
Avrupa Birliği Apartheid’ı
Küresel düzlemde ülkeler nasıl ki G7 & G20 diye sınıflandırılmışsa, Avrupa Birliği düzleminde de insanlar “EU-Citizens & Non-EU Citizens” olarak sınıflandırılır. Ama bu ayrımı mercek altına alırsak AB konjonktürünün kamufle bir apartheid yapısını içselleştirdiği açığa çıkar. AB insanları 3 sınıfa ayırır:
Birinci Ülke Vatandaşları (EU citizens ) Almanya, Fransa, İtalya, İspanya gibi 29 AB ülkesinin vatandaşları Schengen Bölgesinde serbest dolaşım hakkına sahiptir. Pasaporta bile gerek kalmadan kimlikleriyle istedikleri gibi girer-çıkar, çalışır, yaşar.
İkinci Ülke Vatandaşları AB üyesi olmadığı halde özel statüde bulunan İsviçre, Norveç, İzlanda, Liechtenstein’dır. Bu gruptakiler AB vatandaşlarıyla aynı haklara sahiptir.
Üçüncü Ülke Vatandaşları (Non-EU Citizens) AB dışında kalan tüm ülkelerin vatandaşları, Türkiye, ABD, İngiltere, Rusya, Çin gibi bu kapsamdadır.
Avrupa Birliğindeki bu yeni sınıflandırmaya dikkat çeken bilim insanları pasaportların artık seyahat belgesi olmadığını; fakat feodal bir sınıflandırma ve ırksal ayrımcılık (apartheid) aygıtı olduğunu belirtirler. Bunların arasında Fransız filozof Prof. Étienne Balibar, Hollandalı hukuk profesörü Dimitry Kochenov, siyasal coğrafyacı Reece Jones ve antropolog Catherine Besteman’ı sayabiliriz. (1)
Ancak, bu sınıflandırma aslında Avrupalı için olağan, kanıksanmış ve alışıla gelmiş bir durumdur. Zira Avrupa’daki 12 devlet halen krallıkla yönetilmekte ve her birinin başında bir kral, prens, dük veya kraliyet aileleri bulunmaktadır. Feodal hiyerarşi ve gelenekler, aristokrasi ve asalet ünvanları Avrupa’da hala geçerlidir ve kraliyet soyunun sıradan halk ile karışmamasına özen gösterilir:
İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık: Kral III. Charles; İspanya: Kral VI. Felipe; Hollanda: Kral Willem-Alexander; Belçika: Kral Philippe; İsveç: Kral XVI. Carl Gustaf; Norveç: Kral V. Harald; Danimarka: Kral X. Frederik tarafından yönetilir. (2)
İmdi, hiç kimse kalkıp da “bu ülkelerdeki kraliyet aileleri günümüzde sadece, kültürel ve ulusal birliği temsil eden sembolik diplomatik rollere sahiptir; bu ülkelerde seçimler var, partiler var, demokrasi var” diye tepişmeye kalkışmasın. Bu ülkelerdeki rejimler çok partili sistemin, anayasanın ve seçimlerin olduğu, göstermelik, yapay demokrasilerdir. Halk sandığa gider ancak medya ve tüm kurumlar derin devlet tarafından kontrol edildiği için gerçek bir rekabet veya radikal bir iktidar değişimi olasılığı yoktur. Medya, yapay zeka algoritmaları, sosyal medya botları ve deepfake teknolojileri kullanılarak seçmenlerin algıları şekillendirilir; platformlar üzerinden halka "yönetime katılıyormuş" hissi verilirken, arka planda antidemokratik mekanizmalar işler.)
Zira İnternetin yaygınlaşmasıyla birlikte dünya egemenleri gerçek anlamda demokrasi ile insanları yönetmenin olanaksız olduğunu fark ettiler ve dünyadaki demokratik uyanışı sönümlendirme çabasına giriştiler. O nedenle artık çoğunluğun değil, güçlünün iktidar olduğu “yapay demokrasiler” çağına, ya da Ortaçağ demokrasilerine geçmiş bulunuyoruz.
