
(The Rise of the Evil and Intolerance in France
Albert Camus “Veba” (La Peste) adlı romanında veba salgınına karşı mücadeleyi “Kötülük” olgusuna karşı bir mücadele gibi genişletir. Camus’ye göre salgınla mücadele Nazi işgaline karşı Fransız direnişini de simgeler. A priori, bu simgesellik tüm Kötülük biçimlerini de içerebilir: Irkçılık, apartheid, ayrımcılık, adaletsizlik, hoşgörüsüzlük, işgaller, savaşlar ve soykırımlar gibi. Romanın başkarakteri Dr. Rieux, korkusuna ve tıbbi zorluklara rağmen salgına karşı zorlu bir mücadeleye girişir:
“Ancak, getirdiği sefaleti ve acıyı gördüğünüzde, kendinizi vebaya teslim etmek için deli, kör veya korkak olmanız gerekir”
diye düşünür. Rieux bir savaşçıdır, ancak kahraman olmayı yadsır: Ona göre “veba ile savaşmanın tek yolu dürüstlüktür” yani “işimizi yapmak”, ne eksik ne fazla, asla pes etmeden.
Nazi işgalini vebaya benzeten Camus gibi düşünürsek, tüm insanlık bugün Yeni Dünya Düzeni denilen bir salgının işgali ve tehdidi altındadır. Elit bir küresel çetenin dayattığı bu bela, İnsanlığı ve Avrupa’daki tüm demokrasileri, özellikle de Fransa’yı tehdit ediyor.
PAYS DE DROIT DE L’HOMME ?
Giderek daha fazla Fransızın Fransız olmayanlara veya Avrupalı olmayanlara karşı duyduğu nefretini bastıramayan bir ülkeye dönüşen Fransa, hala bir insan hakları ülkesi olabilir mi?
Aşırı sağ laikliği, Fransız devrimini savunurken, Ukrayna’daki savaşa karşı çıkarken, sol partilerin “Ukrayna’yı silahlandırmaya devam edelim” dediği bir ülke anayasal bir devlet olabilir mi?
Laikliği terk eden, dini fanatizme göz yuman, imamların veya hahamların gözetiminde dini kurallara göre kesim yapılan mezbahalara ve helal-koşer marketlere izin veren bir ülke laik bir devlet olabilir mi?
Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres gibi insan hakları ve özgür düşünürlerin ülkesine neler oldu ? Fransa’nın hala demokratik bir insan hakları ülkesi olduğundan şüpheliyim: Hayır, tüm ülke ciddi şekilde hasta.
MONTMARTRE HÜLYALARI
1969’da, 19 yaşında bir lise öğrencisiyken (Normandiya’daki bir öğrenci kampına gidiyordum) Fransa’ya ilk geldiğimde Paris’e aşık oldum. Bu adeta bir yıldırım aşkıydı. Zira Galatasaray Lisesinde aldığım Fransızca eğitim sanki böyle bir ülkede yaşamam için verilmişti. Hiç yabancılık çekmedim.
İlk işim Montmartre tepesine tırmanmak ve kenti oradan kucaklamak oldu. Pigalle’den merdivenleri tırmanırken sağda solda sokak ressamlarını gördüm; bir sokaktan geçerken, bir evin üst katlarından akordu bozuk eski bir piyanonun tıngırtısını duydum: Chopin’in bir bestesiydi. Tamamen büyülenmiştim. Ağustos sıcağında tepeye ulaştığımda yorgundum ve kan ter içinde kalmıştım. Sacré-Cœur Katedrali’nin basamaklarına oturdum, bir Gauloises sans filtre yaktım. Bir süre sora yanıma bir genç geldi ve benden bir frank istedi. Ona öğrenci olduğumu söyledim, başını salladı, gülümsedi ve gitti.
Merdivenlerde dinlenirken ve Montmartre tepesinden Paris’i dalgın dalgın seyrederken, birden orada bambaşka bir rüzgarın estiğini hissettim. Bu rüzgar, ülkemde var olmayan ve hiç bir zaman var olmamış çok değişik bir rüzgardı. Daha önce hiç tatmadığım, deneyimlemediğim bir rüzgardı. Bu rüzgarın adı: Özgürlük idi.
