
ÖNSÖZ
Dünyanın bugün geldiği aşamanın ve bundan sonra getirileceği şekillendirilmenin nasıl ve hangi kurgularla tasarlandığını ve hangi amacın hedeflendiğini hiç beklenmedik bir yaklaşımla ama o oranda da gerçek belgelere dayanarak yaptığı araştırmada Ariane Bilheran komplotizm olarak nitelenemeyecek ve insanlık için somut anlamda tehlikeli olabilecek bir olasılığı gözler önüne seriyor. Bu olasılıktan yola çıkarak Erdağ Duru da gözlerden kaçırılmak istenen bir başka yapılanmaya ve neden sonuç çıkarımına dikkat çekiyor :
Nazizm ile küreselci finans ağababalarının organik bağlantıları hatta işbirlikçi stratejileri ! Genetik yapısı kurgulandığında ise, uluslar ve devletler üstü Finans İmparatorluğunun bugünkü tartışılmaz gücüne erişmesinde Rothschild, Goldmann Sachs, Merrill Lynch vb.. gibi Yahudi kökenli finans gruplarının neredeyse monopolistik varlıklarının katkısı somut olarak gözlemleniyor. Bu durumda çok çarpıcı bir çıkarım ortaya seriliyor : Naziler ve Yahudi ağırlıklı finans imparatorluğunun ortaklığı !!!! Öte yandan bu Finans İmparatorluğunun ( Edmond Rothschild, Samuel Montagu vb,, ) siyonizmin kurgulanmasında oynadığı rol ve yaptığı katkı hatırlandığında son tahlilde Nazilerle doktriner siyonizmin belli bir hedef doğrultusunda ortaklık yapıyor olmaları akla geliyor.
Doğal olarak bu çıkarım bizlere dayatılan tarih kurgusunda ilk aşamada çok çelişkili gibi gelebilir hatta fantazist gibi algılanabilir. Öyle ya bir Yahudi egemenliği kuramı olarak oluşturulan ve bilinen siyonizm, temel doktrinleri arasında başsal olarak Yahudileri yok etmeyi hedefleyen Nazizm ile nasıl bir ‘’yakınlaşma’’ içinde olabilir ki ?
Böyle bir sorgulama, resmi tarihin neredeyse bir asırdır dünya kamu oyuna ısrarla sunduğu anlatımla doğal olarak uyuşmuyor, ancak İngiliz ekonomist ve tarihçi Antony Sutton ‘’Wall Street ve Hitler’in Yükselişi” isimli kitabında bu yalan, aldatma ve ikiyüzlülük bataklığını ortaya çıkararak, II. Dünya Savaşının en çarpıcı, ancak daha önce bildirilmemiş gerçeklerinden birini gözler önüne seriyor: Wall Street bankaları ve büyük Kuzey Amerika şirketleri, Nazi Almanyası’nı finanse ederek ve onunla iş yaparak Hitler’in iktidara yükselişini desteklemiştir 1
Bu sıkı korunan sırrın izini titizlikle takip eden ve yadsınmaz belgeler ve tanıklıklar kullanan Sutton, 1939-45 felaketinin öncelikle ayrıcalıklı finansal imparatorluğa fayda sağladığı sonucuna varıyor. Araştırmasında Rothschildler, Morganlar, Rockefellerler, Warburg kardeşler, Fordlar vb,, gibi büyük şirketlerin, doğrudan veya şirketleri aracılığıyla, tarihin en kanlı ve yıkıcı savaşını finanse ederken herkesin oynadığı aşağılık rolün ayrıntılı bir anlatımını, destekleyici kanıtlarla birlikte sunuyor :
“Kuzey Amerika finans imparatorlarının Alman savaş hazırlıklarına katkısı olağanüstüydü ve onlar olmadan Almanya, milyonlarca masum insanın katledilmesine yol açan askeri kapasiteye asla sahip olamazdı. […] Bu Kuzey Amerikalı bankacılar ve iş adamları sadece Nazizmin doğasının farkında olmakla kalmadılar, aynı zamanda çıkarlarına uygun olduğu her durumda Nazizm’e yardım ettiler—muhtemelen sonucun Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerini kapsayan bir savaş olacağının tamamen farkındaydılar.”
Bu gerçeğin ışığında ve tabii Kuzey Amerika finans imparatorlarının hemen hepsinin Yahudi olduğu ve büyük bir kısmının da tarihsel akışta siyonizmi destekleyenleri kapsadığı da hatırlandığında siyonistlerin insanlığa hükmeden seçilmiş üstün ırk inançlarını kolaylaştırmak adına Nazileri ve onların Dünya Hakimiyeti kuramlarını kullanmayı düşündükleri de yabana atılmaması gereken bir olasılık olarak öne çıkıyor.
