Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950.
I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.
masaları yumruklayarak bu iş olmaz. Bu asabiyetle %44 aldığın oyu da yitireceksin. Masaya elini vuracağına, kafanı duvarlara vur.
Hala “vallahi de billahi de burdayım” diyerek hala dinsel referansları kullanıyorsun be hey şaşkın adam.
Hala “dik duracağım” diye tweet atıyorsun. Yahu birader bırak bu AKP ağızlarını. Dik dursan ne yazar, millet moral bozukluğu içinde yere serilmiş. Sana oy veren kitle tepeden tırnağa depresyon içinde. Bizi ruh hastası yaptın be adam. Bu millete ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşattığının farkında mısın ? Ne kadar büyük bir acı yaşadılar biliyor musun ? Millet siyasetten tiksindi.
Ben de üzüldüm ama senin bu işi beceremeyeceğini zaten biliyordum. 10 senedir her ortamda sürekli seni ve senin Y-CHP’ni eleştiriyorum. Arkadaşları uyardım. Ama bir iki kişi dışında beni dinleyen olmadı.
“Kazanacak aday” diye ısrar eden Meral Akşener’i neden dinlemedin ? Neden İmamoğlu veya Yavaş’ın aday olmasına izin vermedin ? Neden onları engelledin ? Bu hırs ne ? Bu ihtiras ne ? Neden onları da seçim gecesi yanlış açıklamalar yapmaya zorlayarak yalancı durumuna düşmelerine yol açtın? Neden onları da kendine benzettin ? Şimdi onlar da senin gibi Tıpışçı oldular.
Hala görmüyor musun ?
Yine kaybettin. Evet ilk turu kaybettin. Ne oldu ilk turu %60la alacağım derken % 44 te kaldın? Ne oldu büyük olaylar olacak, sakın sokağa çıkmayın diyerek milleti korkuttun ? Hepsi fasarya çıktı.
Dinci söylemlerle, helalleşme yolculuklarıyla, Saidi Nursi ve türbana sahip çıkmakla, “Seyitim, peygamber soyundan geliyorum, Aleviyim” diyerek dindar kesimden oy devşiremezsin.
“Ben Kemal geliyorum” diyerek eski filmlerin dandik replikleriyle de kazanamazsın.
Amerika, İngiltere ve Almanyalara gidip destek isteyerek, George Soros’un adamını Baş Danışman yaparak, Amerikanvari video konferanslar düzenleyerek de bu milletin gözünü boyayamazsın.
Millet bunları yutmaz.
Bak şu gerçeği gör: Millet sırf AKP’den kurtulmak istediği için sana oy verdi. Senin yerine bir bez bebek ya da tahtadan kukla koysalar ona da oy verirlerdi.
Nasıl olsa ikinci turda da kazanamayacaksın. Onun için onurlu davran. Masaları yumruklayıp huysuz bir ihtiyar gibi tepişeceğine CHP’nin fabrika ayarlarına döneceğinden söz et. Yani öncelikle kendi parti tarihini içselleştirmen gerekiyor. Hata yaptığını kabul et. Atatürk, laiklik ve devrimlerden söz et. Kürtçülüğü reddet. Ulus devlete ve Altı Ok’a sahip çık. Daha 12 günün var.
Biz senin kabızlığın ve CHP’nin beceriksiz siyaseti yüzünden AKP’ye 5 sene daha katlanmak zorunda mıyız ?
İlk turda paçayı kıl payı kurtardın. %60 ile ilk turda kazanıyorum derken % 44.9da kaldın. Rakibin olan kişi %49,5 oy aldı.
Ama ikinci turda hiç şansın yok. Mecliste zaten çoğunluk AKP-MHP blokunda. O nedenle;
hayatında bir kere dürüst olup bugüne kadar yapmış olduğun akıldışı eylem ve söylemlerinde çok hatalı olduğunu ve çok pişman olduğunu;
George Soros’tan talimat alarak hareket ettiğini;
Kaset kumpasıyla CHP’nin başına oturduğunu, yine benzer bir kumpasla Muharrem İnce’yi ikinci kez harcadığını, buna rağmen ilk turda başarısız olduğunu ve yine kaybettiğini;
TV kamereaları önünde içtenlikle itiraf et ve kabul et.
BAĞIŞLANMA DİLEMEN GEREKEN KONULAR
Bu millete
Ekmelettin’e tıpış tıpış gidip oy vereceksin
dediğin için;
Ben Dersimli Kemalim;
Ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum;
Bir numaralı ülkücü benim;
Ben Bozkurt Kemalim;
Sevgili evlatlarım ben Aleviyim;
Bugün Atatürk yaşasaydı, (…) Elon Musk’ın kendi başına uzayı kolonize etmesine gönlü el vermezdi. İktidara geldikten hemen sonra Atatürk Havalimanı’nı, ‘Havacılık ve Uzay Çalışmaları Merkezi’ haline getireceğiz;
dediğin için Yüce Türk Milleti’nden bağışlanma dileyeceksin.
SÖZ VERMEN GEREKEN DİĞER KONULAR
Atatürk’e, Atatürk ilkelerine, devrimlere ve en önemlisi laikliğe ihanet ettiğini itiraf edeceksin,
laiklik ve devrimleri sonuna kadar savunacağına;
George Soros’un talimatıyla hareket etmeyeceğine, Jeremy Rifkin gibilerini danışman yapmayacağına;
Helalleşme gibi dinci söylemleri ve İslamcı ağızları bırakacağına;
Saidi Nursi ve gerici tarikatları desteklemeyeceğine;
CHP’deki Kürtçüleri tasfiye edeceğine;
Kıbrıs’ta geri adım atmayacağına ve Kuzey Kıbrıs Türk Devletinin haklarını savunacağına;
Kürtçülüğe, federasyona, ayrı bir etnik ve ırkçı devletin Türk Topraklarında kurulmasına asla izin vermeyeceğine;
Anayasasının ilk dört maddesinin asla değiştirilemeyeceğine;
ABD ve AB veya başka hiçbir devlete yalakalık yapmayacağına
namusun ve şerefin üzerine Yüce Türk Milleti’ne söz vereceksin.
İmdi, 28 Mayıs 2023 ikinci tura kadar 12 günün var. Masalara yumruk atarak tepişeceğine kafanı duvara vur belki daha iyi çalışır. Bu süre içinde tüm bunları yaparsan belki Yüce Gök bu millete acır da senin için hiç olmadık bir tansık yapar. Yoksa yine eski tas eski hamam söylemlerine dönersen işin bitik. Böylece siyasal kariyerin de büyük bir başarısızlıkla sona ermiş olacak. O nedenle en azından bu dediklerimi yaparsan tarihte belki saygın bir isim olarak yer alabilirsin.
ATATÜRK HAVALİMANI UZAY MERKEZİ OLUYOR, UZAYA GİDİYORUZ !
Artık eller aya, biz yaya devri sona erdi. Yeni bir çağ başlıyor: Eller aya, biz uzaya ! İstikbal göklerde değil, uzaydadır ! Bu haber uzaylılar arasında bile büyük bir heyecan yarattı. Yıldızlar Arası Gezegenler Eş Başkanları Darth Vader ve Obi Wan Kenobi bu çılgın projeyi sonuna kadar desteklediklerini açıkladı.
Kılıçdaroğlu, 28 Nisan 2023te Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Amerikan Sierra Nevada Şirketi’nin katkısı ile AHL’yi uzay merkezi yapacağını söyledi. Konuşmasının devamında Atatürk Havalimanı hakkındaki projelerinden bahseden Kılıçdaroğlu
“Bugün Atatürk yaşasaydı (…) Elon Musk’ın kendi başına uzayı kolonize etmesine gönlü el vermezdi. Biz de onun vizyonu doğrultusunda, tam da bunu yapacağız. İktidara geldikten hemen sonra Atatürk Havalimanı’nı, ‘Havacılık ve Uzay Çalışmaları Merkezi’ haline getireceğiz.” dedi.
Bu da Kılıçdaroğlu’nun çılgın projesi olsa gerek. İmdi bu eğlenci girişten sonra daha ciddi ve trajik konulara geçelim:
CHP’NİN KARŞI DEVRİMCİ KRONOLOJİSİ
Kılıçdaroğlu kaset kumpası ve George Soros’un desteğiyle CHP’nin başında oturduktan sonra “biz yeni CHP olduk” dedi. Partideki Atatürkçüleri temizleyip, laikliği ve devrimleri çöpe attılar, dincileri ve Kürtçüleri partiye doldurdular.
Kılıçdaroğlu 2009 belediye seçimlerinde İstanbul’dan aday oldu. Fakat kazanamadı, AKP adayı Kadir Topbaş kazandı ve İBB Başkanı oldu.
2010 referandumunda ise kaydını İstanbul’dan Ankara’ya aldırmayı unuttuğundan oy bile kullanamadı.
Kılıçdaroğlu, Prof. Yılmaz Büyükerşen yerine “ Ekmek için Ekmelettin” sloganıyla İslamcı Ekmelettin’i aday gösterdi, “tıpış tıpış oy kullanacaksınız” dedi. Ekmelettin seçimi kaybetti.
“Ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum” dedi
Ankara’dan İstanbul’a yürüdü olmadı
Hiç utanmadan “ben Dersimli Kemalim” dedi
Önüne gelenle helalleşti, helalleşme yolculuğuna çıktı
Hiç utanmadan “ben bozkurt Kemalim” dedi
Hiç utanmadan Saidi Nursi’yi sahiplendi, Nurcu gazetecilerle görüştü, türbana sahip çıktı, “Ben bir numaralı ülkücüyüm” dedi. Şimdi Yeni Asya gazetesi ve Nurcular CHPyi destekliyor.
Kılıçdaroğlu 2 Mayıs günü uzaya gidileceğini ve AHL’nin Amerika’nın yardımıyla uzay merkezi olacağını söyledi.
KÜRTÇÜLÜK SORUNU
Kılıçdaroğlu’nun 11 Mart 2023 günü Diyarbakır’da basına kapalı yaptığı toplantıda Kürt sorununun çözümü, Kürtçe eğitim gibi konular konuşuldu. O saatlerde HDP Millet ittifakına desteğini Nevruz Deklarasyonu’nu açıklayarak Kürtlere özgürlük verilmesini talep etti:
“Buradan çıkaracağımız güçlü iradeyi Türkiye’nin tamamına, en başta da Kürt halkının özgürlük ve demokrasi kapılarını sonuna kadar açacağının farkındayız. Buradaki idareyi ve ortak mücadeleyi en geniş demokrasi ittifakı çerçevesinde yürütmek HDP’nin temel politikasıdır. Kürtlere özgürlük bütün Türkiye’ye demokrasi vadeden tek yoldur.”
