusunda maalesef umutlu değilim ve bu Yeni Dünya Düzeni veya İşlevsel Küresel Düzen’e karşı direnebilecek bir güç, bir erk maalesef ortalıkta yok. Bu durumda ne yapabiliriz bilemiyorum. Ancak küresel çeteyi ve onun yardakçılarını kınamak yetmez, lanetlemek gerekir. Koşullar ne olursa olsun onlara teslim olmamak, sonuna kadar mücadele etmek ve dayatmalarına boyun eğmemek gerekir.

  • Sanki Türkiye’de   İsmet İnönü gibi Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı, Turgut Özal  gibi Kürt kökenli  bir Başbakan ve Cumhurbaşkanı hiç  seçilmemiş  gibi; sanki Türkiye’de Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Süryani, Yezidi milletvekilleri seçilip de TBMM’ye hiç girmemiş gibi bir hava  pompalanıyor ve bu bağlamda “Kürt sorunu var” diye sürekli propaganda yapılıyor.   Oysa ülkemizde Kürt kökenli olduğu gibi çeşitli etnik gruplardan seçilmiş bir sürü siyasetçi ve  milletvekili vardır. Bazılarının isimlerini aşağıda veriyorum:


    Kaludi Laskari (Rum),
    Cefi Kamhi (Yahudi),
    Hermine Kalustyan, Markar Esayan, Garo Paylan (Ermeni),
    Feleknas Uca (Yezidi),
     Erol Dora, Turna Çelik, George Aslan (Süryani)  


    İmdi, eğer Türkiye’de ırkçılık ya da etnik     ayrımcılık olsaydı bir Ermeni veya bir Kürt cumhurbaşkanı  seçilebilir miydi ? Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Yezidi, Süryani, Alevi, Arnavut, Laz, Çerkez, vs milletvekilleri  seçilebilir miydi ?


    Ancak, isteniyor  ki insanlar   Türkiye’de  ırkçılık ve etnik ayrımcılık olduğuna inansın, kabullensin ve sözde  dışlanan o  etnik gruplara özerklik veya bağımsızlık verilsin.  Propaganda ve dayatmanın amacı ve asıl hedefi bu. Bu propagandayı destekleyenler başta Amerika olmak üzere Batılı eski sömürgecilerdir. Oysa asıl ırkçılar,  Siyahların ve Hispaniklerin  ikinci sınıf vatandaş olduğu ve polis tarafından en küçük bir bahaneyle sürekli katledildikleri ABD ile, Yahudi olmayanların   ikinci sınıf, hatta üçüncü sınıf vatandaş  sayıldığı ve etnik temizlikle sürekli katledildiği apartheid  rejimin hüküm sürdüğü İsrail’dir. Bu arada Avrupa Birliğinde aşırı sağ, faşist ve yabancı düşmanı partilerin hızla güçlendiğini ve iktidara geldiklerini de vurgulamak gerekiyor. Avrupa’da Mussolini ve Hitler’in hayaletleri kol geziyor.


    İnternete girip araştırın. Türkiye’de değişik kökenlerden bir sürü siyasetçi, iş adamı, sanatçı, müzisyen, akademisyen, vs vardır.  Bu ülkede kimse etnik kökeni nedeniyle dışlanmaz.
    O halde tekrar soruyorum: Eğer Türkiye’de etnik  sorunsal olsaydı bir Ermeni veya bir Kürt cumhurbaşkanı  seçilebilir miydi ? Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Yezidi, Süryani, Alevi milletvekilleri  seçilebilir miydi ?  

    Türk vatandaşı olan herkesin seçme ve seçilme hakkı vardır bu hak olduğundanTürkiye’de herhangi bir etnik ve ırksal sorun yoktur. Demek ki Kürt sorunu diye bir şey de olmaz ve olamaz. Ama öyle bir hava yaratılması için var güçleriyle çırpınanlar var.


     Bugün Orta Doğu halkları üzerinden oynanan oyunlar 1914-1925 yılları arasında Amerikalıların, İngiliz ve Fransızların Osmanlı’ya karşı Anadolu’da oynadığı oyunların ve Sèvres  çıkartılarının  devamıdır.  Terör örgütlerini kullanarak bir ülkedeki etnik unsurları  kaşımak, ülkeleri bölmek ve yönetmek Batılı sömürgecilerin eski taktikleridir.  Bu taktiklerle emperyalistler hem Osmanlı’nın elinde bulunan yeraltı kaynaklarına ve petrol rezervlerine çökmüşler, hem de  İmparatorluğun parçalanmasına yol açmışlardır.  Bu strateji ve taktik bugün yıllardan beri Türkiye’ye karşı kullanılmaktadır.

     ABD Başkanı Wilson’un “Wilson İlkeleri” doğrultusunda  ilk   “Kürt Teali (Yükselme) Cemiyeti”nin masonik çabalarla İstanbul’da 17 Aralık 1918’de kurulmuş olduğunu anımsayalım. Cemiyetin kurucuları arasında Osmanlı devletinin yüksek bürokratları, valileri, paşaları, kaymakamları ile aydınlar, yazarlar, şeyhler, tarikatlar, aşiret reisleri vardı ! Bir tek Padişah eksikti !  O cemiyet bugünkü HDP ve DEM   benzeri Kürtçü partilerle aynı bölücü misyon ve vizyona sahipti. Cemiyetinin amacı dernek tüzüğünde  “Kürdistanın madden ve manen ilerletilmesi ve yükseltilmesine ve Kürt milletinin İslam terbiyesi, fikri ve ruhi vasıflarına ilişkin hususları üzerinde çalışmalar yapmak” olarak belirtiliyordu…  Gülünç olan gerçek şuydu: Aşiretler halinde yaşayan etnik kümelere millet denemezdi.

    “Kürt sorunu”   veya “Ermeni sorunu” gibi Türkiye’nin ulusal birliğini bozmaya, geçmişini ve geleceğini karalamaya yönelik güdümlü iddiaların, bilimsel ve tarihsel olmaktan çok, küresel egemenlerin siyasal tercihlerine, bölgesel ve stratejik çıkarlarına göre oluşturulduğu, onların sosyo-psikolojik yönlendirmelerine dayandırıldığı ve bu yolda sürekli propaganda yapıldığı gerçeğini görmek gerekir. Öyleyse, Türkiye’de yapay bir “Kürt sorunu” değil, ancak bir güdümlü “Kürtçülük sorunsalı” olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Yani bu emperyalizme hizmet eden bir projedir.