Bu aşamada, haklı olarak, peki ama Naziler kendi dindaşlarını soykırımlarla yok ederken niye bu hemen hepsi Yahudi olan finansal güçler Nazileri desteklediler diye de sorulabilir. İşte perdenin arkasında saklanan gerçek plan burada.
Öncelikle farkında olunması gereken şey siyonizm doktrininin ilksel hedefinin, ’üstün ırk’’ safsatasıyla önce ‘’vadedilmiş toprakları’’ elde etmek ve ardından da o toprakları genişletip bir dünya hükümeti kurarak diğer bütün ulus ve halklara hükmetmek olduğu gerçeğidir. Bu hedefte öncelik toprak kazanımıdır. Bu amaca erişmek de ancak dünya kamuoyunun çok büyük bir kesiminin bu toprak talebini kabul edecek bir kıvama getirilmesiyle mümkün olacaktır.
Burada siyonizmin kullandığı strateji çok kurnazcadır, Yahudileri kurban etmek ve Naziler tarafından soykırıma uğratılmalarına karşı çıkmamak, hatta Nazilerin savaş bütçelerine alttan alta katkıda bulunmak ve savaş sonunda da bu Yahudi kurbanları ve yaşatılan acıları ve mağduriyet gerçeğini kullanıp toprak taleplerini somut olarak gerçeğe eriştirmek. Doğal olarak dünya kamuoyu böyle bir vahşete duyarsız kalamayacaktı ve biraz da bilinçaltında oluşan suçlukluk duygusuyla siyonistlerin bu talepleri yerine getirilecekti.
Artık hedef bir dünya hükümeti kurmak olacaktı. Ve işte bunda da Nazilerin dünya hakimiyeti kurma hayalleri siyonizmin tek dünya devleti amaçlarıyla örtüşüyordu ! Ne var ki ideolojik altyapı ortak olsa da somut organizasyon için yeterli deneyim ve birikim siyonistlerin ellerinde yoktu ! İşte tam burada savaş sonrası neredeyse boşta kalan veya hüküm giyen, ama cezaları hafifletilen eski Nazi teorisyen ve/veya teknisyenleri galip devletlerce himaye altına alındı ve bugün artık yavaş yavaş su yüzüne çıkarılmaya başlanan küreselci ve öjenist yapının temelleri atılmaya başlandı. Bu küreselci yapının dümeninde ise yine finans imparatorlukları var.
Ve o finans imparatorlukları da siyonist ideolojinin kullanımında,,
Bilheran araştırmalarında bu gerçeği yadsınmaz bir açıklıkla gözler önüne seriyor. Erdağ Duru ise çözümlemeyi daha da ileriye götürerek olan bitenin aslında neredeyse 1,5 asırdır süregiden uzun vadeli bir stratejinin uygulanması olduğuna işaret ediyor.
Her iki araştırmacının duyarlılık uyandırmak istediği esas nokta ise insanlığı bekleyen geleceğin çok düşündürücü hatta kaygı verici olduğu konusu..
Bora Akad
1 Antony C. Sutton: Zulüm gördü ama asla yargılanmadı… 1968’den 1973’e kadar Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsünde araştırma görevlisiydi. UCLA’da ekonomi dersleri verdi. Londra, Göttingen ve UCLA’da eğitim gördü ve İngiltere’deki Southampton Üniversitesinden Bilim alanında doktora derecesine sahipti.
*************************************************************************************************
Fransız psikolog ve felsefe doktoru Dr. Ariane Bilheran 2024 yılında yayımlanan “L’internationale Nazie” (Nazi Enternasyonali) adlı eserinde, tarihçi Hannah Arendt’in bir tezini günümüze uyarlayarak Nazilerin yenildiğini, ancak Nazi ideolojisinin yenilmediğini, aksine küresel ölçekte kılık değiştirerek varlığını sürdürdüğünü vurgular. Nazilerden kurtulup Amerikaya kaçan Hannah Arendt (1906-1975) “Totalitarizmin Kökenleri” adlı kitabında bu tarihsel olguya zaten çok önceden dikkat çekmiştir.
Dr. Bilheran, tarihçi Hannah Arendt’ın “Naziler Almanya’yı feda etmiş olabilirler ama savaşı kaybetmediler” savını tarihsel ve felsefi bir düzleme taşıyarak, Nazizmin 1945’te askeri olarak yenilse de ideolojik, yöntemsel ve yapısal olarak yer altına indiğini, gizlice örgütlendiğini, küreselleştiğini, çağdaş dünyayı ele geçirdiğini ve başkalaşım (metamorfoz) geçirerek varlığını sürdürdüğünü savunur. Nazilerin asıl amacının belirli bir toprak parçasını korumak değil, dünya çapında küresel bir totaliter kontrol sistemi kurmak olduğunu; savaşı askeri olarak kaybetmelerine rağmen, ruhen kazanmış olduklarını öne sürer.