KILIÇDAROĞLU’NUN AMERİKALI DANIŞMANI
Kılıçdaroğlu’nun yeni danışmanı Jeremy Rifkin ekonomist falan değil. Amerikalı bir deneme yazarı, ekonomik ve toplumsal konularda öngörü uzmanı, fütürist, ya da postmodern kahin. Wharton İşletme Yüksek Okulu’ndan ekonomi alanında sadece lisans derecesi var. Yani “tüccar terzi” gibi bir şey. İmdi, yüksek lisans ve en azından doktora tezi verilmeden öyle tayyareden ekonomist olunmaz. Türkiye’de bir sürü değerli ekonomist, iktisatçı varken futbolcu ithal eder gibi Amerika’dan danışman ithal etmenin mantığı ne ?
77 ADAY SEÇİLDİKTEN SONRA CHP’DEN İSTİFA EDEREK AKP’YE GEÇEBİLİR
Kılıçdaroğlu CHPli olmayan 77 kişiyi milletvekili adayı gösterdi. Bunların içinde Fetöcüler, eski AKPliler, şeriatçılar, tarikatçılar, Atatürk düşmanları herkes var. 20 sene Erdoğanla beraber olan Davutoğlu ve Babacan’ın CB yardımcısı olacak . Bunlar seçilirse hepsi beleşten zamlı milletvekili maaşlarına konacaklar, sefa sürecek, dokunulmazlık kazanacaklar ve hiçbirinden hesap sorulamayacak.
Özelleştirmeler yapılırken Babacan Ekonomi Bakanı, Suriyeliler Türkiye’ye gelirken Davutoğlu Başbakandı. CHP Balıkesir listesinde 3’üncü sırada Babacan’ın adamı var.
İzmir’de ‘Kemalizm ırkçılıktır’ diyen Taraf gazetesi yazarı Yüksel Taşkın aday.
AKP Adalet Bakanı Sadullah Ergin CHP Çankaya Listesinden aday. Bu adam Silivri de generalleri yargılamadı mı, yargıyı FETÖ’ye teslim etmedi mi ?
Türkiye üzerine CHP ve Kılıçdaroğlu aracığıyla ile büyük bir oyun oynanıyor: Oyunu tezgahlayan George Soros. Bu 77 aday seçildikten sonra milletvekili maaşlarını cebe indirip CHP’den istifa ederek AKP’ye geçebilir. Türk halkı bu bataklıktan nasıl kurtulacak doğrusu merak ediyorum. Gelecek kapkaranlık.
The leaders of the G20 Summit gather around the meeting table for the first plenary session of the summit in the Pittsburgh Convention Center in Pittsburgh, Pennsylvania, September 25, 2009. REUTERS/Jim Bourg (UNITED STATES POLITICS BUSINESS IMAGES OF THE DAY)
Have as many meetings as you want,
Take as many decisions as you want,
Make as many dirty plans as you want.
No matter what the hell you do
In order to protect our freedom,
The future of our children and
The Humanity, and
To build a better world without you,
We will never obey you,
We will never forgive and tolerate you,
We will never compromise with you,
We will never accept even your best, most peaceful seeming proposals hiding absolutely an evil trick or a toxic harm in them.
We will resist, challenge and fight you, and
We will never allow you to rule this world as per your own request,
Ayten Alpman’ın “Memleketim” şarkısının özgün versiyonu aslında “Haham Elimelek” adlı eski bir Yidiş halk ezgisidir.
Ezgi şarkı söyleyip, dans eden, likör, şarap içen ve iyice kafayı bulduktan sonra çevreye ayıp el işaretleri yapan Haham Elimelek ve Haham Naftali ile onların müzisyenlerinin yaptıkları şamatayı hicveder.
Bu folklorik ezginin özgün Yidişçesini ilk kez bir Musevi arkadaşım 1974 Ağustosunda (Kıbrıs Çıkartması yapıldığı yıl) gitarla bana çalmıştı.
Tabi ben de şallak mallak olmuştum. 😃
Türkçe sözleri aşağıda veriyorum:
HAHAM ELİMELEK
Haham Elimelek
Çok mutlu olmuştu
Elimelek çok mutlu olmuştu,
Kollarındaki Tefilini (dua şeritleri) çıkardı
Ve gözlüğünü taktı
Ve iki kemancının peşinden sıvıştı.
Ve keman çalan kemancılar
Keman çalmıştı,
Keman çalıyorlardı gıy gıy
Ve sonra haham Elimelek
Biraz daha mutlu olmuştu
Elimelek biraz daha mutlu olmuştu,
Havdalah töreni (Şabatı sonlandırmak) yaptı
Haham Naftali’nin yardımıyla
Ve iki davulcunun ardından sıvıştı.
Ve davul çalan davulcular
Davul çalmıştı
Davul çalmışlardı, ha bire çalmışlardı. (x2)
Ve sonra haham Elimelek
Acayip mutlu olmuştu
Acayip mutlu olmuştu Elimelek,
Kittel’ini (haham kıyafeti) çıkardı
Ve şapkasının içine koydu
Ve iki zilcinin ardından sıvıştı.
Ve zil çalan zilciler
Zil sesiyle zil çalmıştı
Zil sesiyle zil çalmışlardı, öyle de yapmışlardı. (x2)
Ve sonra haham Elimelek
Tamamen mutlu olmuştu
Tamamen mutlu olmuştu Elimelek,
Müthiş bir şekilde esnedi
Ve “başka bir şeye gerek yok!” dedi.
Ve müzik grubunu eve gönderdi.
Haham Eli Melek’in sarhoş müzisyenleri
Yoksulluğa elleriyle baş işareti yaptılar
Mutlu grup tavana sıçrayıp ıvır zıvır alış verişi yaptı.
Keman çalan davulcu
Zil çalarak çalmıştı
Ve kendisine likörle karışık şarap boca etti
Coşkulu müzisyenler
Kollarının altında şişelerle
Ertesi güne kadar büyük bir şamata yaptılar.
İmdi “Bir Başkadır Benim Memleketim” dedikten sonra çuvaldızı kendimize, iğneyi de kendimize batıracağız. Aklımızla ve duygularımızla alay edilmesine izin vermeyeceğiz. Bu halkı bir İsveç halk şarkısı olan “Dağ Başını Duman Almış” ve “Memleketim” gibi çalıntı şarkı ve marşlarla hatta ninniler ve izci marşlarıyla yetiştirdiler ve kafaya aldılar.
Hadi Cumhuriyetin ilk yıllarında doğru dürüst ulusal besteci yoktu diyelim peki sonrakiler ne ? Başka milletlere ait komik ve müstehcen şarkıları ulusal müzik diye millete yutturan kafa ile “En Vélo” gibi üç küçük kıza tecavüzü anlatan müstehcen ve pedofil bir şarkıyı “Galatasaray marşı” diye geleneksel GS pilavında mezunlara dayatan kafa arasında bir fark yoktur: Yavşak, beleşçi, yılışık, arakçı ve arlanmaz. İnsanda bir damla onur olur be !
İktidar olsun muhalefet olsun bu halkın aklı ve duygularıyla çok alay edildi. Ve bu hala hem de artarak sürüyor. Seçim günü yaklaştıkça çevremiz uçan balonlarla doldu.
Beleşçilik, kolaya kaçma, arakçılık, taklitçilik, adamsendecilik, vurdumduymazlık, lapacılık, avanta, lavanta, “benim memurum işini bilir, çalıyor ama çalışıyor” söylemleri bu milletin yeni aktöre anlayışı mı oldu ?
Buna artık bir son vermenin zamanı geldi geçiyor. Bu seçim belki de son bir fırsat olabilir. O nedenle tıpış tıpış oy vermeye gitmeden önce iyice düşünün: Bu ülke bu hale nasıl geldi, bunu kimler yaptı, kim izin verdi, kim görmezden geldi ve kim göz yumdu ?
The leaders of the G20 Summit gather around the meeting table for the first plenary session of the summit in the Pittsburgh Convention Center in Pittsburgh, Pennsylvania, September 25, 2009. REUTERS/Jim Bourg (UNITED STATES POLITICS BUSINESS IMAGES OF THE DAY)
Yeni Dünya Düzenine karşı 15 Postüla (*)
Küresel elitler, ultra kapitalistler, öjenistler, ırkçılar, faşistler, Neo-Naziler, hanedanlıklar, kolonyalist Avrupa krallıkları, teröristler, cihatçılar, uyuşturucu kartelleri, mafyatik yapılar, organ mafyaları ve benzerleri hepsi bu düzenin çıkartıları ve hepsi aynı taraftadır; hepsi birbirini kollar, hepsi halk düşmanı ve insanlık düşmanıdır. Hepsi şimdiki Yeni Dünya Düzeninden hoşnutturlar.
Zira Yeni Dünya Düzencileri ve küresel elitler “insanlığı kurtarmak için insanı kurban etmeyi bilmek gerekir” diyecek kadar kendilerini kaybetmiş ve azıtmışlardır. Onların insanlıktan kastettiği sadece kendileri gibi olan insanlardır. Yani Yeni Dünya Düzenini pekiştirmek için insanlığı feda etmeye hazırlar. Bunun ilk örneğini 9/11 saldırısında gördük. Petrol bölgelerine çökmek ve Ortadoğu’ya yerleşmek için ABD derin devletince organize edilen 9/11 terör saldırısıyla Amerikan halkını feda ettiler. İçlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu 2977 kişi öldü.
Yeni Dünya Düzeni (YDD) nin buzdağı üstündeki görünür kurumları NATO, Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Nüfus Konseyi (The Population Council), Bilderberg, Chatham House, Trilateral Komisyon, CFR, LGBT gibi örgütler ile masonik yapılanmalardır.
YDD kurumları ve örgütlerinin söylem ve eylemleri insanlık için iyi ve olumlu gibi görünse de onların altında mutlaka bir çapanoğlu, kötü bir amaç, kötü bir çıkar, karanlık ve her çeşit pislik vardır. O nedenle onlardan gelen her türlü öneri kuşku ve çekinceyle karşılanmalı, ne kadar güzel ve iyi görünürse görünsün prensip olarak kabul edilmemelidir.
Ana akım medya, dünya medyası, internet, sosyal medya, gazeteler, TVler büyük ölçüde YDD’nin kontrolundadır.
YDD’nin ana hedefi salgın hastalıklar, savaşlar ve sözde uzaylılar tarafından yapılacak yapay saldırılarla insanlığa karşı soykırım yaparak —Yuval Noah Harari’nin deyimiyle — “doğa ve çevreye zararlı ve savaşçı bir tür olan Homo Sapiens” i büyük çapta yok etmek, dünya nüfusunu %80 oranında azaltmaktır. Oysa doğa ve çevreye zararlı olan “tür” İnsan değildir; İnsan her şeyden önce kasaplık hayvan gibi aşağılanarak bir “tür” olarak tanımlanamaz. Bu İnsana ve Hümanizme saygısızlıktır. İnsan evrendeki en değerli ve en yüce varlıktır. Doğaya zararlı olan ve savaşları çıkartanlar “İnsan” değil azgın ultra kapitalistler ve küresel elit güruhtur.
