Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950.
I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.
HDP başkanı Selahattin Demirtaş 2012 yılında yaptığı bir mitingde:
“Alana gelmeden önce bir müdahale olmuş, demişler ki: ‘Abdullah Öcalan posterini asamazsınız.’ Onu diyenlere açıkça sesleniyoruz; Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyorlar da, bir halk önderinin posterini mi açamayız? Siz ne diyorsunuz be! Biz bu meydana Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz”
demiştir. HDP’nin 27 Ekim 2013’te ‘Bu daha başlangıç’ sloganıyla düzenlenene Kongrede Öcalan’ın
“HDP, ortak demokrasi mücadelemizde önemli bir tarihsel sapağa işaret etmektedir. 71 devrimciliği devlete isyan devrimciliğidir. 40 yıllık isyandan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli bir müzakere süreciyle kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir.”
mesajı okunmuştur. 2014’teki kongreye ise Güney Kürdistan Başkan Yardımcısı, Suriye Rojava Meclisi üyeleri, İsveç Sosyal Demokrat Partisi katılmıştır.
KÜRTÇÜLERE GÖRE TÜRKİYE KUZEY KÜRDİSTAN
Kürtçülere göre Türkiye (Kuzey Kürdistan), Irak (Güney Kürdistan), Suriye (Batı Kürdistan) ve İran (Doğu Kürdistan) Büyük Kürdistan’ı oluşturan dört bölgedir. Güney Kürdistan Irak’a bağlı özerk bir bölge olup Barzani aşiretince yönetilmektedir. Türkiye ile komşudur. Batı Kürdistan (Rojava) Suriye’nin kuzeydoğu kesiminde Arap, Çerkez, Kürt, Süryani ve Türkmenlerin yaşadığı bölgedir. Türkiye ile komşudur. HDP’nin misyon ve vizyonu Suriye ve Irak’ta olduğu gibi özerk bölgeler oluşturmak ve daha sonra tüm bu bölgeleri birleştirip Kürt Federe Devletini kurmaktır.
HDP EMPERYALİZME HİZMET EDER
Demokratik sol bir parti olduğunu iddia etmesine rağmen HDP etnik ve Kürtçü bir aşiret partisi olup emperyalist çıkarların hizmetindedir. En büyük destekçisi ABD, İsveç ve Fransa’dır. AKP’nin öncülüğünde götürülen barış ya da çözüm sürecinde HDP hükümet ile Öcalan arasında arabuluculuk yapmış, ancak, uzlaşma ve anlaşma olmamıştır.
HDP AKP’DEN BAKANLIK ALDI
2015 Haziran genel seçimlerinde %13 oy alarak 80 milletvekiliyle TBMM’ye giren HDP AKP ile anlaşarak hükümete katıldı, Avrupa Birliği Bakanlığı ile Kalkınma Bakanlığını aldı. Ancak 3 ay sonra bu 2 bakan “Kürt illeri başta olmak üzere tüm Türkiye cehennem yerine çevrilmiştir” diyerek istifa etmişlerdir.
PKK-HDP İLİŞKİSİ
2015’te HDP milletvekili Zeydan, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kuzey Irak’taki terör kamplarının bombalanmasının protesto edildiği bir eylemde
“PKK, Türkiye’yi ve Orta Doğu’yu gül bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir. Eğer PKK Türkiye’yi gül bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar”
demiştir. 28 Nisan 2015’te PKK’nın gençlik örgütü üyeleri Silvan ilçesinde propaganda yaptıktan sonra silah zoruyla 7 Haziran genel seçimleri için HDP’ye oy istedi. PKK üyesi Cemil Bayık da HDP için oy istemiştir.
HDPli milletvekillerin teröristlerin cenaze törenlerine katılması ve taziye ziyaretlerinde bulunması PKK-HDP ilişkisinin önemli göstergelerinden biridir. 2016’da, Demirtaş Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği demeçte
“Biz PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiyoruz. Ancak, sivilleri hedef alan eylemlerini terör olarak nitelendiriyoruz. Bunu protesto etmekten de geri kalmıyoruz.”
ifadelerini kullanmıştır. 2 Mayıs 2016 TBMM görüşmeleri sırasında artık balayı dönemi sona ermiş olan AKP-HDP milletvekilleri arasında kavga çıkmış, HDPliler oturumu terk ederken yine Öcalan lehine sloganlar atmış ve PKK’nın Gerilla Marşı’nı söylemişlerdir .
2023 SEÇİMLERİNDE NE OLACAK
Çok basit: Hangi ittifak HDP’ye bakanlık verirse ya da özerklik vaadinde bulunursa, Demirtaş ya da Öcalan için af çıkartırsa HDP onu destekleyecektir.
Muhalif (!) medya derken AKP’nin 21 sene iktidarda kalması için elinden geleni yapan Kılıçdaroğlu ve Y-CHP’nin peşinden sürüklenen Birgün gazetesi ile Tele1 ve benzerlerini kastediyorum. Özellikle Akit gazetesinin ruh ikizi Birgün gazetesi “Meral’den Sarayı Kurtarma Hamlesi”, “Ak-Şener” gibi pespaye manşetler ve yazılar yayınlamaya devam ediyor.
Düne kadar Meral Akşener’i göklere çıkaran bu medya şimdi sürü halinde Akşener’i AKP’nin ekmeğine yağ süren bir hain olarak suçluyor. Oysa AKP’nin ekmeğine ballı kaymaklı yağ süren, 21 senedir can suyu veren, iktidarda kalması için ve sarayı kurtarmak için tüm gücüyle çabalayan asıl hain Kılıçdaroğlu ve onun Atatürk düşmanı ve laikliği çöpe atan Y-CHP’sidir. Yapılan kayıkçı kavgalarına aldanmayın. Bunu halk ve gençlik yutar mı zannediyorsunuz ?
Akşener’in masadan dışlanmasıyla Kılıçdaroğlu biri dinci, diğeri muhafazakar, diğer ikisi AKP çıkartısı dört cılız partiyle baş başa kaldı. Böylelikle masanın sırf Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için kurulduğu ortaya çıkmış oldu. Şimdi artık Kürtçüleri de yağma sofrasına davet edebilir.
KK’NIN PLANI NEYDİ ?
KK öncelikle kendisi için büyük bir tehdit olarak gördüğü İmamoğlu’nu –Muharrem İnce’ye yaptığı gibi — harcama ve dışlama planları yaptı ve bunu başardı. AKP’nin kabusu ve bu partiyi büyük bir bozguna uğratan İmamoğlu’nun aday olmasını engelledi. İkincisi Akşener’i kendisine “borçlu” gördüğünden kendi adaylığını sürekli öteleyip yumurta kapıya geldiğinde, seçime çok az bir süre kala , Akşener’e bu de facto dayatmayı yaptı. Ama bu lagara lugara oldu bitti tutmadı.
KK BU MASAYI NEDEN KURDU ?
Peki koskoca ana muhalefet partisi lideri KK neden bu masayı kurdu ? KK 21 Nisan 2019 tarihinde bir askerin cenazesinde yuhalanmış, bir grup tarafından saldırıya uğramış, suratına yumruk yemiş, tekmelenmiş ve kaçıp sığındığı bir köy evinde 2 saat linç edilme korkusuyla çaresiz saklanmak zorunda kalmıştır. Öfkeli kalabalık evi yakmak istemiş ama bu güvenlik güçlerince zorlukla engellenmiştir.
Bu olaydan sonra KK’nın psikolojik dengesi tamamen bozulmuş, özgüvenini iyice kaybetmiş, bir suikastla öldürülmekten paranoyakça korktuğundan, sık sık dede olduğundan ve torunlarından söz ederek kendini acındırmaya çalışmış, helalleşme yolculuğuna çıkmış, tek başına AKP’ye meydan okumaya cesaret edemediğinden o dört dandik partiyi de halk nezdinde sanki AKP’liler ve dincilerle ittifak yapıyor görüntüsünü yaratmak ve onları kalkan olarak kullanmak amacıyla masaya davet etmiştir. Buna rağmen KK linç travmasını ve ölüm korkusu bir türlü üstünden atamamış, miting yapmaktan bile korkar olmuştur. KK kişilik olarak korkak, ezik ve pısırıktır. İpleri George Soros’un elindedir. İpleri kesildiği an kadavra bir kukla gibi yere yapışacaktır. Ruhen hasta olan hezeyanlar içindeki bu başarısız ve beceriksiz adamdan bu millete bir fayda gelmeyeceği açıktır.
SONUÇ
Sonuçta Akşener kirli pazarlıklara ve bu son de facto dayatmaya boyun eğmeyip masadan kalkmak zorunda kaldı. Malum muhalif medya ise hiç vakit kaybetmeden, hiç utanmadan, ahlaksızca ve büyük bir çirkeflikle Meral Akşener’e karşı toplu saldırıya geçti. Hade anca gidersiniz.
En başta sorulması gereken soru şu: Kılıçdaroğlu’nun aday olarak dayatılmasına en çok kim sevindi ? Kuşkusuz iktidar ve RTE.
Facebook’taki yazımda:
“Son anda George Soros bastırdı: 6lı masanın ortak adayı KK oldu. TELE1’in Sorosçuları Merdan Yanardağ ve Emre Kongar’ın ağzı kulaklarında, diğer CHP yalakası ile iktidar medyası herkes bayram yapıyor. Akşener direnmeye çalıştı ama o da Soros’a boyun eğecek”
diye yazmıştım. Ama yanıldım. Meral Akşener hiç beklenmedik bir hamle yaptı ve kuşatmayı bir huruç harekatıyla yardı.