    Bakın anımsayalım: 2003 yılında “Irak’ta atom bombası var” yalanıyla  Irak ABD ve koalisyon güçleri tarafından işgal edildi ve petrolüne  el kondu. Daha sonra  Irak’ta terör örgütlerinin desteğiyle  “Kürdistan Bölgesel Yönetimi”  adıyla  özerk bir  “Kürt Federe Devleti”  ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya himayesinde kuruldu.  AKP iktidarı da Büyük Orta Doğu Projesi kapsamındaki bu oluşumu destekledi.    


    ABD’nin  kendi ürettiği, eğittiği ve silahlandırdığı terör örgütlerini kullanarak Ortadoğu’daki sınırları ve demografik yapıyı değiştirdiği, yeni yapay devletçikler, kantonlar kurduğu, savaş ve katliamdan kaçanların mülteci ya da sığınmacı olarak Türkiye’ye doluşmasını, böylece kasıtlı olarak  Türkiye’nin demografik yapısını ve ulusal birliğini bozmayı  hedeflediği açıktır. Hedefteki ülke Türkiye ve Türklerdir. Öyle ki  artık Türkler “ben Türküm” demeye korkar ve utanır hale getirilmiştir. 

    Oysa, bu ülkede Türk vatandaşı olan herkes etnik kökeni ve dini ne olursa olsun Türk sayılır, tıpkı  Fransa’ya yerleşmiş ve Fransız vatandaşı  olmuş Cezayirli, Faslı, Ermeni, Türk veya Yahudilerin Fransız vatandaşı sayıldığı gibi.  Maalesef ülkenin öyle bir çivisi çıkmıştır ki   terör örgütünün hapisteki  lideri bile  TBMM’de konuşma yapmaya davet edilirken, bu gidişatı eleştiren aydınlar, gazeteciler ve akademisyenler sudan gerekçelerle işten kovulmakta, susturulmakta, tutuklanmakta veya hapse tıkılmaktadır. CHP başta olmak üzere muhalefet partileri iktidarın oyuncağı olmuştur. Bu nedenlerle iş işten geçmeden Türk halkı kendi kuruluş değerlerine, Atatürk devrimlerine ve laikliğe sahip çıkarak bu çirkin oyunları bozmalıdır. 


  • Il était tout à fait approprié que Macron rappelle à Netanyahu qu’Israël, qui a ouvert le feu sur les soldats de la Force de Paix de l’ONU le 15 octobre 2024, avait été créé par une décision de l’ONU. L’opinion publique mondiale s’en est également souvenue et certaines questions ont commencé à se poser.

    La région palestinienne est passée sous la domination britannique en 1918, après la défaite de l’Empire ottoman à la fin de la Première Guerre Mondiale. L’invasion des terres palestiniennes par des immigrants juifs et l’établissement des premières colonies se sont accélérés avec l’occupation et les actes terroristes contre les palestiniens par des organisations terroristes juives telles que la Haganah, l’Irgun, Lehi et Stern. À tel point que les Britanniques, incapables de faire face au terrorisme, ont dû se retirer de la région et le problèmatique a été soumis aux Nations Unies.

    Pour résoudre le problème l’Assemblée Générale des Nations Unies a formé un « Comité Spécial des Nations Unies sur la Palestine » (UNSCOP). Selon le plan de partage 56 % des terres palestiniennes étaient laissées aux Juifs et 42 % des terres aux Palestiniens, tandis que Jérusalem et ses environs (2 %) étaient sous contrôle international de l’ONU comme un « corpus separatum ». Le plan a été accepté par l’Assemblée générale le 29 novembre 1947 – rés. nr. 181, avec 33 voix pour, 13 contre et 10 abstentions. La Turquie vote non, tandis que la Grande-Bretagne et la Chine s’abstiennent ; L’Allemagne occupée par les États-Unis, l’URSS et l’Angleterre dans ces années-là (1945-49) n’a pas pu voter.

    Ceux qui ont voté oui : Australie, Belgique, Canada, Danemark, France, États-Unis, Pays-Bas, Norvège, Suède, URSS, etc… ; ceux qui ont voté non: Cuba, l’Égypte, la Grèce, l’Inde, l’Iran, l’Irak, le Liban, le Pakistan, l’Afghanistan, l’Arabie saoudite, la Syrie, la Turquie, etc…

    Cette répartition déséquilibrée des terres palestiniennes constitue la base du problème qui persiste encore aujourd’hui. Suite à la création de l’État d’Israël le 14 mai 1948, l’État de Palestine a été créé à Gaza le 22 septembre 1948. Mais,soutenu par l’aide continuelle militaire et économique des pays occidentaux, Israël disposa bientôt une armée la plus puissante et la plus moderne de la région. En 2023, Israël possède 90 missiles à tête nucléaire selon ICAN et 400 selon WINPAC.

    Israël, qui a mené une politique d’expansion par l’occupation, l’annexion de terres, la guerre, le nettoyage ethnique et le génocide depuis le jour de sa fondation, a aujourd’hui conquis l’ensemble du territoire palestinien. Comme si cela ne suffisait pas, ils attaquent également la Syrie et le Liban, et les responsables gouvernementaux déclarent avec défi qu’ils envahiront les pays voisins, qu’ils considèrent comme “la terre promise” selon Torah.

    À la suite de ces attaques, des centaines de milliers de Palestiniens ont été tués jusqu’à présent et des millions d’autres ont dû quitter leurs propres terres et fuir vers les pays voisins en tant que réfugiés ou demandeurs d’asile. Ils ont endormi l’opinion publique mondiale, en particulier des pays comme la Turquie, et les intellectuels turcs pendant des années avec le mensonge selon lequel « les Palestiniens ont vendu leurs terres ». Des universitaires turcs et israéliens tels que Roni Margulies, Gideon Levi, Ilan Pappe et le journal israélien de gauche Haaretz ont révélé plusieurs fois que ce n’était pas le cas. Haaretz a publié de nombreux documents sur ce sujet, mais le monde et les médias turcs les ont ignorés.

    Israël, transformé en un État d’apartheid avec sa nouvelle Constitution adoptée à la Knesset en 2019, n’est pas satisfait du génocide qu’il mène à Gaza depuis le 7 octobre 2023, qu’il a attaqué le Liban et bombardé Beyrouth et Damas, le capital Syrie. le début octobre 2024.

    Cela a semé la panique en Europe. De nombreux pays européens, notamment la France, l’Italie et l’Espagne, ont décidé de suspendre leur aide militaire à Israël. Mais cela n’est pas du tout convaincant. Ils ne pourront jamais laver le sang du génocide sur leurs mains, et sont complices de ce crime contre l’humanité.

