Erdağ Duru

Özgür Düşünce

Avrupa medyasında, özellikle son yıllarda Fransa-Almanya ekseninde, açık bir nostaljinin giderek ortaya çıktığını görüyoruz: Bu krallıklara ve feodalitenin görkemli geçmişine duyulan, pişmanlıkla yüklü, yeniden canlanan bir özlem.

Bir zamanların ünlü şatolarına düzenlenen rehberli turlar, kutsallık atfedilen o gizemli mekânlar, kraliyet belgeselleri ve aristokrat yaşam tarzı bu hastalıklı nostaljiyi körüklüyor. “Hastalıklı” diyorum, çünkü bu durum demokrasinin ve sosyal devletin belirsizliklerinden, kabalıktan, her alanda ayaktakımı kültürünün yaygınlaşmasından ve art arda gelen krizlerden kaçma psikolojisiyle bağlantılı. Aynı zamanda, güçlü bir lider ve huzurlu bir toplum arayışındaki insanın bilinçaltına kök salmış gizli, bastırılmış, unutulmuş arzuların ve hayranlığın; Pamuk Prenses, Külkedisi, Uyuyan Güzel, Çizmeli Kedi, Karlar Kraliçesi, Taştaki Kılıç gibi eski masal ve efsaneler aracılığıyla dışavurumudur. Feodaliteyi ve aristokrasiyi yücelten temaların Arte gibi nitelikli kültür kanallarında, Avrupa sinemasında ve televizyon dizilerinde artması tesadüf değildir.


Bu bağlamda Fransız Devrimini konu alan, fakat bir kralın dramını yansıtan, üstelik bunu yaparken Devrimi, sefalet içindeki köylüleri ve halkı adeta aşağılayan, krallık ve aristokrasiyi yücelten “Un Peuple et Son Roi” (Bir Halk ve Kralı) gibi tarihi filmlerin artmasının nedeni budur. Film sanki şu mesajı verir: “Fransızlar, kendi kralınızın kafasını sonunda uçurdunuz, yazıklar olsun size !”. “Roma Tatili-1953” (Roman Holiday), Sissi-1955, The Swan-1956, “Prens ve Şov Kızı-1957” (Prince and Show Girl) gibi eski filmleri de bu kervana katabiliriz.

Feodalizm ve neo-feodalizm

Bugün pek çok akademisyen ve araştırmacı, küresel ölçekte planlanan yeni bir feodal düzenin sinsice, adım adım yerleştiğine dikkat çekiyor. Eskiden toprak sahibi soylular ile topraksız köylüler, serfler vardı; bugün ise bir yanda bilgi ve teknolojiye sahip dar bir seçkinler sınıfı, diğer yanda hizmet sektöründe çalışan, borç ve kredi tuzağında debelenen devasa ve güvencesiz bir kitle var.


Yunan iktisatçı Yanis Varufakis, Tekno-feodalizm: Kapitalizmi Ne Öldürdü? adlı eserinde kapitalizmin Amazon, Google, Apple ve YouTube gibi dev dijital platformların kurduğu feodal yapılar karşısında yerini kaybettiğini; kapitalizmin bozulup yerini tekno-feodalizme bıraktığını savunuyor.
Hollandalı antropolog Joris Luyendijk, bankacılık sisteminin modern derebeylikler yarattığını vurguluyor: Toplumdan kopuk, insana kayıtsız, kendi kurallarına göre yaşayan, vergiden ve toplumsal sorumluluktan muaf küresel bir finans seçkinleri.


Uzak bir olasılık mı? Belki de zihnimizin kapısını çalalı çok oldu; biz sadece adını “demokrasi” koyduğumuz o eski tabelaya bakıp uykumuza devam ediyoruz. Uyanış anı, taçlı kralların geri dönüşüyle mi olacak, yoksa ellerimizdeki son özgürlük kırıntılarını da teknoloji lordlarına gönüllü olarak devrettiğimiz bir sessiz boyun eğme ile mi?

Tehlikeli Belki

Varoufakis ve Luyendijk gibi isimler dijital neo-feodalizmden söz ediyor. Benim dikkat çekmek istediğim ise sistemin küresel ölçekte düpedüz monarşik rejimlere dönüşmesi. Başka bir deyişle, feodalitenin ve krallıkların gerçek anlamda yeniden hortlaması.


Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış adlı eserinde, modern insan geleceğin kaygıları ve sürekli kriz hâliyle kuşatıldığında derin bir özgürlük yorgunluğu yaşadığını anlatır. Karar vermek, sorumluluk üstlenmek, birey olmak yorucudur. Kitleler enflasyon, iklim ya da jeopolitik kaos gibi sorunlarla baş edemediğinde güçlü bir kurtarıcı aramaya koyulur.


Nietzsche de insanlığın özgürlükten korktuğunu ve bir efendiye boyun eğme arzusuyla yanıp tutuştuğunu söyler. Demokrasilerin çürüdüğü, dünyanın kaosla sarsıldığı; ekonomik krizlerin ve belirsizliklerin yaşandığı her dönemde kitleler, “Bize sağlam bir el, yol gösterecek bir efendi gerek,” diyerek demokrasiyi kendi elleriyle infaz etmeye hazırdırlar.