Bu geriye doğru sıçrama sonucu dünyadaki demokrasilerin neredeyse tümü yapay demokrasilere dönüşmüştür. İşte Étienne Balibar, Dimitry Kochenov, Reece Jones ve Catherine Besteman’ın irdeledikleri sorunsal budur: Yapay demokrasiler, ülkelerin ve insanları sınıflandırması salgın gibi yayılıyor. Pasaportlar artık masum birer seyahat belgesi değil, ancak küresel düzenin feodal bir sınıflandırma ve ayrımcılık (apartheid) aygıtıdır. Trump'ın bazı ülkeleri “shithole countries” olarak görmesi de bundandır. (3
Apartheid Pasaportu
Prof. Kochenov’a göre modern vatandaşlık, geçmişteki köleci ve feodal sistemlerinin başkalaşım (metamorfoz) geçirmiş halidir. Zira günümüzde insanların yasal hakları, özgürlük ve yaşam seviyeleri nerede doğduklarına göre belirleniyor ve pasaport da bunun yasal somut bir belgesi oluyor. İnsanların küresel hiyerarşideki sırasını gösteren pasaport insanları kendi coğrafyasına hapseden, fakat seçkin bir azınlığa küresel hareketlilik ve ayrıcalık sağlayan bir ayrımcılık (apartheid) belgesi oluyor.
Kırmızı (AB) ve lacivert (ABD) pasaport sahipleri dünyada istedikleri gibi cirit atarken, diğerleri vize kuyruklarında insan onuruna aykırı süreçlerden geçiyor, aşağılanıyor, sınır dışı ediliyor, hatta seyahat bile edemiyorlar. Kochenov bu sistemi “pasaport apartheid’ı” olarak tanımlar ve kölelik nasıl kaldırıldıysa pasaport ayrımının da kaldırılması gerektiğini belirtir.
Bunun yerine Küresel Sivil Haklar ve Dünya Vatandaşlığı önerir. Yani Avrupa Birliğinin başlangıçtaki ideal modelinin —üye ülkeler arasında sınırların kaldırılması gibi— küresel ölçeğe yayılması gerektiğini belirtir, İnsan Hakları Beyannamesinin kağıt üstünde kalmaması için her bireyin seyahat etme ve çalışma hakkının uluslararası ölçekte güvenceye alınmasını önerir. (4)
Apartheid Avrupa
Prof. Étienne Balibar “Apartheid Avrupa” kavramını ortaya atar: Avrupa, kendi sınırları içinde üçüncü ülke vatandaşı, göçmen veya sığınmacı nüfusa siyasal ve medeni hakları vermeyerek çifte bir hukuk sistemi yaratmıştır. Ülkelerin sınırları sadece coğrafi-milli uçlarda değil, metropollerin göbeğinde, polis kontrollerinde ve kimlik sorgulamalarında yeniden üretilmektedir. Yani ülkelerin milli dış sınırlarından başka bir de milli iç sınırları vardır. Balibar bunun “Sınırların Yayılması” (Diffusion of Borders) olduğunu ve bu durumun Avrupa’da yaşadığı halde insan hakları açısından ” üçüncü sınıf” muamelesi gören, gettolara sıkışmış bir nüfus yarattığını belirtir ki bu apartheid benzeri bir yapıdır.
Güney Afrika’daki rejimi sahada incelemiş bir antropolog olan Catherine Besteman, bu ülkedeki apartheid sistemin ilga edilmiş olmasına rağmen, bugün küresel ölçekte sürdüğünü ve kopyalandığını belirtir. Güney Afrika Cumhuriyetinin apartheid rejiminde Siyahiler “Bantustan” adı verilen, etrafı dikenli tellerle çevrili yoksul bölgelere hapsedilirdi ve sadece ucuz iş gücü olarak kentlere girmelerine izin verilirdi. Catherine Besteman, Avrupa Birliğinin de benzer şekilde sınır duvarları, sığınmacı kampları ve sıkı vize rejimiyle devasa bir açık hava hapishanesine dönüştüğünü örneklerle gösterir.
Sınırlar ve Duvarlar
Siyasal coğrafyacı Reece Jones sınırlar, tel örgüler, mayınlar ve duvarlar, kaçakçılığı ve terörü engellemekten ziyade, zenginlerin refahını yoksullardan korumak için inşa edildiğini belirtir. Batılı ülkeler kendi refahını ve beyaz üstüncülüğü (White Supremacy) korumak için sınırlarını insansız hava araçları, gözetleme kuleleri, tel örgüler ve askeri güçle tahkim etmiştir. Bu, ırkçı ve militarize küresel bir apartheid sistemidir. Jones pasaportun ve sınır kontrolünün aslında —özellikle I. Ve II. Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında—- yeni icatlar olduğuna ve insanların seyahat özgürlüğünün devletlerin egemenlik iddiaları ve toprak hırsıyla ellerinden alındığına dikkat çeker.