Bu küresel çete Ebola, AIDS, SARS, Covid 19 gibi laboratuvarda ürettikleri virüsleri kullanarak biyolojik savaş, iklim silahları, iklim değişikliği veya HAARP gibi depremleri tetikleyebilen değişik kitle imha silahlarıyla insanları yok etmeye başlamışlardır.
Hedefleri hem küresel soykırımlarla nüfusu azaltmak, hem de, bu kaos ve panik ortamında insanlar can derdine düşmüşken, fırsattan istifade malı götürmek, her türlü hırsızlık, yolsuzluk, yağma, kara para aklama ve uyuşturucu ticaretini tam gaz sürdürmek, madde kullanımını yasalaştırmaktır.
Demokrasi, insan hakları, emeklilik ve insanca yaşama hakkı, düşünce, eleştiri ve ifade özgürlüğü, bireysel özgürlük, bireysel mülkiyet büyük tehdit altındandır. Küresel düzenin aç gözlü domuzları eski sömürge çağının özlemi içindedirler. Sömürgecilere boyun eğenlerin köleden farkı yoktu. Mal, mülk edinme hakları yoktu. Boğaz tokluğuna çalışıyorlardı… Eskinin sömürgecileri şimdilerde barışsever ve insancıl pozlar takınarak sıradan insanın, çalışanın, emekçinin, emeklinin bin bir zorlukla elde ettiği malına, mülküne, aracına, evine, eşyasına, mirasına çökme hazırlığı içindedir. Ve bunu “reform” adı altında millete zorla yutturmaya çabalıyorlar. İstiyorlar ki kendilerinden başka hiç kimse hiçbir şeyin sahibi olmasın. Onların hayalindeki düzende insanlar kendilerine ait olmayan evlerde oturacak, yaşamları boyunca kira ödeyecek, çocuklarına bir çöp bile miras bırakamayacaklardır.
Google, Facebook, Twitter ve benzeri teknoloji devleri YDD’nin av ve bekçi köpekleridir. Twitter bekçi köpeği olduğunu göstermek ister gibi 1 Nisan 2023ten itibaren “kuş” yerine “köpek” logosu kullanmaya başlamıştır.
Dünya kamuoyu artık Bertrand Russel, Noam Chomsky, JP. Sartre gibi özgür düşünceli akademisyen ve düşünürler tarafından değil, Bill Gates, Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, George Soros, Kral Charles gibi küresel elitlerin medyatik beyanlarıyla yönlendirilmektedir. Bunların arkasında Rockefeller, Rothschild gibi eski sömürgeci aileler vardır.
Julian Assange, Edward Snowden, Ethel ve Julius Rosenberg gibileri insanlık ve halk kahramanlarıdır. Onlar hayatları pahasına ölümü göze olarak bu şeytani karanlığa direndiler ve ne yaptıklarını çok iyi biliyorlardı.
Her insan istediği cinsel tercihi veya fantaziyi kendi özel hayatında yaşamakta özgürdür. Ama hiç kimse bunu —üstelik küçük çocukların da boy gösterdiği— Onur Yürüyüşleri ile insanlığa zorla ve uluorta dayatamaz. Cinsel ahlaksızlığı, sapkınlığı ve bayağılığı hoş gören, dolayısıyla etik ve ahlak anlayışı zayıflayan toplumlar, hırsızlık, kara para aklama, yolsuzluk gibi suçları da hoş görmeye başlar, umursamazlar. Günün birinde pedofiller, çocuk istismarcıları, tecavüzcüler ve sapkın tarikatlar da küçük çocuklar ve beşikteki bebeklerle birlikte el ele kol kola onur yürüyüşlerine başlarsa şaşırmayın. Yakın bir gelecekte pedofiller, cinsel tacizciler, zoofiller de LGBT kapsamına gireceğinden bu tür yapılanmalara en küçük bir tolerans gösterilmemesi gerekir.
YDD’nin aygıtları, araçları ve maşaları olan Siyonizm (siyasal Yahudilik), Evanjelizm (siyasal Hristiyanlık), İslamizm (siyasal İslam) insanlık ve dünya barışı için tehdittir. Yok edilmelidirler.
Bir yeryüzü vatandaşı olarak yapılması gereken en önemli işlerden biri bu korkunç gidişata ve YDD’ye boyun eğmemek, prensip olarak her ortamda, her düzlemde ve her fırsatta mücadele etmek, YDD’ye ve onun çıkartılarına direnmek ve kabul etmemektir. İnsanlık ve çocuklarımızın geleceği buna bağlıdır.
**********
(*) Postüla, postulat, koyut: Kanıtlanmasına gerek olmayan gerçek
HDP başkanı Selahattin Demirtaş 2012 yılında yaptığı bir mitingde:
“Alana gelmeden önce bir müdahale olmuş, demişler ki: ‘Abdullah Öcalan posterini asamazsınız.’ Onu diyenlere açıkça sesleniyoruz; Kürtlerin katili Kenan Evren’in heykelini dikebiliyorlar da, bir halk önderinin posterini mi açamayız? Siz ne diyorsunuz be! Biz bu meydana Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz”
demiştir. HDP’nin 27 Ekim 2013’te ‘Bu daha başlangıç’ sloganıyla düzenlenene Kongrede Öcalan’ın
“HDP, ortak demokrasi mücadelemizde önemli bir tarihsel sapağa işaret etmektedir. 71 devrimciliği devlete isyan devrimciliğidir. 40 yıllık isyandan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli bir müzakere süreciyle kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir.”
mesajı okunmuştur. 2014’teki kongreye ise Güney Kürdistan Başkan Yardımcısı, Suriye Rojava Meclisi üyeleri, İsveç Sosyal Demokrat Partisi katılmıştır.
KÜRTÇÜLERE GÖRE TÜRKİYE KUZEY KÜRDİSTAN
Kürtçülere göre Türkiye (Kuzey Kürdistan), Irak (Güney Kürdistan), Suriye (Batı Kürdistan) ve İran (Doğu Kürdistan) Büyük Kürdistan’ı oluşturan dört bölgedir. Güney Kürdistan Irak’a bağlı özerk bir bölge olup Barzani aşiretince yönetilmektedir. Türkiye ile komşudur. Batı Kürdistan (Rojava) Suriye’nin kuzeydoğu kesiminde Arap, Çerkez, Kürt, Süryani ve Türkmenlerin yaşadığı bölgedir. Türkiye ile komşudur. HDP’nin misyon ve vizyonu Suriye ve Irak’ta olduğu gibi özerk bölgeler oluşturmak ve daha sonra tüm bu bölgeleri birleştirip Kürt Federe Devletini kurmaktır.
HDP EMPERYALİZME HİZMET EDER
Demokratik sol bir parti olduğunu iddia etmesine rağmen HDP etnik ve Kürtçü bir aşiret partisi olup emperyalist çıkarların hizmetindedir. En büyük destekçisi ABD, İsveç ve Fransa’dır. AKP’nin öncülüğünde götürülen barış ya da çözüm sürecinde HDP hükümet ile Öcalan arasında arabuluculuk yapmış, ancak, uzlaşma ve anlaşma olmamıştır.
HDP AKP’DEN BAKANLIK ALDI
2015 Haziran genel seçimlerinde %13 oy alarak 80 milletvekiliyle TBMM’ye giren HDP AKP ile anlaşarak hükümete katıldı, Avrupa Birliği Bakanlığı ile Kalkınma Bakanlığını aldı. Ancak 3 ay sonra bu 2 bakan “Kürt illeri başta olmak üzere tüm Türkiye cehennem yerine çevrilmiştir” diyerek istifa etmişlerdir.
PKK-HDP İLİŞKİSİ
2015’te HDP milletvekili Zeydan, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Kuzey Irak’taki terör kamplarının bombalanmasının protesto edildiği bir eylemde
“PKK, Türkiye’yi ve Orta Doğu’yu gül bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir. Eğer PKK Türkiye’yi gül bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar”
demiştir. 28 Nisan 2015’te PKK’nın gençlik örgütü üyeleri Silvan ilçesinde propaganda yaptıktan sonra silah zoruyla 7 Haziran genel seçimleri için HDP’ye oy istedi. PKK üyesi Cemil Bayık da HDP için oy istemiştir.
HDPli milletvekillerin teröristlerin cenaze törenlerine katılması ve taziye ziyaretlerinde bulunması PKK-HDP ilişkisinin önemli göstergelerinden biridir. 2016’da, Demirtaş Süddeutsche Zeitung gazetesine verdiği demeçte
“Biz PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiyoruz. Ancak, sivilleri hedef alan eylemlerini terör olarak nitelendiriyoruz. Bunu protesto etmekten de geri kalmıyoruz.”
ifadelerini kullanmıştır. 2 Mayıs 2016 TBMM görüşmeleri sırasında artık balayı dönemi sona ermiş olan AKP-HDP milletvekilleri arasında kavga çıkmış, HDPliler oturumu terk ederken yine Öcalan lehine sloganlar atmış ve PKK’nın Gerilla Marşı’nı söylemişlerdir .
2023 SEÇİMLERİNDE NE OLACAK
Çok basit: Hangi ittifak HDP’ye bakanlık verirse ya da özerklik vaadinde bulunursa, Demirtaş ya da Öcalan için af çıkartırsa HDP onu destekleyecektir.
Muhalif (!) medya derken AKP’nin 21 sene iktidarda kalması için elinden geleni yapan Kılıçdaroğlu ve Y-CHP’nin peşinden sürüklenen Birgün gazetesi ile Tele1 ve benzerlerini kastediyorum. Özellikle Akit gazetesinin ruh ikizi Birgün gazetesi “Meral’den Sarayı Kurtarma Hamlesi”, “Ak-Şener” gibi pespaye manşetler ve yazılar yayınlamaya devam ediyor.
Düne kadar Meral Akşener’i göklere çıkaran bu medya şimdi sürü halinde Akşener’i AKP’nin ekmeğine yağ süren bir hain olarak suçluyor. Oysa AKP’nin ekmeğine ballı kaymaklı yağ süren, 21 senedir can suyu veren, iktidarda kalması için ve sarayı kurtarmak için tüm gücüyle çabalayan asıl hain Kılıçdaroğlu ve onun Atatürk düşmanı ve laikliği çöpe atan Y-CHP’sidir. Yapılan kayıkçı kavgalarına aldanmayın. Bunu halk ve gençlik yutar mı zannediyorsunuz ?
Akşener’in masadan dışlanmasıyla Kılıçdaroğlu biri dinci, diğeri muhafazakar, diğer ikisi AKP çıkartısı dört cılız partiyle baş başa kaldı. Böylelikle masanın sırf Kılıçdaroğlu’nun adaylığı için kurulduğu ortaya çıkmış oldu. Şimdi artık Kürtçüleri de yağma sofrasına davet edebilir.
