Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • ABD’de  tek resmi ve milli dil zorunluluğu vardır: İngilizce !

    330 Milyonluk Amerika Birleşik Devletleri nüfusunu oluşturan halkların listesi:

     1—Alman; 50 Milyon

    2—İrlandalı; 39 milyon (İrlanda nüfusundan fazla)

    3—İngiliz; 30 Milyon

    4—Meksikalı; 27 milyon

    5—İskoç; 25 milyon (İskoçya nüfusundan fazla)

    6–Amerikalı tanımlanan; 22 Milyon

    7—İtalyan; 18 Milyon

    8—Polonyalı; 10 Milyon

    9—Fransızlar; 10 milyon

    10-Hollandalı; 6-8 Milyon

    11-Norveçli; 5 Milyon (Norveç nüfusundan fazla)

    12-Çinli; 4 Milyon

    13-İsveçli; 4 Milyon

    14-Filipinli; 3 Milyon

    15-Yahudi; 3 Milyon

    16-Rus; 3 Milyon

    17-Hintli; 3 Milyon

    18-Galli; 2 Milyon

    19-Danimarkalı; 2 Milyon

    20-Çek; 2 Milyon

    21-Yunanlı; 2 Milyon

    22-Koreli; 1,5 Milyon

    23-Macar; 1,5 Milyon

    24-Portekiz; 1,5 Milyon

    25-Vietnamlı; 1,5 Milyon

    26-Arap; 1,5 Milyon

    27-Japon: 500 Bin

    28-Ermeni; 500 Bin

    29-Fars (İranlı) ; 400 Bin

    30-Türk; 300 Bin

    31-Kızılderili; 100 Bin

     Bu nüfusun içinde  ana dili İspanyolca-Portekizce olan 110 Milyon kişi bulunur. Toplam nüfusunun % 33’üdür.  Bu ortamda neden başka bir dil değil de, İngilizce resmî dil oluyor bakalım? Orası Kızılderililerin vatanı değil mi?

    110 milyon İspanyolca konuşan kişi 2007’de geçirilen “Dil Kanunu” nedeniyle “ana dilde eğitim” talebinde bulunamıyor. Seçmeli dersler alabiliyor. Biri çıkıp da, Anayasa’dan AMERİKAN kelimesini çıkarın, İNGİLİZCE niye halâ resmî dil demeye cüret ve cesaret edemiyor. Diyeni tımar edip tımarhaneye kapatırlar ! Adamlar kendi devletlerine ve ulusal tümlüklerine dört elle sarılıyorlar.

    Oysa Türkiye’de durum vur patlasın çal oynasın ! Çingene çalar, Kürt oynar mı diyelim yani? Türkiye’de dil olup olmadığı bile tartışmalı olan bozuk lehçeleri, kaba saba konuşmaları ve etnik aşiret dillerini  uyduruk bir alfabe yaparak anadil diye yutturmaya çalışanlar var. Özgürlük denen şey bu olsa gerek. Hade anca gidersiniz

  • ŞARKÖYDE MUSLUKTAN AKAN ATIK SU MU YOKSA ?

    CHP’li Tekirdağ Büyükşehir Belediyesinin dikkatine !

    Em. Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen, büyükşehir belediyelerinin su ve atık su   tarifelerindeki     usulsüz ve keyfi uygulamalarına dikkat çekiyor.  2013 yılından sonra büyükşehir belediyelerinin denetimine ara verildiğine dikkat çeken   Başmüfettiş yurttaşların belediye   karşısında kaderleriyle baş başa bırakıldığına vurgu yapıyor.  Denetlenmeyen belediye olur mu ? Ne biçim bir ülke burası ?

    ATIK SU NEDİR ?

    Atık su evler, siteler, konutlar, motel ve oteller gibi yerleşim birimlerindeki kullanım sonucu oluşan kirli kanalizasyon, lağım sularıdır. Bu sulardaki en büyük kirlilik  oranını deterjan, dışkı, idrar, organik madde ve yağlar oluşturmaktadır. Siyah veya gri su, endüstriyel  su da atık su kapsamına girer.

    HER BELEDİYEDE FARKLI UYGULAMA

    Bir çok hatalı ve kasıtlı uygulamanın ve fatura tahsilatının özellikle atıksu tarifesi ile çevre temizlik vergisinde   yaşandığını söyleyen       Başmüfettiş Mahmut Esen’e  en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Oda TV’nin yayınladığı   rapordan önemli bölümler özetle şöyle:

    Çevre Kanunu büyükşehir belediyelerine evsel katı atıkların tasfiye edilmesi   karşılığında   katı atık bedeli tahsili olanağı getirmiştir. Ancak Çevre Temizlik Vergisi  dışında ayrıca katı atık bedeli  tahsili tartışmalı bir durumdur. Zira katı atıkların çöpten başka bir şey olmadığı  dolayısıyla ÇTV dışında ayrıca katı atık bedeli alınmaması gerektiğine ilişkin   yargı kararları   bulunmaktadır.

    İlçelerdeki su satış fiyatları arasında büyük farklar/uçurumlar vardır. Örneğin   atıksu bedellerinin kullanılan suyun %50sini geçmemesi gerekir. Oysa bazı belediyeler   yazlıkların bulunduğu kesimlerde  %100 oranında atık su bedeli tahsil etmektedir.  

    BELEDİYELER “BİLGİ EDİNME HAKKINDA KANUNU”  İHLAL EDİYOR

    Demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak  yurttaşların bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkında Kanununun belediyeler ve  onlara bağlı kuruluşlarca yasa     amacına aykırı bir şekilde uygulanmakta olduğu tespit edilmiştir.

    Belediyelerin bilgi edinme  konusunda kendilerine özgü özel bir sistem geliştirdikleri, böylece başvurunun kayda alınması, takibi, belli sürede cevap verilmesi gibi yükümlülüklerin dışına çıktıkları;   halka bilgi vermek yerine halktan bilgi topladıkları, istek/şikayetlerin   sistem üzerinden takibinin kolay olmadığı, T.C.  kimlik ve şifre ile giriş yapıldığı halde ayrıca başvuru numarasının istendiği, başvuruların genellikle cevapsız bırakıldığı, gereksiz veya uygun buldukları cevapların verildiği, sonuç itibarıyla söz konusu yasanın etkisiz hale getirildiği görülmüştür.

    SONUÇ

     Eski faşist, zorba ve baskıcı yönetimlerde görülen   fark ettirmeden milleti kazıklama ve yurttaşlara güçlük çıkarma  yöntemleri  kasıtlı ve halk düşmanı bir yaklaşımdır. Düpedüz ilkellik ve magandalıktır. Büyükşehir belediyelerinin keyfi uygulamalarına son verilmesi için  derhal müfettişlerce   gözetim altına alınması gerekmektedir.  İnsanların bir bölümüne “yazlıkçılar” diyerek ayrımcılık yapan ve onlara fahiş faturalar kesen bu zihniyeti kınıyorum. Utanın diyeceğim ama adamlarda utanma, arlanma yok ki. Vur patlasın çal oynasın, işleri güçleri   bayramlarda kendilerine  ayrılan özel protokol bölümünde millete caka satmak.   Şunu asla unutmayın beyler: Maaşınız, makam arabalarınız, koltuklarınız, kanapeleriniz hepsi bu halkın parasıyla karşılanıyor. Sizi halk seçti ve siz halka hizmet etmeye ve onun sorunlarını çözmeye mecbursunuz.. Halk size hizmet etmeye mecbur değil. Anlaşıldı mı ?

    Kaynak: https//www.odatv4.com/guncel/elinizdeki-faturayi-hic-boyle-okumadiniz-19101840-148614#-guncel-elinizdeki-faturayi-hic-boyle-okumadiniz-19101840-148614

  • 2022 Ağustos ayında faaliyete geçen “Yüksek Eğitim Bilişim Akademisi” bilişim sektöründe         Microsoft, Cisco gibi önde gelen uluslar arası teknoloji firmalarının sertifikalı eğitim programlarını vermektedir. Bunlardan biri de “Metaverse Uzmanlığı Eğitimi” dir.

    Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir   dünya olan Metaverse’in      düşünce özgürlüğünü tehdit etme,   yapay zekanın emir ve denetimine  girme, kukla ve düşünmeyen insanlar yaratma   gibi riskler barındırma olasılığını  göz ardı etmemek gerekir. Bu eğitime katılmayı düşünenler bu etik dışı riski göz önünde bulundurmalıdırlar.

    Bilgisayar, android telefon, VR  veya 3D cihazlar sayesinde  kişi   kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile  gerçek dünyaya paralel     bir öte  dünyada  yaşayabilecektir.  Örneğin, Metaverse’in sanal dünyasında   avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek,  restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere  , konserlere gidecek,   bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın   para birimleri   yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.

    Yüksek Eğitim Bilişim Akademisi’nin   programını bitirip     sertifika  alan   uzmanlar     başka şirketlere “kiralık eleman” olarak da verilebilecektir. Akademinin internet sitesindeki bilgilere göre:

    Akademi “outsourcing” (dış kaynak kullanımı) ile  şirketlere alanında uzman kiralık personel aracılığıyla destek verir. Şirketlerin düzenli veya ani iş yüklerini hafifleterek onlara profesyonel   hizmet sunan kiralık uzmanlar, görevlerin hızlı bir şekilde tamamlanmasını sağlar. Outsourcing, kavramı ilk kez 1980’li yıllarda ortaya çıkmış ancak 1990’lı yıllara kadar yaygınlaşmamıştır.  İlk kez kullandığı alan otomotiv sektörüdür. Yedek parça üretimi için dış kaynaklardan yararlanılması, başka sektörlerin de dikkatini çekmiştir. Böylece insanlar da yedek parça gibi kiralanabilecektir. İnsanların “yedek parça” olarak görülmesi ya da “kiralanması” bana   etik bir uygulama gibi gelmedi.

    İnsanın gerçek yaşamdaki   ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onun  gerçek yaşamında mutlu  etmek için kıllarını kıpırdatmayanlar   sanal ve sahte bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira  harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa gelecek elemanlardan, daha doğrusu kiralık insanlardan,  büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler.  Bu  sanal evrende gerçek hayat yerine,   öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara.  Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler  giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken,     sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak  onları boş hayaller  ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyorum.

  • Küresel elitler ve beyaz ırkçılar tarafından 1952 yılında kurulmuş olan Nüfus Konseyi (The Population Council) ve yan kuruluşları bir küresel soykırım  ve anti-hümanizm projesini bilimsel kılıf altında gizlice sürdürmektedirler. Ana hedefleri insanları kısırlaştırmak ve dünya nüfusunu %80 oranında azaltmaktır. Araştırmacı Robert Zubrin bu projenin tehlikelerine dikkat çekiyor, eleştiriyor ve öte yandan, Noah Yuval Harari’nin “Homo Sapiens” kitabını çöpe atmış   oluyor.

    Harari insana inanmıyor, onu ortadan kaldırılması gereken dünya ve çevre için zararlı ve savaşçı bir tür olarak görüyor. Oysa dünya ve çevreye zararlı ve savaşçı olan kapitalizm ve kapitalistlerdir, “insan” değildir.  Ortadan kaldırılması gerekenler kapitalistler ve küresel elitlerdir. Zubrin ise  insana inanıyor. Görüşleri özetle şöyle:

    Militarizm, emperyalizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, radikal çevrecilik, sosyalizm, Nazizm ve totaliter komünizme kadar  tüm   görüşler farklı da olsa   ortak bir yanları var:    Bu, anti-hümanizm ideolojisidir.  Yani sınırsız özlemleri ve iştahları olan insan ırkının, doğal  çevreyi tehlikeye atan bir haşarat sürüsü olduğu ve  insanların çoğalmasını  engellemek için  acımasız önlemlerin gerekli olduğu inancı.  

    İnsan  üremesinin    dünya kaynaklarından daha fazla olduğu fikrini ilk kez Thomas Malthus  (1766-1834) dillendirmiştir.  Malthus Hindistan ve İrlanda’da milyonlarca kişinin açlıktan ölmesine yol açan baskıcı politikaları savunmuştur. Malthusçuluk her zaman ırkçılıkla yakından bağlantılı olmuştur, çünkü nüfusu  denetleme arzusunun temelinde  insana  duyulan nefret vardır. [1]

      Nüfus  denetleme programları,  Nüfus Konseyi ve Planlı Ebeveynlik gibi öjenik    özel kuruluşlar tarafından   uygulandı. Rockefeller, Ford ve Milbank Vakıfları    bunlara    milyonlarca dolar destek sağladı.  Küresel kitlesel kürtaj ve zorla kısırlaştırma kampanyalarını finanse etmek için  milyarlarca dolar  ayrıldı.  