Öyleyse Nietzsche’nin “tehlikeli belki” uyarısından —gefährliches Vielleicht— yola çıkarsak, bir sabah uyanıp kralların, kraliçelerin, düklerin, düşeslerin, prenslerin ve prenseslerin iktidarı tümüyle ve kalıcı biçimde geri aldığını görebiliriz! Uzak bir olasılık mı ? Belki de çok yakın bir olasılık !
Nietzsche “İyinin ve Kötünün Ötesinde” yapıtında geleceğin filozoflarına ve insanlığına seslenirken, alışılagelmiş değerlerin, masum sandığımız kabullerin altını oyan o “belki” yi Damokles’in Kılıcı gibi tepemizde sallar. Çünkü “belki” sözcüğü, o en olanaksız görünen olasılıklara kapıyı aralayan, tarihin akışındaki o en beklenmedik kırılmaları, uyuklayan düşleri dürtükleyen, büyük dönüşümleri sezinleten tehlikeli bir sözcüktür. Peki, bu benim varsayımsal senaryom uzak bir olasılık mı, yoksa o “tehlikeli belki” çoktan aralık bırakılan kapıdan içeri süzüldü mü ?

Tarih Düz Bir Çizgi Değildir
Çağdaş insanın belki de en büyük yanılgısı, tarihi hep ileriye doğru akan, kazanılmış hakların asla geri alınamayacağı varsayan doğrusal bir çizgi sanmasıdır. Tarih belki de diyalektik veya çizgisel değil sarmal bir şekilde kaotik dalgalanmalarla bir geriye bir ileriye savruluyor. Zira uygarlıklar, feodaliteden monarşiye, monarşiden demokrasiye geçerken sık sık geriye doğru evrilmişler ve çökmüşlerdir. Avgustus döneminde Roma Cumhuriyetinin “de facto” olarak bir imparatorluğa dönüşmesi de böyle oldu: İnsanlar özgür yurttaşlar olduklarını zannederken kendilerini bir ilah-imparatorun kucağında buluvermişlerdi. 1789 Devrimi Fransa’da cumhuriyete dönüşmüşken Napolyon’un kendini kral ve ardından imparator ilan etmesiyle büyük bir çöküş geçirmedi mi ?

Halkın sandıktaki oyları mastürbatif bir demokratik ritüele indirgenirken gerçek karar alma mekanizmalarının Beyaz Saray, Kremlin, Élysée ve Buckingham gibi tarihî saraylarda kapalı kapılar ardında işletildiğini görmüyor muyuz? “Belki”nin gerçeğe dönüştüğü gri bölge tam da burasıdır. Tarihin kanıtladığı bir gerçek var: Demokrasiler dışarıdan gelen bir darbeyle değil, kendi kurumlarının ve değerlerinin içten içe çürümesiyle çöker.

Avrupa’da monarşiyle yönetilen 12 krallık/dükalık/prenslik var. Taç giyme törenleri dillere destan olan feodal krallar ve medyatik aristokratlar zaten aramızda ve TV kanallarında cirit atıyorlar. Saraylarda saltanat süren bu dokunulmaz aristokrat güruh, ulus devletlerin yasalarını takmayan teknoloji tekellerinin yeni yetme CEO’ları, uzay yarışına çıkan milyarderler, Epstein türevleri ve tekno-feodaller ile işbirliğine giderek demokrasiyi pekala rafa kaldırıp feodal krallık rejimlerini çok daha güçlü olarak kuramazlar mı ? O zaman bu güruh orta çağdaki aristokratlardan çok daha güçlü, çok daha ahlaksız ve tehlikeli olur. Dünya artık tamamen onların olur.

Rönesans ve Hümanizm; insan aklına, gücüne, potansiyeline ve evrenin merkezindeki konumuna duyulan, tanrısallığı ve dini değil, ama insanı yücelten inanç ve değerlerden doğmuştu. Ancak, bugün insan “homo sapiens” yaftasıyla Harari gibi serseriler tarafından hayvanla aynı seviyeye indirgenen acımasız bir “tür” olarak aşağılandı; ardından küresel sistem insanı artık bir “birey” değil, piyasa için tüketen, üretim çarklarını döndüren bir emtia, bir mal, sanal dünyada verileri satılan dijital bir metaya dönüştürdü. Bilginin ve teknolojinin bu kadar bol olduğu bir çağda insan değerinin ve hayatının bu kadar ucuzlamasıyla, Hümanizm, sevgi, akıl ve mantığın yerini, egoizm, oportünizm, pragmatizm, nefret ve acımasızlık aldı.

Günümüzde halk ile küresel elitler arasındaki uçurum tarihin en yüksek düzeylerinden birine ulaştı. İnsanlık olarak, yüzyıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek kazandığımız demokratik, etik, hümanist ve toplumsal değerlerin hızla aşınmasına tanıklık ediyoruz. Demokrasi, Hümanizm ve insan hakları artık ciddi bir tehdit altında.