Aklıma Ginger Baker, Eric Clapton ve Jack Bruce gibi efsane isimlerden kurulu İngiliz Cream grubunun söylediği “I feel free” nin sözleri geldi:
“Though my mind wants to cry out loud I, I, I, I feel free”
“Aklım yüksek sesle haykırmak istese de Ben, Ben, Ben, Ben kendimi özgür hissediyorum” diyorlardı.
“Ben” sözcüğünün büyük harfle yazıldığı İngilizce’de Türkçe ve Fransızca’da karşılığı olmayan bir sözcük vardı: Freedom ! Özgürlük veya hürriyet anlamına gelen “freedom” daha çok bireysel-kişisel özgürlüğü, liberté/liberty ise toplumsal özgürlüğü kapsıyordu.
Daha sonra kiliseye girdim. Kilise bakımsızdı, ahşap sıralar eskimiş ve kırık döküktü. Üç beş kişiden oluşan bir topluluğa bir papaz hüzünlü bir sesle vaaz veriyordu. Kiliselere artık kimsenin gelmediğinden yakınıyor, gençleri kiliseye katılmaya davet ediyordu. Benim ilerleyip oturduğumu görünce sesi canlanır gibi oldu.
Orada ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama çıktığımda o rüzgarı tekrar hissetim. GS’den sıra arkadaşım Ercü’nün (Ercüment Günkut) Paris 15. Bölge Dantzig Sokağındaki evine doğru yola koyulurken bambaşka bir insan olduğumu fark ettim. Artık ben özgür bir bireydim ve bireysel özgürlüğümü hiç kimsenin elimden almasına izin vermeyecektim.
Ercü bir gün sonra anahtarları bana bırakıp Türkiye’ye döndü. O minicik çatı katındaki dairede bir hafta kadar kaldım. Çatı penceresinden Paris’in damlarını ve bacalarını seyretmek de bir başka keyif idi. Eiffel, Allée des Cignes, Quartier Latin, St Michel, Opéra, Pigalle, Concorde, Rue de Rennes, Vaugirard, Rue d’Alésia, Seine kıyıları gibi yerleri hep yürüyerek dolaştım. Metroya çok az bindim. Paris bomboştu, millet tatildeydi.
Sabah erkenden pipo ve sigaramı alıp sırt çantamla çıkıyor, Monoprix’den baget, jambon, peynir, su alıyor, bazan yakındaki George-Brassens Parkına uğruyor, her gün başka bir bölgeye gidiyor, akşam hava kararırken eve dönüyordum. Concierge kadın çok sempatikti, Le Tronquay’e giderken anahtarları ona bırakacaktım. En sık uğradığım kafe Rue de Rennes’deki “Café du Metro” idi. (Şimdi adı değişmiş). Burası Ercü ile buluştuğum ilk kafeydi. Orada Anisette ve Pastis içmiştik. Sonra coşmuş neredeyse “L’Internationale” ı söyleyecektik. Sonunda ben bir bardağı yere düşürüp kırdım. Bardak parası da faturaya eklendi tabi ki !
ANTAGONİZM-DÜŞMANLIK
Kuşkusuz, o yıllarda da Türklere karşı düşmanlık vardı. Bunu en çelişik bir şekilde ben yaşadım. Zira sarışın ve mavi gözlü olduğum için, ilk başta beni İngiliz sanıyor ve sempati gösteriyorlardı. Hatta bana Fransa’nın hangi bölgesinden olduğumu soranlar bile vardı. Ama Türk olduğumu öğrendiklerinde, bir hayalet görmüş gibi suratlar şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla çarpılıyor, eşekten düşmüş gibi şallak mallak oluyorlardı. Kesinlikle abartmıyorum.
Eğer kara kuru bir tipim olsaydı baştan tavır koyacaklar ve kuşkusuz bana mesafeli davranacaklardı. Ancak benim tipim onları yanıltıyor ve suç üstü yakalanıyorlardı. Sonunda bu durumdan iyice bıktığımdan “Türk” yerine “Norveçliyim” demeye başladım. Vay canına! Yani, böyle demeye başladıktan sonra mucizevi bir şekilde sorun yok oldu ! Herkes mutlu oldu! Ama yaşadığım tüm bu traji-komik tiyatro aslında Fransızların gerçekte ne kadar ırkçı ve ikiyüzlü olduklarının açık bir kanıtıydı.