    De plus, cela ne sert à rien de prendre une telle décision au moment même où les États-Unis et Israël se préparent à une attaque conjointe majeure contre l’Iran. Enivrés par les contes inventés de la Torah, Netanyahu et ses complices se livrent à des illusions pathologiques comme la démolition de la mosquée Al-Aqsa et du Dôme du Rocher et la construction du Troisième Temple à leur place. Pire encore, la majorité des israéliens voyant les victoires de l’armée (!) comme l’accomplissement des prophéties, et même le journal de gauche Haaretz, se sont désormais rendus à cette administration de l’apartheid, à cette mentalité morbide, tout comme les Allemands se sont rendus aux nazis.

    Israël n’est pas un pays fondé par la guerre d’indépendance comme la Turquie. Malheureusement, il est devenu une menace claire et actuelle pour la paix mondiale et l’Humanité. Ceux qui gouvernent l’État ne sont pas en bonne santé mentale. Je pense que cet État, qui a été créé par une décision de l’ONU, devrait être liquidé immédiatement, avec la décision de l’ONU étant donné “qu’il ne pourra plus jamais être établi” ou “même une proposition pour sa création ne peut être faite”. Et tout de suite.

  • 15 Ekim 2024 günü Macron’un BM Barış Gücü askerlerine ateş açan İsrail’in BM kararıyla kurulduğunu Netanyahu’ya anımsatması çok yerinde oldu. Dünya kamuoyu da bunu hatırladı ve bazı sorular sorulmaya başlandı.

    Filistin bölgesi Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı sonunda yenilmesi üzerine 1918 yılında İngiliz egemenliğine girmişti. Filistin topraklarının Yahudi göçmenlerce adeta istila edilmesi ve ilk yerleşkelerin kurulması Haganah, İrgun, Lehi, Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin Filistin halkına karşı başlattığı katliam, işgal ve terör eylemleriyle hız kazandı. Öyle ki terörle başa çıkamayan İngilizler sonunda bölgeden çekilmek zorunda kaldı ve sorunsal Birleşmiş Milletlere havale edildi.

    BM Genel Kurulu sorunu çözmek üzere “Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi”ni (UNSCOP) oluşturdu. Komite tarafından hazırlanan Filistin topraklarının paylaşım planına göre Yahudilere Filistin toprakların %56sı, Filistinlilere ise toprağın %42si bırakılırken Kudüs ve çevresi (%2) “corpus separatum” olarak BM tarafından uluslararası kontrol altına alınıyordu. Plan BM Genel Kurulunun 29 Kasım 1947 tarih ve 181 sayılı kararıyla 33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser oyla kabul edildi. Türkiye red oyu verirken İngiltere ve Çin çekimser kalıyor; Almanya ise o yıllarda (1945-49) ABD, SSCB ve İngiltere tarafından işgal altında olduğundan oy kullanamıyordu.

    Kabul oyu verenler: Avustralya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, ABD, Hollanda, Norveç, İsveç, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği; red oy verenler: Küba, Mısır, Yunanistan, Hindistan, İran, Irak, Lübnan, Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye ve Yemen gibi ülkelerdi.

    Filistin topraklarının bu adaletsiz bölünmesi bugüne kadar süregelen sorunsalın temelini oluşturdu. 14 mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulmasından sonra 22 Eylül 1948’de Gazze’de Filistin devleti kuruldu. Batılı ülkelerce askeri ve ekonomik yardımlarla desteklenen İsrail kısa sürede bölgedeki en güçlü ve en yeni silahlarla donatılmış bir orduya sahip oldu. 2023 itibarile İsrail’in elinde ICAN’a göre 90, WINPAC’a göre 400 adet nükleer başlıklı füze bulunuyor.

    Kurulduğu günden bu yana işgal, toprak ilhakı, savaş, etnik temizlik ve soykırımla yayılma politikası güden İsrail bugün Filistin topraklarının tamamını ele geçirmiş durumda. Bu yetmediği gibi Suriye ve Lübnan’a da saldırmakta, vadedilen topraklar olarak gördükleri komşu ülkeleri işgal edeceklerini hükümet yetkilileri meydan okurcasına ilan etmektedirler.

    Saldırılar sonucu yüzbinlerce Filistinli öldürüldü, milyonlarcası kendi topraklarını terk edip komşu ülkelere sığınmacı ya da mülteci olarak kaçmak zorunda kaldı. “Filistinliler toprak sattı” yalanıyla yıllarca dünya kamuoyunu ve özellikle Türkiye gibi ülkeleri ve Türk aydınlarını uyuttular. Bunun böyle olmadığını ilk kez Roni Margulies, Gideon Levi, İlan Pappe gibi Türk ve İsrailli akademisyenler ile İsrail’in solcu Haaretz gazetesi ortaya çıkardı. Gazete bu konuda bir sürü belge yayımladı ama dünya ve Türk medyası bunu görmezden geldi.

    2019 yılında Knesset’te kabul edilen yeni Anayasa ile apartheid bir devlete dönüşen İsrail’in İslamcı terör örgütlerini bahane ederek 7 Ekim 2023 ten beri Gazze’de sürdürdüğü soykırımla yetinmeyip Ekim 2024 başında Lübnan’a saldırması, Beyrut ve Şam’ı bombalaması Batı’da panik yarattı. Fransa, İtalya ve İspanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi İsrail’e silah yardımını güya durdurma kararı aldı. Ancak, bu hiç inandırıcı değil. Ellerindeki soykırım kanını asla temizleyemezler, bu insanlık suçuna ortaktırlar.

    Üstelik tam da ABD ve İsrail İran’a joint-venture büyük bir saldırı hazırlığı içindeyken böyle bir kararın alınmasının hiç bir anlamı yoktur. Tevrat masalları ve kehanetleriyle adeta sarhoş olmuş Netanyahu ve suç ortakları Mescidi Aksa ve Kubbetüs Sahrayı yıkıp yerine Üçüncü Tapınak’ı inşa etmenin ve vadedilen topraklara kavuşmanın patolojik hezeyanları içindedir. Ordunun zaferlerini (!) de kehanetlerin gerçekleşmesi zanneden halkın büyük çoğunluğu, solcu Haaretz gazetesi bile artık bu apartheid yönetim ve bu marazi kafaya Almanların Nazilere teslim olduğu gibi teslim olmuş durumdadır.