KK’NIN PLANI NEYDİ ?
KK öncelikle kendisi için büyük bir tehdit olarak gördüğü İmamoğlu’nu –Muharrem İnce’ye yaptığı gibi — harcama ve dışlama planları yaptı ve bunu başardı. AKP’nin kabusu ve bu partiyi büyük bir bozguna uğratan İmamoğlu’nun aday olmasını engelledi. İkincisi Akşener’i kendisine “borçlu” gördüğünden kendi adaylığını sürekli öteleyip yumurta kapıya geldiğinde, seçime çok az bir süre kala , Akşener’e bu de facto dayatmayı yaptı. Ama bu lagara lugara oldu bitti tutmadı.
KK BU MASAYI NEDEN KURDU ?
Peki koskoca ana muhalefet partisi lideri KK neden bu masayı kurdu ? KK 21 Nisan 2019 tarihinde bir askerin cenazesinde yuhalanmış, bir grup tarafından saldırıya uğramış, suratına yumruk yemiş, tekmelenmiş ve kaçıp sığındığı bir köy evinde 2 saat linç edilme korkusuyla çaresiz saklanmak zorunda kalmıştır. Öfkeli kalabalık evi yakmak istemiş ama bu güvenlik güçlerince zorlukla engellenmiştir.
Bu olaydan sonra KK’nın psikolojik dengesi tamamen bozulmuş, özgüvenini iyice kaybetmiş, bir suikastla öldürülmekten paranoyakça korktuğundan, sık sık dede olduğundan ve torunlarından söz ederek kendini acındırmaya çalışmış, helalleşme yolculuğuna çıkmış, tek başına AKP’ye meydan okumaya cesaret edemediğinden o dört dandik partiyi de halk nezdinde sanki AKP’liler ve dincilerle ittifak yapıyor görüntüsünü yaratmak ve onları kalkan olarak kullanmak amacıyla masaya davet etmiştir. Buna rağmen KK linç travmasını ve ölüm korkusu bir türlü üstünden atamamış, miting yapmaktan bile korkar olmuştur. KK kişilik olarak korkak, ezik ve pısırıktır. İpleri George Soros’un elindedir. İpleri kesildiği an kadavra bir kukla gibi yere yapışacaktır. Ruhen hasta olan hezeyanlar içindeki bu başarısız ve beceriksiz adamdan bu millete bir fayda gelmeyeceği açıktır.
SONUÇ
Sonuçta Akşener kirli pazarlıklara ve bu son de facto dayatmaya boyun eğmeyip masadan kalkmak zorunda kaldı. Malum muhalif medya ise hiç vakit kaybetmeden, hiç utanmadan, ahlaksızca ve büyük bir çirkeflikle Meral Akşener’e karşı toplu saldırıya geçti. Hade anca gidersiniz.
En başta sorulması gereken soru şu: Kılıçdaroğlu’nun aday olarak dayatılmasına en çok kim sevindi ? Kuşkusuz iktidar ve RTE.
Facebook’taki yazımda:
“Son anda George Soros bastırdı: 6lı masanın ortak adayı KK oldu. TELE1’in Sorosçuları Merdan Yanardağ ve Emre Kongar’ın ağzı kulaklarında, diğer CHP yalakası ile iktidar medyası herkes bayram yapıyor. Akşener direnmeye çalıştı ama o da Soros’a boyun eğecek”
diye yazmıştım. Ama yanıldım. Meral Akşener hiç beklenmedik bir hamle yaptı ve kuşatmayı bir huruç harekatıyla yardı.
Bunun üzerine en başta Soros beslemesi Tele1 ve Birgün olmak üzere tüm muhalif (!) medya hiç vakit kaybetmeden çok çirkin iftiralarla Meral Akşener’e karşı bir linç saldırısına girişti. Merdan Yanardağ’ın KK’yı sırf Alevi olduğu için desteklediği de böylece açığa çıkmış oldu. Bunu yazmak istemezdim ama bardağı taşırdılar, Kılıçdaroğlu’nun gözündeki devasa merteği görmezden gelip Akşener’in gözündeki çöpe kafayı taktılar. Anımsayalım:
Y-CHP’NİN KARŞI DEVRİMCİ KRONOLOJİSİ
KK kaset kumpasıyla CHP’nin başında oturduktan sonra “biz yeni CHP olduk” dedi,
Partideki Atatürkçüleri temizleyip, laikliği ve devrimleri çöpe attılar, dincileri ve Kürtçüleri partiye doldurdular
Kılıçdaroğlu, Prof. Yılmaz Büyükerşen yerine “ Ekmek için Ekmelettin” sloganıyla hiç utanmadan İslamcı Ekmelettin’i aday gösterdi, tıpış tıpış oy kullanacaksınız dedi.
Hiç utanmadan “ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum” dedi
Ankara’dan İstanbul’a yürüdü olmadı
Hiç utanmadan “ben Dersimli Kemalim” dedi
Önüne gelenle helalleşti, helalleşme yolculuğuna çıktı
Hiç utanmadan “ben bozkurt Kemalim” dedi
Hiç utanmadan Saidi Nursi’yi sahiplendi, Nurcu gazetecilerle görüştü, türbana sahip çıktı, “Ben bir numaralı ülkücüyüm” dedi
Kılıçdaroğlu türbanı, kara çarşafı her yerde serbest bırakacağım dese bile, tarikatları, tekke ve zaviyeleri açacağım dese bile, bu millete şeriatı bile vaat etse, hatta anayasaya “devletin dini İslam’dır” maddesini koyacağım dese bile nafile. Hem ihanet ettiği CHP tabanından, hem de yaranmaya çalıştığı AKP tabanından oy alamayacak. Çünkü sahte, kaypak, yılışık, riyakar ve sünepe: Bukalemundan beter.
Acı gerçeği görmek gerekiyor: Kılıçdaroğlu ve CHP Atatürk ilkeleri ve devrimlerine karşı büyük bir ihanet içindedir.
KILIÇDAROĞLU NEDEN BÖYLE ?
KK, kendisine yapılmış olan linç girişiminin travmasını ve ölüm korkusunu bir türlü üstünden atamadı. Miting yapmaktan korkmasının, helalleşme yolculuğuna çıkmasının, her fırsatta dede olduğundan ve torunlarından söz ederek kendini acındırmaya çalışmasının nedeni de bu ölüm korkusu.
Tek bir seçim kazanamamış bu beceriksiz ve kılıktan kılığa giren bukalemun son umudunu cumhurbaşkanı olmaya bağlamış. Amacı, eğer seçilirse, hizmet etmek değil “cumhurbaşkanı” ünvanını alarak kabız biri olmadığını kanıtlamak, bu ünvanın arkasına sığınarak höt zöt yapmak. Ama aday olduğu halde eziklik ve ölüm korkusu hala devam ediyor. İşte son attığı twit ile yine ölümü yüceltiyor:
“Birlik ve beraberlik; ölümden başka her şeyi yener.”
Yani en büyük erk onun için “ölüm”. Ölüm ve ölüm korkusuna odaklanmış bir kişinin bu ülkeye bir faydası olmaz.
Halk onu istiyor mu ? Hayır
Halka bir umut, bir coşku, heyecan verebiliyor mu ? Hayır
Masada kendisine en yakın isim olan Meral Akşener’i harcayan KK dinciler ve AKP artıklarıyla baş başa kaldı. Kürtçü partileri de masaya davet etmeye çalışacak.
Kuşkusuz KK’nın adaylığına en çok sevinen iktidar ve RTE. Artık çok rahatlar. Neden ? Çünkü KK onlar için çok kolay lezzetli bir lokma Kılıçdaroğlu ABD Başkanı Biden gibi bunama belirtileri ve ihtiyarlara özgü o “çok bilmiş” tavırlar içinde. Şizofrenik-debil hastalara özgü olan yüzündeki yapmacık güleç ifade ise hem ezikliğin hem de korkaklığın bir dışa vurumu. RTE’nin dediği gibi dostlar başına muhalefet derken sonunda dostlar başına bir aday çıktı ortaya. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı Türkiye için ikinci bir büyük felaket olacaktır. Asla kazanacak bir aday değil ve muhalefeti hiç ummadığı büyük bir bozgun bekliyor.
Teknoloji o kadar ilerledi ki dünya egemenleri yapay bir Armagedon yaratıp bunu insanlığa yutturabilirler. Zira, iklim ve sıcaklık değişimlerini, rüzgarları, bulutları, kasırgaları, yağmurları zaten yönetiyor ve istedikleri bölgeye yönlendirebiliyorlar; fay hatlarını tetikleyerek yapay depremler oluşturuyor ve laboratuvarlarda salgın hastalıklar üretiyorlar. Hiçbir şey tesadüfen ve rasgele olmuyor, herşey belli bir plan dahilinde adım adım ilerliyor.
Bu küresel elitler insanlık belleğine yüzyıllardır kazınmış İsa Mesih imgesiyle örtüşen uygun klonlanmış bir biyonik insan modelini de Mesih ya da Maşiyah olarak millete gazlayabilirler. Dünyadaki kaos ve savaş ortamıyla iyice sersemlemiş ve grogi olan kitleler zaten umutla bir “Kurtarıcı” beklentisi içinde değil mi ? Yahudiler Maşiyah, Hristiyanlar Mesih, Müslümanlar da Mehdi’yi beklemiyor mu ?
Ve egemenler ellerindeki çok gelişmiş manyetik rezonans silahları, süpersonik füzeler, nükleer, biyolojik, kimyasal ve kitle imha silahları ile kırımlar ve soykırımlar düzenleyip bunları sanki tanrısal bir gazap gibi Armagedon ya da Mahşer günü olarak millete yutturabilirler.
Dindar olmayan kitle için ise benzer senaryoyu bu kez kendi ürettikleri biyonik uzaylılar ve UFO’lar ile yapacakları çok yüksek bir olasılık olarak görünüyor. Çünkü 2023 başından beri dünyaya bir uzaylı saldırısı geyiği aldı yürüdü. Yok artık daha neler demeyin, bal gibi olur ve herkes bunu hamuduyla yutar. Karşımızda acımasız katillerden ve insanlık düşmanlarından oluşan azınlık bir gurup var. Amaçları dünya nüfusunu %80 oranında yok etmek. Covid salgını başladığından beri bunu söylüyorum.
7.8 ve 7.6 şiddetindeki ikiz deprem felaketi ülkenin beşte birini yok etti. Can kaybı resmi kayıtlara göre 50bine yaklaştı, yaralı sayısı 100bini geçti. Bazı uzmanlara göre 60 bazılarına göre 130 atom bombası atılmış gibi oldu. Bu ikiz depremi hiç bir uzman öngöremedi. Hepsi İstanbul’da büyük bir deprem olacak diye tepişip duruyordu. Hepsi şapa oturdu ve hala pişkin pişkin peygamberlik etmeyi sürdürüyorlar.