Bunun üzerine en başta Soros beslemesi Tele1 ve Birgün olmak üzere tüm muhalif (!) medya hiç vakit kaybetmeden çok çirkin iftiralarla Meral Akşener’e karşı bir linç saldırısına girişti. Merdan Yanardağ’ın KK’yı sırf Alevi olduğu için desteklediği de böylece açığa çıkmış oldu. Bunu yazmak istemezdim ama bardağı taşırdılar, Kılıçdaroğlu’nun gözündeki devasa merteği görmezden gelip Akşener’in gözündeki çöpe kafayı taktılar. Anımsayalım:
Y-CHP’NİN KARŞI DEVRİMCİ KRONOLOJİSİ
KK kaset kumpasıyla CHP’nin başında oturduktan sonra “biz yeni CHP olduk” dedi,
Partideki Atatürkçüleri temizleyip, laikliği ve devrimleri çöpe attılar, dincileri ve Kürtçüleri partiye doldurdular
Kılıçdaroğlu, Prof. Yılmaz Büyükerşen yerine “ Ekmek için Ekmelettin” sloganıyla hiç utanmadan İslamcı Ekmelettin’i aday gösterdi, tıpış tıpış oy kullanacaksınız dedi.
Hiç utanmadan “ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum” dedi
Ankara’dan İstanbul’a yürüdü olmadı
Hiç utanmadan “ben Dersimli Kemalim” dedi
Önüne gelenle helalleşti, helalleşme yolculuğuna çıktı
Hiç utanmadan “ben bozkurt Kemalim” dedi
Hiç utanmadan Saidi Nursi’yi sahiplendi, Nurcu gazetecilerle görüştü, türbana sahip çıktı, “Ben bir numaralı ülkücüyüm” dedi
Kılıçdaroğlu türbanı, kara çarşafı her yerde serbest bırakacağım dese bile, tarikatları, tekke ve zaviyeleri açacağım dese bile, bu millete şeriatı bile vaat etse, hatta anayasaya “devletin dini İslam’dır” maddesini koyacağım dese bile nafile. Hem ihanet ettiği CHP tabanından, hem de yaranmaya çalıştığı AKP tabanından oy alamayacak. Çünkü sahte, kaypak, yılışık, riyakar ve sünepe: Bukalemundan beter.
Acı gerçeği görmek gerekiyor: Kılıçdaroğlu ve CHP Atatürk ilkeleri ve devrimlerine karşı büyük bir ihanet içindedir.
KILIÇDAROĞLU NEDEN BÖYLE ?
KK, kendisine yapılmış olan linç girişiminin travmasını ve ölüm korkusunu bir türlü üstünden atamadı. Miting yapmaktan korkmasının, helalleşme yolculuğuna çıkmasının, her fırsatta dede olduğundan ve torunlarından söz ederek kendini acındırmaya çalışmasının nedeni de bu ölüm korkusu.
Tek bir seçim kazanamamış bu beceriksiz ve kılıktan kılığa giren bukalemun son umudunu cumhurbaşkanı olmaya bağlamış. Amacı, eğer seçilirse, hizmet etmek değil “cumhurbaşkanı” ünvanını alarak kabız biri olmadığını kanıtlamak, bu ünvanın arkasına sığınarak höt zöt yapmak. Ama aday olduğu halde eziklik ve ölüm korkusu hala devam ediyor. İşte son attığı twit ile yine ölümü yüceltiyor:
“Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener.”
Yani en büyük erk onun için “ölüm”. Ölüm ve ölüm korkusuna odaklanmış bir kişinin bu ülkeye bir faydası olmaz.
Halk onu istiyor mu ? Hayır
Halka bir umut, bir coşku, heyecan verebiliyor mu ? Hayır
Masada kendisine en yakın isim olan Meral Akşener’i harcayan KK dinciler ve AKP artıklarıyla baş başa kaldı. Kürtçü partileri de masaya davet etmeye çalışacak.
Kuşkusuz KK’nın adaylığına en çok sevinen iktidar ve RTE. Artık çok rahatlar. Neden ? Çünkü KK onlar için çok kolay lezzetli bir lokma Kılıçdaroğlu ABD Başkanı Biden gibi bunama belirtileri ve ihtiyarlara özgü o “çok bilmiş” tavırlar içinde. Şizofrenik-debil hastalara özgü olan yüzündeki yapmacık güleç ifade ise hem ezikliğin hem de korkaklığın bir dışa vurumu. RTE’nin dediği gibi dostlar başına muhalefet derken sonunda dostlar başına bir aday çıktı ortaya. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı Türkiye için ikinci bir büyük felaket olacaktır. Asla kazanacak bir aday değil ve muhalefeti hiç ummadığı büyük bir bozgun bekliyor.
Teknoloji o kadar ilerledi ki dünya egemenleri yapay bir Armagedon yaratıp bunu insanlığa yutturabilirler. Zira, iklim ve sıcaklık değişimlerini, rüzgarları, bulutları, kasırgaları, yağmurları zaten yönetiyor ve istedikleri bölgeye yönlendirebiliyorlar; fay hatlarını tetikleyerek yapay depremler oluşturuyor ve laboratuvarlarda salgın hastalıklar üretiyorlar. Hiçbir şey tesadüfen ve rasgele olmuyor, herşey belli bir plan dahilinde adım adım ilerliyor.
Bu küresel elitler insanlık belleğine yüzyıllardır kazınmış İsa Mesih imgesiyle örtüşen uygun klonlanmış bir biyonik insan modelini de Mesih ya da Maşiyah olarak millete gazlayabilirler. Dünyadaki kaos ve savaş ortamıyla iyice sersemlemiş ve grogi olan kitleler zaten umutla bir “Kurtarıcı” beklentisi içinde değil mi ? Yahudiler Maşiyah, Hristiyanlar Mesih, Müslümanlar da Mehdi’yi beklemiyor mu ?
Ve egemenler ellerindeki çok gelişmiş manyetik rezonans silahları, süpersonik füzeler, nükleer, biyolojik, kimyasal ve kitle imha silahları ile kırımlar ve soykırımlar düzenleyip bunları sanki tanrısal bir gazap gibi Armagedon ya da Mahşer günü olarak millete yutturabilirler.
Dindar olmayan kitle için ise benzer senaryoyu bu kez kendi ürettikleri biyonik uzaylılar ve UFO’lar ile yapacakları çok yüksek bir olasılık olarak görünüyor. Çünkü 2023 başından beri dünyaya bir uzaylı saldırısı geyiği aldı yürüdü. Yok artık daha neler demeyin, bal gibi olur ve herkes bunu hamuduyla yutar. Karşımızda acımasız katillerden ve insanlık düşmanlarından oluşan azınlık bir gurup var. Amaçları dünya nüfusunu %80 oranında yok etmek. Covid salgını başladığından beri bunu söylüyorum.
7.8 ve 7.6 şiddetindeki ikiz deprem felaketi ülkenin beşte birini yok etti. Can kaybı resmi kayıtlara göre 50bine yaklaştı, yaralı sayısı 100bini geçti. Bazı uzmanlara göre 60 bazılarına göre 130 atom bombası atılmış gibi oldu. Bu ikiz depremi hiç bir uzman öngöremedi. Hepsi İstanbul’da büyük bir deprem olacak diye tepişip duruyordu. Hepsi şapa oturdu ve hala pişkin pişkin peygamberlik etmeyi sürdürüyorlar.
Bu ikiz deprem felaketi tam da Cumhuriyetin 100. yılında, tam ülke çok kritik bir seçime giderken, tam yeni bir yılın başlangıcında insanlar büyük umutlar ve beklentiler içindeyken, tam Türkiye’nin NATO’dan atılması konuşulurken, ABD ve Avrupa Birliği ile arası iyice bozulmuşken ve onlara kafa tutarken, Rusya ile yakınlaşmışken, tam ABD ve 8 Avrupa ülkesi terör bahanesiyle konsolosluklarını kapattığı sırada, tam 2023 başından beri Avrupa medyasında Türkiye karşıtı kampanya sürerken ve yazılar yayınlanırken, hatta Türkiye’nin artık müttefik olmadığı ve cezalandırılması gerektiği yazılırken ve yazıldıktan sonra…. gerçekleşti.
Kaderi geçin, kader asla olamaz ve olmaz. Ancak, ben böyle bir tesadüfler silsilesini kabul edemem. Eğer tesadüf ve rastlantı yoksa, o halde mutlaka bir “plan” veya “planlama” vardır.
Tüm bu aşağıda sıraladığım kronolojik olayların bu kadar kısa bir süre içinde art arda gelmesi, yeni bir yılın başlangıcında ve Cumhuriyetin 100. Yılında oluşması tesadüf olabilir mi ?
1 Ocak 2023 den itibaren Batı medyasında Türkiye karşıtı yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı.
21 Ocak 2023 ten itibaren İsveç ve Danimarka Türk Büyükelçilikleri önünde Kuran yakma eylemleri yapılmaya başlandı.
27 Ocak 2023 te Avrupa’daki Kuran yakma olaylarına ilişkin ABD bir terör güvenlik uyarısı yayınladı ve İstanbul’daki başkonsolosluğunu kapattı.
30 Ocakta ABD uyarıyı güncelledi ve müttefik devletleri uyardı.
31 Ocak Hollanda ve İngiltere İstanbul Başkonsolosluklarını geçici süre kapattıklarını açıkladı.
1 Şubat , İsviçre, İsveç, Belçika, İtalya ve Almanya’nın arkasından Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu da terör olacağı gerekçesiyle kapandı.
2 Şubat, Hollanda, İsviçre, İsveç, İngiltere, Almanya, Belçika, Fransa ve İtalya’nın Ankara Büyükelçileri Dışişleri Bakanlığına çağılarak uyarıldı.