    İsrail Türkiye gibi Kurtuluş Savaşı yaparak kurulmuş bir ülke değildir. Dünya barışı ve İnsanlık için açık ve yakın bir tehdit haline dönüşmüştür. Devleti yönetenlerin akıl sağlığı yerinde değildir. Bu devletin bir an önce yine BM kararıyla “bir daha asla kurulamaz” hatta “kurulması için öneride dahi bulunulamaz” kaydı ile derhal tasfiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem de hemen.

  • “1 O gün RAB İbrahim ile antlaşma yaparak ona şöyle dedi: Mısır Irmağından büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları senin soyuna vereceğim.” (Tevrat, Doğuş 15:18)

    “1 Eğer tanrınız RAB’bin sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, tanrınız RAB sizi yeryüzündeki bütün milletlerden üstün kılacaktır. (…) 8 Tanrınız RAB size vereceği ülkede sizi kutsayacak. 9 RAB söz verdiği ant uyarınca sizi kendisi için kutsal bir halk olarak kabul edecektir . (Tevrat, Tesniye 28: 1; 8-9)

    İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, Arte TV’de yayınlanan “Israel: Extremists in Power” (İsrail: Aşırı Uçlar İktidarda) adlı Fransız-Alman yapımı bir belgeselde İsrail’in misyon ve vizyonunu açıkça anlattı. Netanyahu’nun koalisyon ortağı Smotriç “Yahudi Kutsal Yazıları” diye söz ettiği Musa Şeriatı ve Tevrat’taki “vadedilen topraklar’ öğretisine gönderme yaparak İsrail’in sınırlarının daha da genişleyeceğini vurguladı. Temelde bir din devleti olan ve 2019 ‘dan beri Knesset’ten geçirdiği ırkçı yasalarla Apartheid bir devlete dönüşen İsrail’deki bir bakanın Tevrat’a gönderme yapması hiç şaşırtıcı değil.

    ARTE belgeselinde Smotriç için “vadedilen topraklarla ilgili radikal bir vizyonu var ve bu vizyon tüm Filistin’in yanı sıra Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Mısır, Suudi Arabistan’ı da içeriyor. Kesinlikle aşırı bir görüş ama İsrail’in kamusal söyleminde kabul gören bir görüş” yorumuna yer verilmesi bu misyon ve vizyonu açığa çıkartıyor. Belgesel 24 Ekim’e kadar Arte’nin internet sitesi üzerinden izlenebilecek. Ancak, copyright – telif hakları gerekçesiyle programı Türkiye’den izlemek olanaksız. Yani kestane kebap, yemesi sevap ama Türkler’e gelince yok !

    İsrail’in sınırlarını Arap topraklarının derinliklerine kadar genişletmeyi uman Smotriç, Suriye’nin başkenti Şam dahil olmak üzere, Filistin ve komşu Arap topraklarını kapsayacak salt Yahudilere özgü bir devletin “adım adım büyümekte olduğunu” açıkça savunuyor: “Ben bir Yahudi Devleti istiyorum. Bu çok ama çok karmaşık. Yahudi halkının değerlerine göre işleyen bir devletten bahsediyorum” diyor .


    Gerçi Bakan Nil’den Fırat’a kadar olan vadedilen toprakları sayarken Suudi Arabistan’ı da bu kapsama almış. Bunu önce hata sandım ama sonra fark ettim: Nil nehri dünyanın en uzun nehri: 6.650 km. Afrika göller yöresinden doğuyor. Bu durumda Nil ile Fırat arasında Mısır, Sudan, Somali, Eritre, Etyopya, Uganda, Kenya, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Katar vs toprakları da var. Smotriç söz etmemiş ama Fırat’ın Van gölünün kuzey batısından doğması Türkiye’nin güneydoğusunu da bu kapsama almış oluyor (!.) Yani aslında kapsama alanı sandığımızdan da geniş (!). Böylesine marazi ve patolojik bir misyon ve vizyon herhalde başka hiç bir ülkeye nasip olmamıştır !

    İsral’in Birleşmiş Milletlere kafa tutmasını, Barış Gücü askerlerine saldırmasını, Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki sivil halkı, BM gözlemcilerini ve gazetecileri hedef gözeterek öldürmesini, hiçbir insancıl ve etik değeri umursamayışını, 21. ci yüzyılda hiçbir uygar devletin yapmadığı katliamları, soykırım ve apartheid rejimi açıklamanın tek bir yolu vardır: O da Bakanının açıkça söylediği gibi “Yahudi Kutsal Yazılarına” göz atmaktır. Zira, Nazilerin Nürnberg Yasalarını andıran ırkçı bir Anayasanın Knesset’te onaylanmasıyla apartheid bir devlete dönüşen İsrail işgal, katliam, soykırım gibi eylemleri vadedilen topraklarla ilgili Tevrat kehanetlerini gerçekleştirmek amacıyla yaptığına inanıyor. İsraillilerin büyük çoğunluğu İbrahim’in soyundan geldiklerine, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakların tanrı tarafından kendilerine verildiğine, tanrı tarafından tüm milletlerden üstün kılındıklarına ve kutsal bir ırk olduklarına inanıyor. Bir çok aklı başında İsrailli de artık buna inanmaya başladı. Amerikan Evanjelik Kilisesi başta olmak üzere Mormonlar, Hristiyan Siyonistler gibi dinsel gruplar da büyük bir hayranlıkla İsrail’in kuruluşunu ve saldırganlığını tanrısal kehanetlerin gerçekleşmesi olarak görüyor.

    Smotriç’in söz ettiği “Yahudi Kutsal Yazıları”nın yani Tevrat’ın tanrısı kendisini “Orduların ve İsrail’in Rabbi” olarak tanımlar. İsrail ordusunun baş komutanı odur. İsrail Rabbin Oğludur ve Rab da İsrail’in babasıdır. Tevrat’taki ismi Elohim, Adonay, Rab veya YHVH olarak geçer. Bu tanrının dünya milletlerini cezalandırmak, onları yok edip zenginliklerini Oğlu İsrail’e miras olarak vermek gibi bir misyon ve vizyonu vardır. Bu öğretilere inanan, Yahudi ırkından olmayanları düşman gören, ırkçı-nihilist bir yönetim şu an İsrail’de iktidardadır. Naziler belli bir ırkı düşman olarak bellemişlerdi. Oysa İsrail’deki yönetim Yahudi olmayan (goyim) herkesi yok edilecek düşman olarak görüyor. İmdi bu hezeyanların kaynağını Tevrat’tan okuyalım:

    İsrail Rabbin savaş makinesidir:
    “1 RAB şöyle diyor: (…) Orduların Rabbi kendi üzerine ant içti. (İsrail) sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım; ve seninle ülkeleri yok edeceğim; (…) ve seninle valileri ve kaymakamları kıracağım.” (Tevrat, Yeremya 51: 1-23)