Yazar, Nazizmi salt belirli bir döneme ve coğrafyaya, 1930-45’ler Almanyasına özgü tarihsel, bitmiş bir olay olarak görmez. Nazizm, insan psikolojisinin ırkçılık, sapıklık, sapkınlıklarıyla beslenen ve küresel elitler tarafından araçsallaştırılan uluslararası (enternasyonal) bir totaliter ideolojidir. Günümüzde siyasal sınırların önemsizleştiği ya da önemsizleştirildiği, totaliter eğilimlerin küresel ölçekte “tek bir merkezdenmiş gibi” senkronize edildiği uluslararası bir yapının tüm dünyaya egemen olduğunu gösterir.
Yazar, bu uluslararası totaliter yapının kitleleri ve sıradan insanları manipüle etmek için kullandığı psikolojik savaş mekanizmalarını deşifre eder. Korku, dildeki yozlaşma (yenisöylem/newspeak) ve toplumsal dayanışma bağlarının koparılması totaliter sistemin temel yakıtıdır. Bu yakıt ırkçılık, etnik ayrımcılık ve ötekileştirme ile harmanlanır. Bilheran’ın çağdaş toplumlara ve insana yönelik yaşamsal uyarılarını şu başlıklar altında toplayabilirim:
1. İlerleme, Kalkınma ve Teknoloji Maskesi Nazi ruhu ve totalitarizm artık gamalı haçlar, bayraklar, törenler veya askeri üniformalarla değil kamu sağlığı, güvenlik, insancıl ilerleme ve dijital verimlilik gibi kulağa hoş gelen söylemlerle geliyor; ve insanlık bilerek veya bilmeden dijital bir teknokrasiye, açıkçası dijital bir toplama kampına doğru sürükleniyor. Acaba bu dijital kitlesel imha kampı, küresel çetenin insanlığa dayattığı Yeni Dünya Düzeni olmasın ?
2. Dillerin ve Gerçeğin Yozlaştırılması Totaliter sistemlerin ilk hedefi dildir. Sözcüklerin, söylemlerin anlamları boşaltıldığında, ters yüz edildiğinde bireylerin muhakeme/sorgulama/eleştirme yeteneği felç olur. Eleştiri ve sorgulamanın yasaklandığı, dogmaların bilim veya mutlak doğru (postüla) adı altında dayatıldığı ortamlarda Nazi Enternasyonalinin yöntemleri devrededir. Sahte bilimler, büyücülük, okültizm, cincilik ve hurafelerin dijital kılıflarla sunulması da bu kapsama girer.
3. Küresel İtaat ve Grup Düşüncesi Bireyin, kitle psikolojisi içinde eritilerek kendi vicdanını, aklını, etik değerlerini ve rasyonalitesini totaliter sisteme teslim etmesi en büyük tehlikelerden biridir. Sistem, itaat etmeyenleri, boyun eğmeyenleri, marjinalleştirerek, dışlayarak, şeytanlaştırarak, sosyal medya ve hayattan tecrit ederek cezalandırır; sosyal medyadaki yazıları, eserleri, paylaşımları açıkça ya da gizlice engellenir, sansürlenir, ya da onları sadece birkaç kişi görebilir. Bilheran, toplu hipnoz ve kolektif histeri anlarında bireysel rasyonaliteyi ve Kartezyen şüpheciliği korumanın yaşamsal önemi olduğunu ileri sürer.
4. Kurumsal-Siyasal Sapıklık ve Saldırganlık Devletlerin ve uluslararası kurumların, kendi yurttaşlarını, insanlarını korumak yerine onları birer nesne, kobay, denek veya laboratuvar malzemesi gibi görmeye başlaması Nazizmin yöntemsel mirasıdır. Bürokrasi ve uzmanlar hegemonyasının ezdiği, sindirdiği kitlelerin duygudan, her türlü ahlaki-etik değerden arındırılmış, duygusuz ve duyarsız mekanik birer dişliye dönüşme riski vardır. Bu bağlamda Nazilerin ırkı arındırma ve üstinsan yaratma hedefi günümüzde terk edilmemiştir. Bu kez, etnik temizlik yerine genetik mühendisliği ve beyin-bilgisayar arayüzleri gibi teknolojilerle bir “yeni insan ırkı” yaratılması hedeflenmektedir. Yazarın vurguladığı genetik mühendisliği, beyin-bilgisayar arayüzleri, ilaçlar, aşılar, nüfus azaltımı, zombi virüsleri, dijital kimlik gibi olguların tümü senkronizedir, birebir örtüşürler. Pandemiler, ekonomik krizler, savaşlar, terör olayları, kitlesel gözetimi, özgürlüklerin kısıtlanmasını ve kontrolü artırmak için kasıtlı olarak yaratılır ve abartılır. Bunlara gelecekte kontrol edilebilir doğal felaketleri de ekleyebiliriz.