3 Şubat günü bir ABD savaş gemisi İstanbul Boğazına geldi.
4 şubat ABD Büyükelçisi gemiye çıktı ve gemiye standart dışı devasa bir Amerikan bayrağı ve minicik bir Türk bayrağı çekildi. (Gemi daha sonra Gölcük limanına gitti). Aynı gün bir ABD uçak gemisi İzmir’in karşısına Pire limanına konuşlandı.
Batı medyasında Türkiye karşıtı karalama kampanyası ve tehditler tam gaz sürerken en son The Guardian’ın 5 Şubat Pazar günkü makalesinde
Türkiye’nin Batılı bir müttefik olarak güvenilirliğinin neredeyse sona erdiği, Batının dostu olmadığının kabul edilerek buna göre cezalandırmasının zamanının geldiği
açıkça ifade edilerek Türkiye’nin cezalandırılması gerektiği vurgulandı.
Ertesi gün 6 Şubatta ilki saat 04.17 (M 7.8 ), ikincisi saat 13.24te (M 7.6) olmak üzere iki büyük deprem meydana geldi. İnsanlar depreme yataklarında yakalandılar ve ikinci sarsıntı hiç beklenmedik bir anda geldi. İlk sarsıntıda ayakta kalan ve içinde insan olan bir çok bina bu ikinci depremle tamamen yıkıldı. Can kaybı ve yaralı sayısı bu nedenle çok daha fazla oldu. Çeşitli büyüklüklerdeki artçı depremler ise 10 saat boyunca sürdü. Depremden sonra İskenderun limanında başlayan büyük yangın ancak 9 Şubatta kontrol altına alınabildi.
10 ili etkileyen bu deprem fırtınası sonucunda can kaybı 21.000i, yaralı sayısı 70.000i geçti, yıkılan bina sayısı 10.000i geçti. Uzmanlara göre bu rakamların daha da artacağı tahmin ediliyor. Türkiye ve Suriye’de büyük tahribat yaratan deprem Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, Mısır, Kıbrıs Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan’da hissedildi.
7 Şubat tarihli New York Times’a göre 6 Şubat depremi Hiroşima’da patlatılan atom bombasının 32 katına eş değerde. Prof. Dr. Ahmet Ercan’a göre ise bu deprem fırtınası 130 atom bombası gücünde.
İmdi tekrar soruyorum: Tüm bu olayların yeni bir yılın başlangıcında, tam da Cumhuriyetin 100.cü yılında, tam Türkiye kritik bir seçime giderken bu kadar kısa bir süre içinde art arda gelmesi bir tesadüfler zinciri olabilir mi ?
(İnsanlığın yüz karaları ve dünyanın baş belaları)
Öjenizm ırkı arındırmak ve geliştirmek amacıyla engelli, kusurlu, zekâ özürlü, zihinsel veya bedensel özürlü insanların veya etnik grupların pasif ya da aktif yöntemlerle yok edilmesini öngören bilimsel bir ırkçılık türüdür. Bu yöntemin en gözüpek uygulayıcısı Nazilerdi.Daha sonra bu sapkın kuramı ne oldum delisi küresel elitler, hanedanlıklar, azgın ultra-kapitalistler sahiplendi.
Bu bağlamda, öjenizm ve aşılar konusunda uzman araştırmacı dostum Bora Akad’ın önemli bir çalışmasını aynen aktarıyorum:
Bir takım şahsi ve tâlî nedenlerle epeydir yazamıyordum ve gelişmeler birikti, hatta artık daha da ciddi ve kaygı verici bir gidişata doğru yol almaya başladı !
Bu kapsamda ve bu gidişatın kulisteki senaryolarının hazırlayıcısı olduğuna inandığım bir kuruluş hakkında sizlerle sohbet etmenin, fikir alış verişi yapmanın verimli ve daha zenginleştirici olacağını umut ettiğim için uluslar ve devletler üstü sapık ve öjenist oligarşinin artık giderek iyice açığa çıkmaya başlayan nihai hedefleri doğrultusunda Rockefeller ailesinin ve yandaşlarının katkı ve yönlendirmelerini kapsayan çok özet bir çözümlemeyi sizinle paylaşmak ve bilgi aktarmak amacıyla aşağıda sizlere sunuyorum. İlginiz ve sabırlı dostluğunuz için peşinen teşekkür ederim !
Rockefeller ailesi öjenizm, genetik modifikasyonlar, transhümanizm, ırk seçimi ve oluşturulmaları vb.. gibi konuları saplantı haline getirmiş durumda ve nerdeyse 1,5 asırdır bu alanda araştırma ve yatırımlar yapmakta olup bunun son örneği de tabii RNA aşıları ! Ama kuşkusuz bu yeni değil ve daha öncesi de var. Başlayalım…
Amerika’da öjenizm oluşumu
1910’lu yıllarda Standard Oil’in (John D. Rockefeller’ın petrokimya şirketi) şekil değiştirmesinden ve Rockefeller Vakfı’nın kurulmasından birkaç ay önce yepyeni bir proje doğdu:
Eugenics Record Office – ERO (Öjenist Kayıt Ofisi ).
Amaç, Amerikan nüfusu hakkında biyolojik ve sosyal veriler toplamak, öjenist ve kalıtımsal çalışmalar için bir araştırma merkezi oluşturmaktı. Bu projenin finansörü Rockefeller’lardı ve ilginç bir şey göze çarpıyordu : Merkezin bütçesi, en önemli Amerikan üniversitelerinde yürütülen tüm araştırmalara ayrılan bütçeden çok daha yüksekti (1)
Bu girişimle birlikte Amerikan siyasi hayatına sokulan öjenizm hareketi yavaş yavaş ivme kazanmaya başladı ve 1924 Göç Yasası’nı ve onun gibi birçok yasayı etkiledi. Örneğin :
• ABD sınırlarının Yahudilere, Araplara, Asyalılara ve Doğu Avrupalılara kapatılması.
• “Kusurlu ve sakat” kabul edilen genlere sahip binlerce Amerikalının kısırlaştırılması (göçmenler, engelliler, vb.) (2)
Rockefeller Vakfı’nın sağladığı fonlar sayesinde Stanford, Harvard, Yale gibi en prestijli üniversitelerde çok sayıda öjenist çalışmalar yapılmaya başlandı (3) Daha o zamanlardan itibaren birçok araştırmacı mevcut öjenist politikaları desteklemek amacıyla bazı verileri değiştirmeye başlayıp bu veriler üzerinde uydurma kanıtlar yaratıyorlardı (4) Bütün bunlar usul usul şekillendirilmeye başlanırken 2. Dünya Savaşı patlak verdi.
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Öjenizm ve Rockefeller katkısı
1920’lerden itibaren Rockefeller Vakfı, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde, hem de Almanya’da insan biyolojisi ve genetiği üzerine araştırma merkezleri geliştirmek için büyük yatırımlar yaptı.
• 1926’da Vakıf, araştırmalarına devam etmeleri için 100 Alman öjenist kuramcıya 4 milyon dolar verdi;
• 1939 yılına kadar Rockefeller’lar, Kaiser Wilhelm Psikiyatri Enstitüsü’nü (Auschwitz’de gerçekleştirilen deneylerle yakın işbirliği içinde olan ve araştırma direktörlerinden biri olan Ernst Rüdin’in “Aryen ırkı”nın sağlığı konusunda Hitler ile işbirliği yaptığı enstitü) finanse etti (5 ve 6)
• 1929’da sıra, Vakıf tarafından 317.000 $’a kadar finanse edilecek olan Beyin Araştırmaları Enstitüsü’ne geldi. Bu merkezin amacı “Alman ırkının” biyolojisini incelemek ve bulguları Almanların üstün ırk kuramına uyarlayacak biçimde kullanmaktı (7)
Edwin Black (8) gibi gazetecilerin araştırmalarına göre Rockefeller Vakfı, “Aryen ırkı”nın yaratılmasına yönelik ve toplama ve imha kamplarında (9) yürütülen deneylere ideolojik olarak katıldı.
Tahmin edebileceğiniz gibi, bugün Nazi Almanyası ve Rockefeller Vakfı’nın perde arkasında gerçekte nasıl bir işbirliği içinde olduklarını bilmek nerdeyse imkansız. Ancak, yadsınamayacak olan gerçek, Amerikan ve Alman öjenist kuramcıların, özellikle Vakfın sınırsız finansmanı sayesinde, iki Dünya Savaşı arasında yakın işbirliği ve alışverişte bulunduklarıdır.
Bunun en bilinen kanıtları da mesela :
*1933’te Öjenizm ve göçmenlik üzerine yaptığı araştırmalar nedeniyle Harry H. Laughlin’e (Öjenist Kayıt Bürosu ERO başkanı) Alman Heidelberg Üniversitesi tarafından verilen ödül (10)
ve
*büyük ölçüde 1924 tarihli Amerikan Göç Yasası modelinden esinlenen ve Laughlin tarafından da desteklenen Hitler’in Alman kısırlaştırma yasası (11)
gibi girişimlerdir.
1939’dan itibaren Rockefeller Vakfı, Nazi Almanyası ile olan bağlantılarını ve Alman öjenist kurumlara olan finansman desteğini tamamen durdurdu.
Ancak, bu etik ve hayırsever (!) vakıf için başka bir fırsat ortaya çıkıverdi : Guatemala’da yaratılan frengi salgını !
1946 ve 1948 yılları arasında, deneysel bir Amerikan programı, penisilinin cinsel yolla bulaşan hastalıklar üzerindeki etkinliğini test etmek için Guatemala’da binlerce kişiye frengi aşıladı.