    Rab Milletleri Cezalandıracak
    “Ey milletler, işitmek için yaklaşın! Ey halklar, kulak verin! Dünya ve üzerindeki herkes, yeryüzü ve ondan çıkanların hepsi işitsin! 2 RAB tüm milletlere öfkelendi, onların ordularına karşı gazaba geldi. Onları tümüyle mahvolmaya, boğazlanmaya teslim edecek. 3 Ölüleri dışarı atılacak, cesetleri leş kokacak ; dağlar kanlarıyla sulanacak. (…) Çünkü bu buyruk RAB’bin ağzından çıktı, Ruhu da onları (Yahudileri) toplayacak. 17 RAB onlar (Yahudiler) için kura çekti, ülkeyi ölçüp aralarında pay etti. Orayı (vadedilen toprak) sonsuza dek sahiplenip kuşaklar boyu orada yaşayacaklar.” (Tevrat, İşaya 34: 1-17)

    İsrail’in Rabbin Oğlu’dur
    “1 Niçin milletler komplo kuruyor, ve halklar entrika çeviriyor? 2 Dünyanın kralları kalkıyor,ve liderleri RABBE karşı ve Mesih’ine (Maşiyah) karşı, birbiriyle öğütleşiyorlar: 3 Onların bağlarını koparalım, ve iplerini kendimizden atalım, diyorlar. 4 Göklerde oturan gülecek; RAB onlarla eğlenecektir. 5 O zaman onlara hiddetle söyleyecek, gazabıyla onları sıkıntıya koyacaktır. 6 Fakat ben Kralımı Mukaddes Dağım Siyon üzerine koydum.7 Fermanı ilân edeceğim; RAB bana dedi: Sen benim Oğlumsun; Ben sana bugün Baba oldum. 8 Dile benden, ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. 9 Milletleri demir çomakla kıracaksın; Bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın. 10 Ve şimdi, ey kırallar, artık aklınızı başınıza alın; ey dünya liderleri, ibret alın. 11 RABBE korku ile hizmet edin, ve titreyerek sevinin. 12 Oğlu öpün ki, hiddetlenmesin, siz de izlediğiniz yolda yok olmayasınız, çünkü bir anda hiddeti alevlenir.” (Tevrat, Mezmurlar 2: 1-12)


    Tevrat Türkçe çeviri için “Holy Bible New International Version, 1984, Zondervan Publishing House, Michigan, USA” Kutsal Kitap İngilizcesi baz alınmış olup çeviriler tarafımdan yapılmıştır.


    Sonuç olarak İsrail’de iktidar olan kafa kural dışı savaşını ve katliamlarını Tevrattaki ırkçı emirlerin gerçekleşmesi olarak görüyor. İsrail savaşı komşu ülkelere yaydıkça ve ordu zaferden zafere (!) koştukça halkın büyük çoğunluğu efsunlaşmış gibi yönetime daha çok destek veriyor. Haaretz gibi solcu bir gazetenin bile aşırı sağa artık sempatiyle bakmasını ve İsrail’in soykırım yaptığını yadsımasının nedeni bu olsa gerek.

    İbranileri seçilmiş ve kutsanmış millet olarak tanımlayan Tevrat ırkçı ve insanlık düşmanı içeriği nedeniyle en azından “Mein Kampf” kadar tehlikelidir. Böylesine ırkçı ve nihilist bir sapıklığın İsrail’i nasıl zıvanadan çıkardığını görüyoruz. Ancak, maalesef başta ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği olmak üzere Batılı ülkeler tüm askeri ve ekonomik katkılarıyla bu sapıklığı destekliyor. Bu gidişatı eleştirenleri, karşı çıkanları sansürlüyor, yok sayıyor, erişim engeli koyuyorlar. Bu ırkçı-nihilist kafada olan ülkeler İnsanlık ve dünya barışı için en büyük tehdittir. Bu ırkçı-nihilist kafa ve küresel çete hepsi bu soykırım suçuna ortak ve sanırım bir gün İnsanlık onları kusacak. Onlar İnsanlığı yok etmeden bu kafanın yok edilmesi gerektiği kanısındayım.
    İsrail sivil toplum kuruluşu Peace Now’a göre, 2020 itibarıyla Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te İsrail’e ait 132 yerleşim yeri ve karakol var. Buralarda 465.400 insanın yaşadığı düşünülüyor. 7 Ekim’den beri İsrail’in Gazze’de düzenlediği saldırılarda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 50.000’e yakın Filistinli öldürüldü ve yaklaşık 100.000’den fazla kişi de yaralandı. Halen İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçuyla yargılanıyor.

  • (The Rise of the Evil and Intolerance in France

    Albert Camus “Veba” (La Peste) adlı romanında veba salgınına karşı mücadeleyi “Kötülük” olgusuna karşı bir mücadele gibi genişletir. Camus’ye göre salgınla mücadele Nazi işgaline karşı Fransız direnişini de simgeler. A priori, bu simgesellik tüm Kötülük biçimlerini de içerebilir: Irkçılık, apartheid, ayrımcılık, adaletsizlik, hoşgörüsüzlük, işgaller, savaşlar ve soykırımlar gibi. Romanın başkarakteri Dr. Rieux, korkusuna ve tıbbi zorluklara rağmen salgına karşı zorlu bir mücadeleye girişir:

    “Ancak, getirdiği sefaleti ve acıyı gördüğünüzde, kendinizi vebaya teslim etmek için deli, kör veya korkak olmanız gerekir”

    diye düşünür. Rieux bir savaşçıdır, ancak kahraman olmayı yadsır: Ona göre “veba ile savaşmanın tek yolu dürüstlüktür” yani “işimizi yapmak”, ne eksik ne fazla, asla pes etmeden.

    Nazi işgalini vebaya benzeten Camus gibi düşünürsek, tüm insanlık bugün Yeni Dünya Düzeni denilen bir salgının işgali ve tehdidi altındadır. Elit bir küresel çetenin dayattığı bu bela, İnsanlığı ve Avrupa’daki tüm demokrasileri, özellikle de Fransa’yı tehdit ediyor.

    PAYS DE DROIT DE L’HOMME ?

    Giderek daha fazla Fransızın Fransız olmayanlara veya Avrupalı olmayanlara karşı duyduğu nefretini bastıramayan bir ülkeye dönüşen Fransa, hala bir insan hakları ülkesi olabilir mi?