Le Tronquay’deki gençlik kampında İngiliz, Amerikalı, Yunan, Çekoslovak, Fransız ve Cezayirli öğrenciler vardı. Onlarla hiçbir zaman böyle ırkçı sorunlar yaşanmadı. Çünkü o zamanlar, dünya gençliği sola yatkındı ve birlik halindeydi: Hippi hareketi, Joan Baez ve Bob Dylan gibi protest folk şarkıcıları, dünya gençliğini birleşmeye yönlendiriyordu. Gençler birleşmişti ve yollarda korkmadan otostop yapıyorduk. Terörizm gibi küresel bir sorun yoktu. Dünya bugün olduğundan çok daha güvenliydi.
Peki, bugün durum nasıl? Maalesef durum daha da kötü. Fransızlar aksanımı duyduklarında, beni bir mülteci veya göçmen sanıyorlar. Suratlar asılıyor. Ancak İngilizce konuştuğumda turist sanıyorlar ve bir sorun oluşmuyor. Bu kere İngilizce konuşmaya çabalayan Fransızların aksanları beni çok eğlendiriyor.
Olayın dramatik yanı şu ki: Ben Galatasaray Lisesi ve İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi mezunuyum. Fransızcanın inceliklerine hakimin. Ancak Fransa’da Fransızca konuşamıyorum. Fransızların bana böyle çelişik ve ikiyüzlü davranmaları içimde kaçınılmaz bir hüzün ve tiksinti yaratıyor. Öfkeleniyorum. Avusturya’da yaşayan Yahudi bir arkadaşım var. O da Fransa’ya geldiğinde aynı sorunu yaşıyor: Fransızca bilmesine rağmen artık İngilizce konuşuyor ve o stresi yaşamıyor.
GERİYE DOĞRU BİR BAŞKALAŞIM
1969’dan beri “La Belle France” ın nasıl mahvolduğunu, bu ülkedeki geri dönülemez ve karşı konulamaz yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve şovenizmin yükselişini tiksinti ve hüzünle gözlemliyorum. Her gelip gidişimde, Fransa gözle görülür bir başkalaşım geçiriyor, ama geriye doğru: Kelebek çirkin bir tırtıla dönüşüyor! Fransızların yabancılara, daha doğrusu ne Fransız ne de Avrupalı olmayanlara karşı hissettiği gizli nefreti ve hoşgörüsüzlüğü hissetmemek olanaksız. Ancak, bu karşılıklı: onlar da Fransızlardan nefret ediyor. Söze gerek yok: Gözler, bakışlar, davranışlar ve beden dili onları ele veriyor.
KÖTÜLÜK VE HOŞGÖRÜSÜZLÜK
O halde, sadece aşırı sağ veya aşırı solun yükselişi karşısında endişelenmek ve seçmenleri ortada konsolide etmeye çalışmak mantıklı mıdır ? Ve bu Fransa’yı kurtaracak mı ? Hayır daha da kötü olacak, zira o eşik aşıldı. Fransa ırkçılar, yabancı düşmanları, dinci fanatikler, cemaatçiler, cihatçılar, teröristler, mülteciler, Siyahlar, Afrikalılar, Asyalılar, Selefistler ve Siyonistleri ile kötülük ve hoşgörüsüzlüğün postmodern bir Babil Kulesi’ne dönüşmüş durumda. Herkes kendisine benzemeyenden rahatsız ve kendisinden farklı olandan nefret ediyor. Hoşgörü yok: Tüm çabalara rağmen hoşgörüsüzlük ve nefret ülkede egemen.
Üzülerek söylüyorum: Ne yazık ki durum her geçen gün daha da kötüleştiği için bu geri döndürülemez bir süreç gibi görünüyor. Temmuz 2024 seçimlerinde bazı siyasetçiler iç savaş çıkabileceği uyarısında bile bulundu. Paris Olimpiyatlarının aldatıcı köpüğü de kötülük ve hoşgörüsüzlüğün üstüne örtmeye yetmeyecek. Cadı kazanı fokurduyor. Doğrusu bir iç savaş olacağını sanmıyorum. Ancak gidişattan hiç umudum yok. Son söz olarak şunu eklemek istiyorum: Yaşayan görecektir… tabi hayatta kalmayı başarabilirsek.