Guatemala resmi kurumları bu deneyime onay verdiler ama yetimler, fahişeler, zihinsel engelliler ve askerlerden oluşturulan kobayların kendi onayları alınmadı.
Bu çalışmaların başında Thomas Parran gelmekteydi. Parran, ABD Halk Sağlığı Servisi yetkilisi ve aynı zamanda Rockefeller Vakfı’nın yönetici üyelerindendi (12)
Araştırma raporlarında, Guatemala fahişelerinin frengi kapmaları için cinsel organlarına belsoğukluğu bakterisi olan bir tampon emdirildiğinden söz edilmektedir (13)
Enfekte olduklarında bu fahişelerin, mahkumlar ve askerler de dahil olmak üzere bir çok erkekle zincirleme cinsel ilişkide bulunmalarının istendiği, ama bu “kobayların” hiçbirinin, bir deneye katıldıkları konusunda bilgilendirilmediği belirtilmektedir (14)
Bu skandal konusunda 2015’ten bu yana Rockefeller Vakfı, Bristol Myers Squibb İlaç grubu ve John-Hopkins Üniversitesi aleyhine bir dava sürüyor (15) Bu olayın yol açtığı korkunç ahlakî skandalın yanı sıra, Rockefeller ailesi ve Bristol Myers Squibb “şirketlerinin çıkarları ve finansal kazançları uğruna Guatemala halkının (eşler, çocuklar, torunlar vb..) hayatlarını ve sağlıklarını tehlikeye atmış olmakla” suçlanıyorlar (16)
İlaç testleri ve öjenist deneyler ve Big Pharma
Aslında, “az gelişmiş” olarak kabul edilen yoksul ülke halklarında veya diktatoryal rejimlerle yönetilen ülkelerde yöneticileri satın alarak halklar üzerinde deneyler yapmak Big Pharma’nın stratejisinin vazgeçilmez bir uygulamasıdır. Bu konuda Etiyopya’nın eski sağlık bakanı ve bugünkü DSÖ başkanı Tedros Ghebreyesus en güncel ve çarpıcı örneği oluşturur !
Tedros, sağlık bakanı olduğu dönemde Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın Etiyopyalı kadın ve çocuklar üzerinde yaptırdığı ve 15 bin çocuğun ölümüne ve binlerce kadının kısır kalmasına neden olan deneylere izin vermiş, bu etik ve hayırlı(!) davranışı nedeniyle de tıp doktoru olmamasına rağmen DSÖ’nün başına getirilmiştir !
2009’da yapılan bir araştırma, 2007’de en büyük 20 Amerikan ilaç şirketi tarafından finanse edilen araştırmaların 1/3’ünden fazlasının (öncelikle finansal nedenlerle) Amerika Birleşik Devletleri dışında yürütüldüğünü gösteriyor (17) Bu oran o zamandan beri sürekli arttı, bu da etik ve aynı zamanda mali kaygılara yol açtı (bu çalışmaların yürütüldüğü ülkelerin çoğu, bu araştırmaları denetleme ve kobay olarak kullanılan halk kesimini koruma olanağına sahip değil).
Bu, özellikle 1997’de bir menenjit salgını sırasında Nijerya’da gözlemlenmiş bir durumdu. Pfizer, daha önce çocuklarda hiç kullanılmamış olan yeni bir antibiyotiğini (Trovan) Nijer’de yaklaşık yüz çocukta denedi. Bununla ilgili 2 büyük sorun gözlemlendi :
Her şeyden önce, Pfizer, klinik araştırmadaki ebeveynlerden ve çocuk katılımcılardan gerekli onayları alamamıştı.
Bunun yanı sıra firma bu çalışmanın sonucunda ölen 22 çocuğun ölümü (%22 !) konusunda hiçbir zaman sorgulanmadı ve laboratuvar davayı pek fazla büyütmeden mahkeme dışında ve her kurbanın ailesine açıktan 175.000 dolar ödeyerek ört bas etti (18)
İnsan genetiğini düzeltmek ve bilimsel geliştirme : hangi amaç için ?
Tüm bunlar, Rockefeller ailesinin kurduğu küresel sağlık sisteminde paranın ve kuşkulu yöntemlerin ahlak ve yarardan çok daha ağır bastığını bir kez daha kanıtlıyor.
Öjenizm konusunda Rockefeller Vakfı ve Bill-Melinda Gates Vakfı her yıl birkaç milyon doları, güya insan genetiğini ve teknolojiyi “iyileştirmesi” beklenen araştırmalara bolca pompalıyor. Bu bağlamda son yıllarda, birkaç transhümanist proje de ortaya çıktı, örneğin:
2018’in sonunda Çin’de ilk genetiği değiştirilmiş bebeklerin doğumu: anne ve babaları AIDS hastası olan Lulu ve Nana adlı ikizler VIH’e dirençli hale getirilmek amacıyla genetik açıdan “modifiye” edildiler (19)
Ama bu deneyin bugüne kadarki gelişimi bunun çok olumsuz sonuçları olabileceğini düşündürüyor : Bebeklerin doğum tarihleri sürekli değiştirildi; bu “deneyin” sorumlusu bilim adamı ev hapsine kondu ve araştırmacıların ikizlerin genlerinde ortaya çıkabilecek olası başka ve değişik mutasyonlar hakkında hiçbir fikirleri olmadığı anlaşıldı (20)
Kenya ve Malawi’de “deri altına enjekte edilen aşı kartı” projesi: Gates Vakfı tarafından finanse edilen ve MIT tarafından tasarlanan bu teknoloji, “tıbbi kayıtların yeterli olmadığı ülkelerde nüfusun aşılanma geçmişi hakkında daha iyi bilgi” sağlama amacına yönelikti. (21) Covid krizi ile daha da güncellik kazanan bu teknoloji, cilde yakın tutulacak basit bir akıllı telefon sayesinde aşı ve diğer hassas bilgilerinizin algılanmasını mümkün kılmayı hedefliyor
En kazançlı ve en endişe verici proje ise, açıkçası, son 2 yılda bütün dünyada milyarlarca insana enjekte edilen RNA aşıları projesidir. Big Pharma’ya milyarlarca dolar kazandırmasının yanı sıra, bu konuna yürütülen bir çok araştırma bu RNA aşılarının gerçekten de insan DNA’sına kaynaştığını ve onu değiştirebildiğini kanıtlar gibi görünüyor (22)
Özellikle İsveçli araştırmacılar, Pfizer/BioNTech aşılarında bulunan RNA mesajının yalnızca 6 saat içinde insan DNA’sına sızıp onu değiştirebildiğini kanıtladılar. Ne var ki bu değişiklik hiç bir şekilde öngörülen ve kontrol altında tutulabilen bir şey değil (23)
Ve ne yazık ki bütün bu araştırmalar, RNA “aşılarının” gözlerden kaçırılan tehlikeli yan etkileri konusundaki bulguların sadece başlangıcını oluşturuyor.
Sizi ve sevdiklerinizi etkileyebilecek bu hassas konular hakkında yapabileceğim tek şey sadece düzenli olarak bilgi sahibi olmanızı tavsiye etmek olacak !
“Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000”
Ekrem İmamoğlu
Herkes İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme kararını kabullenip kuzu kuzu evine döneceğini sanıyordu. Hiç kimse onun Saraçhane’de miting yapacağını beklemiyordu.
Ekrem Başkan’ın çağrısıyla İstanbul halkı koşa koşa mitinge geldi. Meral Akşener Ankara’dan yola çıkıp mitinge yetişti. Mansur Yavaş geldi. TİP Genel Başkanı Erkan Baş, HDP, TKP gibi partililer de miting alanına geldi. Ortalık “hükü-met-istifa” ve “cumhur-başkanı-Ekrem-İmamoğlu” sesleriyle çınlıyordu. Bazı kanallar halkın bu çağrısı duyulmasın diye canlı yayında sesleri kıstılar.
Kılıçdaroğlu Almanya ziyaretini yarıda keserek apar topar hemen yola çıktı. Sanırım onun korkusu İmamoğlu’nun Meral Akşener ile miting düzenlemesiydi. Ama çok geç kalmıştı. Meral ve Ekrem otobüsün üstünde kucaklaşıyordu.
“Gençliğim var” diye haykıran Ekrem Başkan 6lı masa liderlerini ve İstanbul halkını yarınki (bugün 15.12.2022) mitinge çağırıyordu. “Gençliğim var” çığlığı doğrudan Kılıçdaroğlu ve iktidara bir meydan okumaydı.
“Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000” diye haykıran Ekrem Başkan’ın yarattığı bu rüzgarı 6lı masa ve muhalif medya nesnel bir şekilde değerlendiremez ve hala Kılıçdaroğlu’nun aday olması için ısrar etmeyi inatla sürdürürlerse halkın iradesine büyük bir ihanette bulunmuş olurlar.
“Ben buradan sadece İstanbul’a değil başkentimiz Ankara’ya, İzmir’e, Hakkari’ye, Edirne’ye, Sinop’a, Adana’ya, Diyarbakır’a bütün şehirlere sesleniyorum. Trabzon’a sesleniyorum. Niye biliyor musunuz?
Bugün burada yaşatılan şey ülkemizin her yerinde insanlarımıza yaşatılabilir. Milletçe ayağa kalkacağız. Bizi mahkum etmeye kalkanları pişman edeceğiz. Nerede edeceğiz? Sandıkta edeceğiz”
Diye halka seslenen Ekrem Başkan’ın sesine kulak verin. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere 6lı masayı halkın bu coşkun isteğine, ulusal iradeye boyun eğmeye, ulus iradesine saygıya davet ediyorum.