    Aşırı sağ laikliği, Fransız devrimini savunurken, Ukrayna’daki savaşa karşı çıkarken, sol partilerin “Ukrayna’yı silahlandırmaya devam edelim” dediği bir ülke anayasal bir devlet olabilir mi?

    Laikliği terk eden, dini fanatizme göz yuman, imamların veya hahamların gözetiminde dini kurallara göre kesim yapılan mezbahalara ve helal-koşer marketlere izin veren bir ülke laik bir devlet olabilir mi?

    Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres gibi insan hakları ve özgür düşünürlerin ülkesine neler oldu ? Fransa’nın hala demokratik bir insan hakları ülkesi olduğundan şüpheliyim: Hayır, tüm ülke ciddi şekilde hasta.

    MONTMARTRE HÜLYALARI

    1969’da, 19 yaşında bir lise öğrencisiyken (Normandiya’daki bir öğrenci kampına gidiyordum) Fransa’ya ilk geldiğimde Paris’e aşık oldum. Bu adeta bir yıldırım aşkıydı. Zira Galatasaray Lisesinde aldığım Fransızca eğitim sanki böyle bir ülkede yaşamam için verilmişti. Hiç yabancılık çekmedim.

    İlk işim Montmartre tepesine tırmanmak ve kenti oradan kucaklamak oldu. Pigalle’den merdivenleri tırmanırken sağda solda sokak ressamlarını gördüm; bir sokaktan geçerken, bir evin üst katlarından akordu bozuk eski bir piyanonun tıngırtısını duydum: Chopin’in bir bestesiydi. Tamamen büyülenmiştim. Ağustos sıcağında tepeye ulaştığımda yorgundum ve kan ter içinde kalmıştım. Sacré-Cœur Katedrali’nin basamaklarına oturdum, bir Gauloises sans filtre yaktım. Bir süre sora yanıma bir genç geldi ve benden bir frank istedi. Ona öğrenci olduğumu söyledim, başını salladı, gülümsedi ve gitti.

    Merdivenlerde dinlenirken ve Montmartre tepesinden Paris’i dalgın dalgın seyrederken, birden orada bambaşka bir rüzgarın estiğini hissettim. Bu rüzgar, ülkemde var olmayan ve hiç bir zaman var olmamış çok değişik bir rüzgardı. Daha önce hiç tatmadığım, deneyimlemediğim bir rüzgardı. Bu rüzgarın adı: Özgürlük idi.

    Aklıma Ginger Baker, Eric Clapton ve Jack Bruce gibi efsane isimlerden kurulu İngiliz Cream grubunun söylediği “I feel free” nin sözleri geldi:

    “Though my mind wants to cry out loud I, I, I, I feel free”

    “Aklım yüksek sesle haykırmak istese de Ben, Ben, Ben, Ben kendimi özgür hissediyorum” diyorlardı.

    “Ben” sözcüğünün büyük harfle yazıldığı İngilizce’de Türkçe ve Fransızca’da karşılığı olmayan bir sözcük vardı: Freedom ! Özgürlük veya hürriyet anlamına gelen “freedom” daha çok bireysel-kişisel özgürlüğü, liberté/liberty ise toplumsal özgürlüğü kapsıyordu.

    Daha sonra kiliseye girdim. Kilise bakımsızdı, ahşap sıralar eskimiş ve kırık döküktü. Üç beş kişiden oluşan bir topluluğa bir papaz hüzünlü bir sesle vaaz veriyordu. Kiliselere artık kimsenin gelmediğinden yakınıyor, gençleri kiliseye katılmaya davet ediyordu. Benim ilerleyip oturduğumu görünce sesi canlanır gibi oldu.

    Orada ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama çıktığımda o rüzgarı tekrar hissetim. GS’den sıra arkadaşım Ercü’nün (Ercüment Günkut) Paris 15. Bölge Dantzig Sokağındaki evine doğru yola koyulurken bambaşka bir insan olduğumu fark ettim. Artık ben özgür bir bireydim ve bireysel özgürlüğümü hiç kimsenin elimden almasına izin vermeyecektim.

    Ercü bir gün sonra anahtarları bana bırakıp Türkiye’ye döndü. O minicik çatı katındaki dairede bir hafta kadar kaldım. Çatı penceresinden Paris’in damlarını ve bacalarını seyretmek de bir başka keyif idi. Eiffel, Allée des Cignes, Quartier Latin, St Michel, Opéra, Pigalle, Concorde, Rue de Rennes, Vaugirard, Rue d’Alésia, Seine kıyıları gibi yerleri hep yürüyerek dolaştım. Metroya çok az bindim. Paris bomboştu, millet tatildeydi.

    Sabah erkenden pipo ve sigaramı alıp sırt çantamla çıkıyor, Monoprix’den baget, jambon, peynir, su alıyor, bazan yakındaki George-Brassens Parkına uğruyor, her gün başka bir bölgeye gidiyor, akşam hava kararırken eve dönüyordum. Concierge kadın çok sempatikti, Le Tronquay’e giderken anahtarları ona bırakacaktım. En sık uğradığım kafe Rue de Rennes’deki “Café du Metro” idi. (Şimdi adı değişmiş). Burası Ercü ile buluştuğum ilk kafeydi. Orada Anisette ve Pastis içmiştik. Sonra coşmuş neredeyse “L’Internationale” ı söyleyecektik. Sonunda ben bir bardağı yere düşürüp kırdım. Bardak parası da faturaya eklendi tabi ki !

    ANTAGONİZM-DÜŞMANLIK

    Kuşkusuz, o yıllarda da Türklere karşı düşmanlık vardı. Bunu en çelişik bir şekilde ben yaşadım. Zira sarışın ve mavi gözlü olduğum için, ilk başta beni İngiliz sanıyor ve sempati gösteriyorlardı. Hatta bana Fransa’nın hangi bölgesinden olduğumu soranlar bile vardı. Ama Türk olduğumu öğrendiklerinde, bir hayalet görmüş gibi suratlar şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla çarpılıyor, eşekten düşmüş gibi şallak mallak oluyorlardı. Kesinlikle abartmıyorum.

    Eğer kara kuru bir tipim olsaydı baştan tavır koyacaklar ve kuşkusuz bana mesafeli davranacaklardı. Ancak benim tipim onları yanıltıyor ve suç üstü yakalanıyorlardı. Sonunda bu durumdan iyice bıktığımdan “Türk” yerine “Norveçliyim” demeye başladım. Vay canına! Yani, böyle demeye başladıktan sonra mucizevi bir şekilde sorun yok oldu ! Herkes mutlu oldu! Ama yaşadığım tüm bu traji-komik tiyatro aslında Fransızların gerçekte ne kadar ırkçı ve ikiyüzlü olduklarının açık bir kanıtıydı.