    İlk hedefte    Üçüncü Dünya ülkeleri ve Amerikan Kızılderilileri vardı. 1966’dan itibaren     Hindistan   hastanelerinde sterilizasyon programları oluşturuldu.  [2]   Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’na  (USAID) bağlı   Nüfus Ofisi kuruldu ve Dr. R. T. Ravenholt ilk müdür olarak 1966’da atandı.  Ravenholt’un beyazlar dışında kalanlara bakışı   2000 yılında kölelik hakkında yaptığı bir yorumda yeterince açık:

    “Amerikalı siyahlar, kölelik kurumu   var olduğu için     teşekkür etmelidirler;  yoksa Amerikalı siyahlar hayatta olmayacaklardı: Onların ataları köle olarak satılamayacak ancak siyah düşmanları tarafından öldürülmüş olacaktı. “

     NÜFUS DENETLEME PROGRAMLARI

     Nüfus  denetleme programlar dürüst değildir.   Örneğin, Üçüncü Dünya  hükümetleri   kısırlaştırma operasyonlarının tersine çevrilebilir olduğu söyler, ama bu yalandır.  Programlar baskıcı ve zorlayıcıdır.  İnsanları kabul etmeye zorlamak için teşvikler veya caydırıcılıklar sağlanır.   Teşvikler arasında, açlık çeken insanlara nakit  para, eşya ve gıda yardımı sağlanması   yer alır.   Caydırıcı unsurlar arasında ise kişisel taciz, işten çıkarma, evlerin yıkılması, eğitim, toplu konut veya tıbbi yardımdan men sayılabilir.

      Programlar tıbben sorumsuz ve duyarsızdır.   Kullanımı   yasaklanmış ekipmanlar da dahil olmak üzere kusurlu,     onaylanmamış donanımlar kullanılır.  Programlar  acımasız, duygusuz olup insan onurunu ve   haklarını kötüye kullanmaktadır. Kadınların bilgisi veya  onayı  olmadan kısırlaştırılması ve zorla kürtaj çok sık görülür, özellikle  doğumdan sonra zayıf haldeyken. 

      Tüm programlar ırkçıdır. Küresel nüfus  denetleme programı ABD    ve Avrupa’nın eski emperyal güçlerinin  özellikle Üçüncü Dünya ülkelerindeki    aşağıladıkları ve beyaz olarak kabul etmedikleri nüfusu azaltmaya yönelik bir uygulamadır.    Her ülke hoşlanmadığı grupları ortadan kaldırmak için    nüfus  denetim programından yararlanmıştır. [3]

    Sonuç olarak, bu tür sorumsuzca yürütülen nüfus  denetim  operasyonları sırasında  milyonlarca insan öldürüldü. Bu özellikle, hipodermik iğnelerin     sterilizasyonsuz ve uygunsuz şekilde  defalarca  kullanıldığı,  dolayısıyla AIDS dahil ölümcül bulaşıcı hastalıkların hızla yayıldığı      Afrika ülkelerinde   yapıldı.

    Steven Mosher’ın “Nüfus  Denetimi” kitabında tartıştığı gibi, 1990’lardan beri doğum kontrol  aşısı   için Afrika’ya gönderilen 100 milyon hipodermik iğnenin   AIDS salgınının ana nedeni olduğuna inanmak için  somut   nedenler var. Bu, 10 milyonlarca ölümle sonuçlandı, bu yıl ve önümüzdeki yıllarda yaklaşık  2 milyondan   fazla ölüm bekleniyor. Nüfus  denetleme kampanyasının  insan hakları ihlalleri, Avustralya, Bangladeş, Çin, Guatemala, Haiti, Honduras, Hindistan, Endonezya, Kenya, Kosova, Güney Afrika, Sri Lanka, Tayland, Tibet’te mağdur edilen  insanlarla geniş çapta belgelenmiştir. 

    SONUÇ

    Dünya çapında nüfus  denetimi milyarlarca   kayıp ve  mahvolan hayatla sonuçlandı.  Salt bu sahte bilimi çürütmek ve nüfus  denetçilerinin suçlarını  açığa çıkarmak  yeterli değildir.. Bu projenin altında yatan anti-hümanist ideolojiyi de açığa çıkarmalı ve onunla yüzleşmeliyiz.

    Dünya kaynaklarının sınırlı olduğu düşüncesinden hareket edersek,   o zaman hiç bir yeni yaşam hoş karşılanmaz, her  yeni eylem veya düşünce bir tehdittir, her insan temelde diğer  bir  insanın,  her ırk bir diğer ırkın düşmanıdır, her millet  bir diğer   milletin düşmanıdır. Böyle bir dünya görüşünün   sonucu ancak ekonomik durgunluk, zorbalık, savaş ve soykırım olabilir.  Yalnızca sınırsız kaynakların  olacağı bir dünyada   insanların kardeş olabileceğini iddia eden, kendilerini anti-hümanizme adamış olanların son iki yüzyılda savunduğu ve işlediği korkunç suçlar bunu kesin olarak kanıtlıyor. 

    Bu nedenle anti-hümanizmi reddetmeli ve  onun yerine insanın yaratıcılık ve icat etme  yeteneğine olan inanca dayalı bir etiği benimsemeliyiz. Çünkü bunu yaparken, tarihin sonunda değil, tarihin başında yaşadığımıza dair bir açıklama yapmış oluyoruz: Özgürlüğe inanıyoruz, mevzuata   değil; gelişmeye inanıyoruz, durağanlığa değil; nefret yerine aşk; ölüm yerine hayat; umutsuzluk yerine umuda inanıyoruz.

    (Robert Zubrin, New Atlantis’e katkıda bulunan bir editördür. Bu makale onun yeni kitabından uyarlanmış ve tarafımdan özetlenmiştir – Yeni Atlantis Kitapları serimizin son cildi – Merchants of Despair: Radical Environmentalists, Criminal Pseudo-Scientists ve Fatal The Fatal Cult of Antihumanism.

    Robert Zubrin, “Nüfus Denetleme Holokostu” Yeni Atlantis, Sayı 35, İlkbahar 2012, s. 33-54.


    [1]  En tehlikeli  gelişme ise Neo-Malthusianizm’in İncili       sayılan ekolojist Paul Ehrlich 1968’de  yayımladığı   “The Population Bomb” kitabı olmuştur. Bu kitapta Ehrlich nüfus  denetleme  öğretisini savunuyor, aşırı nüfus konusunda uyarıda bulunuyor ve Amerikan hükümetinin hem ülke içinde hem de   dışında özellikle  Üçüncü Dünya ülkelerine sıkı bir nüfus  denetimi uygulamasını istiyor.  

    [2]     Öjenizm sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla insan ırkının “ıslah edilmesi” planıdır. 

    [3]) Örneğin Hindistan’da iktidardaki üst kast Hindular, nüfus kontrolü çabalarını alt kastlara   ve Müslümanlardan kurtulmaya odakladılar. Sri Lanka’da iktidardaki Singhalese, imha edilmeleri için Hindu Tamilleri hedef aldı. Peru’da, fatihlerin İspanyolca konuşan torunları, ülkenin nüfus kontrol programını, koyu İspanyol olmayan yerlilerin üremesini durdurma hedefine doğru yönlendirdiler. Kosova’da Sırplar Arnavutlara karşı nüfus kontrolünü kullanırken, Vietnam’da Komünist hükümet, Amerika’nın eski savaş müttefikleri olan Hmong etnik azınlığına karşı nüfus kontrolü çabalarını hedef aldı. Çin’de Tibet ve Uygur azınlıklar, hükümetin nüfus kontrol çabalarının özel hedefleri haline geldi ve   çok sayıda kişi zorunlu kürtaj ve kısırlaştırma için toplandı. Apartheid altındaki Güney Afrika’da, hükümetin yürüttüğü nüfus kontrol programının amacı da buydu.    Çeşitli siyah Afrika eyaletlerinde, hangi kabile iktidarın dizginlerini elinde tutarsa, nüfus kampanyasını düzenli olarak geleneksel kabile rakiplerinin ortadan kaldırılmasına yönlendirir.

  • Diyelim ki Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçildi.  Millet İttifakı’nın en büyük seçim vaadi parlamenter sisteme geçiş.   İttifakın temelini de parlamenter sisteme geçiş protokolü oluşturuyor. Ancak Kılıçdaroğlu  en az 3 sene mühlet istiyor parlamenter sisteme geçiş için.

    Cumhurbaşkanlığı anketlerinde   İmamoğlu ve   Yavaş, Kılıçdaroğlu’na açık ara fark atıyorken, onların önünü kapatan ve kendi adaylığı için direten Kılıçdaroğlu değil mi ? İmdi böyle biri cumhurbaşkanı seçilirse parlamenter sisteme  şıp diye geçer mi?   O zaman o üç sene içinde o da Erdoğan gibi tek adam olabilir ve parlamento protokolünü rafa kaldırabilir.  

     Her şeyden önce  parlamenter sisteme geçiş   için Anayasanın   değişmesi gerekiyor. Anayasa değişikliğinin Meclisten geçmesi için  de  360 vekilin  oyuna ihtiyaç var. Ancak, 360 oyla geçse  bile bunu referanduma götürmek  gerekiyor. Referandum için ise en az 400 oy gerekiyor. 400 oy aynı zamanda Cumhurbaşkanına Anayasa değişikliğini   doğrudan onaylama ya da referanduma götürme yetkisi veriyor.

    İmdi, anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek bile  salt KK’nın isteğine bağlı olacak. Bunu  yapacağı ne malum ? Anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek zorunda değil. İnönü’ye özenip Milli Şef olmayacağı ne malum?  Varlık Vergisi benzeri yaptırımların gelmeyeceği ne malum ? Soros’un talimatıyla HDP ile anlaşıp Türkiye’yi federasyona dönüştürmeyeceği ne malum ? Tarihte hangi siyasi liderin  ele geçirdiği  gücü paylaştığı görülmüş? [1]

    Çok yüksek olasılıkla KK’nın başkanlık sistemi nasyonal sosyalizme kayarak aynen sürecek ve geriye dönüş asla olmayacak. ABD ve  Avrupa  Birliği zaten parlamenter sistemi istemiyor. Tek adam karar verici olsun ki bir Osmanlı padişahı gibi Cumhurbaşkanı da Batılı ülkeler tarafından kolayca manipüle edilebilir bir konumda olsun, parlamento sadece göstermelik olsun. Ama korkmayalım KK aday olursa asla kazanamayacak.


    [1] Anımsayalım: Muharrem İnce,   Kılıçdaroğlu’nun parti içinde tek adam diktatörlüğü kurduğunu söylemiyor muydu? İnce CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıydı, milyonları peşinden koşturdu, partisine tarihindeki en çok oyu kazandırdı ama Kılıçdaroğlu onu harcadı. İmamoğlu’nu da harcadı.  Daha geriye gidelim,   Baykal’ın kaset kumpası ile devrilmesi sonrasında Kılıçdaroğlu, Baykal’ın ekibini ve kendisine rakip olabilecek birçok önemli ismi partiden uzaklaştırmadı mı? 2014 Seçiminde dinci-milliyetçi görüşe sahip Ekmeleddin İhsanoğlu’nu     aday göstermedi mi?  Seçmenlerine alay eder gibi “adam gibi tıpış tıpış sandığa gidip oyunuzu kullanacaksınız” demedi mi ? 2022 kongresini erken seçim bahanesiyle ertelemedi mi ?

  • AKP’nin  gelecek için çok önemli beklentileri var:  2023’te Türkiye kendi doğalgazını çıkaracak, kendi savaş uçağını uçuracak, kendi otomobil markası TOGG yollarda cirit atacak, kendi uçak gemisini denize indirecek, hatta uzaya insan   yollayacak.  Karadeniz’de  bulunan doğalgaz rezervi yaklaşık 550 milyar metreküp. Yıllık ortalama tüketim geçen yıl 61 milyar metreküptü.   10 yıllık bir rezerv söz konusu.   Yani AKP’de büyük umutlar ve beklentiler var.

     Anımsayalım: AKP Türk demokrasi tarihine e-muhtıra olarak geçen 27 Nisan bildirisi, kapatma davası, 7 Şubat 2012’deki MİT krizi, 2013  Gezi Parkı olayları, 17-25 Aralık  yolsuzluk   ve   15 Temmuz 2016 darbe girişimini zaferle atlatmayı başardı.    Savaş gemisi (MİLGEM), Atak helikopteri, Temel Eğitim Uçağı (Hürkuş), modern piyade tüfeği, milli tank Altay, insansız hava aracı ANKA gibi projeler hayata geçirildi.   İHA’lar, SİHA’lar, TİHA’lar üretildi.