Ekrem Başkan bu rüzgarı ABD, İngiltere ve Almanya’ya gitmeden, Rifkin, Acemoğlu gibi Soros’un, küresel sermayenin adamlarıyla, baştan savma bir vizyon toplantısıyla değil Türk halkı ile birlikte yakaladı. AKP’nin İstanbul belediye seçimlerinde yaşadığı büyük bozgun, bu kez 2023 seçimlerinde Ekrem Başkan ile Türkiye çapında gerçekleşecektir.
EK NOT (20.12.2022)
KK ile RTE’nin İmamoğlu’nun siyasetten men ve diskalifiye edilmesi operasyonunda işbirliği yaptığı kanısında idim. Ama bugün grup toplantısında gördüm ki KK bu işin içinde ve artık eminim: Grup toplantısında tek bir söz söylemesine bile izin vermedi. Dolaylı olarak Erdoğanı eleştirir gibi yapıp “ihtirasına yenik düşme” mesajı verdi Ei’ye. KK her ne pahasına olursa olsun Eİ’ye geçit vermemeye kararlı. RTE’nin de isteği bu. RTE ve Bahçeli KK aday olursa sevinçten havalara uçacaklar. KK’nın Almanya seyahatini Eİ’nin yargılanmasına denk getirmesi rastlantı değildi. Eİ’nin ceza alacağını biliyordu ve suç mahalinde bulunmamakla paçasını kurtaracağını zannediyordu. KK parti içi ve CB adaylığındaki en tehlikeli rakibini pasifize ve diskalifiye etmeyi büyük ölçüde başardı. TC’nin idam fermanı CHP, KK ve TELE-1 tarafından yazılmıştır. Ve kendi elleriyle iktidarı yeniden RTE’ye teslim edecekler. KK’nın aday olması için ısrar edenler herkesin gözü önünde ulusun iradesine ve TC’ye büyük bir ihanet içindedirler.
Kılıçdaroğlu’nun yeni danışmanı Jeremy Rifkin ekonomist değil. Amerikalı bir deneme yazarı, ekonomik ve toplumsal konularda öngörü uzmanı, yani fütürist, ya da postmodern kahin. Pennsylvania Üniversitesi Wharton Ticaret Okulu’ndan ekonomi alanında sadece lisans derecesi var. Yani “tüccar terzi” gibi bir şey.
Merkel’in eski danışmanlarından biri olması da bir şey ifade etmez. Ortalık zaten sahte doktor ve şarlatandan geçilmiyor. Adamın resmine bir bakın: Suratından hinlik akıyor. Konferans başına en az 30.000 -50.000 Dolar ücret alıyormuş. CHP ile nasıl bir anlaşma yaptığı da yakında ortaya çıkar.
Türkiye’de bir sürü deneyimli iktisatçı varken futbolcu ithal eder gibi Amerika’dan bir “deneme yazarı” ithal etmek CHP’nin Türkiye gerçeklerinden ne kadar kopuk ve ne kadar zavallı bir parti olduğunun açık kanıtı.
Hadi şimdi CHP ve güya muhalif medya parlatın bakalım Rifkin’i. Bu millet yeteri kadar kazık yedi bir kazık daha gelsin ne olacak ki. Özgür Özel’in 2.12.2022 günü Jeremy Rifkin için yaptığı görkemli ve hamasi açıklama ise şöyle:
“Jeremy Rifkin, Genel Başkan danışmanı ve bundan son derece memnunuz. ‘İlim Çin’de de olsa gidin alın’ denmiş. Amerika’da teknolojiyi, İngiltere’de finansı, Alman sisteminden de endüstri ve istihdamı alan yeni bir model… Buna mı itirazınız var? ‘İlim Çin’de de olsa alın’ diyen peygamberin ümmeti olmakla övünenler böyle mi anlamışlar peygamberin onlara yaptığı öğüdü.”
Buram buram takiye, acz ve dincilik kokan bu açıklama gerçekten mide bulandırıcı. Türk halkı bu bataklıktan nasıl kurtulacak doğrusu merak ediyorum. Gelecek kapkaranlık.
—Sadece raf fiyatlarını denetlemek yeterli değil, son kazık öderken geliyor–
28.11.2022 günü Eskişehir’e geldim. Ertesi gün Vişnelik’teki 3M Migros’tan global bir alışveriş yaptıM. Raf fiyatı 17 TL olan diş fırçası fiyatının 41,90 TL, terlik fiyatının ise 24 TL yerine 49,99 TL olarak fişe yansıtıldığını gördüM. Kontrol etmeseydim bir güzel kazıklanacaktım. (Fiş tarih 29/11/2022, no:0006, saat: 12:09)
Ürünleri iade için danışmaya gidecektim ama orada bağıra çağıra müşteriler ile danışma arasında bir kavga olduğunu görünce kasiyere rica ettim. Kasiyer kasasını kapatıp ürünleri aldığım raflara geldi ve bana hak verdi.
Daha sonra danışmadaki kavga sona erince danışmaya gittim. Danışma yetkilisi ile görüştüm. Bir karışıklık olduğunu “arkadaşlar fişleri karıştırmış” diyerek çok olağan ve pişkin bir şekilde kabul eden danışma yetkilisi özür dilemeye bile gerek görmedi.
“Ama bakın bu Migros için kötü bir puan” dediğimde en ufak bir tepki göstermedi. Ürün fiyatlarını kontrol etmek için kasadan ayrılan kasiyer kızcağızı “görev yerini terk ettiği” gerekçesiyle azarladı. Umarım ceza vermezler.
Diş fırçasının daha kalitesini 12.35 TL’ye başka bir markette buldum.
Bu müşteri kazıklama taktiğini sadece Migros değil, A-101, BİM, Şok gibi marketler de yapıyor. Bu daha önce de başıma çok kereler geldi. Ama, maşallah, bu konuda Migros kendini ve diğer marketleri aşmış durumda. Bunlara verilen cezalar devede kulak anlaşılan. Ne müşteri şikayetleri, ne denetimler, ne de kesilen cezalar umurlarında bile değil. Bu yağma ve yıkım düzeni nasıl sona erecek doğrusu bilemiyorum.
Ben Migros’un sahibi Koç Holding zannediyordum. Ancak, Migros 2007 yılında Koç grubu tarafından satışa çıkarılmış ve 2008’de Moonlight Capital SA adlı bir İngiliz şirketine satılmış. Daha sonra 2015 yılında Anadolu Holding’in sahibi Tuncay Özilhan Migros’un çoğunluk hisselerini satın almış. Yani şu an Migros’un patronu Tuncay ! Bu işçi düşmanı Tuncay ile kazıkçı ve sahtekar Migros’u boykot edelim arkadaşlar
“Benim liderliğini yaptığım partinin de geçmişte yarattığı derin yaralar vardır. Uzun süredir önce bu yaraları yaratan o sistemi değiştirmekle uğraştım. Ben bu yaraların kapanması için helallik isteme, helalleşme yolculuğuna çıkıyorum.” Kemal Kılıçdaroğlu
Bunun sözlerin tek bir anlamı vardır: Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP artık kesinkes Atatürk devrimlerinden, Atatürk’ün gösterdiği yoldan, devrim ilkelerinden, laiklikten ve cumhuriyetten sapmıştır. Dinci, Kürtçü ve siyasal İslamcı bir partiye dönüşmüştür.
Kılıçdaroğlu hiç çekinmeden ve utanmadan “CHP’nin geçmişte yarattığı derin yaralardan” söz ediyor. Yani aynen Türkiye Cumhuriyeti’ni 100 yıllık bir “yıkım süreci” olarak tanımlayan HDP, Kürtçüler ve terör örgütlerinin diliyle konuşuyor. Çok yazık.
Kılıçdaroğlu “artık Yeni CHP var” demedi mi ?
Kendisinin peygamber soyundan geldiğini ve “seyit” olduğunu ilan etmedi mi ?
Kürtçülerin ve terör örgütünün ağzıyla Tunceli’ye “Dersim “ demedi mi ?
“Ben Dersimli Kemalim” demedi mi ?
Partideki Atatürkçüleri ve laikleri teker teker hiç acımadan harcamadı mı ?
Gezi Direnişini sahipsiz bırakmadı mı ?
Tek bir kişiye savaş yetkisi veren tezkerelere destek vermedi mi ?
İktidarın her yaptığına 22 senedir seyirci kalmadı mı ?
Ekmelettin’i aday göstermedi mi ?
Seçmenle dalga geçercesine tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz demedi mi ?
AKP’yi taklit etmeye çalışmadı mı ?
Devrim, laiklik ve cumhuriyet ilkelerini referans alacağı yerde gerici ve dinci söylemleri kullanmadı mı ?
AKP’yi ağır bozguna uğratmış İmamoğlu veya Yavaş gibi kazanma olasılığı çok yüksek olan adayların Cumhurbaşkanlığına aday olmasını engellemedi mi ?
Saidi Nursi’yi sahiplenmedi mi ?
Çözülmüş bir sorun türbanı gereksiz yere tekrar gündeme getirmedi mi
ABD’ye gidip Nazilerin etkin olduğu Ukrayna’yı desteklemedi mi ? Ukrayna’nın yanında olmalıyız demedi mi ?
İngiltere’ye gidip yüzü bile kızarmadan, pişkin pişkin, bankerlerden ve tefecilerden temiz (!) para dilenmedi mi ?
Daha yaptığı o kadar abuk sabuk iş var ki yaz yaz bitmez. Hiç konuşmasa, ağzını açamasa, kıpırdamasa, AKP iktidarı kendiliğinden devrilip gidecek. Ama konuştukça üflesen yıkılacak AKP’ye can suyu sağlıyor. E “böyle muhalefet dostlar başına” diye boşuna söylenmiyor.