    Le Tronquay’deki gençlik kampında İngiliz, Amerikalı, Yunan, Çekoslovak, Fransız ve Cezayirli öğrenciler vardı. Onlarla hiçbir zaman böyle ırkçı sorunlar yaşanmadı. Çünkü o zamanlar, dünya gençliği sola yatkındı ve birlik halindeydi: Hippi hareketi, Joan Baez ve Bob Dylan gibi protest folk şarkıcıları, dünya gençliğini birleşmeye yönlendiriyordu. Gençler birleşmişti ve yollarda korkmadan otostop yapıyorduk. Terörizm gibi küresel bir sorun yoktu. Dünya bugün olduğundan çok daha güvenliydi.

    Peki, bugün durum nasıl? Maalesef durum daha da kötü. Fransızlar aksanımı duyduklarında, beni bir mülteci veya göçmen sanıyorlar. Suratlar asılıyor. Ancak İngilizce konuştuğumda turist sanıyorlar ve bir sorun oluşmuyor. Bu kere İngilizce konuşmaya çabalayan Fransızların aksanları beni çok eğlendiriyor.

    Olayın dramatik yanı şu ki: Ben Galatasaray Lisesi ve İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi mezunuyum. Fransızcanın inceliklerine hakimin. Ancak Fransa’da Fransızca konuşamıyorum. Fransızların bana böyle çelişik ve ikiyüzlü davranmaları içimde kaçınılmaz bir hüzün ve tiksinti yaratıyor. Öfkeleniyorum. Avusturya’da yaşayan Yahudi bir arkadaşım var. O da Fransa’ya geldiğinde aynı sorunu yaşıyor: Fransızca bilmesine rağmen artık İngilizce konuşuyor ve o stresi yaşamıyor.

    GERİYE DOĞRU BİR BAŞKALAŞIM

    1969’dan beri “La Belle France” ın nasıl mahvolduğunu, bu ülkedeki geri dönülemez ve karşı konulamaz yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve şovenizmin yükselişini tiksinti ve hüzünle gözlemliyorum. Her gelip gidişimde, Fransa gözle görülür bir başkalaşım geçiriyor, ama geriye doğru: Kelebek çirkin bir tırtıla dönüşüyor! Fransızların yabancılara, daha doğrusu ne Fransız ne de Avrupalı olmayanlara karşı hissettiği gizli nefreti ve hoşgörüsüzlüğü hissetmemek olanaksız. Ancak, bu karşılıklı: onlar da Fransızlardan nefret ediyor. Söze gerek yok: Gözler, bakışlar, davranışlar ve beden dili onları ele veriyor.

    KÖTÜLÜK VE HOŞGÖRÜSÜZLÜK

    O halde, sadece aşırı sağ veya aşırı solun yükselişi karşısında endişelenmek ve seçmenleri ortada konsolide etmeye çalışmak mantıklı mıdır ? Ve bu Fransa’yı kurtaracak mı ? Hayır daha da kötü olacak, zira o eşik aşıldı. Fransa ırkçılar, yabancı düşmanları, dinci fanatikler, cemaatçiler, cihatçılar, teröristler, mülteciler, Siyahlar, Afrikalılar, Asyalılar, Selefistler ve Siyonistleri ile kötülük ve hoşgörüsüzlüğün postmodern bir Babil Kulesi’ne dönüşmüş durumda. Herkes kendisine benzemeyenden rahatsız ve kendisinden farklı olandan nefret ediyor. Hoşgörü yok: Tüm çabalara rağmen hoşgörüsüzlük ve nefret ülkede egemen.

    Üzülerek söylüyorum: Ne yazık ki durum her geçen gün daha da kötüleştiği için bu geri döndürülemez bir süreç gibi görünüyor. Temmuz 2024 seçimlerinde bazı siyasetçiler iç savaş çıkabileceği uyarısında bile bulundu. Paris Olimpiyatlarının aldatıcı köpüğü de kötülük ve hoşgörüsüzlüğün üstüne örtmeye yetmeyecek. Cadı kazanı fokurduyor. Doğrusu bir iç savaş olacağını sanmıyorum. Ancak gidişattan hiç umudum yok. Son söz olarak şunu eklemek istiyorum: Yaşayan görecektir… tabi hayatta kalmayı başarabilirsek.


  • Erkek mi kadın mı olduğu anlaşılamayan genetiği değiştirilmiş 175 atletin katıldığı Paris Olimpiyatları’nda göstere göstere LGBT propagandası yapıldı. Olimpiyat meşalesini sporcular değil LGBT’liler taşıdı. Geçit töreninde sakallı kadınlar, kadın kıyafeti giyen erkekler yer aldı. 10 yaşlarında bir kız çocuğu, LGBT sapkınlarının arasında dans ettirildi. Kesik bir kafa şarkı söyledi, dans eden sakallı bir kadın ile çıplak bir Şirin (Schtroumpf) boy gösterdi. Şarap ve dans tanrısı Diyonizos da “anadan doğma çıplağım” diye şarkı söyledi. Bir transın cinsel organı ekranlarda gözüktü.

    Muhammet ve Musa ile alay etmeye cesaret edemeyenler Hristiyanlık ve İsa’yı hedef aldılar İsa’nın havarileriyle yediği son akşam yemeğini ifade eden, Vinci’nin ”Son Akşam Yemeği” tablosundaki kişiler LGBT trans öğelerle değiştirildi.


    Öte yandan İncil’de dünyanın sonunun alameti olarak kabul edilen ”Mahşerin Dört Atlısı” simgesindeki salgın hastalıkları ve ölümü getiren atlının yaptığı şov gereksiz ve çocuklar için korkutucuydu. İncil’in Apokalips bölümündeki beyaz, kızıl, siyah ve soluk renkli dört atlı Mesih, savaş, kıtlık ve ölümü simgeler. İyi de Olimpiyatlar ile bunların ne alakası var ? Alakası şu:


    Küresel elit çete ve küresel sermaye milyonlarca insanın izlediği olimpiyatları kendi karanlık emelleri ve propagandası için kullandı: Amaç insanları korkutmak, paralize etmek, sindirmek, yılgınlık ve umutsuzluğa sevk etmek. Tüm bunların arkasında ABD, Evanjelikler ve Siyonist lobinin olduğu artık iyice açığa çıkmış durumda.