Bu ikiz deprem felaketi tam da Cumhuriyetin 100. yılında, tam ülke çok kritik bir seçime giderken, tam yeni bir yılın başlangıcında insanlar büyük umutlar ve beklentiler içindeyken, tam Türkiye’nin NATO’dan atılması konuşulurken, ABD ve Avrupa Birliği ile arası iyice bozulmuşken ve onlara kafa tutarken, Rusya ile yakınlaşmışken, tam ABD ve 8 Avrupa ülkesi terör bahanesiyle konsolosluklarını kapattığı sırada, tam 2023 başından beri Avrupa medyasında Türkiye karşıtı kampanya sürerken ve yazılar yayınlanırken, hatta Türkiye’nin artık müttefik olmadığı ve cezalandırılması gerektiği yazılırken ve yazıldıktan sonra…. gerçekleşti.
Kaderi geçin, kader asla olamaz ve olmaz. Ancak, ben böyle bir tesadüfler silsilesini kabul edemem. Eğer tesadüf ve rastlantı yoksa, o halde mutlaka bir “plan” veya “planlama” vardır.
Tüm bu aşağıda sıraladığım kronolojik olayların bu kadar kısa bir süre içinde art arda gelmesi, yeni bir yılın başlangıcında ve Cumhuriyetin 100. Yılında oluşması tesadüf olabilir mi ?
1 Ocak 2023 den itibaren Batı medyasında Türkiye karşıtı yoğun bir karalama kampanyası başlatıldı.
21 Ocak 2023 ten itibaren İsveç ve Danimarka Türk Büyükelçilikleri önünde Kuran yakma eylemleri yapılmaya başlandı.
27 Ocak 2023 te Avrupa’daki Kuran yakma olaylarına ilişkin ABD bir terör güvenlik uyarısı yayınladı ve İstanbul’daki başkonsolosluğunu kapattı.
30 Ocakta ABD uyarıyı güncelledi ve müttefik devletleri uyardı.
31 Ocak Hollanda ve İngiltere İstanbul Başkonsolosluklarını geçici süre kapattıklarını açıkladı.
1 Şubat , İsviçre, İsveç, Belçika, İtalya ve Almanya’nın arkasından Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu da terör olacağı gerekçesiyle kapandı.
2 Şubat, Hollanda, İsviçre, İsveç, İngiltere, Almanya, Belçika, Fransa ve İtalya’nın Ankara Büyükelçileri Dışişleri Bakanlığına çağılarak uyarıldı.
3 Şubat günü bir ABD savaş gemisi İstanbul Boğazına geldi.
4 şubat ABD Büyükelçisi gemiye çıktı ve gemiye standart dışı devasa bir Amerikan bayrağı ve minicik bir Türk bayrağı çekildi. (Gemi daha sonra Gölcük limanına gitti). Aynı gün bir ABD uçak gemisi İzmir’in karşısına Pire limanına konuşlandı.
Batı medyasında Türkiye karşıtı karalama kampanyası ve tehditler tam gaz sürerken en son The Guardian’ın 5 Şubat Pazar günkü makalesinde
Türkiye’nin Batılı bir müttefik olarak güvenilirliğinin neredeyse sona erdiği, Batının dostu olmadığının kabul edilerek buna göre cezalandırmasının zamanının geldiği
açıkça ifade edilerek Türkiye’nin cezalandırılması gerektiği vurgulandı.
Ertesi gün 6 Şubatta ilki saat 04.17 (M 7.8 ), ikincisi saat 13.24te (M 7.6) olmak üzere iki büyük deprem meydana geldi. İnsanlar depreme yataklarında yakalandılar ve ikinci sarsıntı hiç beklenmedik bir anda geldi. İlk sarsıntıda ayakta kalan ve içinde insan olan bir çok bina bu ikinci depremle tamamen yıkıldı. Can kaybı ve yaralı sayısı bu nedenle çok daha fazla oldu. Çeşitli büyüklüklerdeki artçı depremler ise 10 saat boyunca sürdü. Depremden sonra İskenderun limanında başlayan büyük yangın ancak 9 Şubatta kontrol altına alınabildi.
10 ili etkileyen bu deprem fırtınası sonucunda can kaybı 21.000i, yaralı sayısı 70.000i geçti, yıkılan bina sayısı 10.000i geçti. Uzmanlara göre bu rakamların daha da artacağı tahmin ediliyor. Türkiye ve Suriye’de büyük tahribat yaratan deprem Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin, Mısır, Kıbrıs Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan’da hissedildi.
7 Şubat tarihli New York Times’a göre 6 Şubat depremi Hiroşima’da patlatılan atom bombasının 32 katına eş değerde. Prof. Dr. Ahmet Ercan’a göre ise bu deprem fırtınası 130 atom bombası gücünde.
İmdi tekrar soruyorum: Tüm bu olayların yeni bir yılın başlangıcında, tam da Cumhuriyetin 100.cü yılında, tam Türkiye kritik bir seçime giderken bu kadar kısa bir süre içinde art arda gelmesi bir tesadüfler zinciri olabilir mi ?
(İnsanlığın yüz karaları ve dünyanın baş belaları)
Öjenizm ırkı arındırmak ve geliştirmek amacıyla engelli, kusurlu, zekâ özürlü, zihinsel veya bedensel özürlü insanların veya etnik grupların pasif ya da aktif yöntemlerle yok edilmesini öngören bilimsel bir ırkçılık türüdür. Bu yöntemin en gözüpek uygulayıcısı Nazilerdi.Daha sonra bu sapkın kuramı ne oldum delisi küresel elitler, hanedanlıklar, azgın ultra-kapitalistler sahiplendi.
Bu bağlamda, öjenizm ve aşılar konusunda uzman araştırmacı dostum Bora Akad’ın önemli bir çalışmasını aynen aktarıyorum:
Bir takım şahsi ve tâlî nedenlerle epeydir yazamıyordum ve gelişmeler birikti, hatta artık daha da ciddi ve kaygı verici bir gidişata doğru yol almaya başladı !
Bu kapsamda ve bu gidişatın kulisteki senaryolarının hazırlayıcısı olduğuna inandığım bir kuruluş hakkında sizlerle sohbet etmenin, fikir alış verişi yapmanın verimli ve daha zenginleştirici olacağını umut ettiğim için uluslar ve devletler üstü sapık ve öjenist oligarşinin artık giderek iyice açığa çıkmaya başlayan nihai hedefleri doğrultusunda Rockefeller ailesinin ve yandaşlarının katkı ve yönlendirmelerini kapsayan çok özet bir çözümlemeyi sizinle paylaşmak ve bilgi aktarmak amacıyla aşağıda sizlere sunuyorum. İlginiz ve sabırlı dostluğunuz için peşinen teşekkür ederim !
Rockefeller ailesi öjenizm, genetik modifikasyonlar, transhümanizm, ırk seçimi ve oluşturulmaları vb.. gibi konuları saplantı haline getirmiş durumda ve nerdeyse 1,5 asırdır bu alanda araştırma ve yatırımlar yapmakta olup bunun son örneği de tabii RNA aşıları ! Ama kuşkusuz bu yeni değil ve daha öncesi de var. Başlayalım…
Amerika’da öjenizm oluşumu
1910’lu yıllarda Standard Oil’in (John D. Rockefeller’ın petrokimya şirketi) şekil değiştirmesinden ve Rockefeller Vakfı’nın kurulmasından birkaç ay önce yepyeni bir proje doğdu:
Eugenics Record Office – ERO (Öjenist Kayıt Ofisi ).
Amaç, Amerikan nüfusu hakkında biyolojik ve sosyal veriler toplamak, öjenist ve kalıtımsal çalışmalar için bir araştırma merkezi oluşturmaktı. Bu projenin finansörü Rockefeller’lardı ve ilginç bir şey göze çarpıyordu : Merkezin bütçesi, en önemli Amerikan üniversitelerinde yürütülen tüm araştırmalara ayrılan bütçeden çok daha yüksekti (1)
Bu girişimle birlikte Amerikan siyasi hayatına sokulan öjenizm hareketi yavaş yavaş ivme kazanmaya başladı ve 1924 Göç Yasası’nı ve onun gibi birçok yasayı etkiledi. Örneğin :
• ABD sınırlarının Yahudilere, Araplara, Asyalılara ve Doğu Avrupalılara kapatılması.
• “Kusurlu ve sakat” kabul edilen genlere sahip binlerce Amerikalının kısırlaştırılması (göçmenler, engelliler, vb.) (2)
Rockefeller Vakfı’nın sağladığı fonlar sayesinde Stanford, Harvard, Yale gibi en prestijli üniversitelerde çok sayıda öjenist çalışmalar yapılmaya başlandı (3) Daha o zamanlardan itibaren birçok araştırmacı mevcut öjenist politikaları desteklemek amacıyla bazı verileri değiştirmeye başlayıp bu veriler üzerinde uydurma kanıtlar yaratıyorlardı (4) Bütün bunlar usul usul şekillendirilmeye başlanırken 2. Dünya Savaşı patlak verdi.
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Öjenizm ve Rockefeller katkısı
1920’lerden itibaren Rockefeller Vakfı, hem Amerika Birleşik Devletleri’nde, hem de Almanya’da insan biyolojisi ve genetiği üzerine araştırma merkezleri geliştirmek için büyük yatırımlar yaptı.
• 1926’da Vakıf, araştırmalarına devam etmeleri için 100 Alman öjenist kuramcıya 4 milyon dolar verdi;
• 1939 yılına kadar Rockefeller’lar, Kaiser Wilhelm Psikiyatri Enstitüsü’nü (Auschwitz’de gerçekleştirilen deneylerle yakın işbirliği içinde olan ve araştırma direktörlerinden biri olan Ernst Rüdin’in “Aryen ırkı”nın sağlığı konusunda Hitler ile işbirliği yaptığı enstitü) finanse etti (5 ve 6)
• 1929’da sıra, Vakıf tarafından 317.000 $’a kadar finanse edilecek olan Beyin Araştırmaları Enstitüsü’ne geldi. Bu merkezin amacı “Alman ırkının” biyolojisini incelemek ve bulguları Almanların üstün ırk kuramına uyarlayacak biçimde kullanmaktı (7)
Edwin Black (8) gibi gazetecilerin araştırmalarına göre Rockefeller Vakfı, “Aryen ırkı”nın yaratılmasına yönelik ve toplama ve imha kamplarında (9) yürütülen deneylere ideolojik olarak katıldı.
Tahmin edebileceğiniz gibi, bugün Nazi Almanyası ve Rockefeller Vakfı’nın perde arkasında gerçekte nasıl bir işbirliği içinde olduklarını bilmek nerdeyse imkansız. Ancak, yadsınamayacak olan gerçek, Amerikan ve Alman öjenist kuramcıların, özellikle Vakfın sınırsız finansmanı sayesinde, iki Dünya Savaşı arasında yakın işbirliği ve alışverişte bulunduklarıdır.