Kılıçdaroğlu hem CHP, hem de Türkiye için “zararlı” bir kişi olmaya başlamıştır. Ve hala bu adamdan medet umanlar, onu parlatmaya çalışanlar var. Pes be birader. Devrimciler ve Atatürkçüler uyuyor mu ?
Sèvres Antlaşmasının imzalayanlar arasında Suudi Arabistan ve Ermenistan da vardı.
Çok değil 100 sene kadar önce 10 Ağustos 1920 tarihli Sèvres Antlaşmasının bir tarafında “Türkiye” diğer tarafında aşağıdaki ülkeler vardı:
Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Yunanistan, Ermenistan, Suudi Arabistan (Hicaz Krallığı), Çekoslovakya (Çekya-Slovakya), Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devleti ve Japonya .
Dikkat edin resmi antlaşma metninde Osmanlı Devleti yerine “Türkiye” yazıldı. Antlaşma “Türkiye” ile bu devletler arasında imzalandı. Artık Osmanlı Devleti yoktu. “Türkiye” adına imzayı atanlar Osmanlı Hükümet üyeleri Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halisti.
İmdi, sorular şunlar:
Çok değil bundan 100 sene önce Trakya ve Anadolu topraklarını paylaşmak isteyen Avrupa ülkeleriyle gerdeğe girilir mi ?
Bu devletlerin Türkiye’yi paylaşma iştah ve arzularının -ki gidişat (Avrupa Birliğinde yayılan Türkiye düşmanlığı) onu gösteriyor- hala sürmediği ne malum ?
Bu devletler ve bunların yeni hamisi ABD ile arası Türkiye’nin arası hala bozuk ise Türkiye NATO ve Avrupa Birliğinde ne arıyor?
Suudi Arabistan o antlaşmada ne arıyor ?
Ermenistan neci ?
İnternette arama tarama yaptım. Sèvres haritasını bile değiştirmişler, Örneğin, Wikipedia, Türklere güya daha çok toprak bırakıldığını gösteren sahte haritalar düzenlemişler. Yani adamlar yeni yetişen tarih bilinci olmayan gençleri kafa kola almak, kendilerini o kuşaklara sempatik göstermek için her türlü sahtekarlık ve etik dışı yola başvuruyorlar.
La turcophobie en Europe se propage rapidement en tant que nouvelle métamorphose d’anciennes haines historiques, un crime de haine, un racisme bien plus dangereux et bien plus répandu que l’antisémitisme.
Elle est différente de l’islamophobie (haine religieuse) et ces deux termes ne doivent pas être confondus ; La turcophobie (haine nationaliste) est bien exposée et documentée dans le traité de Sèvres, comme une métamorphose ou une réincarnation de l’esprit des Croisades.
L’antisémitisme était la politique officielle des nazis et de l’Allemagne nazie. Les Européens cachaient des Juifs fuyant les nazis pour des raisons humanitaires, les aidant à s’échapper. Cependant, les Turcs n’ont nulle part où fuir en Europe. Toute l’Europe est hostile aux Turcs, et les déteste. La turcophobie se propage comme une épidémie cachée et sinistre, non seulement en France ou en Allemagne, mais aussi dans tous les pays européens, des gens dans la rue, aux milieux universitaires, aux manuels dans les écoles, à la politique de gauche et de droite, à l’art, au cinéma et aux médias.
La composante commune et voilée des politiciens et des médias européens est la turcophobie et l’antagonisme envers la Turquie. Peu importe qu’ils soient de gauche ou de droite. Vous ne pouvez pas trouver une seule personne qui regarde la Turquie avec affection ou sympathie. Il est évident que cette haine est principalement alimentée par les milieux kurdes, le lobby arménien et l’Arménie.
Les Turcs d’Europe semblent socialement exclus et ils sont dans une position de “persona non grata”. C’est pourquoi je dis que la turcophobie est un racisme beaucoup plus dangereux, voire nihiliste, que l’antisémitisme, car non seulement les Allemands ou les Français mais tous les Européens détestent les Turcs.
Parmi les pays de l’UE, la France arrive en tête pour l’hostilité envers les Turcs. Le gouvernement Macron, qui accueille chaleureusement les terroristes et les jihadistes, même sans visa, semble tenter d’engager une lutte contre la charia et les sectes islamiques. Mais c’est une illusion. Car le véritable objectif de ce combat n’est pas de vaincre l’Islam politique wahhabite, mais de vaincre les Turcs et la Turquie.
Il est fort probable qu’à l’avenir, l’OTAN et l’UE utiliseront l’islamisme comme un prétexte pour imposer des sanctions – assimilant la Turquie à l’Iran – ou pour attaquer directement la Turquie, comme elles l’ont fait en Libye, en Irak et en Syrie. Le renforcement militaire préliminaire effectué par les États-Unis en Grèce, à Alexandroupoli et dans les îles de la mer Égée est destinée à cette fin.
Encouragés par le fait que les fascistes italiens sont arrivés au pouvoir en Italie par les élections d’octobre 2022, les fascistes français se préparent eux aussi à prendre le pouvoir en France en poursuivant sans ménagement leur rhétorique raciste. Cela n’est nullement une surprise, car nous pouvons clairement voir les premiers signes concrets de cette tendance commune dans les résolutions de l’ONU. Les pays de l’UE, le Royaume-Uni et les États-Unis donnent ouvertement le feu vert aux néo-nazis et aux fascistes :
Le 17 décembre 2021, un projet de résolution sur « s’opposer et condamner le nazisme, le néonazisme, le racisme, la xénophobie, etc. » a été mis aux voix à l’ONU. La résolution a été adoptée et acceptée à la majorité des voix.
Cependant, la France, l’Allemagne, l’Italie, l’Angleterre, l’Espagne, la Belgique, les Pays-Bas, le Canada, la Suède, la Norvège, la Finlande, le Danemark, l’Autriche, l’Australie et le Japon n’ont pas accepté de condamner le fascisme et le nazisme et ont voté abstention. Les États-Unis et l’Ukraine, en revanche, agissant avec plus d’audace, ont rejeté la condamnation du fascisme et du nazisme.
Ainsi, intentionnellement, les pays européens se montrent ignorants de la menace du fascisme et du nazisme et donnent le feu vert à toutes sortes d’extrême droite.
Tant que les fascistes et les néonazis arriveront au pouvoir dans l’UE, le racisme, la turcophobie et l’apartheid deviendront plus déchirants et agressifs, et l’UE se transformera en une configuration d’apartheid comme Israël.
Même si la Turquie accepte le mensonge du génocide arménien, même si tous les Turcs deviennent chrétiens, l’Europe n’abandonnera jamais cette politique raciste de haine ; car ce syndrome de la “suprématie européenne” et l’envie insoutenable d’humilier les Turcs sont gravés dans leurs codes génétiques, leurs âmes et leurs cerveaux.
Je ne vois aucune solution, ni aucun remède, ni thérapie pour arrêter ce syndrome effrayant, qui pourrait nous conduire un jour à un conflit terrible et nihiliste, à l’expulsion des Turcs d’Europe.
Kökeni Haçlı Seferlerine kadar giden Türkofobi Haçlı kafasının başkalaşım geçirmiş şekli, ya da reenkarnasyonu olarak Sèvres Antlaşmasında iyice açığa çıkar, belgelenir, İslamofobi’den farklıdır ve bu iki terim karıştırılmamalıdır.
Antisemitizm, salt Nazilerin ve Nazi Almanyasının resmi politikası olmuştu. Bunu gizlemeye zaten gerek görmüyorlardı. Avrupalılar Nazilerden kaçan Yahudileri insancıl gerekçelerle saklıyor, kaçmalarına yardımcı oluyordu.
Oysa, Türklerin kaçacak bir yeri yok Avrupa’da. Tüm Avrupa Türklere düşman. Türkofobi gizli ve sinsi bir salgın gibi sadece Fransa, ya da Almanya’da değil, tüm Avrupa ülkelerinde, sokaktaki insanlardan, yazarlardan, akademik çevrelerden, okullardaki ders kitaplarından, sol ve sağ siyasete, sanat, filmler ve medyaya kadar tepeden tırnağa her yere yayılmış durumda.
Avrupalı siyasetçiler ve Avrupa medyasının ortak ve gizli bileşkeni Türkofobi ve Türkiye düşmanlığıdır. Sol ya da sağ görüşten olmaları fark etmez. Türk ya da Türkiye’ye sevecenlik ya da sempatiyle bakan tek bir kişi bulamazsınız. Türk düşmanlığı özellikle Kürtçü çevreler, Ermeni lobisi ve Ermenistan tarafından da körüklenmektedir.
Avrupa’da yaşayan Türkler sahipsizdir, psikolojik olarak dışlanmakta ve “persona non grata” konumundadır. O nedenle Türkofobi Antisemitizm’den çok daha tehlikeli bir ırkçılıktır diyoruz, çünkü sadece Almanya değil, tüm Avrupa ülkeleri potansiyel Türk düşmanıdır.
AB ülkeleri içinde Türk düşmanlığında en başta Fransa geliyor. Teröristlere ve cihatçılara vizesiz kucak açan Macron hükümeti şeriat ve tarikatlara karşı güya bir savaş başlatma çabası içinde gözüküyor. Ancak, bu bir yanılsama. Çünkü hedef aldığı siyasal Vahabist İslam değil de sanki Türk İslam’ı gibi algılanıyor. Bunu kasten yaptıklarını sanıyorum.