Vatandaşlık hakkı ve pasaportlar, aslında “eşitlik” veya “güvenlik” sağlayan demokratik ve insancıl araçlar değildir. Tam tersine, sömürgecilik sonrasının dünyasında zenginliği, ırksal üstüncülüğü ve coğrafi adaletsizliği yeniden kalıcı hale getiren postmodern birer prangadır.
Eurodac
Eurodac, Avrupa Birliği üyesi ülkelere sığınma başvurusunda bulunanların parmak izleri ile biyometrik yüz tanıma verilerinin toplandığı merkezi bir veri tabanı sistemidir. Açılımı European Asylum Dactyloscopy Database (Avrupa Sığınma Parmak İzi Veritabanı) şeklindedir. Bir göçmenin daha önce başka bir ülkede kayıt altına alınıp alınmadığı anında görülür. 6 yaşından büyük tüm sığınmacıların ve göçmenlerin parmak izleri, fotoğrafları ve dijital biyometrik verileri Eurodac merkezine gönderilir ve sistemdeki mevcut kayıtlarla karşılaştırılır.
EES Giriş-Çıkış Sistemi
Avrupa Birliği 1993te kurulduktan sonra ilk iş olarak 1995 yılında Schengen Anlaşmasını yürürlüğe koyduğunu anımsayalım. Böylece “EU-Citizens & Non-EU Citizens” ayrımı resmen başlamış oldu. AB vatandaşları sınır kapılarından hızlı geçiş yapabilirken, diğer ülke vatandaşları sıkı bir pasaport ve vize kontrolüne tabi tutuldu. Ancak bu kontrol için gümrük kapılarında mevzuatı bilen eleman çalıştırmak zorunda kaldıklarından zamanla bu işle uğraşmaktan sıkıldılar ve sonunda bu işi yapay zekaya devrettiler.
Nisan 2026’da Schengen bölgesindeki 29 ülkede yapay zeka algoritmalı biyometrik ve dijital Giriş-Çıkış Sistemine (EES – Entry-Exit System) eş zamanlı olarak geçildi. Bu algoritmik düzenek Schengen Bölgesine gelen üçüncü ülke vatandaşlarının biyometrik parmak izi ve yüz görüntüsünü, giriş-çıkış tarihi, saati, pasaport bilgilerini, vize süresini ve 90/180 kuralını aşanları anında tespit edecek.
Yani artık “Non-EU Citizens” üçüncü ülke vatandaşlarının giriş/çıkış onayını yapay zeka verecek. Böylece pasaportlara damga vurulması da kalkıyor. Pasaportun tipine göre sistem daha sınıra gelmeden kişileri “riskli” veya “güvenli” olarak kodlayabiliyor. İnsan onurunu hiçe sayan bu dijital filtreleme, aslında Prof. Kochenov’un söz ettiği doğum piyangosunun yapay zeka ile pekiştirilen yeni bir apartheid uygulamasıdır. Buna Neo-Apartheid da yiyebiliriz.
İyi de, es kaza yapay zeka algoritması biyometrik verilere onay vermezse ne olacak ? O zaman vizen bile olsa geldiğin gibi kapı dışarı derdest edilip mahrece iade edilirsin. Ondan sonra git derdini Marko Paşaya anlat diyeceğim ama, o da çoktan tarih oldu. Peki ne yapacaksın ? Bak kardeşim otur oturduğun yerde, fazla kıpraşma, sesin de fazla çıkmasın, sonra öcüler ham yapar. Ecclesiastes’ın dediği gibi git sevinçle ekmeğini ye, keyifle şarabını iç ve kalan ömrünün bütün günlerinde sevdiğin ile hoş bir hayat geçir.
Sonuç olarak
İmdi, Avrupa Birliği, başlangıçta sınırları kaldıran, insan haklarını ve serbest dolaşımı sağlayan bir barış projesi olarak sunulmuştu. Ancak bugün gelinen noktada, o çok övülen “sınırsızlık” sadece kulübün ayrıcalıklı üyeleri ve onların pasaportları için geçerli. Dışarıya karşı ise devasa, militarize ve teknolojik bir duvar örülürken AB’nin apartheid bir yapıya gidişatı hızla inşa ediliyor: Tehdit olarak gördüğü mülteci ve göçmenleri tampon ülkelere şutluyor; Türkiye, Libya, Tunus ve Fas gibi ülkelere milyarlarca Avro fon sağlayarak bu ülkeleri Avrupa’nın bekçi köpekleri haline getiriyor.