Bunun en bilinen kanıtları da mesela :
*1933’te Öjenizm ve göçmenlik üzerine yaptığı araştırmalar nedeniyle Harry H. Laughlin’e (Öjenist Kayıt Bürosu ERO başkanı) Alman Heidelberg Üniversitesi tarafından verilen ödül (10)
ve
*büyük ölçüde 1924 tarihli Amerikan Göç Yasası modelinden esinlenen ve Laughlin tarafından da desteklenen Hitler’in Alman kısırlaştırma yasası (11)
gibi girişimlerdir.
1939’dan itibaren Rockefeller Vakfı, Nazi Almanyası ile olan bağlantılarını ve Alman öjenist kurumlara olan finansman desteğini tamamen durdurdu.
Ancak, bu etik ve hayırsever (!) vakıf için başka bir fırsat ortaya çıkıverdi : Guatemala’da yaratılan frengi salgını !
1946 ve 1948 yılları arasında, deneysel bir Amerikan programı, penisilinin cinsel yolla bulaşan hastalıklar üzerindeki etkinliğini test etmek için Guatemala’da binlerce kişiye frengi aşıladı.
Guatemala resmi kurumları bu deneyime onay verdiler ama yetimler, fahişeler, zihinsel engelliler ve askerlerden oluşturulan kobayların kendi onayları alınmadı.
Bu çalışmaların başında Thomas Parran gelmekteydi. Parran, ABD Halk Sağlığı Servisi yetkilisi ve aynı zamanda Rockefeller Vakfı’nın yönetici üyelerindendi (12)
Araştırma raporlarında, Guatemala fahişelerinin frengi kapmaları için cinsel organlarına belsoğukluğu bakterisi olan bir tampon emdirildiğinden söz edilmektedir (13)
Enfekte olduklarında bu fahişelerin, mahkumlar ve askerler de dahil olmak üzere bir çok erkekle zincirleme cinsel ilişkide bulunmalarının istendiği, ama bu “kobayların” hiçbirinin, bir deneye katıldıkları konusunda bilgilendirilmediği belirtilmektedir (14)
Bu skandal konusunda 2015’ten bu yana Rockefeller Vakfı, Bristol Myers Squibb İlaç grubu ve John-Hopkins Üniversitesi aleyhine bir dava sürüyor (15) Bu olayın yol açtığı korkunç ahlakî skandalın yanı sıra, Rockefeller ailesi ve Bristol Myers Squibb “şirketlerinin çıkarları ve finansal kazançları uğruna Guatemala halkının (eşler, çocuklar, torunlar vb..) hayatlarını ve sağlıklarını tehlikeye atmış olmakla” suçlanıyorlar (16)
İlaç testleri ve öjenist deneyler ve Big Pharma
Aslında, “az gelişmiş” olarak kabul edilen yoksul ülke halklarında veya diktatoryal rejimlerle yönetilen ülkelerde yöneticileri satın alarak halklar üzerinde deneyler yapmak Big Pharma’nın stratejisinin vazgeçilmez bir uygulamasıdır. Bu konuda Etiyopya’nın eski sağlık bakanı ve bugünkü DSÖ başkanı Tedros Ghebreyesus en güncel ve çarpıcı örneği oluşturur !
Tedros, sağlık bakanı olduğu dönemde Bill ve Melinda Gates Vakfı’nın Etiyopyalı kadın ve çocuklar üzerinde yaptırdığı ve 15 bin çocuğun ölümüne ve binlerce kadının kısır kalmasına neden olan deneylere izin vermiş, bu etik ve hayırlı(!) davranışı nedeniyle de tıp doktoru olmamasına rağmen DSÖ’nün başına getirilmiştir !
2009’da yapılan bir araştırma, 2007’de en büyük 20 Amerikan ilaç şirketi tarafından finanse edilen araştırmaların 1/3’ünden fazlasının (öncelikle finansal nedenlerle) Amerika Birleşik Devletleri dışında yürütüldüğünü gösteriyor (17) Bu oran o zamandan beri sürekli arttı, bu da etik ve aynı zamanda mali kaygılara yol açtı (bu çalışmaların yürütüldüğü ülkelerin çoğu, bu araştırmaları denetleme ve kobay olarak kullanılan halk kesimini koruma olanağına sahip değil).
Bu, özellikle 1997’de bir menenjit salgını sırasında Nijerya’da gözlemlenmiş bir durumdu. Pfizer, daha önce çocuklarda hiç kullanılmamış olan yeni bir antibiyotiğini (Trovan) Nijer’de yaklaşık yüz çocukta denedi. Bununla ilgili 2 büyük sorun gözlemlendi :
Her şeyden önce, Pfizer, klinik araştırmadaki ebeveynlerden ve çocuk katılımcılardan gerekli onayları alamamıştı.
Bunun yanı sıra firma bu çalışmanın sonucunda ölen 22 çocuğun ölümü (%22 !) konusunda hiçbir zaman sorgulanmadı ve laboratuvar davayı pek fazla büyütmeden mahkeme dışında ve her kurbanın ailesine açıktan 175.000 dolar ödeyerek ört bas etti (18)
İnsan genetiğini düzeltmek ve bilimsel geliştirme : hangi amaç için ?
Tüm bunlar, Rockefeller ailesinin kurduğu küresel sağlık sisteminde paranın ve kuşkulu yöntemlerin ahlak ve yarardan çok daha ağır bastığını bir kez daha kanıtlıyor.
Öjenizm konusunda Rockefeller Vakfı ve Bill-Melinda Gates Vakfı her yıl birkaç milyon doları, güya insan genetiğini ve teknolojiyi “iyileştirmesi” beklenen araştırmalara bolca pompalıyor. Bu bağlamda son yıllarda, birkaç transhümanist proje de ortaya çıktı, örneğin:
2018’in sonunda Çin’de ilk genetiği değiştirilmiş bebeklerin doğumu: anne ve babaları AIDS hastası olan Lulu ve Nana adlı ikizler VIH’e dirençli hale getirilmek amacıyla genetik açıdan “modifiye” edildiler (19)
Ama bu deneyin bugüne kadarki gelişimi bunun çok olumsuz sonuçları olabileceğini düşündürüyor : Bebeklerin doğum tarihleri sürekli değiştirildi; bu “deneyin” sorumlusu bilim adamı ev hapsine kondu ve araştırmacıların ikizlerin genlerinde ortaya çıkabilecek olası başka ve değişik mutasyonlar hakkında hiçbir fikirleri olmadığı anlaşıldı (20)
Kenya ve Malawi’de “deri altına enjekte edilen aşı kartı” projesi: Gates Vakfı tarafından finanse edilen ve MIT tarafından tasarlanan bu teknoloji, “tıbbi kayıtların yeterli olmadığı ülkelerde nüfusun aşılanma geçmişi hakkında daha iyi bilgi” sağlama amacına yönelikti. (21) Covid krizi ile daha da güncellik kazanan bu teknoloji, cilde yakın tutulacak basit bir akıllı telefon sayesinde aşı ve diğer hassas bilgilerinizin algılanmasını mümkün kılmayı hedefliyor
En kazançlı ve en endişe verici proje ise, açıkçası, son 2 yılda bütün dünyada milyarlarca insana enjekte edilen RNA aşıları projesidir. Big Pharma’ya milyarlarca dolar kazandırmasının yanı sıra, bu konuna yürütülen bir çok araştırma bu RNA aşılarının gerçekten de insan DNA’sına kaynaştığını ve onu değiştirebildiğini kanıtlar gibi görünüyor (22)
Özellikle İsveçli araştırmacılar, Pfizer/BioNTech aşılarında bulunan RNA mesajının yalnızca 6 saat içinde insan DNA’sına sızıp onu değiştirebildiğini kanıtladılar. Ne var ki bu değişiklik hiç bir şekilde öngörülen ve kontrol altında tutulabilen bir şey değil (23)
Ve ne yazık ki bütün bu araştırmalar, RNA “aşılarının” gözlerden kaçırılan tehlikeli yan etkileri konusundaki bulguların sadece başlangıcını oluşturuyor.
Sizi ve sevdiklerinizi etkileyebilecek bu hassas konular hakkında yapabileceğim tek şey sadece düzenli olarak bilgi sahibi olmanızı tavsiye etmek olacak !
“Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000”
Ekrem İmamoğlu
Herkes İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme kararını kabullenip kuzu kuzu evine döneceğini sanıyordu. Hiç kimse onun Saraçhane’de miting yapacağını beklemiyordu.
Ekrem Başkan’ın çağrısıyla İstanbul halkı koşa koşa mitinge geldi. Meral Akşener Ankara’dan yola çıkıp mitinge yetişti. Mansur Yavaş geldi. TİP Genel Başkanı Erkan Baş, HDP, TKP gibi partililer de miting alanına geldi. Ortalık “hükü-met-istifa” ve “cumhur-başkanı-Ekrem-İmamoğlu” sesleriyle çınlıyordu. Bazı kanallar halkın bu çağrısı duyulmasın diye canlı yayında sesleri kıstılar.
Kılıçdaroğlu Almanya ziyaretini yarıda keserek apar topar hemen yola çıktı. Sanırım onun korkusu İmamoğlu’nun Meral Akşener ile miting düzenlemesiydi. Ama çok geç kalmıştı. Meral ve Ekrem otobüsün üstünde kucaklaşıyordu.
“Gençliğim var” diye haykıran Ekrem Başkan 6lı masa liderlerini ve İstanbul halkını yarınki (bugün 15.12.2022) mitinge çağırıyordu. “Gençliğim var” çığlığı doğrudan Kılıçdaroğlu ve iktidara bir meydan okumaydı.
“Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000” diye haykıran Ekrem Başkan’ın yarattığı bu rüzgarı 6lı masa ve muhalif medya nesnel bir şekilde değerlendiremez ve hala Kılıçdaroğlu’nun aday olması için ısrar etmeyi inatla sürdürürlerse halkın iradesine büyük bir ihanette bulunmuş olurlar.
“Ben buradan sadece İstanbul’a değil başkentimiz Ankara’ya, İzmir’e, Hakkari’ye, Edirne’ye, Sinop’a, Adana’ya, Diyarbakır’a bütün şehirlere sesleniyorum. Trabzon’a sesleniyorum. Niye biliyor musunuz?
Bugün burada yaşatılan şey ülkemizin her yerinde insanlarımıza yaşatılabilir. Milletçe ayağa kalkacağız. Bizi mahkum etmeye kalkanları pişman edeceğiz. Nerede edeceğiz? Sandıkta edeceğiz”
Diye halka seslenen Ekrem Başkan’ın sesine kulak verin. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere 6lı masayı halkın bu coşkun isteğine, ulusal iradeye boyun eğmeye, ulus iradesine saygıya davet ediyorum.