Zira gelecekte, NATO ve AB’nin -Türkiye’yi İran ile aynı kefeye koyarak- yaptırım uygulamak, ya da Libya, Irak ve Suriye’de yaptıkları gibi- Türkiye’ye saldırmak için siyasal İslam’ı bahane olarak kullanabilecekleri yüksek bir olasılıktır. ABD’nin Suriye’de bozguna uğradıktan sonra Yunanistan, Dedeağaç ve Ege adalarına yaptığı askeri yığınak bu amaçla olsa gerek.
2022 Ekimde faşistlerin seçimle İtalya’da iktidara gelmesinden büyük cesaret alan Fransız faşistleri de artık hiç çekinmeden ırkçı söylemlerini sürdürerek Fransa’da iktidar olmaya hazırlanıyorlar. Buna şaşırmamak gerekiyor, zira bunun ilk somut işaretlerini BM kararlarında da açıkça görüyoruz. Avrupa Birliği ülkeleri, İngiltere ve ABD açıkça Neo-Nazi ve faşistlere yeşil ışık yakıyor:
17 Aralık 2021 günü BM’de “Nazizm, neo-Nazizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığına karşı çıkma ve kınama” ile ilgili bir karar tasarısı oylamaya sunuldu. Kınama kararı çoğunluk oylarla kabul edildi. Ancak,
Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, Belçika, Hollanda, Kanada, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka Avusturya, Avustralya, , Japonya gibi ülkeler faşizm ve Nazizm’i kınamayı kabul etmeyip çekimser oy kullandı. ABD ve Ukrayna ise daha gözüpek davranarak faşizm ve Nazizm’in kınanmasına karşı çıkmış ve hayır oyu kullanmıştır. Putin “Nazilere karşı savaşıyoruz” demiyor boşuna.
İmdi, bu durumda Avrupa ülkeleri faşizm ve Nazizm tehlikesini görmezden gelip aşırı sağın her türlüsüne yeşil ışık yakmış oluyorlar.
Avrupa Birliğinde faşistler ve Neo-Naziler iktidara geldiği sürece ırkçılık ve apartheid daha da keskinleşecek, AB İsrail gibi apartheid bir yapıya dönüşecektir.
Türkiye, Ermeni soykırım yalanını kabul etse, hatta Türkler toptan Hristiyan olsa bile Avrupa bu ırkçı politikadan asla vazgeçmeyecektir. Zira bu öyle bir düşmanlıktır ki “Avrupa üstünlükçülüğü” (European Supremacy) ve Türkleri aşağılama Avrupalıların genetik kodlarına, ruhlarına, beyinlerine kazınmıştır.
Bu ürkütücü gidişata bir çözüm göremiyorum, bu, korkunç ve nihilist bir çatışmaya, ya da, Türklerin Avrupa’dan sürülmesine kadar gidebilir.
İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’a göre, 2.153 kişiden oluşan elit bir azınlık dünya servetinin %60ını ele geçirmiş durumda. Bu 2.153 kişi dünyadaki 8 milyar kişinin toplam servetinden 2 kat daha fazla servete sahip. Bu grup 1990’dan bu yana dünyadaki servet artışının% 38’ini ele geçirirken, en yoksul kesim yalnızca % 2’sini aldı. Bu artış COVID salgını sırasında daha da fazla oldu.
Bir diğer açıdan, dünya nüfusunun en zengin %10 lık kısmı küresel servetin %76’sına sahipken en yoksul kesim sadece %4’üne sahip.
Ancak sorunsal şu ki, küresel servetin %76sını elinde bulunduranlar bunu adil bir şekilde insanlıkla paylaşmak istemiyor. Parasızlık, sefalet ve açlığı önlemek yerine yoksulları yok etmeyi planlıyorlar. Bu amaçla laboratuvar yapımı salgınlar, aşılar, biyolojik ve kimyasal silahlar, nükleer saldırı veya toplu katliam gibi kirli ve karanlık strateji ve taktiklerle dar gelirli nüfusu ve emeklileri yok etmeyi hedefliyorlar. Bazı ülkeler dar gelirli kişilere ve emeklilere vize vermiyor ve bunu açık açık söylüyorlar. Dar gelirliler artık dünyada “persona non grata” oldular, onları kimse istemiyor ve kimse saygı göstermiyor.
Dünya ırkçılık, yabancı düşmanlığı, apartheid, aşırı sağ, Neo- Nazi, Neo- faşist rejimler ile monarşilerin güçlendiği, laiklik ve insan haklarının çöpe atıldığı karanlık bir geleceğe doğru hızla sürükleniyor. Bu yoldan geriye dönüş maalesef mümkün görünmüyor veya çok uzak bir olasılık.
KAYNAKÇA
Yukarıda belirtilen rakamlar Euronews, Oxfam ve Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın Dünya Eşitsizlik Veri Tabanı’ndan (WID) alınmıştır. WID, Paris Ekonomi Okulu’ndaki bu Laboratuvar tarafından hazırlanmıştır.
Oxfam, yoksulluğun adaletsizliğine son vermek için çalışan, insanların kendileri için daha iyi yaşamlar kurmalarına yardımcı olmayı amaçlayan bir örgüttür. Gezegendeki her insan yoksulluktan arınmış bir yaşamın keyfini çıkarana kadar çalışacaklarını söylüyorlar.
Siyasal İslamcı Ekmelettin Ekmek’i adayı gösterdiler, olmadı.
Kılıçdaroğlu “ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum” dedi olmadı
Ankara’dan İstanbul’a yürüdü olmadı
“Ben Dersimli Kemalim” dedi olmadı
Önüne gelenle helalleşti olmadı
“Ben Bozkurt Kemalim” dedi olmadı
Saidi Nursi’yi sahiplendi olmadı
Nurcu gazetecilerle görüştü olmadı
Türbana sahip çıktı olmadı
Dinle Dersimli Kemal: Türbanı, kara çarşafı her yerde serbest bıraksan, tarikatları, tekke ve zaviyeleri açsan, bu millete şeriatı bile vaat etsen, hatta Anayasaya “devletin dini İslamdır” maddesini koysan bile nafile. Olmadı, olmadı, olmadı, olmayacak. Çünkü sahte, kaypak, yılışık ve mıymıntısın. İnandırıcı değilsin. Seçimlere kadar kimbilir daha ne rezillikler göreceğiz.
Çıplak gerçeği söylemek gerekiyor: Kılıçdaroğlu ve CHP Atatürk ilkeleri ve devrimlerine karşı büyük bir ihanet içindeler.
Bu konu sözde solcu ve muhalif medyanın zerre kadar ilgisini çekmese, hatta görmezden bile gelseler 2015 yılından beri Batı Trakya ve Ege Adalarına yapılan Amerikan yığınağı tamamen Türkiye ve Lozan karşıtı bir girişimdir. ABD bu arada Kıbrıs Rum yönetimine 1987’den bu yana uyguladığı silah ambargosunu da 3 Ekim 2022de kaldırdı ve ‘kardeş ordu’ ilan ettiği Rum ordusunu eğitme kararı aldı.
Türkiye’yi 15 Temmuzda TSK içindeki üniformalı teröristleriyle işgale kalkışan ABD bu girişimde başarısız olunca bu sefer Yunanistan ve Bulgaristan’a askeri yığınak yapmaya başladı. Bu yığınaklar Ukrayna-Rus savaşından çok önce yapılmaya başladığından asıl hedefin Türkiye olduğu yüksek bir olasılık olarak görünüyor.
ABD bir yandan Dedeağaç’a yeni bir üs kurup büyük çapta askeri yığınak yaparken öte yandan Bulgaristan’da da üs kurduğu ortaya çıktı. Türk sınırına 20 km’de olan Dedeağaç’a en az 400 tank, zırhlı araç ve helikopterler ile 5 bin civarında asker konuşlandığı söyleniyor. Ancak bu rakamlar çok daha fazla olmalı. Askeri araçlar M1A2 Abrams tankları, M117 ve M2A2 Bradley zırhlı muharebe araçları ve helikopterlerden oluşuyor.
ABD 2017’de Bulgaristan’daki Novo Selo Askeri Üssü’nü güçlendirmiş, Romanya’daki üsten bazı birlikleri, 100’e yakın tank ve yüzlerce zırhlı aracı Bulgaristan’daki üsse konuşlandırılmıştı. Bunların Ukrayna-Rus savaşı ile ne ilgisi var ki ?
Olası senaryoda ABD batıdan (Yunanistan, Bulgaristan ve Adalar üzerinden) Türkiye’ye saldırırken aynı anda güneyden (Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden ve Girit adasındaki ABD üssünden), Suriye ve Irak üzerinden PKK desteği ile saldırabilir. I. Dünya Savaşında Osmanlıya yaptıkları kuşatma taktiğinin benzeri.
Tüm bu gelişmeleri ve gerginliği Avrupa medyası Türk-Yunan gerilimi ve AKP’nin seçim taktiği olarak yorumluyor, daha doğrusu öyle göstermek istiyor. AKP’nin Yunanistan’a karşı hamasi ve abuk sabuk açıklamaları da bu kanıyı güçlendiriyor. Tamamen içe dönük bir politika izleyen ve dünyada olup bitenden habersiz Sözcü, Cumhuriyet, Tele-1 gibi sözde sol medya ve sarı muhalefet partileri de aynen bu görüşte.
Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin perde arkasındaki sinsi ve amansız düşmanı artık iyice açığa çıkmıştır: Bu Amerika Birleşik Devletleri’dir.
Yapılması gereken NATO ile ilişkileri dondurmak ve ülkedeki NATO ile bağlantılı askeri ve sivil personeli tasfiye etmek mi ? Yoksa, İnönü’nün 1964’te söylediği gibi “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” sözüne göre davranmak mı ? Bu konuda karar Türk halkınındır.