Yazar, günümüzdeki finans, politika ve sağlık alanındaki bir çok uygulamayı, örneğin pandemi yönetimini, bir “totaliter sapma” belirtisi olarak yorumlar; bu durumun George Orwell veya Aldous Huxley’in distopyalarındaki öngörülerle benzerlik gösterdiğini, dünyaya egemen olan gücün “Nazi ruhu” nun başkalaşmış yapıları olduğunu ortaya koyar.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Bilderberg Grubu, Davos-Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi yapılar aslında koordinasyon mekanizmalarıdır. Bilheran, Bilderberg’in asıl amacının savaş sonrası Nazi bağlantılı sanayiciler, finansörler ve bankacılar arasında koordinasyon sağlamak, öjenik ve transhümanist ideolojileri hayata geçirmek, sahte demokrasi kılıfı altında seçimlere müdahale ve savaşların finansmanı gibi yollarla fiili bir küresel yönetimi yürütmek olduğunu belirtir. Nazi Almanyasından hiçbir farkı olmayan ve sembiyotik bir canavara dönüşmüş ABD-İsrail emperyalist-siyonist ittifakının dünya barışına ve tüm insanlığa açıkça meydan okuması tüm bu kurumsal-siyasal sapıklığa en somut örnektir.
SONUÇ VE SENTEZ
O halde, ben burada bir sentezleme yaparak Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatan küresel elit çetenin Nazi ruhuyla hareket ettiği sonucuna ulaşıyorum. Zira küresel çetenin nihai amacı zaten, ulus-devletleri ortadan kaldırarak, bireysel özgürlükleri yok eden, tek merkezden yönetilen bir dünya hükümeti kurmaktır. Bilheran, bunun Nazilerin “Bin Yıllık Reich” projesinin günümüzdeki karşılığı olduğunu söyler. İyi de bunun adını açıkça koyalım: Yeni Dünya Düzeni denen olgu zaten budur ve temelinde Nazi ruhunun olması çok olağan ve rasyoneldir.
Küresel düzeninin mimarları arasında Rothschild, Rockefeller ve İngiliz Kraliyet Ailesinin yanı sıra eski Nazi artıklarının olması ve bunların hep birlikte işbirliği yapması gayet doğaldır. O halde Yeni Dünya Düzeni’nin temelinde Nazi ideolojisinin olduğunu söylersek taşlar o zaman tam anlamıyla yerine oturmuş olur.
Yeni Dünya Düzeni dendiğinde dünyayı yöneten Küresel Elit Çetenin (küresel bankacılar, uluslarötesi bir ağ ve eski aileler) Nazi ideolojisinden faydalandığı, benzer taktik ve stratejileri uyguladığı, tepe yönetimin altındaki aktörlerin de Trump, Şi, Putin, Macron gibileri olduğu sanırım artık açığa çıkmaya ve genelde kabul görmeye başlamıştır. “YDD komplo teorisidir” diye yıllardır tepişenlerin sesi de umarım artık kesilir. (Epstein olayından sonra ben onlara Küresel Satanist Çete diyorum)
Nazi öğretisinin, artık bir siyasal parti veya rejim olmaktan çıkıp küresel finans, teknokrasi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Ekonomik Forumu, WHO, WTO gibi uluslararası organizasyonların, kurumların, vakıfların, masonik yapılanmaların, Mormonluk, Evanjelikler gibi dinsel mezheplerin içine sızmış olduğu görülmektedir. Bu sızmanın Facebook, Youtube, Google, X, Linkedin gibi teknoloji devlerini ve bunların ürettiği yapay zeka sistemlerini de kapsama alanına aldığı açıktır.
Nazi Enternasyonali bize geçmişin korkunç hayaletlerinin ölmediğini, aksine takım elbiseler giyip, zenginlik, itibar, gösteriş içinde süslenip püslenerek, dijital algoritmalar kuşanarak, fakat aynı kendini beğenmişlik, aynı gaddarlık ve barbarlıkla küresel sahnede yeniden boy gösterdiğini açığa çıkarıyor. Bu yapıt okuyucuyu insanlık düşmanlarına karşı mutlak bir uyanıklığa, dilde ve düşüncede titizliğe, her ne pahasına olursa olsun gerçeği süzgeçten geçirme sorumluluğuna davet eden sert bir manifesto ve adeta son bir uyarı niteliğindedir.
Leave a Reply