Ekrem Başkan bu rüzgarı ABD, İngiltere ve Almanya’ya gitmeden, Rifkin, Acemoğlu gibi Soros’un, küresel sermayenin adamlarıyla, baştan savma bir vizyon toplantısıyla değil Türk halkı ile birlikte yakaladı. AKP’nin İstanbul belediye seçimlerinde yaşadığı büyük bozgun, bu kez 2023 seçimlerinde Ekrem Başkan ile Türkiye çapında gerçekleşecektir.
EK NOT (20.12.2022)
KK ile RTE’nin İmamoğlu’nun siyasetten men ve diskalifiye edilmesi operasyonunda işbirliği yaptığı kanısında idim. Ama bugün grup toplantısında gördüm ki KK bu işin içinde ve artık eminim: Grup toplantısında tek bir söz söylemesine bile izin vermedi. Dolaylı olarak Erdoğanı eleştirir gibi yapıp “ihtirasına yenik düşme” mesajı verdi Ei’ye. KK her ne pahasına olursa olsun Eİ’ye geçit vermemeye kararlı. RTE’nin de isteği bu. RTE ve Bahçeli KK aday olursa sevinçten havalara uçacaklar. KK’nın Almanya seyahatini Eİ’nin yargılanmasına denk getirmesi rastlantı değildi. Eİ’nin ceza alacağını biliyordu ve suç mahalinde bulunmamakla paçasını kurtaracağını zannediyordu. KK parti içi ve CB adaylığındaki en tehlikeli rakibini pasifize ve diskalifiye etmeyi büyük ölçüde başardı. TC’nin idam fermanı CHP, KK ve TELE-1 tarafından yazılmıştır. Ve kendi elleriyle iktidarı yeniden RTE’ye teslim edecekler. KK’nın aday olması için ısrar edenler herkesin gözü önünde ulusun iradesine ve TC’ye büyük bir ihanet içindedirler.
Kılıçdaroğlu’nun yeni danışmanı Jeremy Rifkin ekonomist değil. Amerikalı bir deneme yazarı, ekonomik ve toplumsal konularda öngörü uzmanı, yani fütürist, ya da postmodern kahin. Pennsylvania Üniversitesi Wharton Ticaret Okulu’ndan ekonomi alanında sadece lisans derecesi var. Yani “tüccar terzi” gibi bir şey.
Merkel’in eski danışmanlarından biri olması da bir şey ifade etmez. Ortalık zaten sahte doktor ve şarlatandan geçilmiyor. Adamın resmine bir bakın: Suratından hinlik akıyor. Konferans başına en az 30.000 -50.000 Dolar ücret alıyormuş. CHP ile nasıl bir anlaşma yaptığı da yakında ortaya çıkar.
Türkiye’de bir sürü deneyimli iktisatçı varken futbolcu ithal eder gibi Amerika’dan bir “deneme yazarı” ithal etmek CHP’nin Türkiye gerçeklerinden ne kadar kopuk ve ne kadar zavallı bir parti olduğunun açık kanıtı.
Hadi şimdi CHP ve güya muhalif medya parlatın bakalım Rifkin’i. Bu millet yeteri kadar kazık yedi bir kazık daha gelsin ne olacak ki. Özgür Özel’in 2.12.2022 günü Jeremy Rifkin için yaptığı görkemli ve hamasi açıklama ise şöyle:
“Jeremy Rifkin, Genel Başkan danışmanı ve bundan son derece memnunuz. ‘İlim Çin’de de olsa gidin alın’ denmiş. Amerika’da teknolojiyi, İngiltere’de finansı, Alman sisteminden de endüstri ve istihdamı alan yeni bir model… Buna mı itirazınız var? ‘İlim Çin’de de olsa alın’ diyen peygamberin ümmeti olmakla övünenler böyle mi anlamışlar peygamberin onlara yaptığı öğüdü.”
Buram buram takiye, acz ve dincilik kokan bu açıklama gerçekten mide bulandırıcı. Türk halkı bu bataklıktan nasıl kurtulacak doğrusu merak ediyorum. Gelecek kapkaranlık.
—Sadece raf fiyatlarını denetlemek yeterli değil, son kazık öderken geliyor–
28.11.2022 günü Eskişehir’e geldim. Ertesi gün Vişnelik’teki 3M Migros’tan global bir alışveriş yaptıM. Raf fiyatı 17 TL olan diş fırçası fiyatının 41,90 TL, terlik fiyatının ise 24 TL yerine 49,99 TL olarak fişe yansıtıldığını gördüM. Kontrol etmeseydim bir güzel kazıklanacaktım. (Fiş tarih 29/11/2022, no:0006, saat: 12:09)
Ürünleri iade için danışmaya gidecektim ama orada bağıra çağıra müşteriler ile danışma arasında bir kavga olduğunu görünce kasiyere rica ettim. Kasiyer kasasını kapatıp ürünleri aldığım raflara geldi ve bana hak verdi.
Daha sonra danışmadaki kavga sona erince danışmaya gittim. Danışma yetkilisi ile görüştüm. Bir karışıklık olduğunu “arkadaşlar fişleri karıştırmış” diyerek çok olağan ve pişkin bir şekilde kabul eden danışma yetkilisi özür dilemeye bile gerek görmedi.
“Ama bakın bu Migros için kötü bir puan” dediğimde en ufak bir tepki göstermedi. Ürün fiyatlarını kontrol etmek için kasadan ayrılan kasiyer kızcağızı “görev yerini terk ettiği” gerekçesiyle azarladı. Umarım ceza vermezler.
Diş fırçasının daha kalitesini 12.35 TL’ye başka bir markette buldum.
Bu müşteri kazıklama taktiğini sadece Migros değil, A-101, BİM, Şok gibi marketler de yapıyor. Bu daha önce de başıma çok kereler geldi. Ama, maşallah, bu konuda Migros kendini ve diğer marketleri aşmış durumda. Bunlara verilen cezalar devede kulak anlaşılan. Ne müşteri şikayetleri, ne denetimler, ne de kesilen cezalar umurlarında bile değil. Bu yağma ve yıkım düzeni nasıl sona erecek doğrusu bilemiyorum.
Ben Migros’un sahibi Koç Holding zannediyordum. Ancak, Migros 2007 yılında Koç grubu tarafından satışa çıkarılmış ve 2008’de Moonlight Capital SA adlı bir İngiliz şirketine satılmış. Daha sonra 2015 yılında Anadolu Holding’in sahibi Tuncay Özilhan Migros’un çoğunluk hisselerini satın almış. Yani şu an Migros’un patronu Tuncay ! Bu işçi düşmanı Tuncay ile kazıkçı ve sahtekar Migros’u boykot edelim arkadaşlar
“Benim liderliğini yaptığım partinin de geçmişte yarattığı derin yaralar vardır. Uzun süredir önce bu yaraları yaratan o sistemi değiştirmekle uğraştım. Ben bu yaraların kapanması için helallik isteme, helalleşme yolculuğuna çıkıyorum.” Kemal Kılıçdaroğlu
Bunun sözlerin tek bir anlamı vardır: Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP artık kesinkes Atatürk devrimlerinden, Atatürk’ün gösterdiği yoldan, devrim ilkelerinden, laiklikten ve cumhuriyetten sapmıştır. Dinci, Kürtçü ve siyasal İslamcı bir partiye dönüşmüştür.
Kılıçdaroğlu hiç çekinmeden ve utanmadan “CHP’nin geçmişte yarattığı derin yaralardan” söz ediyor. Yani aynen Türkiye Cumhuriyeti’ni 100 yıllık bir “yıkım süreci” olarak tanımlayan HDP, Kürtçüler ve terör örgütlerinin diliyle konuşuyor. Çok yazık.
Kılıçdaroğlu “artık Yeni CHP var” demedi mi ?
Kendisinin peygamber soyundan geldiğini ve “seyit” olduğunu ilan etmedi mi ?
Kürtçülerin ve terör örgütünün ağzıyla Tunceli’ye “Dersim “ demedi mi ?
“Ben Dersimli Kemalim” demedi mi ?
Partideki Atatürkçüleri ve laikleri teker teker hiç acımadan harcamadı mı ?
Gezi Direnişini sahipsiz bırakmadı mı ?
Tek bir kişiye savaş yetkisi veren tezkerelere destek vermedi mi ?
İktidarın her yaptığına 22 senedir seyirci kalmadı mı ?
Ekmelettin’i aday göstermedi mi ?
Seçmenle dalga geçercesine tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz demedi mi ?
AKP’yi taklit etmeye çalışmadı mı ?
Devrim, laiklik ve cumhuriyet ilkelerini referans alacağı yerde gerici ve dinci söylemleri kullanmadı mı ?
AKP’yi ağır bozguna uğratmış İmamoğlu veya Yavaş gibi kazanma olasılığı çok yüksek olan adayların Cumhurbaşkanlığına aday olmasını engellemedi mi ?
Saidi Nursi’yi sahiplenmedi mi ?
Çözülmüş bir sorun türbanı gereksiz yere tekrar gündeme getirmedi mi
ABD’ye gidip Nazilerin etkin olduğu Ukrayna’yı desteklemedi mi ? Ukrayna’nın yanında olmalıyız demedi mi ?
İngiltere’ye gidip yüzü bile kızarmadan, pişkin pişkin, bankerlerden ve tefecilerden temiz (!) para dilenmedi mi ?
Daha yaptığı o kadar abuk sabuk iş var ki yaz yaz bitmez. Hiç konuşmasa, ağzını açamasa, kıpırdamasa, AKP iktidarı kendiliğinden devrilip gidecek. Ama konuştukça üflesen yıkılacak AKP’ye can suyu sağlıyor. E “böyle muhalefet dostlar başına” diye boşuna söylenmiyor.
Kılıçdaroğlu hem CHP, hem de Türkiye için “zararlı” bir kişi olmaya başlamıştır. Ve hala bu adamdan medet umanlar, onu parlatmaya çalışanlar var. Pes be birader. Devrimciler ve Atatürkçüler uyuyor mu ?
Sèvres Antlaşmasının imzalayanlar arasında Suudi Arabistan ve Ermenistan da vardı.
Çok değil 100 sene kadar önce 10 Ağustos 1920 tarihli Sèvres Antlaşmasının bir tarafında “Türkiye” diğer tarafında aşağıdaki ülkeler vardı:
Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Yunanistan, Ermenistan, Suudi Arabistan (Hicaz Krallığı), Çekoslovakya (Çekya-Slovakya), Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devleti ve Japonya .
Dikkat edin resmi antlaşma metninde Osmanlı Devleti yerine “Türkiye” yazıldı. Antlaşma “Türkiye” ile bu devletler arasında imzalandı. Artık Osmanlı Devleti yoktu. “Türkiye” adına imzayı atanlar Osmanlı Hükümet üyeleri Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halisti.
İmdi, sorular şunlar:
Çok değil bundan 100 sene önce Trakya ve Anadolu topraklarını paylaşmak isteyen Avrupa ülkeleriyle gerdeğe girilir mi ?