1.ci yüzyılda Roma döneminde ağaç direklere yasa dışı suçlular, katiller ve hırsızlar asılırdı. 21.ci yüzyılda Şarköy’de her sokağa beton ya da çelik direkler dikilirken M19 Sitesi Burcu Sokağa nedense devasa ağaç direkler dikildi.
Üstelik bu direk dikme işi 27 Eylül 2022 gece karanlığında iş makinalarıyla saat 22 civarında yapıldı. Hiçbir uyarıda bulunmadan sitenin elektriğini de kestiler. Mumları yakıp bekledik.
İmdi, bu işi her kim düzenlediyse, ağaç katliamı bir yana, alın o direklerinizi ve münasip bir yerde ya da başka bir işte kullanın. Ve yerlerine adam gibi beton yada çelik direkler koyun. Yolun devamındaki direkler beton zira.
Bir de tabi şunun açığa çıkması gerekiyor: Bu ağaç direkler ne zaman, nereden ve hangi ormandan kesildi ? Yoksa yurt dışından ithal mı ettiniz ?
Türkiye’nin dramı bu: Hangi parti olursa olsun o kafa hep o aynı kafa: Vatandaş ve mükellefe karşı saygısız, oldu bittici, umursamaz, vurdumduymaz…
Kılıçdaroğlu kaset kumpasıyla CHP’ye Genel Başkan olunca 2013 yılında apar topar ABD’ye gitmiş, Obama’nın Ofisi, ABD Dışişleri yetkilileri ve Pentagon ile temasları olmuştu.
Kılıçdaroğlu eski ABD Büyükelçileri Morton Abramowitch ve Eric Edelman ile de görüşmüştü.
Hepsinden önemlisi “Amerikan Milli Güvenlik ve Milletlerarası Politika İlerleme Merkezi” (National Security and International Policy at American Progress) Türkiye Uzmanı Alan Makovsky’i kendisine gizli danışman yapmıştı.
Oysa, Makovsky’nin 28 Şubat/15 Temmuz’un planlayıcısı olduğu hakkında ciddi iddialar var. Bu arada CHP Amerika Temsilcisi Yurter Özcan’ın 2021 Şubat ve Mart ayında Makovsky ile görüştüğü ortaya çıktı. Özcan 2022 Nisanda Türkiye’ye geldiğinde göz altına alınıyor ama sonra serbest bırakılıyor. Muhalif medya bu haberleri hep es geçiyor.
2013 yılındaki ziyaretinde Kılıçdaroğlu kahvaltıda Gülen Hareketi’nden isimlerle de bir araya gelmişti. Ancak o toplantıyla ilgili herhangi bir ayrıntı açıklanmamıştı. Saidi Nursi’ye biat etmekten çekinmeyen ve peygamber soyundan geldiğini söyleyen Dersimli Bozkurt Kemal bu seferki ziyaretinde Gülen ile yüz yüze görüşmekten çekinmeyebilir.
Kıllıçdaroğlu bir çok Yahudi örgütüyle de görüşmüştü. Bu ziyaretinde de “Amerikan Yahudi Komitesi” (American Jewish Committee), “Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü” (Jewish Institute for National Security Affairs) ve “İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği” (Anti-Defamation League) gibi diğer Yahudi örgütleriyle de görüşmesi bekleniyor.
Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı olsa bile parlamenter sisteme hemen geçilmeyecek mevcut sistem en az iki-üç sene devam edecektir. Zira, parlamenter sisteme geçiş için anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek gerekmektedir. Ancak, Kılıçdaroğlu Anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek zorunda değildir.
Bu bile salt Kılıçdaroğlu’nun isteğine bağlı olacaksa bunu yapacağı ne malum ? İnönü’ye özenip Milli Şef olmayacağı ne malum? Varlık Vergisi benzeri yaptırımların gelmeyeceği ne malum ? Soros’un talimatıyla HDP ile anlaşıp Türkiye’yi federasyona dönüştürmeyeceği ne malum ? Tarihte hangi siyasi liderin ele geçirdiği gücü paylaştığı görülmüş?
“O ülkelerde soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.”
(Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Mitterrand, Le Figaro, 1998)
İngiltere, ya da resmi adıyla “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı” nın tarihi demokratik bir evrimin, özgürlük ve insan haklarının öyküsü değildir. Demokrasi kılıfı altında gizlenen bu öykü İngiltere’nin sömürgeci, jingoist, ırkçı ve Beyaz Üstünlükçü geçmişinin pekiştirilmesinden, tüm insanlığa dayatılmasından ve yutturulmasından başka bir şey değildir. İngiliz krallığının son 70 yılda dünya çapında katliamlara, vahşetlere ve savaş suçlarına karışması sosyal medya arama motorlarınca sansür ediliyor. Elizabeth 1953te kraliçe olmadan önce ve olduktan sonra İngiltere’nin işlediği savaş suçları ve kırımların listesi de sayfalara sığmaz. Elizabeth’in oluru ile yapılan kırımlar ve kirli işlerin sadece bazılarını aşağıda veriyorum:
Kenya Kırımı (1953)
Kenya Çuka bölgesinde İngiliz ordusu tarafından toplu katliam, toplama kamplarının kullanılması ve çeşitli işkence yöntemleri dahil olmak üzere birçok vahşet işlendi. Çuka bölgesini “isyancı” faaliyetlerinden temizlemeye çalışan İngiliz askerleri insanlara işkence ettikten sonra 10 kişiyi tutuklayıp bir kampa götürdüler ve başlarının arkasından vuruldular. Hırsızlık ve yağma yapan İngiliz askerlerini protesto edenlere de ateş açıldı: 9 yetişkin ve bir çocuk öldürüldü.
İsyan sırasında öldürülenlerin sayısı uzmanlar tarafından tartışılsa da, yarısı 10 yaş ve daha küçük çocuklardan oluşan, yetersiz beslenme, açlık ve hastalık nedeniyle 25.000-50.000 ölüm arasında olduğu tahmin edilmektedir.
2. Endonezya Kırımı (1965)
İngiltere 1965’te Endonezya’da meydana gelen olaylarla bir ilgisi olduğunu inkar etmiş olsa da The Guardian’ın raporuna göre, yakın zamanda gizliliği kaldırılan belgeler, sol eğilimli Sukarno hükümetini deviren dezenformasyon kampanyasının arkasında İngiltere’nin olduğunu gösteriyor. Sadece komünistler değil, İngiliz IRD’nin dezenformasyon kampanyası kapsamında solcu oldukları gerekçesiyle yüz binlerce Endonezyalı öldürüldü.
3. Afganistan (2001-2021)
İngiliz birlikleri, Afganistan’daki varlıkları sırasında, silahsız insanları öldürmek için “tam yetkiye” sahipti. BBC’nin aktardığı bu olay İngiliz kuvvetlerinin 16 Şubat 2011 gecesi ailesinin dört üyesini öldürdüğünü söyleyen Seyfullah Garip tarafından gündeme getirildi. İngiliz hükümeti ise askerlerin “meşru müdafaa” amacıyla öldürdüklerini savunuyor.
The Guardian tarafından yayınlanan raporda, İngiliz Ordusu’nun, düzinelerce çocuk da dahil olmak üzere aile üyelerini öldürmek için yaslı Afgan ailelere önemsiz meblağlar verildiğini gösteren belgeler nedeniyle, Afganistan’da en az 300 sivilin ölümünden doğrudan sorumlu olduğu görüldü.
4. Irak (2003 )
Ocak 2004’te, cep telefonu görüntüleri, dokuz İngiliz askerinin dört çocuğu kışlalarına nasıl sürüklediğini ve keyfi bir şekilde dövdüğünü ortaya koydu. Sekiz kişi dayağı gerçekleştirdi ve biri durmaları için yalvaran çocuğun çığlıklarını filme alıyor ve taklit ediyordu. Dava birkaç yıl sonra kamuoyunun dikkatine sunulduğunda, zamanaşımının sona erdiği ve askerlerin yargılanmasının kamu yararına olmadığı söylendi.
İngiliz askerlerinin Iraklı sivillere karşı istismar, cinayet ve işkenceye karıştığı yolunda hikayeler sızmaya başladı. İngiliz askerlerinin Irak’taki silahsız sivillere karşı, özellikle 2003-2007 yılları arasında Basra’nın İngiliz işgali sırasında vur-öldür politikası uyguladığı ortaya çıktı. Uluslararası Af Örgütü de bunu 2004 yılında ortaya çıkardı ve İngilizlerin Iraklı sivillerin öldürülmesinde rol oynadığına açıkça işaret etti.
5. Suriye’deki teröristlere rüşvet fonu (2011 )
Declassified UK’den araştırmacı gazeteciler, İngiltere’nin Suriye’de rejim değişikliği amaçlayan teröristleri finanse ettiğini ve yalnızca 2016’dan 2021’e kadar olan yıllarda teröristler için 350 milyon sterlin harcandığını ortaya çıkarmayı başardı.
İngiltere, Suriye’de hangi muhalif gruplara yardım ettiğini söylemeyi reddetse de belgeler bu büyük rüşvet fonunun terörist grupların yaygın olduğu bölgelere yönlendirildiğini ortaya koyuyor. Belki de daha şaşırtıcı bir şekilde, projenin başlatılması, El Kaide’ye bağlı Hayat Tahrir El Şam’ın yeniden canlanmasıyla aynı zamana denk geldi.
Koyun sürüleri Diana’nın infaz edilmesi emrini veren Elizabeth için göz yaşı dökmeye ve yas tutmaya devam ederken, bir taraftan da yeni kral olan Charles için sevinçten havalarda uçuyor. Bu olsa olsa sürülerin Stockholm sendromu olsa gerek.