Avrupa’da bir zamanlar etik dışı görülen “sınırları kapatma, yabancıları dışlama ve seçici kabul” politikaları artık merkez sağ ve hatta sol partilerin bile seçim vaatleri haline geldi. Kültürel homojenliği koruma arzusu liberal ve hümanist değerlerin önüne geçmiş durumda.
Prof. Balibar bu tehlikeye vurgu yapıyor. Eğer Avrupa, sınırlarını militarize etmeye ve içerideki göçmen nüfusu haklardan mahrum bırakarak “ikinci sınıf insan” statüsünde tutmaya devam ederse, kendi eliyle inşa ettiği o demokratik ortam kaçınılmaz olarak küresel bir apartheid rejiminin merkez üssü haline gelecektir.
Bilim insanlarının endişe ya da öngörülerinin komplo teorisi veya bir distopya olduğu iddialarını zerre kadar ciddiye almıyorum ve kesinlikle kabul etmiyorum: Bu gidişat metastaz yaparak yayılan ve maalesef her geçen gün adım adım örülen somut bir gerçeklik. İnsanlık gelecekte bu yapay prangaları bir gün kıracak olsa bile, bu gidişatın ilk önce çok daha karanlık bir evreye, belki de küresel büyük bir kaosa evrilmesi kaçınılmaz görünüyor.
İnsanlık, apartheid ruhunun yapay prangalarını bir gün kırabilir mi, yoksa bu hiyerarşi insanlığın doğasındaki o “hırs ve mülkiyet” dürtüsünün kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu “iyimser umut” ile “kötümser gerçeklik” arasındaki gerilim, insanlık tarihinin en eski çıkmazlarından biri. Umut etmek, dünyanın bu acımasız ve adaletsiz yapısı karşısında zihni ve ruhu diri tutmanın tek yolu belki; ama gidişata büyük çerçeveden bakınca insanın içinin kararmaması da imkansız.
Dipnotlar
1) G7 ülkeleri ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya ve Kanada’dan oluşur. (Avrupa Birliği temsilci gönderir). Çin ve Rusya, G7ye alternatif olarak BRICS ‘i kurmuşlardır. G20 ise başta G7 ülkeleri olmak üzere, Türkiye, Rusya, Çin, Arjantin, Avustralya, Brezilya, , Endonezya, , Güney Afrika, Güney Kore, Hindistan, Meksika, , Suudi Arabistan, Avrupa Birliği ve Afrika Birliğinden oluşur.
2) III. Charles, ayrıca “İngiliz Milletler Topluluğu” (Commonwealth) üyesi Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Antigua ve Barbuda, Bahamalar, Belize, Grenada, Jamaika, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Tuvalu’nun da Başkanıdır. Bunlar bir zamanlar Büyük Britanya İmparatorluğunun eski dominyonlarıydı. Gerçi Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika bağımsız olmuştur ama bu fasulyeden bir bağımsızlıktır. Krallıklardan başka dükalık ve prenslikler de vardır: Lüksemburg Büyük Dükalığı: Büyük Dük Henri; Monako Prensliği: Prens II. Albert; Liechtenstein Prensliği: Prens II. Hans-Adam; Andorra Pensliği: Eş-prenslikle yönetilir. Fransa Cumhurbaşkanı ve İspanya Piskoposu eş devlet başkanıdır. Vatikan: Teokratik bir krallık olun Vatikan’ın başkanı da Papadır. Sanki Ortaçağ’a gittik geldik gibi değil mi ?
3) Yapay (Sanal) Demokrasi anayasal kurumların ve demokratik seçimlerin kağıt üzerinde var olduğu, ancak gerçekte halkın iradesinin karar alma süreçlerine etki edemediği rejimleri tanımlayan bir siyasal bilimler kavramıdır. Bu sistemde demokrasi sadece bir “araç” olarak kullanılır.
4) Kochenov sınırların kalkması durumunda refahın küresel olarak eşitleneceğini varsayar. Ancak sınırlar tamamen kalktığında, milyarlarca insanın gelişmiş metropollere yığılması nasıl engellenecek ? Güçlü devletler, kendi vatandaşlarının pasaport imtiyazlarını korumak için askeri ve teknolojik güç kullanmaktan neden vazgeçsinler? Yine de bu teori Bakunin ve Kropotkin kadar ütopik bir dünya tanımlamasa ve günümüzün vahşi jeopolitik gerçekliğinde hayali kalsa bile, apartheid pasaportun işkencesini yaşayan özellikle entelektüel donanımlı insanlar için, mevcut adaletsizliği açıkça teşhir ettiğinden çok ilginç bir beyin fırtınası vakası sunmuş oluyor. Ya tutarsa ?
Leave a Reply