Bu devletlerin Türkiye’yi paylaşma iştah ve arzularının -ki gidişat (Avrupa Birliğinde yayılan Türkiye düşmanlığı) onu gösteriyor- hala sürmediği ne malum ?
Bu devletler ve bunların yeni hamisi ABD ile arası Türkiye’nin arası hala bozuk ise Türkiye NATO ve Avrupa Birliğinde ne arıyor?
Suudi Arabistan o antlaşmada ne arıyor ?
Ermenistan neci ?
İnternette arama tarama yaptım. Sèvres haritasını bile değiştirmişler, Örneğin, Wikipedia, Türklere güya daha çok toprak bırakıldığını gösteren sahte haritalar düzenlemişler. Yani adamlar yeni yetişen tarih bilinci olmayan gençleri kafa kola almak, kendilerini o kuşaklara sempatik göstermek için her türlü sahtekarlık ve etik dışı yola başvuruyorlar.
La turcophobie en Europe se propage rapidement en tant que nouvelle métamorphose d’anciennes haines historiques, un crime de haine, un racisme bien plus dangereux et bien plus répandu que l’antisémitisme.
Elle est différente de l’islamophobie (haine religieuse) et ces deux termes ne doivent pas être confondus ; La turcophobie (haine nationaliste) est bien exposée et documentée dans le traité de Sèvres, comme une métamorphose ou une réincarnation de l’esprit des Croisades.
L’antisémitisme était la politique officielle des nazis et de l’Allemagne nazie. Les Européens cachaient des Juifs fuyant les nazis pour des raisons humanitaires, les aidant à s’échapper. Cependant, les Turcs n’ont nulle part où fuir en Europe. Toute l’Europe est hostile aux Turcs, et les déteste. La turcophobie se propage comme une épidémie cachée et sinistre, non seulement en France ou en Allemagne, mais aussi dans tous les pays européens, des gens dans la rue, aux milieux universitaires, aux manuels dans les écoles, à la politique de gauche et de droite, à l’art, au cinéma et aux médias.
La composante commune et voilée des politiciens et des médias européens est la turcophobie et l’antagonisme envers la Turquie. Peu importe qu’ils soient de gauche ou de droite. Vous ne pouvez pas trouver une seule personne qui regarde la Turquie avec affection ou sympathie. Il est évident que cette haine est principalement alimentée par les milieux kurdes, le lobby arménien et l’Arménie.
Les Turcs d’Europe semblent socialement exclus et ils sont dans une position de “persona non grata”. C’est pourquoi je dis que la turcophobie est un racisme beaucoup plus dangereux, voire nihiliste, que l’antisémitisme, car non seulement les Allemands ou les Français mais tous les Européens détestent les Turcs.
Parmi les pays de l’UE, la France arrive en tête pour l’hostilité envers les Turcs. Le gouvernement Macron, qui accueille chaleureusement les terroristes et les jihadistes, même sans visa, semble tenter d’engager une lutte contre la charia et les sectes islamiques. Mais c’est une illusion. Car le véritable objectif de ce combat n’est pas de vaincre l’Islam politique wahhabite, mais de vaincre les Turcs et la Turquie.
Il est fort probable qu’à l’avenir, l’OTAN et l’UE utiliseront l’islamisme comme un prétexte pour imposer des sanctions – assimilant la Turquie à l’Iran – ou pour attaquer directement la Turquie, comme elles l’ont fait en Libye, en Irak et en Syrie. Le renforcement militaire préliminaire effectué par les États-Unis en Grèce, à Alexandroupoli et dans les îles de la mer Égée est destinée à cette fin.
Encouragés par le fait que les fascistes italiens sont arrivés au pouvoir en Italie par les élections d’octobre 2022, les fascistes français se préparent eux aussi à prendre le pouvoir en France en poursuivant sans ménagement leur rhétorique raciste. Cela n’est nullement une surprise, car nous pouvons clairement voir les premiers signes concrets de cette tendance commune dans les résolutions de l’ONU. Les pays de l’UE, le Royaume-Uni et les États-Unis donnent ouvertement le feu vert aux néo-nazis et aux fascistes :
Le 17 décembre 2021, un projet de résolution sur « s’opposer et condamner le nazisme, le néonazisme, le racisme, la xénophobie, etc. » a été mis aux voix à l’ONU. La résolution a été adoptée et acceptée à la majorité des voix.
Cependant, la France, l’Allemagne, l’Italie, l’Angleterre, l’Espagne, la Belgique, les Pays-Bas, le Canada, la Suède, la Norvège, la Finlande, le Danemark, l’Autriche, l’Australie et le Japon n’ont pas accepté de condamner le fascisme et le nazisme et ont voté abstention. Les États-Unis et l’Ukraine, en revanche, agissant avec plus d’audace, ont rejeté la condamnation du fascisme et du nazisme.
Ainsi, intentionnellement, les pays européens se montrent ignorants de la menace du fascisme et du nazisme et donnent le feu vert à toutes sortes d’extrême droite.
Tant que les fascistes et les néonazis arriveront au pouvoir dans l’UE, le racisme, la turcophobie et l’apartheid deviendront plus déchirants et agressifs, et l’UE se transformera en une configuration d’apartheid comme Israël.
Même si la Turquie accepte le mensonge du génocide arménien, même si tous les Turcs deviennent chrétiens, l’Europe n’abandonnera jamais cette politique raciste de haine ; car ce syndrome de la “suprématie européenne” et l’envie insoutenable d’humilier les Turcs sont gravés dans leurs codes génétiques, leurs âmes et leurs cerveaux.
Je ne vois aucune solution, ni aucun remède, ni thérapie pour arrêter ce syndrome effrayant, qui pourrait nous conduire un jour à un conflit terrible et nihiliste, à l’expulsion des Turcs d’Europe.
Kökeni Haçlı Seferlerine kadar giden Türkofobi Haçlı kafasının başkalaşım geçirmiş şekli, ya da reenkarnasyonu olarak Sèvres Antlaşmasında iyice açığa çıkar, belgelenir, İslamofobi’den farklıdır ve bu iki terim karıştırılmamalıdır.
Antisemitizm, salt Nazilerin ve Nazi Almanyasının resmi politikası olmuştu. Bunu gizlemeye zaten gerek görmüyorlardı. Avrupalılar Nazilerden kaçan Yahudileri insancıl gerekçelerle saklıyor, kaçmalarına yardımcı oluyordu.
Oysa, Türklerin kaçacak bir yeri yok Avrupa’da. Tüm Avrupa Türklere düşman. Türkofobi gizli ve sinsi bir salgın gibi sadece Fransa, ya da Almanya’da değil, tüm Avrupa ülkelerinde, sokaktaki insanlardan, yazarlardan, akademik çevrelerden, okullardaki ders kitaplarından, sol ve sağ siyasete, sanat, filmler ve medyaya kadar tepeden tırnağa her yere yayılmış durumda.
Avrupalı siyasetçiler ve Avrupa medyasının ortak ve gizli bileşkeni Türkofobi ve Türkiye düşmanlığıdır. Sol ya da sağ görüşten olmaları fark etmez. Türk ya da Türkiye’ye sevecenlik ya da sempatiyle bakan tek bir kişi bulamazsınız. Türk düşmanlığı özellikle Kürtçü çevreler, Ermeni lobisi ve Ermenistan tarafından da körüklenmektedir.
Avrupa’da yaşayan Türkler sahipsizdir, psikolojik olarak dışlanmakta ve “persona non grata” konumundadır. O nedenle Türkofobi Antisemitizm’den çok daha tehlikeli bir ırkçılıktır diyoruz, çünkü sadece Almanya değil, tüm Avrupa ülkeleri potansiyel Türk düşmanıdır.
AB ülkeleri içinde Türk düşmanlığında en başta Fransa geliyor. Teröristlere ve cihatçılara vizesiz kucak açan Macron hükümeti şeriat ve tarikatlara karşı güya bir savaş başlatma çabası içinde gözüküyor. Ancak, bu bir yanılsama. Çünkü hedef aldığı siyasal Vahabist İslam değil de sanki Türk İslam’ı gibi algılanıyor. Bunu kasten yaptıklarını sanıyorum.
Zira gelecekte, NATO ve AB’nin -Türkiye’yi İran ile aynı kefeye koyarak- yaptırım uygulamak, ya da Libya, Irak ve Suriye’de yaptıkları gibi- Türkiye’ye saldırmak için siyasal İslam’ı bahane olarak kullanabilecekleri yüksek bir olasılıktır. ABD’nin Suriye’de bozguna uğradıktan sonra Yunanistan, Dedeağaç ve Ege adalarına yaptığı askeri yığınak bu amaçla olsa gerek.
2022 Ekimde faşistlerin seçimle İtalya’da iktidara gelmesinden büyük cesaret alan Fransız faşistleri de artık hiç çekinmeden ırkçı söylemlerini sürdürerek Fransa’da iktidar olmaya hazırlanıyorlar. Buna şaşırmamak gerekiyor, zira bunun ilk somut işaretlerini BM kararlarında da açıkça görüyoruz. Avrupa Birliği ülkeleri, İngiltere ve ABD açıkça Neo-Nazi ve faşistlere yeşil ışık yakıyor:
17 Aralık 2021 günü BM’de “Nazizm, neo-Nazizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığına karşı çıkma ve kınama” ile ilgili bir karar tasarısı oylamaya sunuldu. Kınama kararı çoğunluk oylarla kabul edildi. Ancak,
Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, Belçika, Hollanda, Kanada, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka Avusturya, Avustralya, , Japonya gibi ülkeler faşizm ve Nazizm’i kınamayı kabul etmeyip çekimser oy kullandı. ABD ve Ukrayna ise daha gözüpek davranarak faşizm ve Nazizm’in kınanmasına karşı çıkmış ve hayır oyu kullanmıştır. Putin “Nazilere karşı savaşıyoruz” demiyor boşuna.
İmdi, bu durumda Avrupa ülkeleri faşizm ve Nazizm tehlikesini görmezden gelip aşırı sağın her türlüsüne yeşil ışık yakmış oluyorlar.
Avrupa Birliğinde faşistler ve Neo-Naziler iktidara geldiği sürece ırkçılık ve apartheid daha da keskinleşecek, AB İsrail gibi apartheid bir yapıya dönüşecektir.
Türkiye, Ermeni soykırım yalanını kabul etse, hatta Türkler toptan Hristiyan olsa bile Avrupa bu ırkçı politikadan asla vazgeçmeyecektir. Zira bu öyle bir düşmanlıktır ki “Avrupa üstünlükçülüğü” (European Supremacy) ve Türkleri aşağılama Avrupalıların genetik kodlarına, ruhlarına, beyinlerine kazınmıştır.
Bu ürkütücü gidişata bir çözüm göremiyorum, bu, korkunç ve nihilist bir çatışmaya, ya da, Türklerin Avrupa’dan sürülmesine kadar gidebilir.