    Kendilerinden o kadar eminler ki artık gizlenmeye de gerek görmüyorlar. Kendi ırklarının seçilmiş ve üstün olduğuna ve diğer insanların onlara hizmet etmek için yaratılmış ”goyimler” olduğuna inanıyorlar. Dünyayı bu inanışa göre şekillendiren küresel çete Orta Doğu’da savaşlar çıkarıyor, göstere göstere soykırım yapıyor, ulusal devletleri ortadan kaldırmak, dünya nüfus dengesini bozarak Avrupa’da kültürel ve etik yozlaşmaya, ırkçılık, apartheid ve faşizmin güçlenmesine neden oluyorlar. Aslında kendilerine bir ”yeni dünya” oluşturmak hedefinde ilerliyorlar.


    Dünyanın birçok bölgesinde savunmasız insanları soykırımla katleden küresel çete uygarlıklar, kültürler, insancıl değerler, etik, Hümanizm, aile ve ulusal değerleri de hedef alıyor. Güya yeni bir insan ve yeni bir toplum oluşturmak gerekçesiyle her türlü ekonomik, sosyal ve cinsel ahlaksızlığı yüceltiyorlar. Kara para aklamak, rüşvet ve avanta artık olağan karşılanıyor. İşte Yeni Dünya Düzeni bu !

  • In his novel “The Plague” (La Peste) Albert Camus extends the fight against epidemics to a global fight against the phenomenon called “Evil”. According to Camus the fight against the epidemic also symbolizes the French resistance against the Nazi occupation. A priori, this can also include all forms of Evil: Racism, apartheid, discrimination, injustice, intolerance, occupations, wars and genocides. Dr. Rieux, main character of the novel, launches into a hard fight against the epidemic, despite his fear and his medical difficulties:

    “However, when you see the misery and the pain it brings, you have to be crazy, blind or coward to resign yourself to the plague”

    thinks Rieux. He is a warrior, but refuses to be a hero: according to him “the only way to fight the plague is honesty” that is to say “doing your job” no more, no less , never give up.

    If we think like Camus, who compared the Nazi occupation to a plague, all of Humanity is today under the occupation of a new epidemic called the New World Order. This scourge imposed by an elite global gang threatens Humanity and all democracies in Europe, particularly France.


    PAYS DE DROIT DE L’HOMME ?
    Can France, a country where more and more people can no longer repress their hate towards non-French or non-Europeans, be a country of human rights?
    While the far-right defends secularism, the French revolution and opposes the war in Ukraine, can a country where left-wing parties say “let’s continue to arm Ukraine” be a constitutional state ?
    Can a country that abandons secularism, turning a blind eye to religious fanaticism by allowing religious slaughterhouses and halal-kosher markets under the supervision of imams or rabbis, be a secular state?
    What happened to this country of human rights and free thinkers like Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres etc.?
    I doubt that France is still a democratic and human rights country: No, the whole country is seriously ill.


    MEDITATION ON MONTMARTRE HILL
    When I first arrived in France in 1969, at the age of 19, (going to a student camp in Normandy) I fell in love with Paris. The first thing I did was to climb the Montmartre hill and see the city as it was. As I climbed the stairs from Pigalle, I saw sreet painters. As I passed through a street, I heard the sound of an old piano not well-tempered from the upper floors of a house. It was a tune by Chopin. I was completely spellbound. I was tired and sweating when I reached the hill. I sat down on the steps of Sacré-Cœur Cathedrale. A little later, a young boy came and asked me for a franc. I told him I was a student and an “étranger”, he nodded and smiled, walking away.


    As I took a rest on the steps of Cathedrale and contemplate Paris from the Montmartre hill, suddenly I felt a completely different wind blowing there. This wind was a wind that did not exist and never existed in my country. It was a wind I had never experienced before. The name of this wind was: Freedom!


    ANTAGONISM AGAINST TURKS
    Indeed, there was also hostility towards the Turks at that time. But, as I was blonde and blue-eyed, they initially thought I was British and treated me sympathetically. There were also people asking me which region of France I was from! But when they learned that I was Turk, they were shocked as if they had seen an abominable creature with their faces distorted by surprise and pain, as if they looked like to fall from a donkey ! In fact, their reaction revealed to me how covered racists and hypocrites they are.

    Finally, when I noticed that the French had such prejudices and antagonism against the Turks, in order to avoid their racist reactions, I started saying “I am Norwegian” instead of saying “Turk”. Wow ! So, when I present myself like that, miraculously no problem! Everybody is happy !

    In the youth camp in Tronquay there were British, American, Greek, Czechoslovakian, French and Algerian students. There have never been such racist problems with them. Because at that time, the youth of the world was left-wing and united: The hippie movement and protest folk singers such as Joan Baez and Bob Dylan led the youth of the world to unite. The young people were united and we made auto-stop without fear. There was no global problem like terrorism. The world was much safer than it is today.


    So how do you think things are today? Unfortunately, the situation is even worse. When they hear my French accent, they think I am a refugee or an immigrant. Their faces fall again. Then I speak English. Then they think I am a tourist, try to speak with their ridiculous English accent. I am very amused by their accent. As a matter of fact, I am graduated from Galatasaray High School and French Philology of Istanbul Faculty of Letters. But the way that treat me likes this creates in my soul an uncontrollable sadness and disgust. I have a Jewish friend who lives in Austria. He also had the same problem when he came to France. Although he speaks French he speaks English to avoid reactions. It is a tragicomic situation.


    A BACKWARDS METAMORPHOSIS
    Since 1969 I observe how “La Belle France” is devastated. Every time I came and went, France underwent a metamorphosis but backwards: The butterfly turns into an ugly caterpillar!
    Today I continue to observe with disgust the irrevocable and irresistible rise of xenophobia, racism and chauvinism in this country. It is difficult not to feel the hidden hate and intolerance that the French feel towards those who are neither French nor European. Vice versa: Non-French people reciprocally hate the French. No need for words: eyes, looks, behavior and body language betray them.


    EVIL & INTOLERANCE

    So, would it be logical to worry about only the rise of the far right or the far left, trying to consolidate voters in the middle? There is worse problem: Evil and intolerance are growing in France with its racists, its xenophobes, its religious fanatics, its communitarians, its jihadists, its terrorists, its refugees, its Blacks, its Africans, its Asians, its Salafists and its Zionists. Everyone is uncomfortable for those who aren’t like them and hates those who are different. No tolerance: Intolerance and hate dominate the country.

    I regret to say but unfortunately this seems as an irrevocable and irreversible process as the situation worsens every day. Nevertheless, I want still to hope that there will not be a civil war as the French President warned before the elections. Finally, whoever will live, will see…. if we can survive.