    Asya ve Avrupa kıtalarını deniz altından   bağlayan Marmaray   açıldı. Türkiye ilk kez hızlı trenle tanıştı.  Otoyollar yapıldı.   Avrasya tüneli açıldı. 3’üncü köprü Yavuz Sultan Selim, İstanbul-İzmir arasını 3.5 saate indiren Osmangazi   ve en son Çanakkale köprüsü hizmete girdi.

    Birçok ilde şehir hastaneleri  kuruldu. Aile hekimliği uygulaması başlatıldı. Randevulu sisteme geçildi, hastanelerdeki kuyruklar son buldu. 

     Ukrayna-Rusya çatışması AKP için can suyu oldu. Türkiye dış politikada, bölgesinde ve dünyada söz sahibi bir ülke haline geldi. G20, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi gibi birçok uluslar arası kuruluşlarda dönem başkanlığı yaptı. Afrika açılımı, Latin Amerika açılımı, Asya- Pasifik açılımlarıyla daha önce hiç gidilmeyen, ilişki kurulmayan birçok ülke ile ilişkiler kuruldu. Suriye ve İsrail ile yakınlaşma başladı.

    Son dönemde pandemi etkisiyle tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz ve enflasyona rağmen  AKP ekonomiyi ayakta tutmayı başardı. RTE 2023’te Türkiye’yi ekonomide ‘dünyanın en büyük 10 ülkesi’ arasında taşıma hedefini   sürdürüyor.

    Bu arada  Gemlik’teki TOGG fabrikasında inşaat  tam gaz   sürüyor. Boyahane tamamlanmış, montaj hatları hemen hemen bitmek üzere, birkaç hafta içinde fabrika deneme üretimine hazır hale gelecek.  29 Ekim’de   Erdoğan fabrikayı açacak ve ilk otomobili banttan çıkaracaklar.

    Peki anlı şanlı muhalefet CHP-6lı masa   neler yapıyor dersiniz ? BBC’nin ”Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusundaki hazırlıklarınız neler?” sorusuna, 2023 seçimini çantada keklik gören Kılıçdaroğlu şu yanıtı veriyor:

    “Biz de kendi içimizde şu anda görüşüyoruz, tartışıyoruz.  Geçiş süreci nasıl olmalı,  bu süreç içerisinde neler yapmalıyız, önceliklerimiz neler olmalı? İlk yayınlayacağımız kararnameler ne olmalı? Altı partinin öncelikleri ne olmalı diye biz böyle düşünüyoruz. Büyük ihtimalle  diğer partiler de böyle düşünüyorlar. Onlar da bir çalışma yapıyorlar. Çalışmanın olgunlaşmasını bekliyoruz. Olgunlaştıktan sonra bir araya geleceğiz ve kamuoyuyla paylaşacağız. 6’lı masanın adayının ilk olarak ne yapacağını 6’lı masanın liderleri belirleyecek. Bunu samimi olarak söylüyorum. “

    Anlaşılan 6 parti hala kendi aralarında görüşüyor, tartışıyor, düşünüyor, çalışıyor ve çalışmanın olgunlaşmasını bekliyorlar. Çalışmanın kapsamı şu:  “Eveleme develeme/Deve kuşu kovalama/Yazılalım süzülelim/Bir tahtaya dizilelim/Tazi tuzi berber kızı/Haçan gelir yazın gelir/Çelik çember/Miski amber/Oncuk boncuk/Şapşal çocuk”.

     Bu  gidişle daha çok beklerler. Millete umut veremeyen, misyonu ve vizyonu olmayan, miting yapmaktan korkan bir muhalefetin – isterse 60 parti bir araya gelsin- seçimi kazanması akıl ve olanak dışıdır.    AKP’nin tüm bu yapılan işleri CHP’ye    bırakacağını mı sanıyorsunuz ? Kimse heveslenmesin, yedirmezler aslanım.

  • Kılıçdaroğlu kaset komplosuyla CHP’nin başına oturmadan önce   29 Mart 2009  seçimlerine   İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı olarak katıldı. Fakat      seçilemedi. Seçimi AK Parti adayı Kadir Topbaş kazandı.

    28 Mayıs-30 Ağustos 2013 Gezi olayları altın ve pırlantalarla dolu  bir tepsi halinde KK’ya sunuldu. KK ise sadece   tayyareden açıklamalar yaptı ve direnişi sahiplenmedi.

    Ama bir de bakıyoruz 15 Ekim 2013 günü evinde Hürriyet’i ağırlayan   KK,  Muhammet’in kızı   Fatma’nın torunu   Hüseyin’e dayanan ve ‘Seyyit’ olarak nitelendirilen   soydan geldiğini  iftiharla açıklıyor.

    17-25 Aralık 2013 yolsuzluk olayları KK’ya ve muhalefete altın tepside sunuldu… Sonuç fosssss…

    2014 yılında MHP ile anlaşan KK     dinci Ekmelettin’i “Ekmek için Ekmelettin” sloganıyla   CB adayı olarak lanse ediyor.  Buna rağmen yine çuvalladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini  AKP adayı RTE kazandı.

    5 Eylül 2014 günkü Olağanüstü Kurultayda “Rakı sofralarında Türkiye’yi kurtaranlardan partiyi temizleyeceğim” diyen Kılıçdaroğlu, partinin sağa kaydığını söyleyenlere de     “Dersimli Kemal’im ben, devrimci Kemal’im ben. İnsanıma aşığım ben. Cumhuriyet çocuğuyum, haram lokma yemedim, hep helalin peşindeyim” diyerek hem etnik bölücülerin, hem de dincilerin ağzıyla  yanıt vermiş oldu.

    7 Haziran 2015      seçimlerini   CHP  %24,95 oy oranıyla  yine    kaybediyor.  KK gayet pişkin “Seçimin kazananı Demokrasi, mağlubu ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Oy sonuçlarından memnunum istifa etmeyeceğim” diyor.

    Kasım 2015    seçiminde    CHP oyları iki damla artsa da   %25,32 oy oranıyla  yine kaybediyor.  “CHP’yi diğer partilere benzetmeyin. Demokrasiyi bu ülkeye getiren partiyiz. Oyumuz arttı, milletvekillerimiz arttı ama kendimizi başarılı görmüyoruz”   diyerek şişiniyor Seyit Kemal.

    Kılıçdaroğlu’nun   15 Haziran – 9 Temmuz 2017     Ankara’dan İstanbul’a   tıpış tıpış    “Adalet Yürüyüşü” nü kimse takmıyor.

    2017’de Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü ve eski özel kalem müdürünün vergi cenneti olarak nitelenen Man Adası’ndaki off-shore hesaplara 2011’de 18 milyon dolar kara para gönderdiğini iddia ediyor.  İddiası fos çıkıyor. KK tazminat ödemeye mahkum oldu.

    3 Mayıs 2022 de SADAT girişimi de sonuçsuz kaldı. Elektrik faturasını ödemedi ve 1 hafta karanlıkta oturdu. Bir sürü hıyarlık ve zavallılıklar komedyasının lideri KK bu işte. Fakat asıl büyük hıyarlık bunlar değil.

    En büyük     ihanet

     Anımsayalım: İkinci kez tekrarlanan 2019 İstanbul Belediye seçimlerinde AKP büyük bir bozguna uğramış ve   iktidar ölümcül bir yara almıştı.

    31 Marttaki ilk Belediye Seçimini 13bin oy farkla AKP kaybetmişti. Fakat AKP’nin itirazı üzerine seçim iptal edildi. 11 Temmuz 2019  da  ikinci bir seçim   yapıldı.  Ancak bu kere     oyların  % 54,22’sini alan CHP adayı Ekrem İmamoğlu 13bin oy farkını  806.000  farka çıkarınca  seçimi büyük bir zaferle CHP kazanmış oldu. CHP dahil hiç kimse bu kadar bir fark oluşacağını tahmin etmiyordu. Başta AKP ve RTE büyük bir şok yaşarken CHP, İmamoğlu ve KK herkes şaşırmıştı.

    Yani 31 Mart 2019daki ilk seçimde  13bin olan oy farkı  %6.200 artarak 806bin olmuştu. %6.200   oy artış farkı dünya tarihinde herhalde başka hiçbir ülkede yoktur. Bu büyük bir zafer ve AKP için yolun sonuydu. Burada asıl faktör İmamoğlu idi. Fakat sonra ne oldu ?

      Kılıçdaroğlu, hem RTE hem de kendisi için çok tehlikeli bir rakip olan İmamoğlu’nu RTE ile birlikte yok etmeye girişti. RTE’yi büyük bir bozguna uğratan İmamoğlu’nu Kılıçdaroğlu kısa   sürede  pasifize ve enterne etmeyi başardı. Hem CHP’ye başkan olmasının önünü kesti, hem de CB adayı olmayacaksın dedi. İmamoğlu da bunu kuzu kuzu kabullendi.   Yalaka muhalif solcu geçinen medya da tüm bunlara destek verdi. 

    Bunu fırsat bilen RTE ve AKP   son derecede  olumsuz ekonomik koşullara rağmen hızla toparlandı ve oy oranını arttırmaya başladı. Ama RTE’nin İmamoğlu korkusu hala devam ediyor. Onun için boyuna CB adayınızı açıklayın  deyip duruyor.

    Sonuç olarak RTE’nin karşısındaki en güçlü   ve kazanma olasılığı çok yüksek olan bir   aday göstere göstere harcandı ve harcanıyor. Bu Türkiye’ye ihanettir. Ve şimdi karşımızda AKP’nin artıklarıyla toplaşıp  bir helalleşme sendromu içinde kendini CB adayı olarak dayatan bir Kılıçdaroğlu var.  KK’nın içine düştüğü bu acıklı ve  gülünç durumu halk da görüyor ve ona zerre kadar güvenmiyor. Anketlere hiç  bakmayın. AKP hala birinci parti ve seçimi kazanacak.  

    KK ve CHP ise asla kazanamayacak ve hiç ummadıkları korkunç bir yenilgiye uğrayacaklar. Çünkü KK bugüne kadar hiçbir şeyi doğru dürüst yapmayı beceremedi ve hep kaybetti.  Daha bir sürü hıyarca boş işler yaptı. Yazmaya sayfalar yetmez. Ama KK yalakası muhalif medyadan hiç kimse bunların dökümünü çıkarıp KK’nın suratına çarpmadı.

  • Le 4 décembre 2019, une nouvelle loi considérant l’antisionisme comme un crime équivalent à l’antisémitisme a été acceptée en France. De nombreux intellectuels ont réagi à cette loi et 127 intellectuels juifs ont même écrit une lettre d’avertissement à Macron. Les principaux thèmes de cette lettre, en résumé, sont les suivants :

      « Nous, experts juifs, sommes contre cette loi. Nous considérons toutes les formes d’antisémitisme et de racisme comme des menaces. Cependant, ce projet de loi assimile l’antisionisme à l’antisémitisme. Netanyahu définit chaque action et chaque mot qui s’oppose à sa politique comme antisémite et défend l’égalité de l’antisionisme avec l’antisémitisme. Ainsi, l’antisémitisme est utilisé comme une excuse pour défendre le gouvernement israélien.

    De nombreuses personnes victimes de l’Holocauste étaient antisionistes. Il est inquiétant que les efforts du gouvernement israélien trouvent un soutien politique en France. Nous invitons le parlement français à lutter contre l’antisémitisme et toutes sortes de racisme, mais à s’opposer au programme d’occupation et d’annexion d’Israël. “

      En plus, les intellectuels ont déclaré que critiquer la politique d’un état ne peut être considéré comme l’antisémitisme. Ils ont également rejeté l’article de loi déclarant “critiquer l’existence d’Israël, c’est critiquer une société de juifs qui est un crime de haine contre les juifs” soulignant le fait que 20% de la population est composée de citoyens musulmans et chrétiens.

    En fait, c’est une grande honte pour le Parlement français de décider que l’antisionisme est l’antisémitisme ! Parce que le sionisme ou le néo-sionisme ou l’apartheid sont des doctrines politiques racistes comme le nazisme, l’islamisme ou le pan-turquisme. L’antisionisme est une opposition au sionisme, comme l’anti-nazisme est une opposition au nazisme. L’anti-nazisme ne constitue pas un crime de haine contre les Allemands, comme l’antisionisme ne constitue pas un crime de haine contre les juifs !

    D’autre part, l’antisémitisme, l’islamophobie ou la xénophobie ne sont pas des doctrines politiques, mais des termes sociologiques utilisés pour définir l’hostilité exclusive, les préjugés, la discrimination ou les crimes de haine contre les individus, la communauté ou la société. Par conséquent, il n’est ni logique ni légal de prétendre que l’antisionisme est l’antisémitisme.

     La Cour européenne des droits de l’homme a reconnu la France coupable d’avoir violé la liberté d’expression des citoyens français appelant au boycott des produits israéliens sur un marché, le 11 juin 2020, car il s’agissait d’une action de protestation sociale liée à la liberté d’expression.

         Il semble donc que la France macronisée perde, de jour en jour, toute sa persuasion, son prestige mondial et qu’elle n’est plus un « pays de droit de l’homme ». Ainsi, il est retourné à son état habituel de colonialiste-impérialiste avec son syndrome de mettre son nez partout !  La France est désormais le plus grand partisan du régime d’apartheid néo-sioniste avec les États-Unis et la plupart des pays arabes.

    Après l’explosion dévastatrice de Beyrouth le 4 août 2020, tuant plus de 170 personnes, blessant plus de 6000 personnes, la visite immédiate de Macron au capital libanais montre que le carnaval n’est pas terminé. L’opération militaire lancée par la Russie le 24 février 2022 pour nettoyer l’Ukraine du nazisme et l’empêcher d’entrer dans l’OTAN, les tensions sino-américaines en cours et d’autres événements montrent que le monde est entraîné vers une fin sombre. Je condamne et maudis ceux qui ont causé cette situation.

  • Hiroşima ve Nagazaki’de yaşayan yüzbinlerce insanı atom bombalarıyla  yok eden  ABD bu korkunç soykırımların hesabını vermek zorundadır ! ABD günümüzde terörün 1 numaralı yönetmeni ve yapımcısıdır !

    Bugün 6 Ağustos 1945… Saat 08.15…

    “Enola Gay” ( İbne Enola) isimli uçaktan bırakılan ilk atom bombası Hiroşima üzerinde 600m yükseklikte patlatıldı. Oluşan termo-nükleer şok dalgası ve 4.000 derecelik sıcaklıkta iki saniye içinde 90.000den fazla insan öldü. Çoğu tamamen yok oldu. Daha sonra radyasyon etkisiyle bu rakam 150.000 i geçti. 

    Enola Gay’e eşlik eden diğer iki uçağın ismi –insanlıkla dalga geçer gibi- “Great Artist” (Büyük Artist) ve “Necessary Evil” (Gerekli  Şeytanlık) idi.

    3 gün sonra 9 ağustos 1945 te ikinci bomba Nagazaki’ye bırakıldı. 80.000 kişi bir göz kırpmasında yok oldu. Radyasyonun etkisiyle bu rakam 200bin geçti.

    Nükleer bir patlamadan açığa çıkan enerji, birkaç farklı yapıda radyasyonu açığa çıkarır. Patlamayı çevreleyen hava, kaya, toprak, beton ya da su gibi maddeler     patlamanın sıcaklığıyla eşitlenir ve bunun sonucunda    buharlaşarak patlar. Patlamanın yarattığı kinetik enerji de bir şok dalgasının oluşmasına  ve nükleer fırtınaya yol açar.  Örneğin patlama, denize yakın bir yükseklikte meydana gelirse açığa çıkan enerjinin büyük bir kısmı atmosferle etkileşime girer ve merkezden dışa doğru küresel bir genleşme yaratır. Merkezdeki yoğun termal radyasyonsa bir ateş topu yaratır ve     radyoaktif mantar bulutu oluşur.  

    Amerika Birleşik Devletleri Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarının hesabını tüm insanlığa vermek zorundadır. Dünyanın başına bela olan, barış ve  insanlık için hala en büyük tehdidi oluşturan bu ülke ile onun Avrupalı ve Ortadoğulu uşakları egemen oldukça savaşlar sürecek ve insanlar acı çekmeye devam edecektir… Kınıyor ve lanetliyorum.

  • XXI.ci yüzyılın başından bu yana, günümüz dünyası eskisinden daha beter bir hale gelmiş olup insan hayatı, özel yaşam, bireysel özgürlük, insan hakları, özgür düşünce, ifade özgürlüğü, sanat, mizah, eleştiri, hümanizm, barış ve laiklik küresel  elitlerin baskıcı ve sansürcü  tehdit ve kuşatması altına girmiştir.

    Evanjelizm (siyasal Hristiyanlık), Siyonizm (siyasal Yahudilik) ve İslamizm (siyasal İslam) gibi ırkçı-dinci görüşlerin  tasarımcısı  küresel elitler  salgın hastalıkları da kullanarak insanları tamamen kontrol altına alacak, onları sindirecek, pasifize edecek, yıkım ve umutsuzluğa sevk edecek totaliter ve nihilist bir dünya düzenine geçmenin hazırlığı içindedirler. Bu elit grup kendinden başka hiç kimseye, hiçbir ulusa, hiçbir değere en küçük bir saygı duymamaktadır.  ABD, Fransa, İsrail ve bir çok ülkede demokrasiyi kullanarak iktidarı ve medyayı büyük ölçüde ele geçirmişlerdir.

    Küresel elitler tarafından güdülen  kuklalar olmayı kabul etmiyoruz. İnsanlar istedikleri haberi izlemekte ve paylaşmakta özgür olmalıdır. Tersi bir durumda gerçek demokrasi de yoktur, insan hakları da yoktur, bireysel özgürlükler de yoktur.  

    Laiklik, evrensellik, insan hakları, özgür düşünce ve Aydınlama’nın savunucusu  yeryüzü yurttaşı aydınlar olarak bu karanlık kuşatmaya  tüm gücümüzle  direnmemiz gerekmektedir.   Özgür düşünen insanların dünya barışını, insan mutluluğunu ve insanlığın geleceğini tehlikeye atan savaşlara, her çeşit dinci, etnik, ırkçı, ayırımcı, apartheid  dayatmalara boyun eğmeyeceğini, direneceğini ve onları alt edeceğini umut etmemiz gerekiyor. Zira gidebileceğimiz bir başka dünya yok.

    Eğer siz de bu umudu paylaşıyorsanız susmayın. İtiraz edin, başkaldırın, kabul etmeyin, eleştirin, size dayatılanlara boyun eğmeyin. Güçlüden yana olmayın. Hitler, Mussolini ve Çavuşesku da bir zamanlar çok güçlüydüler. Ama yok olup gittiler. O nedenle doğruluk, gerçek ve adaletten yana olun. Yorgun düşeceksiniz, acı çekeceksiniz belki bunları yapmaktan ama unutmayın karanlık başka türlü alt edilemez. Şunu bilin ki karanlığın sürmesi için ışıkları söndürenler, perdeleri kapatanlar daha çok yoruluyor ve daha çok korkuyorlar. Çünkü bir gün mutlaka yenileceklerini biliyorlar. O halde  mücadele etmeye yılmadan devam etmemiz gerekiyor.

    M. Cengiz Yılmaz & Erdağ Duru

  • 1943 yılına gelindiğinde dünya   nüfusunun %70’i sigara içiyordu. XX.ci yüzyılda  tütüne karşı ilk  yasaklama   Nazilerden geldi.

    Nazilerden önce   tütün yasağını başlatan Rus Çarı Aleksis ve  IV. Murat’ın, her türlü ahlaksızlığı saraylarında yaparken, tütün içmeyi yasaklamaları    sırf halkın gözünü boyamak ve  halka “hükümdarımız ne kadar ahlaklı bir insan, bizim iyiliğimizi düşünüyor” dedirtmek içindi. Tarih bize göstermiştir ki siyasal yönetici sınıf hiçbir zaman halk sağlığı ve halkın iyiliğini gözetmemiş, bugün olduğu gibi  salt cebini doldurmuş, çeşitli bahanelerle halkı  sindirmeyi sürdürmüştür.

    Naziler,   sigara reklamını ve kadınların sigara içmelerini yasaklamışlar, nikotini “insanlığın en büyük düşmanı”  ilan etmişlerdi. Oysa  insanlığın en büyük düşmanları rahatça perde arkasında cirit atmayı sürdürüyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Alman kentlerinin   %60’ında kamuya açık alanlarda  tütün içmek yasaktı. Avrupa’nın diğer faşist liderleri Mussolini ve Franco da   tütün ve ürünlerini  yasaklamışlardı.  Ancak,  Nazilerin tüm  baskısına rağmen   Almanya’da  tütün kullanımı hızlı biçimde artmış, oysaki aynı dönemde  tütün karşıtı hiçbir hareketin olmadığı Fransa’da    artış çok düşük bir oranda kalmıştır. [1]

     Hava kirliliğine yol açan sanayi tesislerinin zehirli dumanları, araçlardan, yolcu uçaklarından, askeri uçaklardan, gemilerin bacasından çıkan  toksik gazlar, cep telefonları, antenler, wifilerin yaydıkları sinyaller, atom   ve termik santrallar, böcek ve tarım ilaçları tütünün verdiği zararın kat be kat üstünde zarar ve yıkımlara neden olmakta, fakat fatura nedense sigaraya kesilmektedir. Aşırı sigara tüketiminin yanı sıra çevresel ve elektronik kirlenmenin de  kalp ve damar hastalıkları, solunum yetersizliği, farenjit, larenjit, akciğer kanseri, diş eti hastalıkları,   bronşit,  depresyon, yüksek tansiyon, Parkinson, ülser, KOAH ve kısırlık gibi pek çok hastalığa neden oldukları bilinmektedir.

    Ancak, tütün bireysel bir keyif aracı olduğu için bireyi baskı altına alarak veya kontrol ederek tütün içmeyi engellemek  fabrikaları ve uçakları engellemekten çok daha kolaydır. Zaten  dünya egemenlerine bir bahane, bir günah keçisi gerekiyordu. Nükleer santralları, fabrikaları, uçakları, arabaları, kamyonları, telefonları vs yasaklayamazlardı. Onlar da en kolay yolu seçti. Bu günah keçisi  tütün oldu. Şimdi Ukrayna krizi nedeniyle doğal gaz kısıtlanmasına karşı Avrupa Birliği tüm kömür ve termik santrallardaki yasakları kaldırıyorlar !

    Ona bakarsak günde 30 yumurta yemek de  protein zehirlemesi, kolesterol, tansiyon, damar sertliği, gut, diyabet, kalp ve damar hastalıklarına ve alerjik reaksiyonlara yol açabilir.    

    Kuşkusuz, zararlarının   yanı sıra, az miktarda tütünün birçok yararlı özelliği vardır: Tıpta kullanılır, tütün yaprakları iltihap giderici etkiye sahiptir,   deniz tutması   ve kusmayı durdurmak için kullanılır; dikkat ve konsantrasyonu artırır; sinir gerginliği ve stresi azaltır. Tütün içenlerde Parkinson sendromu   riskinin de azaldığı gözlemlenmiştir.    

    Amacım tütün içmeyi teşvik etmek değil ancak küresel egemenler ve Dünya Sağlık Örgütü, bir çok vakıf ve STK tütüne karşı  vahşi ve acımasızca bir  savaş veriyor. Tütün içmeyi yasaklamaları, tütün içenleri dışlamaları   sırf  insanların gözünü boyamak ve onlarda “ bizi yönetenler ne kadar  iyi  kişiler,   , bizim iyiliğimizi düşünüyorlar” algısını yerleştirmek içindir. Çünkü onlar aynı  duyarlık ve özeni uyuşturucu maddelere göstermiyorlar. İşte tütüne karşı yürütülen bu küresel karalama kampanyasından   pis kokular gelmesinin nedeni bu iğrenç riyakarlık ve ikiyüzlülük.

    Red Kit’in ağzındaki sigara bile yok ediliyor ama onun yerine ot geliyor. Öyle ki uyuşturucu madde, haplar, tabletler, eroin, kokain, marihuana için bu kadar büyük çapta kampanyalar düzenlenmedi. Hatta tam tersi bir çok ülkede marihuana ve uyuşturucu madde serbest bırakılmaya başlandı. Öyle ki utanmasalar uyuşturucu madde kullanımını açıkça teşvik edecekler. Zira onlar kafası çalışan, düşünen insanlar istemiyorlar: Her söylenen kuzu kuzu inanan, beyinleri uyuşmuş ve her şeye tıpış tıpış boyun eğen koyun sürüleri istiyorlar.

     Sonuç olarak, tütün, pipo, puro içmek    Parkinson   riskinizi azaltıyor olsa da benim daha iyi bir önerim olacak:  Beyin ve beden sağlığı için  spor yapmak, yürüyüş, bisiklet, beden hareketleri  yaşlanma   dahil olmak üzere çok sayıda rahatsızlığın önünü kesiyor.  Neden bir bisiklet alarak işe başlamıyorsunuz ?

    (Kaynakça: Sigaranın dumanlı tarihi ve Naziler, Mustafa Çetiner,  30 Mart 2016)


    [1] Jean Nicot, Fransa’da tütün kullanımını yaygınlaştıran kişidir ve “nikotin” sözcüğünün   isim babasıdır. O yıllarda tütün içmek soylu bir işti. Hatta tütün içicileri üzerlerine tütün kokusu sinmesin diye “smoking jacket” ismi verilen giysiler giyerlerdi: Smokin.  

  • Trakya’da yaklaşık 10 Temmuz 2022 günü   başlayan çayır tırtılı ile mücadele sürüyor. Bölgenin her yerini istila eden  buğday, ayçiçeği ve mısır için zararlı olan tırtıl Kırklareli’nin Pınarhisar ve Vize ilçelerinde de görülmeye başladı. Tırtıl istilasına karşı dronla, traktörler ile mücadeleye devam eden çiftçiler zor durumda.

    Peki bu bir entomolojik savaş olabilir mi ? Yani böcekleri biyolojik silah olarak kullanmak mümkün mü ? Mümkün: II. Dünya Savaşı’nda böcekler de biyosilah olarak kullanıldı!

    Nazi Almanyası, II. Dünya Savaşı sırasında entomolojik savaş programı yürütmüş olan ülkelerden biriydi. Nazilerin amacı Colorado patates böceği adlı bir haşaratın seri üretimini yaparak  savaştıkları ülkelerin besin kaynaklarına saldırı düzenlemekti. Böceklerin herhangi bir ülke tarafından kullanıldığına dair bir kanıt yoktur, ancak,     Nazilerin İngiliz  ürünlerine karşı kullanmak için geliştirdiği böcek programları bulunmuştur. Naziler Colorado patates böceği entomolojik programlarını, test etmek için Frankfurt’un güneyine taşıdılar ve 54,000 Colorado patates böceğini burada salıverdiler. ABD’nin de 15,000   patates böceğini  askeri araştırmalar için İngiltere’ye sevk ettiği biliniyor.

     Japonlar ise bulaşıcı hastalık taşıyan bitler ile kolera bakterisini taşıyan sinekleri paketlenmiş bombalar halinde uçaklarla Çin’e bırakıyorlardı.   Japonlar  yaklaşık  440,000 Çinliyi bulaşıcı hastalık taşıyan bit ve kolera kaplı sineklerle öldürmüştür.  [1]

    Bu  bağlamda tırtıl istilasının  arkasında,  Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerden tarım arazisi  satın alan Bill Gates’in olduğu öne sürülmesi beni hiç şaşırtmadı.  ABD’deki soruşturma kapsamında Gates’in dünyadan 6 milyon dönüm tarım arazisi satın aldığı ortaya çıkmıştı.

    27 Nisan 2021  tarihli Sözcü gazetesinin   Gates’in Edirne ve Kırklareli’nde 22 bin dönüm tarım arazisi satın aldığı haberi üzerine CHP Edirne Milletvekili Doç. Dr. Okan Gaytancıoğlu Tarım ve Orman Bakanlığı ile “Bill ve Melinda Gates Vakfı” arasında  ortak çalışmalar yürütüldüğünü iddia etmişti.    Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin bu konuda yaptığı açıklama    özetle şöyle olmuştu: 

    Bill ve Melinda Gates Vakfı temsilcileri   9 Aralık 2018 tarihinde, Bakanlığımıza ziyarette bulunmuştur. Nezaket ziyareti niteliğindeki bahse konu görüşmede  potansiyel iş birliği alanlarıyla ilgili fikir alışverişinde bulunulmuş olup vakıf ile  bir iş birliği anlaşmamız  ya da ortak yürütülen bir çalışmamız  yoktur .

    Gelen yanıtı yetersiz bulan Gaytancıoğlu ise şunları söyledi:

    Gates Vakfı’nın dünyada özellikle tarım topraklarına olan ilgilisini bildiğimizden söz konusu görüşmenin basit bir nezaket ziyareti ya da ülkemizin lehine bir işbirliği çalışması olduğuna dair derin kuşkularımız var. 

      Tarım arazilerinin satışı özellikle Edirne ve bütün Trakya’da önemli bir sorundur. Borçlandırılan, yeterli desteği alamayan çiftçilerimiz topraklarını satmak zorunda bırakılmaktadır. Yerli ve yabancı büyük sermaye sahipleri bu arazileri toplamaktadır. Bu eğilim sürer ve engellenmez ise   insanımız kendi topraklarında “sefil” durumuna düşecektir. 

      Tarım topraklarımızı korumak artık ülkemiz için hayati önemdedir.  Bizim şansızlığımız tüm dünyanın tarımın önemini gördüğü, geleceğin tarımdan geçtiğini bildiği ve buna göre yapılandığı bir dönemde, AKP gibi üretime düşman, rant sever, çiftçisini desteklemek yerine ezen bir zihniyetle yönetilmemizdir. İlk seçimlerle bu zihniyet tarihin karanlık sayfalarında yerini alacak, hayırla hatırlanmayacaktır.

    Dünyanın sahibi gibi davranan, sürekli medyatik açıklamalar yapan, Büyük Sıfırlama (Great Reset) koronavirüs, yapay et, iklim değişikliği, nüfus azaltma, böcek yeme, vs gibi  projelerin arkasından çıkan ve her   dışkıya maydanoz  olan   Gates’in küresel elitlerin çıkarına göre hareket ettiği açıktır.

    “Great Reset” projesi kapsamında  dünya ekonomisini sıfırlama, dünya nüfusunu her türlü yöntemle (salgın, kıtlık, açlık, savaş vs) azaltmayı planlayan küresel elitler  yapay bir kıtlık düzeneği oluşturarak insanların marketlerde yiyecek bulamaz hale gelmesini ve açlıktan ölmesini öngörüyor olamazlar mı ? . Covid 19, Omikron, Maymun Çiçeği derken geçen haftalarda  yeni bir salgın (Marburg Humması) daha ortaya çıktı.  Laboratuvarda geliştirdikleri ve kodladıkları   virüslerle insanlara hastalık yayanlar aynı şeyi neden tahıl ürünleri için  yapmasın ki ? Tahıl üretimini baltalamak için tırtıl ve çekirge kullanmaktan daha iyi bir yöntem var mı ? Bu entomolojik bir savaş olamaz mı ?


    [1] Kaynakça “II. Dünya Savaşı’nda Böcekler de Biyosilah Olarak Kullanıldı”, İnci Deniz Yılmaz, Evrim Ağacı internet sitesi https.//evrimagaci.org/entomolojik-savas-bocekleri-biyolojik-silah-olarak-kullanmak-mumkun-8274

  •  

    KURUKAFALARLA DOLU BAŞAKLAR (FOTO: THE ECONOMIST)

    The Economist dergisinden özetle aktarıyorum:

    “Ukrayna savaşı,   Covid-19, iklim değişikliği ve enerji şoku nedeniyle    dünyadaki   gıda  üretim sistemi iyice zayıflamış durumda. Ukrayna’nın tahıl ve yağlı tohum ihracatı büyük ölçüde durdu ve Rusya’nınki de tehdit altında. Birlikte, iki ülke dünyadaki üretimin  %12’sini sağlıyor. Yılbaşından bu yana %53 artan buğday fiyatları, Hindistan’ın  aşırı sıcak hava dalgası nedeniyle ihracatı askıya alacağını açıklamasının ardından 16 Mayısta %6 daha arttı.  

    BM   önümüzdeki aylarda başlayabilecek ve yıllarca sürebilecek  bir “küresel gıda kıtlığı hayaleti” nin tehdidi konusunda uyardı. Temel gıdaların yüksek maliyeti, yeterince besleneceğinden emin olamayan insan sayısını 440 milyon artarak 1,6 milyara çıkardı. Yaklaşık 250m kişi kıtlığın eşiğinde. Muhtemelen, savaş uzayıp giderse, Rusya ve Ukrayna’dan gelen tedarikler sınırlanırsa,  100 milyonlarca insan daha yoksulluğa düşebilir. Bu durumda, siyasi huzursuzluk yayılacak, çocuklar  gelişemeyecek ve insanlar açlıktan ölecek.” Economist

    https://www.economist.com/leaders/2022/05/19/the-coming-food-catastrophe

  • Fransa Büyükelçiliği Ankara

    AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, hala keyfi olarak sürekli engel çıkartmaya devam ediyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle. Bunun temelinde  ırkçılık, gizlemeye gerek görmedikleri Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı yatıyor.

    Ankara’nın nezih semtlerinden Kavaklıdere’nin Paris caddesinde bulunan Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yandan ve üstten demir parmaklıkla çevrili,  demir kapılı ayrı bir bölüm vardır: Burası vize giriş bölümüdür. Adeta hayvanat bahçesindeki büyük bir kafesi andıran bu bölüm salt vize başvurusunda bulunacak Türkler için ayrılmıştır. Vize servisine geçmeden önce yurttaşlar bu kafese sokulur. Cep telefonuyla girişin kesinlikle yasak olduğu bu büyük kafese girmeden önce   herkes  teker teker tarama cihazından geçirilir, çantalar, üst baş,  Gestapo benzeri görevlilerce sıkı sıkıya kontrol edilir.   Görevliler vize dosyalarını ayaküstü bir  ön denetimden geçirir,  gözlerine ilişen eksik bir şey varsa, örneğin, fotoğraf istenilen özellikleri taşımıyorsa kişi derhal kapı dışarı edilip eksikleri tamamlayıp gelmesi istenir. Bir baskı kurma, ezme, aşağılama ve sindirme havası hakimdir.

    Ön denetimi atlamayı başaranlar   göz altında bir süre daha bekletilir. Derken sanki  Toplama kamplarındaki gaz odalarına sevk ediliyormuş gibi  insanlar daracık kapılardan geçirilerek vize servisine alınırlar. Burası da güvenlik kameralı, ses ve kurşun geçirmez cam bölmelerle ayrılmış, yan yana dört-beş gişesi olan James Bond filmlerindeki SMERSH ya da KGB ofislerini andıran bir  yerdir.  Parmak izi elektronik cihazla alındıktan sonra gişe memuruyla iletişim ses düzeneği ile sağlanır, evrak alıp verme ise döner çekmece ile yapılır.

    Nazilerin    tutsaklara uyguladığı psikolojik sindirme, ezme taktiklerinin benzerlerini bu ortamda görmek mümkündür: İnsanlar sürü sepet itilip kakılır,   sert ve düşmanca bakışlar, sözler, aşağılayıcı tavırlar, abuk sabuk sorular, vs herşey vardır. Öyle ki insan içinde duyduğu öfke ve başkaldırıyı bastırmaya çalışırken, bir taraftan da kendisini sanki bir suçlu, tutsak, işgal edilmiş bir ülkenin, ya da, eski bir Fransız sömürgesinin onursuz kölesi gibi duyumsamaya başlar. Fransa’da olan arkadaşlar, sevgililer, aileler akla gelir ve çaresiz herkes bu istismar ve   aşağılanmaya katlanır.

    Kapıdaki suratsız iri kıyım görevlilerden, servisteki memurlara ve konsolosluğun damında dalgalanan Fransız bayrağına kadar herkes ve herşey sanki şunu haykırmaktadır: “Sizleri sevmiyoruz, sizlerden hoşlanmıyoruz, sizi Fransa’da istemiyoruz! Gelmeyin!”. 

    Böylesine psikolojik ırkçı uygulama ve tavırların, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne aykırılığı bir yana,  seyahat özgürlüğü, toplumlararası diyalog ve iletişimi engelleyici çok olumsuz  etkileri olduğu açıktır. Nitekim, yapılan eleştiriler sonucunda olsa gerek 2013 yılında yeni bir uygulamaya gidildi: Bu kere vize başvuruları konsoloslukça yetkili kılınmış  bir takım aracı kuruluşlara yapılmaya başlandı! Ancak, bu sefer de, vize harçları,  istenen evrak sayısı neredeyse ikiye katlandı, sudan gerekçelerle vize başvuruları reddedilmeye başlandı.  

     Dünyanın dört bucağından mültecilere, sığınmacılara, kanun kaçaklarına, teröristlere kucak açan, bağrına basan, hatta onlara vatandaşlık veren AB’nin ve özellikle Fransa’nın, sıra Türklere gelince çok sıkı vize yaptırımları uygulaması,   akıl almadık, bezdirici ve caydırıcı taktiklerle soğuk savaş yıllarını, Demir Perde ülkelerinin karanlığını aratmayacak yöntemleri dayatmasını anlamak mümkün değildir. Bu her şeyden önce kişilere karşı saygısızlıktır.

    “Yabancı Düşmanlığı ve Başkasını Kabullenme” konulu konferansta konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin   “İsrail toplumunun hasta olduğunu ve bunu tedavi etmemiz gerektiğini itiraf etmenin zamanı geldi” diyerek çok önemli bir saptamada bulunmuştu (20 Ekim 2014) Oysa, sadece İsrail değil, Fransa ve Avrupa da hastadır. Belki de tüm dünya hastadır.

    Berlin Duvarı’nın güle oynaya yıkılması hiç bir şey ifade etmez, eğer yeni duvarlar örülüyorsa, eğer beyinlerdeki ve ruhlardaki duvarlar, önyargılar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, nefret, kibir, başka ulusları aşağılama, şoven milliyetçilik yıkılmıyorsa… AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, keyfi olarak sürekli engel çıkartıyor, salgını bahane ediyor, gözünün üstünde kaşın var diyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle.

    Bunun temelinde  ırkçılık, Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı mı yatıyor yoksa ? I. Dünya Savaşı sonunda yenik düşmüş ve hurdahaş hale gelmiş bir ülkeyi işgal edip ama Atatürk önderliğinde beklenmedik bir ulusal   direnişle karşılaşınca apar topar   kuyruğunu kıstırıp defolup gitmenin acısı ya da aşağılık kompleksi mi var bunun altında?  Yazacak daha çok şey var, ama bu kadar yeterli sanırım. Avrupa Birliğinin ve özellikle Fransa’nın tarihsel Türk düşmanlığını bırakıp bir an önce özellikle turistik ve arkadaş ziyaretindeki vize şartını tamamen kaldırmasını, ırkçılık ve  ayrımcılık yapmaktan vazgeçmesini bekliyor ve diliyoruz.

  • « Les philosophes ont été réduits au silence, les intellectuels ont été réduits au silence, les scientifiques ont été réduits au silence ; maintenant, seules les élites mondiales parlent, avec leurs gueules arrogantes, laides et grosses, et tout le monde les écoute.

    « The Open Society and Its Enemies » de Karl Popper, publié en 1945, visait à sublimer les valeurs libérales américaines et occidentales et à vilipender le communisme et l’URSS.  Popper a écrit ce livre à une époque où, après le fascisme et le nazisme, les pays de Rideau de Fer et la politique oppressive et totalitaire de l’URSS ont commencé à représenter une menace contre la société ouverte et libre de la civilisation occidentale.

    Cependant, Popper n’avait pas prévu que la révolution digitale commencée dans les années 1990 émergerait une nouvelle classe sociale (les élites mondiales et leurs Titans technologiques) qui se transformerait en une dictature mondiale contrôlant et manipulant tout, tout le monde, chaque individu. Cette « entité   étrange » mergée du sein de la société occidentale, a maintenant commencé à engloutir le système qui lui a donné naissance et tout ce qui est extérieur à elle-même comme un trou noir : elle est devenue hostile et inquiétant pour la société ouverte.

      Surtout depuis 2018, ces Titans (Facebook, Google, etc.)  ont arbitrairement censuré, bloqué, interdit les nouvelles, les personnes, les messages et les blogs qu’ils considèrent comme sensibles ou répréhensibles à leurs et aux intérêts des élites mondiales qu’ils servent.  Ainsi, ils codent secrètement toutes les informations « sensibles » sous prétexte de désinformation ou de violation de leurs « règles communautaires », menaçant leurs membres, les excommuniant, bloquant ou fermant des comptes à tout moment. 

    Au Moyen Âge, l’Église, avec son autorité supra-étatique et son immunité, était un refuge artificiel pour   les gens permettant   communiquer tous ensemble.  Maintenant, dans ce « Nouvel Moyen Âge », l’Église a été remplacée par son incarnation digitale « Titans » équipés de pouvoirs, de règles et de sanctions semblables à ceux de l’Inquisition, et la Sainte Trinité a été remplacée par les élites mondiales.

    Le monde entier se dirige vers une société à deux classes. Il n’y a plus de bourgeois, de petits-bourgeois, de prolétariat : il n’y a que des élites intouchables et des hordes de gens.

    Cette année, 236 personnes supplémentaires ont rejoint la liste des personnes les plus riches du monde selon     le magazine économique Forbes, et le nombre est passé à 2668. La valeur nette de chaque personne sur la liste est de plus de 1 milliard de dollars.     

    Cette minorité d’élite de 2668 personnes, qui s’est emparée de la politique, de la religion, de l’économie, de la finance, des médias, de la presse et des médias sociaux, prévoit également d’usurper tous les moyens de production, tous les droits de propriété. En d’autres termes, dans leur monde futur, personne n’aura de maison privée, de voiture ou de maison d’été, même une guitare, un piano, une chaîne stéréo.  Les gens ordinaires ne pourront utiliser temporairement des biens, et des biens immobiliers que par location ; mais ils ne les posséderont jamais, ni ne pourront en hériter à leurs enfants. Ils n’auront plus le droit et la possibilité d’acquérir une propriété privée.

     Il faut un niveau extrêmement élevé de pouvoir financier pour être accepté ou pour s’initier à ce groupe d’élites.  C’est pourquoi, quel que soit le pays dans lequel ils se trouvent, les politiciens, les bureaucrates, les hommes d’affaires, les technocrates et beaucoup d’escrocs   essaient avec ferveur d’augmenter leur richesse et de se joindre à ce groupe en faisant toutes sortes de corruption, sans hésitation, sans crainte.    Ils croient et sont tout à fait sûrs qu’il n’y aura pas de retour en arrière, ils ne seront jamais condamnés, poursuivis, jugés ou tenus responsables de leur corruption.

    Les élites mondiales contrôlent la communication, les nouvelles et toutes sortes d’informations à l’aide des Titans et d’intelligence artificielle.    Ils ne donnent à personne le droit de s’opposer, de choisir, de faire appel et de prendre des décisions.   Nous vivons la version digitale périodique de « 1984 » d’Orwell et de « Fahrenheit 451 » de Bradbury. Nous tournons autour des temps et arrivons au même point dans la séquence de spirale temporelle du passé.

    Selon Mepa News du 6.7.2022, rapporté du magazine “Popular Science”, une toute nouvelle intelligence artificielle a été développée pour prédire les crimes futurs.    Les spécialistes de data et des sciences sociales de l’Université de Chicago ont mis au point un nouvel algorithme qui prédit le crime en utilisant des modèles d’emplacements temporels et géographiques à partir de données publiques sur la violence et les crimes contre les biens.  L’intelligence artificielle peut prédire les crimes futurs avec une précision d’environ 90% une semaine à l’avance.  Sans aucun doute, cet algorithme divin (!) pourrait éventuellement être appliqué à tous le monde, et que le coupable potentiel sera identifié et arrêté avant qu’il ne rédige son article, pendant qu’il y réfléchit, ou même avant d’y penser.

    Peut-on appeler un tel monde, un tel système, une démocratie ?  La liberté individuelle peut-elle exister dans un tel système ? Peut-on parler d’une « société ouverte » où il n’y a pas de liberté individuelle ? La démocratie n’est-elle pas la liberté de partager des connaissances, d’avoir toutes sortes d’informations ? La dictature n’est-elle pas l’autorité de censurer toutes les nouvelles et informations en les gardant dans une seule main ? Je mets tout le monde en garde : la civilisation occidentale est dans un momentum irrévocable de perdre rapidement sa structure et sa qualité de « société ouverte ». En sommes-nous conscients ?

    Ce gang mondial veut traiter et concevoir l’information et les nouvelles comme il le souhaite, nous faire penser de leurs propres perspectives, nous transformer en robots de chair qui croient que tout ce qu’ils disent est vrai. Ils détruisent non seulement la connaissance, mais aussi la pensée analytique. Nous sommes confrontés à un avenir horrible. 

     Je soupçonne fortement qu’il y a quelque chose qui ne va pas, quelque chose de sale et de malveillant même dans leurs plus belles paroles, dans leurs propositions, plans, actions ou leurs discours les plus humains et les plus utiles.   Pour cette raison, nous devons nous méfier d’eux, être dans une révolte et une résistance constante contre eux.

    L’Occident a réussi à liquider l’URSS et le communisme, et les défenseurs de la « société ouverte » ont remporté une grande victoire. Maintenant, l’Occident doit commencer la même bataille contre ces élites mondiales et ces Titans   nés de son sein mais qui le rongent comme une cellule cancéreuse.

    Peu importe de quelle nation nous venons, où que nous soyons, turcs, français ou américains. Nous devons toujours nous méfier contre le pouvoir de ces élites mondiales et des Titans, et coopérer avec ceux qui les combattent. Nous devons le faire pour protéger notre société, notre propriété privée, l’avenir de nos enfants, de notre liberté individuelle et notre libre pensée. 

  • “Philosophers have been silenced, intellectuals have been silenced, scientists have been silenced;  now, only the global elites are talking, with their cheeky, ugly and  big mouths,  and everyone is listening to them.”

    Karl Popper’s “The Open Society and Its Enemies” published in 1945, aimed to   glorify American and Western liberal values and to vilify communism and the USSR.  Popper authored this book  during a period when, after fascism and Nazism, the Iron Curtain   and USSR’s   oppressive and totalitarian  politics began to  present a threat against open and free society  of   Western civilization.

    However, Popper did not foresee that the digital revolution    started in the 1990s would  emerge a new social class, (the global elites and   their  technological Titans)  which will turn into a global dictatorship   controlling and manipulating everything, everyone, every individual. This “alien  entity”   emerged from the bosom of  Western society   now began to swallow up the system that gave birth to it and everything outside itself like a black hole:  It became   hostile and  ominous to the open society. [1]

      Especially since 2018, these   Titans   (Facebook,   Google, etc.)  have been arbitrarily censoring, blocking, banning  news, people, messages and blogs that they consider “sensitive” to their concerns and to the interest of global elites they serve.  So, they secretly code  all  “sensitive” information   under the pretext of disinformation or violation of their “community rules”,    threatening their members, excommunicating them, blocking  or closing accounts     at any time. 

    In the Middle Ages,   The Church, with its supra-state authority and immunity, was an artificial refuge for people   to communicate all together.  Now, in this “New Middle Age”  the Church has been replaced by its digital incarnation “Titans” equipped with Inquisition-like powers, rules and sanctions, and the Holy Trinity    replaced by  the global elites.

    The entire world is heading towards a two-class society. There is no more the bourgeois, the petty bourgeois,  the proletariat: There are  only untouchable elites and hordes of people.

    This year, 236 more people joined the list of the world’s richest people in 2022 published by Forbes Economic Magazine, and the number rose to 2668. The net worth of each person  on the list  is over $1 billion.     

    This elite minority of 2668 people, which has taken over politics, religion, economy, finance, media, press and social media, also plan to usurp all the means of production and all property rights. In other words, in their  future world   no one will have a  private house, a car,  or a  summer house, even a guitar, a piano, a stereo.  Ordinary people will only be able to temporarily use property,   securities or real estate only  by  leasing, but  they will never own them, nor      able  to inherit them to their children. They will   have no more the right and opportunity to acquire private property.  

     It takes an extremely high level of financial power  to be accepted   or to  initiate in that group of elites.  That is why, no matter which country they are in,  politicians, bureaucrats, businesspeople, technocrats and a lot of cunning crooks are  fervently trying to increase their wealth and join in that   group     by doing all kinds of corruption, without hesitation, without fear.    Because they believe and   are quite sure that there will be no going back,      they will never be sentenced, prosecuted, trialed, judged or held  responsible for their corruption.

    We live the periodic digital version of Orwell’s “1984” and Bradbury’s “Fahrenheit 451” turning around the times and come to the same    point   in the temporal spiral sequence of the past.

    According to   Mepa News, on 6.7.2022, reported from “Popular Science” magazine, a brand-new artificial intelligence has been developed   predicting future crimes.   Data   and social scientists at the University  of Chicago have developed a new algorithm that predicts the crime using patterns of temporal and geographic locations from public data on violence and property crimes.  Artificial intelligence can predict future crimes with approximately 90% accuracy a week in advance.   Probably, this divine (!) algorithm could eventually be applied to all internet users,      and that the potential culprit  will be identified and arrested before    he drafts his article or while he thinks about it,  or even before he thinks about it.

    Can we call such a world, such  a system, a democracy?  Can individual freedom exist in such a world? Can one speak of an “open society” where there is no individual freedom? Is not democracy the freedom to share knowledge, to have all kinds of information freely? Is not dictatorship the authority to control or censor all news and information  keeping it in one hand? I  am    trying to warn everyone:   Western civilization is under an irrevocable momentum of rapidly losing its structure and its quality of being the “open society”. Are we aware of this?

    The global elites control communication, news and all kinds of information  with their Titans.   They do not give anyone the right to  object, to choose, to appeal and to make decisions.   This global gang wants to process and design  information and news as they wish, to make us think from their own perspectives, to  turn us  into flesh robots  who believe   everything they say is true. They destroy not only knowledge, but also analytical thinking. We face a  horrifying future. 

     Whether it is the  elites, or the oligarchs, or their close  fellas and supporters, or the  Davos men, or the White Supremacists, the racists, the apartheidists, the Zionists, the Evangelists, political Islam,     masonic and mafia organizations   and the like, none of them do or can do anything useful for the Humans and Humanity: They only prioritize their own dirty interests and ambitions standing in solidarity with each other behind the scenes. They are dangerous and  toxic to Humanity and Humanism.

    I strongly   suspect that   there is something wrong,  something  dirty and malicious    with even  in  their best-looking words, in their most humane, most useful   proposals, plans, actions  or discourses.   For this reason, we must beware of them, be in constant and steady revolt and resistance against them.

    The West successfully  has liquidated   USSR and communism,  and the defenders of the “Open Society” won a great victory. Now the West must  start the same battle against this global elites   and digital Titans   born from his bosom and gnaw it like a cancerous  cell.

    No matter what nation we are from, wherever we are, whether   Turkish, French or American. We must always defend ourselves from the power of the global elites and  cooperate with those who fight them. We have to do this to protect our open society, our civilization, our private property, our children’s future, our individual freedom and free thought.


    [1]   George Orwell’s  “1984”       where a single party is in power In the UK it tells people about their lives in fear.   With Big Brother and the Thought Police constantly monitoring people under surveillance, propaganda and brainwashing, the public and the whole of life are being manipulated. 

     Ray Bradbury’s “Fahrenheit 451,” published in 1951 Novel  by special firefighter teams of all kinds of books. house where they are searched and burned, where people just watch brainwashing shows on TV, a future in which thinking people who have books are destroyed  Predicts.

  • “Filozoflar sustu, entelektüeller sustu, bilim insanları sustu, susturuldu; artık sadece küresel elitler konuşuyor, o arsız, çirkin ve kocaman ağızlarıyla ve herkes onları dinliyor” E.D.

    Karl Popper’ın  1945 yılında yayımlanan “Açık Toplum ve Düşmanları” (The Open Society and Its Enemies)  yapıtı II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan ve Batılı liberal değerlerin yüceltilmesi, komünizm ve SSCB’nin karalanmasını hedefliyordu.  Faşizm ve  Nazizm’den sonra    açık ve özgür topluma karşı SSCB’nin Demir Perdesi, baskıcı ve totaliter kuralları Batı uygarlığı için     tehdit oluşturmaya başlayınca Popper bu kitabı yazdı.

    Ancak,   Popper  1990larda başlayacak dijital devrimin yaratacağı  küresel elitler  ile onların maşası  teknolojik  Titanların herşeyi, herkesi, her  bireyi kontrol ve manipüle edebilecek  bir küresel diktatörlüğe dönüşeceğini  öngöremedi. Açık toplumun bağrından çıkan bu  “kütle” şimdi kendisini doğuran sistemi ve kendi dışındaki herşeyi kara delik gibi yutmaya başladı; açık topluma hem düşman oldu, hem de   tehdit oluşturmaya başladı. [1]

    İşte Facebook, Google gibi teknoloji   Titanları özellikle   2018’den beri  keyfi bir şekilde   sansür uyguluyor, kendileri ve hizmet ettikleri küresel elitler için sakıncalı gördükleri  haberleri, kişileri,    mesajları ve blogları dezenformasyon  ya da “topluluk kurallarının” ihlal edildiği bahanesiyle gizlice kodlayarak  engelliyor, yasaklıyor, üyelerini diledikleri gibi tehdit ediyor, aforoz ediyor, hesapları bloke ediyor  ve istedikleri an kapatıyorlar. 

    Orta Çağ’da insanlar Kilise’ye  coşkuyla koşardı. Kilise onların toplu halde   iletişimde bulundukları  yapay  bir sığınaktı,   devletler üstü yetki ve  dokunulmazlığa sahipti. İçinde bulunduğumuz “Yeni Ortaçağ” da   Kilise’nin yerini onun    dijital   enkarnasyonu  olan,   Engizisyon benzeri yetki,   kurallar ve yaptırımlarla donatılmış Facebook, Google  ve benzerleri, Kutsal Üçlük ’ün  yerini  ise  küresel elitler almış bulunuyor.

    Görünen o ki tüm dünya  iki sınıflı bir topluma doğru gidiyoruz: Burjuva, küçük burjuva ve işçi sınıfı artık yok: Elitler ve insan sürüleri var.    

    Forbes Ekonomi Dergisinin yayınladığı 2022  yılı dünyanın en zengin insanları listesine bu yıl 236 kişi daha katıldı ve sayı   2668’e yükseldi. Bu listedeki her bir kişinin net varlığı 1 milyar doların üstünde. Şu an  ilk sırada 219 milyar dolarla Elon Musk bulunuyor.    

    İşte bu 2668 kişiden oluşan elit azınlık siyaset, din, ekonomi, finans, medya, basın ve sosyal medyayı ele geçirmiş durumda. Üretim araçlarını ve tüm mülkiyet hakkını da gasp etmeyi planlıyorlar. Yani,  onların  kurmayı düşledikleri   yeni dünyada,   elit azınlık hariç,   kimsenin  özel evi, arabası, yazlığı, hatta   gitarı, piyanosu, müzik seti bile olamayacak.  Ancak, kiralama yoluyla geçici olarak mal, mülk, menkul veya gayrimenkulleri kullanabilecekler, ama asla sahibi olamayacaklar,  özel mülkiyet edinme hakkı ve olanağı olmayacağı için çocuklarına da miras bırakamayacaklar. Yeni yetişen kuşaklar da böyle bir dünyayı kabul edecek bir şekilde koşullandırılıyor.

      Elit azınlık tarafından kabul edilmek ya da o gruba girebilmek   için çok üst düzeyde finansal güç ve para gerekiyor. Yeterli parası olmayanlar kurulacak olan yeni dünyada söz sahibi ve yönetici konumunda olamayacaklar. Serveti olana daha da verilecek, ama olmayanın elindeki de alınacaktır. İşte onun için hangi ülkede olursa olsun siyasetçiler, bürokratlar, iş insanları, teknokratlar her türlü yolsuzluğu yaparak, hiç çekinmeden, korkmadan, delice bir tutkuyla servetlerini arttırmaya ve bir an önce o  elit gruba dahil olmaya çalışıyorlar. Çünkü artık yapılan yolsuzluklarla ilgili bir geriye dönüş olmayacağına, asla hesap sorulmayacağına inanıyor ve bundan eminler. 

    Orwell’in “1984” ve Bradbury’nin “Fahrenheit 451” in dönemsel dijital versiyonunu yaşıyoruz. Dönüp dolaşıp geçmişteki  bir  noktanın zamansal  spiral dizgesindeki  aynı düzlemine geliyoruz. Küresel elitler iletişim, haber ve her türlü enformasyonu Titanlar ve yapay zeka ile kontrol altında tutuyorlar.    Kimseye seçme, itiraz etme ve karar verme hakkı tanımıyorlar.

    Mepa News’un 6.7.2022 günü “Popular Science Türkiye” dergisinden aktardığı habere göre   gelecekte işlenecek suçları   önceden tahmin eden yapay zeka geliştirildi.   Chicago Üniversitesinde çalışan veribilimci ve sosyal bilimciler, şiddet ve mülkiyet suçlarındaki kamusal verilerden zamansal ve coğrafi konumlara ait kalıpları  kullanarak suçu önceden belirleyen yeni bir algoritma geliştirmişler.  Yapay zeka, gelecekte işlenecek suçları bir hafta önceden yaklaşık %90 doğrulukla öngörebiliyor.  Kuşkusuz bu tanrısal algoritma zamanla sadece mala mülke değil, düşüncelere de uygulanacak, yüksek bir olasılıkla Titanlar tarafından kullanılacak ve daha bir  yazar, bir eleştirmen yazısını yazmadan, daha düşünürken ve belki daha düşünmeden potansiyel suçlu olarak  belirlenecek ve tutuklanacak.

    Peki böyle bir dünyaya, böyle bir sisteme demokrasi diyebilir miyiz? Böyle bir düzende bireysel özgürlük var olabilir mi ? Bireysel özgürlüğün olmadığı yerde “açık toplum” dan söz edilebilir mi ? Demokrasi bilgiyi paylaşma, her türlü bilgiye sahip olma özgürlüğü değil midir ? Diktatörlük ise tüm haberleri, bilgileri sansürleme ve tek elde tutma yetkisi değil midir ? Batı uygarlığı “açık toplum” olma  özelliğini hızla kaybediyor, acaba bunun farkında mıyız ?

    Bu küresel çete bilgi ve haberleri diledikleri gibi işleyip tasarlayarak bizi kendi  bakış açılarıyla düşündürmek, söyledikleri her şeyin doğru olduğuna  inanan    etten robotlara  dönüştürmek istiyorlar. Sadece bilgiyi değil, analitik düşünceyi de yok ediyorlar. Korkunç bir gelecekle karşı karşıyayız. 

    Küresel elitlerin  ve Titanların en iyi, en güzel, en insancıl, en faydalı gibi görünen, gösterilen veya o şekilde sunulan, öneri, eylem ve söylemlerinde, a priori, mutlaka bir çapanoğlu, bir pislik, kirli ve art niyetli iğrenç planların gizli olduğuna inanıyor ve kuşkuyla karşılıyorum. O nedenle onlara karşı sürekli isyan, başkaldırı ve direniş içinde olmak gerektiği kanısındayım.

    Batı SSCB ve komünizmle başarılı bir şekilde mücadele etti ve SSCB’nin yıkılmasıyla “Açık Toplum” savunucuları büyük bir zafer kazanmış oldu. Şimdi aynı mücadeleyi bağrından doğan ve onu kanserli bir hücre gibi kemiren o elit azınlık ve dijital Titanlara karşı    vermelidir.

    Hangi ulustan olursak olalım, nerede olursak olalım, ister Türk, ister Fransız, ister Amerikalı… Her zaman küresel elitlerin ve Titanların gücünden kendimizi korumalı, onlara karşı direnmeli ve onlarla savaşanlarla  birlik  ve iletişim halinde olmalıyız. Açık toplumu, bireysel özgürlüğü, özgür düşünceyi ve özel mülkiyeti korumak için bunu yapmak zorundayız.


    [1]   George Orwell’in  1948’de yazmış olduğu “1984” adlı roman   gelecekte   tek bir partinin iktidar olduğu İngiltere’de insanları korku içindeki yaşamlarını anlatır.   Büyük Birader ve Düşünce Polisi’nin insanları sürekli gözetleme altında izlemesi,   propaganda ve beyin yıkaması ile halk ve tüm yaşam   manipüle edilmektedir.  Ray Bradbury’nin 1951 de yayımlanan  “Fahrenheit 451” romanı  ise her çeşit kitabın özel itfaiyeci timleri  tarafından ev ev aranıp yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkayıcı şovlar izlediği, kitap bulunduran düşünen insanların yok edildiği bir geleceği  öngörür.

  • “Erdemli Pedofiller” (Virtuous Pedophiles – Virped)  çocuklara cinsel ilgi duyduğunu, tahrik olduğunu kabul eden, fakat çocuklara cinsel istismar ya da tecavüzde bulunmadıklarını  iddia eden pedofiller tarafından kurulmuş bir sosyal medya grubudur. 

      Virped üyeleri, çocuklara cinsel istismarda bulunmadan normal bir yaşam sürmeye çalışırken   yetişkinler ve çocuklar arasındaki cinsel  ilişkinin yanlış olduğunu ve her zaman yanlış olacağı inancını  savunurlar. Virped’in eski suçlu pedofiller, çocukların ebeveynleri, pedofillerin ebeveynleri ve   seksologlar dahil olmak üzere 2000’den fazla üyesi var.

    Dünyada çok sayıda pedofil örgütü var, ancak bunların çoğu   çocuklarla cinsel  ilişki konusunda net değil, rıza yaşının düşürülmesi, çocuk pornografisi ve çocuklarla cinsel ilişkinin yasalaşması için kampanya yürütüyorlar.    Virped ise çocuk pornografisini izlemek de dahil olmak üzere her türlü çocuk cinsel sömürüsüne karşı sağlam bir duruş sergilediğini iddia ediyor.

     Virped   psikolog Jesse Bering ve psikolog James Cantor   tarafından destekleniyor.  Bering 2010 yılında “Ulusal Gey ve Lezbiyen Bilim İnsanları Örgütü”  (National Organization of Gay and Lesbian Scientists and Technical Professionals – NOGLSTP) tarafından “Yılın Bilim İnsanı Ödülü” ne layık görüldü.  Cantor ise bu tür grupların çocukların cinsel istismarını önlemeye yardımcı olabileceğine inanıyor.  

    Ama doğrusu ben inanmıyorum.  Tam tersi bunun ateşle barutu yan yana koymaktan bir fark yoktur. Hani diyorlar ki “kediye ciğeri emanet edin, korkmayın, kedi ciğeri asla yemeyecek”.  Peki ne yapacak, yalayacak mı ?

     Virped’in resmi logosu kırmızı yanan bir trafik ışığından oluşuyor. Trafik lambası şu an kırmızı yanıyor. Ama gün gelir sarıya dönüşür mü bilemem. Ancak son tahlilde trafik lambasının yeşil yanacağını yüksek olasılık olarak görüyorum.  Logo olarak trafik ışığını seçmeleri de art niyetlerini açığa çıkarıyor sanki ve sanırım çok anlamlı bir talihsizlik olmuş.

    (Kaynak: Virped ve Wikipedia)

  •  Avrupa hukuk düzeninde cinsel suçların en büyüklerinden biri olarak kabul gören  pedofili, küresel elitler ve egemenlerin  öncülüğünde, ‘arka kapıdan gizlice girme’ taktikleriyle   LGBTİ hareketiyle birleştiriliyor.    

    Siyaset dünyasında, medyada (özellikle Euronews ve BBC),       Hollywood’da, toplumun en üst kademelerinde   çocuk istismarının, çocuk tecavüzünün, çocuklarla evlenme ve cinsel ilişkide bulunmanın yasal bir suç olmaktan çıkarılması için dünya çapında   bir kampanya ve  algı operasyonları  yürütülüyor. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere, tarikatlar, dinsel gruplar, çocuk tecavüzcüleri  hepsi kurban ve mağdur rolünü oynayarak LGBTİ şemsiyesinin altına sığınmaya çalışıyorlar.  Bunlar şimdi ‘MAP’ (Minor Appreciation Person – Çocuk Beğenen Kişi) ve ‘pedoseksüel’ (yetişkinlerle ilişkide bulunamayan kişi) gibi yeni terimler ürettiler.

     LGBTİ hareketinin temsil ettiği hiçbir şeyin sorgulanmaya cüret edilmemesi   ve  bu harekete “dokunulmazlık”  kazandırılması için  karşı çıkanlara ve eleştirenlere bir cadı avı başlatılmış durumda.  Eleştirdiğiniz an     homofobik, gerici, bağnaz olmakla, onların özgür iradesini bastırmakla, ayrımcılık ve nefret söylemi yapmakla suçlanıyorsunuz. Biden, Macron, küresel medya, Facebook, Google gibi dijital teknoloji devleri bu hareketin en ateşli destekçileri ve savunucuları konumunda.

    Fakat öte yandan bakıyoruz  bu zihniyeti savunanlar  haklarını arayan  emekçilere, işçilere, emeklilere, grev yapan sendikalılara,  çiftçilere, köylülere, Sarı Yeleklilere tüm   güçleriyle acımasızca saldırıyorlar; yaralanan, sakat kalan, gözünü, kaybeden, eli kopanlar ve hatta ölenleri görmezden gelip   yağmacılıkla suçluyorlar.

    Covid aşılarının kalıcı yan etkilerine,  virüsün laboratuvar üretimi olduğuna dikkat çeken bilim insanlarını, akademisyenleri tehdit ediyor, susturmaya çalışıyor,   komplocu olarak suçluyor,   haberleri sansürlüyor ya da görmezden geliyor,   ifade ve düşünce özgürlüğünü saldırgan önlemlerle kısıtlamaya çalışıyorlar.

      Ancak, yine görüyoruz ki  eski çağlardan kalma, sömürgeci, sefih imparatorlukların dejenere olmuş   cinsel adetlerini, sapıklıklarını,   orjilerden kalma azgınlıklarını sanki çok modern ve çağdaş bir yaşam  biçimiymiş gibi dünyaya dayatıyor, bunların onur duyulması gereken erdemler  gibi pazarlanmasına göz yumuyor ve destekliyorlar.

    Büyük bir kahramanlık yapıyormuş gibi tütün kullanımını engellemek ve yasaklamak için sekiz takla atarken, bir çok ülkeye siyasal ve ekonomik bahanelerle afyon üretim yasağı koyarken, diğer taraftan marihuana, kenevir (cannabis) gibi bitkilerin ve uyuşturucu  maddelerin   evlerde üretilmesini, uluorta kullanımını serbest bırakıyorlar. Bu küresel kafa Red Kit’in ağzındaki sigarayı otla değiştirtiyor, ama diğer taraftan ileriki yıllarda zaten gizli işbirliği içinde oldukları uyuşturucu kartellerini yasal hale getirmenin ve eroin, kokain ve her çeşit narkotik maddenin serbest bırakılması için hukuki altyapıyı   hazırlıyorlar. Zira onların düşünen, eleştiren, sorgulayan beyinlere ihtiyacı yok, düşünen ve sorgulayan insanlar onları egemenliği için bir tehdit, onlar karşılarında bir zamanlar Çin’e yaptıkları gibi beyni çorbaya dönmüş, her şeye boyun eğen insan yığınları görmek istiyorlar.

     İnsanların salgınlar, savaşlar, nüfus planlaması, soykırım ve katliamlarla yok edilmesini planlayanlar  onlar değil mi ?  Tarihin başlangıcından beri dinin günahkar olarak suçladığı ve aşağıladığı “İNSAN”ı yok edilmesi gereken, doğa ve çevre için en zararlı bir “tür” olarak gösteren  onlar değil mi ?

    Bir şeyi açıklığa kavuşturalım: Ben tamamen özgür  düşünce ve özgürlükten yanayım, sürekli savaştığım ve savunduğum şeylerdir bunlar. Birinin eşcinsel, lezbiyen   ya da her neyse o olması benim zerre kadar umurumda değil. İnsanlara, çocuklara ve çevreye zarar vermedikten sonra ne haliniz varsa görün.   Ama bu Onur Yürüyüşlerinde gördüğüm  çirkinlik bu hareketin zorla topluma dayatıldığı ve pedofillerin de bu kapsama alındığıdır.

    Pedofiller, zoofiller, nekrofiller ve her tür  psikiyatrik bozukluğu olanlar   da onur yürüyüşü yapmak için sıranın kendilerine gelmesini, ya da  daha doğrusu, dünya kamuoyunun istenen kıvama gelmesini bekliyor dersem abartmış mı olurum ? Onur duymak için illa LGBT’li mi olmak gerekiyor ? Emekçinin, emeklinin, sendikalının, Sarı Yeleklilerin onuru yok mu ? İNSAN denen varlığın onuru yok mu?

     Karanlık çağlarda din adamları insanı odun yığınları üstünde yakıyor, Engizisyon mahkemelerinde işkence yapıyordu.  Şimdi   onların devamı küresel elit  saldırganlar dijital odun yığınlarını ve   mahkemelerini Facebook, Google’da ve sosyal medyada kurdular. Kendi topluluk kurallarını (!) zorla insanlara dayatıyorlar.   

    Aslında, doğa, çevre ve dünya için zararlı olan “insan” değil, ancak oligarklar, elitler,   öjenistler, ırkçılar, apartheidçılar, Avrupa’daki   sömürgeci kraliyet hanedanlıkları, dijital teknoloji devleri ve onların artıklarıyla beslenenler değil midir?  Öyleyse asıl ortadan kaldırılması gereken onlar değil mi ? HKVL

      Bu  eleştirel yazımı faydalı bulduysanız,   diyalektik ve eleştirel düşünceden yoksun kişiler olmak istemiyorsanız lütfen bunu başkalarıyla paylaşın,  araştırmalarımdan haberdar olmak için   yazılarımı izleyin.

  • Des entreprises technologiques telles que Facebook et Google appliquent la censure de manière arbitraire, sournoise et même perfide depuis 2018. Elles codent et éliminent secrètement les messages et les blogs de ceux qu’elles supposent répréhensibles pour les élites mondiales qu’elles servent.

    Au Moyen Âge, les gens couraient à l’Église avec ferveur.   L’Église était leurs faux abris, avait toute l’autorisation et l’immunité supra-étatique.  Maintenant, Facebook et Google, les nouvelles incarnations de l’Église, ont également le même statut, une autorisation semblable, des règles et des sanctions semblables à celles de l’Inquisition. Ils peuvent, à leur gré, menacer et excommunier leurs membres, bloquer ou fermer des comptes comme ils veulent.

    Quels types de publications et de blogs sont censurés ?

    On peut classer les commentaires, nouvelles, actualités et blogs particulièrement censurés par Google et Facebook -sous prétexte de désinformation- comme suit :

    1. Déclarations critiques et media nouvelles sur l’épidémie de Covid 19 et les vaccins

    2. Des nouvelles sur des médecins et des spécialistes qui ont été menacés ou même tués par la police en raison de leurs explications scientifiques et des preuves apportées sur les effets secondaires à long terme des vaccins

    3. Articles sur les agendas cachés et les projets de dépeuplement des élites mondiales

    4. Nouvelles et articles sur les plaintes et les demandes déposées par des universitaires, des médecins et des scientifiques auprès de la Cour pénale internationale ou des tribunaux locaux

    5. Articles contraires aux intérêts américains

    6. Articles critiquant les applications et la politique de Facebook et Google

    7. Articles critiquant l’apartheid israélien

    8. Articles soutenant la Russie

    Cependant, Facebook et Google n’interdisent pas, mais tolèrent bravement la pornographie, la pédophilie, la prostitution ouverte, les sectes fanatiques, les groupes terroristes, les blogs insultant Atatürk, les groupes racistes, suprémacistes, d’apartheid et néonazis. Je trouve ce double standard   excessivement   nauséabond.

    Comment bloquent-elles les messages, les commentaires et les blogs ?

    1. Mettre les messages à la fin de la chronologie

    2. Restreindre les mouvements

    3. Limitation des actions

    4. Blocage

    5. Masquage

    6. Muet

    7. Effacement

    8. Avertissement de contenu sensible

    9. Placer des bugs

    Ainsi, dans ces circonstances, seul l’éditeur ou très peu de personnes peuvent voir ces messages et blogs cryptés et codés. De plus, elles suppriment également les commentaires et articles   après un certain période. Pendant ce temps, la personne (crétin) qui n’est pas au courant de ces blocages et restrictions   pense qu’elle n’est pas lue parce que les gens ne l’ont pas trouvée intéressante.

    Eh bien, peut-on appeler ce système « démocratie » ? La démocratie, c’est la liberté de partager des informations, d’avoir toutes sortes d’informations.  Or, la dictature est le pouvoir de détenir toutes les informations dans une seule main.

    Ils veulent nous faire penser avec leur propre esprit en traitant et en concevant les informations comme ils le souhaitent. Ils veulent créer des « robots » qui croient que tout ce qu’ils disent est vrai. Ils détruisent non seulement les connaissances, mais aussi la pensée analytique. Nous sommes face à un avenir effrayant.

     En effet, la principale raison de toute ce charabia de censure  c’est de camoufler le plan et l’agenda du génocide mondial conçu et dirigé par les oligarques, les élites et les familles   telles que Rockefeller, Rothschild, la dynastie britannique      par l’intermédiaire des fondations telles que Gates, Soros, etc. ; en utilisant les organisations telles que Bilderberg, le Conseil des relations étrangères (CFR), la Commission trilatérale, Chatham House, le Population Council, l’OMS et le Forum économique mondial (Davos).

    Je condamne et maudis fermement tous ces élites, les doubles standards de Facebook et Google contraires à l’éthique, restreignant la liberté d’expression, d’information et de communication. D’autre part, tout le monde doit très bien savoir que ces   sanctions illégales ne fonctionneront certainement pas, et ces soi-disant oligarques   et leurs molosses seront jugés et condamnés dans le tribunal de l’Humanité et de l’Histoire.