En dehşet verici olansa katliamlara, toplu ölümlere ve soykırımlara alışmış olmamız; bunları içselleştirmemiz. Medyada önceden ilan ederek, övünerek, göstere göstere düzenlenen ve TVlerden canlı yayımlanan askeri operasyonlar, saldırılar, katliamlar, soykırımlar bu harala gürele içinde haber olma özelliğini bile yitirdi. Canlı yayınlarda, sosyal medya akışlarında, cep telefonlarında kitlesel ölümler, savaşlar ve insani trajediler birer zapping, parmakla kaydırma (scroll) hareketi”ne indirgendi. İnsan “İnsanlık” denen değeri yitirdi, hatta çöpe attı.

İnsan benliği, uğradığı bu aşırı enformasyon bombardımanı ve acı olayların ardışık saldırısı karşısında bir süre sonra kendini korumak ya da sisteme uyum sağlamak için katatonik bir şekilde duyarsızlaşıyor, amorf ve apatik bünyelere dönüşüyor. Bu duyarsızlaşma ise küresel politikadaki seri katillerin, Epstein türevlerinin ve insanlık düşmanlarının en büyük konfor ve keyif alanını oluşturuyor: “Hadi davranın, kaldığımız yerden yeniden devam edelim” tavrına yol açıyor. Ve devam ediyorlar. Zira unutulmaya başlanan, tepki verilmeyen şeytani sapıklık, vahşet ve barbarlık, bir süre sonra yeniden tekrarlanmaktan çekinilmeyen eylemlere dönüşür. Sürekli olarak aynı iğrenç oyunları, aynı mide bulandırıcı açıklamaları izliyoruz.

Hakikat ve Hümanizm Özlemi

Tüm bu karanlık tabloya rağmen, insanın içindeki o adalet, hakikat ve hümanizm arayışı, özlemi yok olmuyor. Bu arayış ve özlem tarihin en umulmadık yerinde yeniden filizlenebilir.

Her şeye rağmen insanlığın yeniden o “Aydınlanma” ruhuna döneceğine dair hala bir umut ışığı görüyorum. Başta Bertrand Russell olmak üzere Descartes, Kant, Spinoza, Voltaire, Rousseau ve Diderot gibi düşünürlerin yapıtları ile genç kuşakların eylem ve protestoları bendeki bu umudu canlı tutuyor. Bu bir titrek mum ışığı bile olsa yanıyor ve son anıma kadar sönmeyecek.

Bu karanlık çağda Descartes gibi “her şeyden şüphe ediyorum, demek ki varım, buradayım ve bu düzene kanmıyorum” diyebilmek ve Russell gibi umudu kucaklamak, tembellik etmek yerine mücadeleyi seçmek, bu küresel şeytani düzenin çarklarına çomak sokan en etkili direniştir. Küresel sistem tam da bu rasyonel kuşkuyu yok etmeye çalışırken, bu yolda inatla ve yılmadan yürümek gerekir. Çünkü kuşku duymak, sorgulamak, irdelemek ve akıl yürütmek, insana sadece bir akademik alıştırma değil, aynı zamanda bir yeryüzü vatandaşı olarak dünyaya karşı insancıl bir sorumluluktur.

Russell’ın o keskin matematiksel zekası, mizahı ve eleştirel bakışı ile Descartes’ın “doğruyu açıkça bilene kadar asla doğru kabul etmeme” ve ” sorunları çözülebilecek en küçük parçalara ayırma” ilkeleri, bugünün karmaşık, manipülatif ve bilgi kirliliğiyle dolu dünyasında adeta birer hayatta kalma ve direnme rehberidir. Yalnız olmadığımızı, tarih boyunca bu bayrağı devralan aydınlık zihinlerin hiç eksik olmadığını ve olmayacağını bilmek insana güç veriyor. Descartes’ın kuşkusu ve Russell’ın direnişi ve azmi daimi yoldaşlarımız olsun!

NOTLAR

  1. Monarşiyle yönetilen 12 devlet: Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı, Belçika Krallığı, Danimarka Krallığı, Hollanda Krallığı, İspanya Krallığı, İsveç Krallığı, Norveç Krallığı, Lüksemburg Büyük Dukalığı, Monako Prensliği, Andorra Prensliği, Lihtenştayn Prensliği, Vatikan Şehir Devleti.

2) Russell, 1960’larda Vietnam Savaşına karşı Sartre birlikte kurduğu Russell Mahkemesinde emperyalist canileri yargılayan, konferanstan konferansa koşturan, nükleer karşıtı eylemlerde en ön safta yer alan gerçek bir insan ve gerçek bir entelektüel vicdandı. O sadece bir matematikçi ve filozof değil, hayatının son anına kadar emperyalizm, siyonizm ve insanlık dışı politikalara karşı direnen yılmaz bir savaşçıydı. Kahire’deki bir konferansa gitmeden bir gün önce hastalandı ve 98 yaşında aramızdan ayrıldı. Hazırlamış olduğu konuşma metni saygı duruşundan sonra konferansta okundu ve ayakta alkışlandı.

Posted in

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *