Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • “Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000”

    Ekrem İmamoğlu

    Herkes  İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mahkeme kararını kabullenip kuzu kuzu evine döneceğini sanıyordu. Hiç kimse onun Saraçhane’de miting yapacağını beklemiyordu.

    Ekrem Başkan’ın  çağrısıyla İstanbul halkı koşa koşa mitinge  geldi. Meral Akşener Ankara’dan yola çıkıp mitinge yetişti.  Mansur Yavaş   geldi.  TİP Genel Başkanı Erkan Baş, HDP, TKP gibi partililer de miting alanına geldi. Ortalık “hükü-met-istifa” ve “cumhur-başkanı-Ekrem-İmamoğlu” sesleriyle çınlıyordu. Bazı kanallar halkın bu çağrısı duyulmasın diye canlı yayında sesleri kıstılar.

    Kılıçdaroğlu Almanya ziyaretini yarıda keserek apar topar     hemen yola çıktı. Sanırım onun korkusu İmamoğlu’nun Meral Akşener ile miting düzenlemesiydi. Ama çok geç kalmıştı. Meral ve Ekrem otobüsün üstünde   kucaklaşıyordu.

    “Gençliğim var” diye haykıran Ekrem Başkan 6lı masa liderlerini ve İstanbul halkını yarınki (bugün 15.12.2022) mitinge çağırıyordu. “Gençliğim var”  çığlığı doğrudan Kılıçdaroğlu ve iktidara bir meydan okumaydı.

    “Size bir şey söyleyeyim mi? Bu sabahki umudum 1 ise şu anki umudum 1000” diye haykıran Ekrem Başkan’ın yarattığı bu rüzgarı 6lı masa ve  muhalif medya nesnel bir şekilde değerlendiremez ve hala Kılıçdaroğlu’nun aday olması için ısrar  etmeyi inatla sürdürürlerse halkın iradesine büyük bir ihanette bulunmuş olurlar.

    “Ben buradan sadece İstanbul’a değil başkentimiz Ankara’ya, İzmir’e, Hakkari’ye, Edirne’ye, Sinop’a, Adana’ya, Diyarbakır’a bütün şehirlere sesleniyorum. Trabzon’a sesleniyorum. Niye biliyor musunuz?

    Bugün burada yaşatılan şey ülkemizin her yerinde insanlarımıza yaşatılabilir. Milletçe ayağa kalkacağız. Bizi mahkum etmeye kalkanları pişman edeceğiz. Nerede edeceğiz? Sandıkta edeceğiz”

    Diye halka seslenen Ekrem Başkan’ın sesine kulak verin. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere 6lı masayı halkın bu coşkun isteğine, ulusal iradeye boyun eğmeye, ulus iradesine saygıya davet ediyorum.

    Ekrem Başkan bu rüzgarı ABD, İngiltere ve Almanya’ya gitmeden, Rifkin, Acemoğlu gibi Soros’un, küresel sermayenin adamlarıyla, baştan savma bir vizyon toplantısıyla değil Türk halkı ile birlikte yakaladı. AKP’nin İstanbul belediye seçimlerinde yaşadığı büyük bozgun, bu kez 2023 seçimlerinde Ekrem Başkan ile Türkiye çapında gerçekleşecektir.

    EK NOT (20.12.2022)

    KK ile RTE’nin İmamoğlu’nun siyasetten men ve  diskalifiye edilmesi operasyonunda işbirliği yaptığı kanısında idim. Ama bugün grup toplantısında gördüm ki KK bu işin içinde ve artık eminim: Grup toplantısında   tek bir söz söylemesine bile izin vermedi. Dolaylı olarak Erdoğanı eleştirir gibi yapıp “ihtirasına yenik düşme” mesajı verdi Ei’ye. KK her ne pahasına olursa olsun Eİ’ye geçit vermemeye kararlı. RTE’nin de isteği bu. RTE ve Bahçeli KK aday  olursa sevinçten havalara uçacaklar.   KK’nın Almanya seyahatini Eİ’nin yargılanmasına denk getirmesi rastlantı değildi. Eİ’nin ceza alacağını biliyordu ve suç mahalinde  bulunmamakla paçasını kurtaracağını zannediyordu.   KK parti içi ve CB adaylığındaki en tehlikeli rakibini pasifize ve diskalifiye etmeyi büyük ölçüde başardı. TC’nin idam fermanı CHP, KK ve   TELE-1 tarafından yazılmıştır. Ve kendi elleriyle iktidarı yeniden RTE’ye teslim edecekler. KK’nın aday olması için ısrar edenler herkesin gözü önünde  ulusun iradesine ve TC’ye büyük bir ihanet içindedirler. 

  • Kılıçdaroğlu’nun yeni   danışmanı Jeremy Rifkin ekonomist değil. Amerikalı bir deneme yazarı, ekonomik ve  toplumsal konularda öngörü uzmanı, yani fütürist, ya da postmodern kahin. Pennsylvania Üniversitesi Wharton Ticaret Okulu’ndan ekonomi alanında sadece lisans derecesi  var.  Yani “tüccar terzi” gibi bir şey.

    Merkel’in eski danışmanlarından biri olması da bir şey ifade etmez.   Ortalık zaten sahte doktor ve şarlatandan geçilmiyor. Adamın resmine bir bakın: Suratından hinlik akıyor. Konferans başına en az 30.000 -50.000 Dolar ücret alıyormuş. CHP ile nasıl bir anlaşma yaptığı da yakında ortaya çıkar.

    Türkiye’de bir sürü deneyimli iktisatçı varken futbolcu ithal eder gibi Amerika’dan bir “deneme yazarı” ithal etmek CHP’nin Türkiye gerçeklerinden ne kadar kopuk ve ne kadar zavallı bir parti olduğunun açık kanıtı.

    Hadi şimdi CHP ve güya muhalif medya  parlatın bakalım Rifkin’i. Bu millet yeteri kadar kazık yedi bir kazık daha gelsin ne olacak ki.  Özgür Özel’in 2.12.2022 günü  Jeremy Rifkin için yaptığı  görkemli ve hamasi açıklama ise şöyle:

    “Jeremy Rifkin, Genel Başkan danışmanı ve bundan son derece memnunuz.   ‘İlim Çin’de de olsa gidin alın’ denmiş. Amerika’da teknolojiyi, İngiltere’de finansı, Alman sisteminden de endüstri ve istihdamı alan yeni bir model…    Buna mı itirazınız var? ‘İlim Çin’de de olsa alın’ diyen peygamberin ümmeti olmakla övünenler böyle mi anlamışlar peygamberin onlara yaptığı öğüdü.”

    Buram buram takiye, acz ve dincilik kokan bu açıklama gerçekten mide bulandırıcı. Türk halkı bu bataklıktan nasıl kurtulacak doğrusu merak ediyorum. Gelecek kapkaranlık.

  • —Marketlerin  tüketiciyi kazıklama taktikleri—

    —Sadece raf fiyatlarını  denetlemek yeterli değil, son kazık öderken geliyor–

    28.11.2022 günü Eskişehir’e geldim. Ertesi gün Vişnelik’teki 3M Migros’tan     global bir alışveriş yaptıM. Raf fiyatı 17 TL olan diş fırçası fiyatının   41,90 TL,  terlik fiyatının ise 24 TL yerine 49,99 TL  olarak  fişe yansıtıldığını   gördüM. Kontrol etmeseydim bir güzel kazıklanacaktım. (Fiş tarih 29/11/2022, no:0006, saat: 12:09)

    Ürünleri iade için danışmaya gidecektim ama orada bağıra çağıra müşteriler ile danışma arasında bir kavga olduğunu görünce kasiyere rica ettim. Kasiyer kasasını kapatıp     ürünleri aldığım raflara geldi ve  bana hak verdi.

    Daha sonra danışmadaki kavga sona erince danışmaya gittim.  Danışma yetkilisi ile görüştüm.  Bir  karışıklık olduğunu “arkadaşlar fişleri karıştırmış” diyerek  çok olağan ve pişkin bir şekilde kabul eden  danışma yetkilisi özür dilemeye bile gerek görmedi.

    “Ama bakın bu Migros için kötü bir puan” dediğimde en ufak bir tepki göstermedi. Ürün fiyatlarını kontrol etmek için kasadan ayrılan kasiyer kızcağızı  “görev yerini terk ettiği” gerekçesiyle   azarladı. Umarım ceza vermezler.

    Diş fırçasının daha kalitesini 12.35 TL’ye başka bir markette  buldum.

    Bu müşteri kazıklama taktiğini   sadece Migros değil, A-101, BİM, Şok gibi marketler de yapıyor.  Bu daha önce de başıma çok kereler geldi. Ama, maşallah, bu konuda Migros kendini ve diğer marketleri aşmış   durumda. Bunlara verilen cezalar devede kulak anlaşılan. Ne müşteri şikayetleri, ne denetimler, ne de  kesilen cezalar umurlarında bile değil. Bu yağma ve yıkım düzeni nasıl sona erecek doğrusu bilemiyorum.

    Ben Migros’un sahibi Koç Holding zannediyordum. Ancak, Migros 2007 yılında Koç grubu tarafından satışa çıkarılmış ve 2008’de   Moonlight Capital SA adlı  bir İngiliz şirketine satılmış. Daha sonra 2015 yılında   Anadolu Holding’in sahibi Tuncay Özilhan  Migros’un çoğunluk hisselerini satın almış. Yani şu an  Migros’un patronu Tuncay ! Bu işçi düşmanı  Tuncay   ile  kazıkçı ve sahtekar Migros’u boykot edelim arkadaşlar

  • “Benim liderliğini yaptığım partinin de geçmişte yarattığı derin yaralar vardır. Uzun süredir   önce bu yaraları yaratan o sistemi değiştirmekle uğraştım.  Ben bu yaraların kapanması için helallik isteme, helalleşme yolculuğuna çıkıyorum.”  Kemal Kılıçdaroğlu

    Bunun sözlerin tek bir anlamı vardır: Kılıçdaroğlu başkanlığında CHP artık kesinkes Atatürk devrimlerinden, Atatürk’ün gösterdiği yoldan, devrim ilkelerinden, laiklikten ve cumhuriyetten sapmıştır. Dinci, Kürtçü ve siyasal İslamcı bir partiye dönüşmüştür.  

    Kılıçdaroğlu hiç çekinmeden ve utanmadan “CHP’nin geçmişte yarattığı derin yaralardan” söz ediyor.  Yani aynen  Türkiye Cumhuriyeti’ni 100 yıllık bir “yıkım süreci” olarak tanımlayan HDP, Kürtçüler ve terör örgütlerinin diliyle konuşuyor.  Çok yazık.

    Kılıçdaroğlu “artık Yeni CHP var” demedi mi ?

     Kendisinin peygamber soyundan geldiğini ve “seyit” olduğunu ilan etmedi mi ?

    Kürtçülerin ve terör örgütünün ağzıyla   Tunceli’ye “Dersim “ demedi mi ?

    “Ben Dersimli Kemalim” demedi mi ?

    Partideki Atatürkçüleri ve laikleri teker teker  hiç acımadan harcamadı mı ?

    Gezi Direnişini sahipsiz bırakmadı mı  ?

    Tek bir kişiye savaş yetkisi veren tezkerelere destek vermedi mi ? 

    İktidarın her yaptığına 22 senedir seyirci kalmadı mı ?

    Ekmelettin’i aday göstermedi mi ?

    Seçmenle dalga geçercesine tıpış tıpış  gidip oy vereceksiniz demedi mi ?

    AKP’yi taklit etmeye çalışmadı mı ?

    Devrim, laiklik ve cumhuriyet ilkelerini referans alacağı yerde gerici ve dinci söylemleri kullanmadı mı ?

    AKP’yi ağır  bozguna uğratmış İmamoğlu veya Yavaş gibi  kazanma olasılığı çok yüksek olan adayların   Cumhurbaşkanlığına aday olmasını engellemedi mi ?

    Saidi Nursi’yi sahiplenmedi mi ?

    Çözülmüş bir sorun türbanı  gereksiz yere  tekrar gündeme getirmedi mi

    ABD’ye gidip Nazilerin etkin olduğu Ukrayna’yı desteklemedi mi ? Ukrayna’nın yanında olmalıyız demedi mi ?

    İngiltere’ye gidip yüzü bile kızarmadan, pişkin pişkin, bankerlerden ve tefecilerden temiz (!) para dilenmedi mi ?

    Daha yaptığı o kadar abuk sabuk iş var ki yaz yaz bitmez. Hiç konuşmasa, ağzını açamasa, kıpırdamasa, AKP iktidarı kendiliğinden  devrilip gidecek. Ama konuştukça üflesen yıkılacak AKP’ye can suyu sağlıyor. E “böyle muhalefet dostlar başına” diye boşuna söylenmiyor.

    Kılıçdaroğlu hem CHP,  hem de Türkiye için “zararlı”  bir kişi olmaya başlamıştır. Ve hala bu adamdan medet umanlar, onu parlatmaya çalışanlar var.  Pes be birader. Devrimciler ve Atatürkçüler uyuyor mu ?

  • Sèvres Antlaşmasının  imzalayanlar arasında Suudi Arabistan ve Ermenistan da vardı.

    Çok değil 100 sene kadar önce 10 Ağustos 1920 tarihli Sèvres Antlaşmasının bir tarafında “Türkiye” diğer tarafında  aşağıdaki ülkeler vardı:

     Fransa, İngiltere, İtalya, Belçika, Yunanistan, Ermenistan, Suudi Arabistan (Hicaz Krallığı), Çekoslovakya (Çekya-Slovakya), Polonya, Portekiz, Romanya,  Sırp-Hırvat-Sloven devleti ve Japonya   .

    Dikkat edin resmi antlaşma metninde Osmanlı Devleti yerine “Türkiye” yazıldı.   Antlaşma “Türkiye” ile bu devletler arasında imzalandı. Artık Osmanlı Devleti yoktu. “Türkiye” adına imzayı atanlar Osmanlı Hükümet üyeleri Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halisti.

    İmdi, sorular şunlar:

    1. Çok değil bundan 100 sene önce  Trakya ve Anadolu topraklarını paylaşmak isteyen Avrupa ülkeleriyle gerdeğe girilir mi ?
    2. Bu devletlerin Türkiye’yi paylaşma iştah ve arzularının -ki gidişat   (Avrupa Birliğinde yayılan Türkiye düşmanlığı) onu gösteriyor- hala sürmediği ne malum ?    
    3. Bu   devletler ve bunların yeni hamisi ABD ile arası  Türkiye’nin arası hala bozuk ise Türkiye NATO ve Avrupa Birliğinde ne arıyor?
    4. Suudi Arabistan o antlaşmada ne arıyor ?
    5. Ermenistan neci ?

     İnternette   arama tarama yaptım. Sèvres haritasını bile değiştirmişler, Örneğin, Wikipedia, Türklere güya daha çok toprak bırakıldığını gösteren   sahte haritalar düzenlemişler.  Yani adamlar yeni yetişen tarih bilinci olmayan    gençleri kafa kola almak, kendilerini o kuşaklara sempatik göstermek  için her türlü sahtekarlık ve etik dışı yola başvuruyorlar.

  • La turcophobie en Europe  se propage rapidement en tant que nouvelle métamorphose d’anciennes haines historiques, un crime de haine, un racisme bien plus dangereux et bien plus répandu que l’antisémitisme.

    Elle est différente de l’islamophobie (haine religieuse) et ces deux termes ne doivent pas être confondus ; La turcophobie (haine nationaliste) est bien exposée et documentée dans le traité de Sèvres, comme une métamorphose ou une réincarnation de l’esprit  des Croisades.

    L’antisémitisme était la politique officielle des nazis et de l’Allemagne nazie. Les Européens cachaient des Juifs fuyant les nazis pour des raisons humanitaires, les aidant à s’échapper. Cependant, les Turcs n’ont nulle part où fuir en Europe. Toute l’Europe est hostile aux Turcs, et les déteste. La turcophobie se propage comme une épidémie cachée et sinistre, non seulement en France ou en Allemagne, mais aussi dans tous les pays européens, des gens dans la rue, aux milieux universitaires, aux manuels dans les écoles, à la politique de gauche et de droite, à l’art, au cinéma et aux médias.

    La composante commune et  voilée des politiciens et des médias européens est la turcophobie et l’antagonisme envers la Turquie. Peu importe qu’ils soient de gauche ou de droite. Vous ne pouvez pas trouver une seule personne qui regarde la Turquie avec affection ou sympathie. Il est évident que cette haine est principalement alimentée par les milieux kurdes, le lobby arménien et l’Arménie.

    Les Turcs d’Europe semblent socialement exclus et ils sont dans une position de “persona non grata”. C’est pourquoi je dis que la turcophobie est un racisme beaucoup plus dangereux, voire nihiliste, que l’antisémitisme, car non seulement les Allemands ou les Français mais tous les Européens détestent les Turcs.

    Parmi les pays de l’UE, la France arrive en tête pour l’hostilité envers les Turcs. Le gouvernement Macron, qui accueille chaleureusement les terroristes et les jihadistes, même sans visa, semble tenter d’engager une lutte contre la charia et les sectes islamiques. Mais c’est une illusion. Car le véritable objectif de ce combat n’est pas de vaincre l’Islam politique wahhabite, mais de vaincre les Turcs et la Turquie.

    Il est fort probable qu’à l’avenir, l’OTAN et l’UE utiliseront l’islamisme comme un prétexte pour imposer des sanctions – assimilant la Turquie à l’Iran – ou pour attaquer directement la Turquie, comme elles l’ont fait en Libye, en Irak et en Syrie. Le renforcement militaire préliminaire effectué par les États-Unis en Grèce, à Alexandroupoli et dans les îles de la mer Égée est  destinée à cette fin.

    Encouragés par le fait que les fascistes italiens sont arrivés au pouvoir en Italie par les élections d’octobre 2022, les fascistes français se préparent eux aussi à prendre le pouvoir en France en poursuivant sans ménagement leur rhétorique raciste. Cela n’est nullement   une surprise, car nous pouvons clairement voir les premiers signes concrets de cette tendance commune dans les résolutions de l’ONU. Les pays de l’UE, le Royaume-Uni et les États-Unis donnent ouvertement le feu vert aux néo-nazis et aux fascistes :

    Le 17 décembre 2021, un projet de résolution sur « s’opposer et condamner le nazisme, le néonazisme, le racisme, la xénophobie, etc. » a été mis aux voix à l’ONU. La résolution a été adoptée et acceptée à la majorité des voix.

    Cependant, la France, l’Allemagne, l’Italie, l’Angleterre, l’Espagne, la Belgique, les Pays-Bas, le Canada, la Suède, la Norvège, la Finlande, le Danemark, l’Autriche, l’Australie et le Japon n’ont pas accepté de condamner le fascisme et le nazisme et ont voté abstention. Les États-Unis et l’Ukraine, en revanche, agissant avec plus d’audace, ont rejeté la condamnation du fascisme et du nazisme.

    Ainsi, intentionnellement, les pays européens se montrent ignorants de la menace du fascisme et du nazisme et donnent le feu vert à toutes sortes d’extrême droite.

     Tant que les fascistes et les néonazis arriveront au pouvoir dans   l’UE, le racisme, la turcophobie et l’apartheid deviendront plus  déchirants et agressifs, et l’UE se transformera en une configuration d’apartheid comme Israël.

     Même si la Turquie accepte le mensonge du génocide arménien, même si tous les Turcs deviennent chrétiens, l’Europe n’abandonnera jamais cette politique raciste de haine ; car ce syndrome de la “suprématie européenne” et l’envie insoutenable d’humilier  les Turcs    sont gravés dans leurs codes génétiques, leurs âmes et leurs cerveaux.

    Je ne vois aucune solution, ni aucun remède, ni thérapie pour arrêter ce syndrome effrayant, qui pourrait nous conduire un jour à un conflit terrible et nihiliste, à l’expulsion des Turcs d’Europe.

  • Avrupa’daki Türkofobi, Antisemitizm’den çok daha tehlikeli ve çok daha yaygın yeni bir ırkçılık türevi olarak hızla artmaktadır.

    Kökeni   Haçlı Seferlerine kadar giden Türkofobi   Haçlı kafasının   başkalaşım geçirmiş şekli, ya da reenkarnasyonu    olarak  Sèvres Antlaşmasında   iyice açığa çıkar, belgelenir, İslamofobi’den farklıdır ve bu iki terim karıştırılmamalıdır.

    Antisemitizm,   salt Nazilerin ve Nazi Almanyasının resmi politikası olmuştu. Bunu gizlemeye zaten gerek görmüyorlardı.    Avrupalılar   Nazilerden kaçan Yahudileri insancıl gerekçelerle saklıyor, kaçmalarına yardımcı oluyordu.

    Oysa, Türklerin kaçacak bir yeri yok Avrupa’da. Tüm Avrupa Türklere düşman. Türkofobi gizli ve sinsi bir salgın gibi sadece Fransa, ya da Almanya’da değil, tüm Avrupa ülkelerinde,  sokaktaki insanlardan, yazarlardan, akademik çevrelerden, okullardaki ders kitaplarından, sol ve sağ siyasete, sanat, filmler ve medyaya kadar tepeden tırnağa her yere yayılmış durumda.

    Avrupalı siyasetçiler ve Avrupa medyasının ortak ve gizli     bileşkeni Türkofobi ve Türkiye düşmanlığıdır. Sol ya da sağ görüşten olmaları fark etmez. Türk ya da Türkiye’ye sevecenlik ya da sempatiyle bakan tek bir kişi  bulamazsınız. Türk düşmanlığı  özellikle Kürtçü çevreler, Ermeni lobisi ve Ermenistan tarafından  da  körüklenmektedir. 

    Avrupa’da yaşayan Türkler sahipsizdir, psikolojik olarak dışlanmakta ve “persona non grata” konumundadır. O nedenle Türkofobi Antisemitizm’den çok daha tehlikeli bir ırkçılıktır diyoruz, çünkü sadece Almanya değil, tüm Avrupa ülkeleri potansiyel Türk düşmanıdır.

    AB ülkeleri içinde Türk düşmanlığında en başta Fransa geliyor.  Teröristlere ve cihatçılara vizesiz kucak açan Macron hükümeti   şeriat ve tarikatlara  karşı güya bir savaş  başlatma çabası içinde gözüküyor. Ancak, bu bir yanılsama. Çünkü hedef aldığı siyasal Vahabist İslam değil de     sanki   Türk   İslam’ı gibi  algılanıyor. Bunu kasten yaptıklarını sanıyorum.

    Zira gelecekte, NATO ve  AB’nin -Türkiye’yi İran ile aynı kefeye koyarak- yaptırım  uygulamak, ya da Libya, Irak ve Suriye’de yaptıkları gibi- Türkiye’ye saldırmak için siyasal İslam’ı   bahane olarak kullanabilecekleri yüksek bir olasılıktır.  ABD’nin Suriye’de bozguna uğradıktan sonra Yunanistan, Dedeağaç ve Ege adalarına yaptığı askeri yığınak  bu amaçla olsa gerek.

    2022 Ekimde faşistlerin seçimle  İtalya’da iktidara gelmesinden     büyük cesaret alan Fransız faşistleri de artık hiç çekinmeden ırkçı söylemlerini sürdürerek   Fransa’da   iktidar olmaya hazırlanıyorlar. Buna şaşırmamak gerekiyor, zira bunun ilk somut  işaretlerini BM kararlarında da açıkça görüyoruz. Avrupa Birliği ülkeleri, İngiltere ve ABD açıkça Neo-Nazi ve faşistlere yeşil ışık yakıyor:

    17 Aralık 2021 günü BM’de “Nazizm, neo-Nazizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığına karşı çıkma ve kınama”  ile ilgili bir karar tasarısı oylamaya sunuldu.  Kınama kararı çoğunluk oylarla kabul edildi. Ancak,  

    Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, İspanya, Belçika, Hollanda, Kanada, İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka Avusturya, Avustralya, , Japonya gibi ülkeler faşizm ve Nazizm’i kınamayı kabul etmeyip çekimser oy  kullandı.  ABD ve Ukrayna ise  daha gözüpek davranarak  faşizm ve Nazizm’in kınanmasına  karşı çıkmış ve hayır oyu kullanmıştır. Putin “Nazilere karşı savaşıyoruz” demiyor boşuna.

     İmdi, bu durumda Avrupa ülkeleri faşizm ve Nazizm tehlikesini görmezden gelip  aşırı sağın her türlüsüne yeşil ışık yakmış oluyorlar.

     Avrupa Birliğinde  faşistler ve Neo-Naziler iktidara geldiği sürece   ırkçılık ve apartheid daha da keskinleşecek, AB İsrail gibi apartheid bir yapıya dönüşecektir.

     Türkiye, Ermeni soykırım yalanını kabul etse, hatta Türkler toptan Hristiyan olsa bile Avrupa bu ırkçı politikadan asla vazgeçmeyecektir. Zira bu öyle bir düşmanlıktır ki    “Avrupa üstünlükçülüğü” (European Supremacy) ve Türkleri aşağılama Avrupalıların genetik kodlarına, ruhlarına, beyinlerine kazınmıştır.

    Bu  ürkütücü gidişata bir çözüm göremiyorum, bu, korkunç ve nihilist bir çatışmaya, ya da, Türklerin Avrupa’dan sürülmesine kadar gidebilir.

  • İngiltere merkezli uluslararası yardım kuruluşu Oxfam’a göre,  2.153 kişiden oluşan elit bir azınlık    dünya servetinin %60ını ele geçirmiş durumda. Bu 2.153 kişi dünyadaki 8 milyar kişinin toplam servetinden 2 kat daha fazla servete sahip.  Bu grup 1990’dan bu yana dünyadaki servet artışının% 38’ini ele geçirirken, en   yoksul kesim yalnızca % 2’sini aldı.  Bu artış COVID salgını sırasında daha da  fazla oldu.

    Bir diğer açıdan,  dünya nüfusunun en zengin %10 lık kısmı küresel servetin %76’sına sahipken en yoksul kesim    sadece %4’üne sahip.   

    Ancak sorunsal şu ki, küresel   servetin %76sını elinde bulunduranlar bunu adil bir şekilde insanlıkla paylaşmak istemiyor.   Parasızlık, sefalet ve açlığı önlemek yerine  yoksulları yok etmeyi planlıyorlar.   Bu amaçla laboratuvar yapımı salgınlar, aşılar, biyolojik ve kimyasal silahlar, nükleer saldırı veya toplu katliam gibi kirli ve  karanlık  strateji ve taktiklerle  dar gelirli nüfusu ve emeklileri yok etmeyi  hedefliyorlar.  Bazı ülkeler dar gelirli kişilere ve emeklilere vize vermiyor ve bunu açık açık söylüyorlar. Dar gelirliler artık dünyada “persona non grata” oldular, onları kimse istemiyor ve kimse saygı göstermiyor.

    Dünya ırkçılık, yabancı düşmanlığı, apartheid,  aşırı sağ, Neo- Nazi, Neo- faşist rejimler  ile monarşilerin güçlendiği, laiklik ve insan haklarının çöpe atıldığı karanlık bir geleceğe doğru hızla sürükleniyor. Bu yoldan geriye dönüş maalesef mümkün görünmüyor veya çok uzak bir olasılık.

     KAYNAKÇA

    Yukarıda belirtilen rakamlar Euronews, Oxfam ve Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın Dünya Eşitsizlik Veri Tabanı’ndan (WID) alınmıştır. WID, Paris Ekonomi Okulu’ndaki bu Laboratuvar tarafından hazırlanmıştır.

    Oxfam, yoksulluğun adaletsizliğine son vermek için çalışan, insanların kendileri için daha iyi yaşamlar kurmalarına yardımcı olmayı amaçlayan   bir    örgüttür.   Gezegendeki her insan yoksulluktan arınmış bir yaşamın  keyfini çıkarana kadar çalışacaklarını söylüyorlar.

  • Kara çarşafa Atatürk rozeti taktılar,  olmadı.

    Yeni CHP oldular,  olmadı.

    Altı oku kırıp yepyeni CHP oldular  olmadı.

    Kürtçü oldular,  olmadı.

    Dinci  oldular,  olmadı.

    Cemaatçi oldular,  olmadı

    Tarikatçı oldular, olmadı

     Man Adası dediler olmadı

    Şeker Bayramına Ramazan Bayramı  dediler,  olmadı.

    Ramazanda sokak iftarı düzenlediler olmadı .

    Abdestsiz cenaze namazı  kıldılar,  olmadı.

    Siyasal İslamcı  Ekmelettin Ekmek’i adayı  gösterdiler,  olmadı.

    Kılıçdaroğlu “ben Seyitim peygamber soyundan geliyorum” dedi olmadı

     Ankara’dan İstanbul’a yürüdü olmadı

    “Ben Dersimli Kemalim” dedi olmadı

    Önüne gelenle helalleşti olmadı

    “Ben Bozkurt Kemalim” dedi  olmadı

    Saidi Nursi’yi sahiplendi olmadı

    Nurcu gazetecilerle görüştü olmadı

    Türbana sahip çıktı olmadı

    Dinle Dersimli Kemal: Türbanı, kara çarşafı her yerde serbest bıraksan, tarikatları, tekke ve zaviyeleri açsan, bu millete şeriatı bile vaat etsen, hatta Anayasaya “devletin dini İslamdır” maddesini koysan bile nafile.  Olmadı, olmadı, olmadı, olmayacak. Çünkü sahte, kaypak, yılışık ve mıymıntısın.  İnandırıcı değilsin.   Seçimlere kadar kimbilir daha ne rezillikler göreceğiz.

    Çıplak gerçeği söylemek gerekiyor: Kılıçdaroğlu ve CHP Atatürk ilkeleri ve devrimlerine karşı büyük bir ihanet içindeler.

  • Bu konu sözde solcu ve muhalif medyanın zerre kadar ilgisini çekmese, hatta görmezden bile gelseler 2015 yılından beri Batı Trakya  ve Ege Adalarına     yapılan Amerikan yığınağı tamamen Türkiye ve Lozan karşıtı bir girişimdir.   ABD bu arada Kıbrıs Rum yönetimine 1987’den bu yana uyguladığı silah ambargosunu da 3 Ekim 2022de kaldırdı ve  ‘kardeş ordu’ ilan ettiği Rum ordusunu eğitme kararı aldı.

    Türkiye’yi 15 Temmuzda  TSK içindeki üniformalı teröristleriyle işgale kalkışan ABD bu girişimde  başarısız olunca bu sefer Yunanistan ve Bulgaristan’a askeri yığınak yapmaya başladı. Bu yığınaklar Ukrayna-Rus savaşından çok önce yapılmaya başladığından   asıl hedefin Türkiye olduğu yüksek bir olasılık olarak görünüyor.

    ABD bir yandan   Dedeağaç’a yeni bir üs kurup büyük çapta askeri yığınak  yaparken   öte yandan Bulgaristan’da da üs kurduğu ortaya çıktı.  Türk sınırına 20 km’de olan Dedeağaç’a en az 400 tank, zırhlı araç ve helikopterler ile 5 bin civarında asker konuşlandığı söyleniyor. Ancak bu rakamlar çok daha fazla olmalı.   Askeri araçlar M1A2 Abrams tankları, M117 ve M2A2 Bradley zırhlı muharebe araçları ve helikopterlerden oluşuyor.

    ABD 2017’de   Bulgaristan’daki Novo Selo Askeri Üssü’nü   güçlendirmiş, Romanya’daki üsten bazı birlikleri,  100’e yakın tank ve yüzlerce    zırhlı aracı Bulgaristan’daki üsse konuşlandırılmıştı. Bunların Ukrayna-Rus savaşı ile ne ilgisi var ki ?

    Olası senaryoda ABD batıdan (Yunanistan, Bulgaristan ve Adalar üzerinden) Türkiye’ye saldırırken aynı anda güneyden (Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden ve Girit adasındaki ABD üssünden), Suriye ve Irak üzerinden PKK desteği ile saldırabilir. I. Dünya Savaşında Osmanlıya yaptıkları kuşatma taktiğinin  benzeri.

    Tüm bu gelişmeleri ve gerginliği Avrupa medyası Türk-Yunan gerilimi ve AKP’nin seçim taktiği olarak yorumluyor, daha doğrusu öyle göstermek istiyor. AKP’nin Yunanistan’a karşı hamasi ve abuk sabuk açıklamaları da bu kanıyı güçlendiriyor. Tamamen içe dönük bir politika izleyen ve dünyada olup bitenden habersiz Sözcü, Cumhuriyet, Tele-1 gibi sözde sol medya ve sarı muhalefet partileri de aynen bu görüşte.

    Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin perde arkasındaki  sinsi ve amansız düşmanı  artık  iyice açığa çıkmıştır: Bu Amerika Birleşik Devletleri’dir.

    Yapılması gereken NATO ile ilişkileri dondurmak ve ülkedeki NATO ile bağlantılı askeri ve sivil personeli tasfiye etmek mi ?  Yoksa,  İnönü’nün 1964’te söylediği gibi “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” sözüne göre davranmak mı ?  Bu konuda karar Türk halkınındır.

  • 1.ci yüzyılda Roma döneminde  ağaç direklere yasa dışı suçlular, katiller ve hırsızlar asılırdı. 21.ci yüzyılda Şarköy’de her sokağa beton ya da çelik direkler dikilirken M19 Sitesi Burcu Sokağa nedense devasa ağaç direkler dikildi.   

    Üstelik bu  direk dikme işi 27 Eylül 2022 gece karanlığında  iş makinalarıyla saat 22 civarında yapıldı. Hiçbir uyarıda bulunmadan   sitenin elektriğini de kestiler. Mumları yakıp bekledik.

    İmdi, bu işi her kim  düzenlediyse,   ağaç katliamı bir yana, alın o direklerinizi ve münasip bir yerde ya da başka bir işte kullanın. Ve yerlerine adam gibi beton yada çelik direkler koyun. Yolun devamındaki direkler beton zira.

    Bir de tabi şunun açığa çıkması gerekiyor: Bu ağaç direkler ne zaman, nereden ve hangi ormandan kesildi ? Yoksa yurt dışından ithal mı ettiniz ?

    Türkiye’nin dramı bu: Hangi parti olursa olsun o kafa hep o aynı kafa:  Vatandaş ve mükellefe karşı  saygısız, oldu bittici, umursamaz, vurdumduymaz…

  • Kılıçdaroğlu kaset kumpasıyla CHP’ye Genel Başkan olunca   2013 yılında apar topar ABD’ye gitmiş,  Obama’nın Ofisi, ABD Dışişleri yetkilileri ve Pentagon ile   temasları olmuştu.

    Kılıçdaroğlu eski ABD Büyükelçileri Morton Abramowitch ve Eric Edelman ile  de görüşmüştü.

     Hepsinden önemlisi   “Amerikan Milli Güvenlik ve Milletlerarası Politika İlerleme Merkezi”   (National Security and International Policy at American Progress) Türkiye Uzmanı Alan Makovsky’i kendisine gizli danışman yapmıştı.

     Oysa,  Makovsky’nin 28 Şubat/15 Temmuz’un planlayıcısı olduğu hakkında ciddi iddialar var. Bu arada CHP Amerika Temsilcisi Yurter Özcan’ın      2021 Şubat ve Mart ayında Makovsky ile görüştüğü ortaya çıktı. Özcan 2022 Nisanda Türkiye’ye geldiğinde göz altına alınıyor ama sonra serbest bırakılıyor. Muhalif medya   bu haberleri hep es geçiyor.

     2013 yılındaki ziyaretinde Kılıçdaroğlu   kahvaltıda   Gülen Hareketi’nden isimlerle de bir araya gelmişti. Ancak o toplantıyla ilgili herhangi bir ayrıntı açıklanmamıştı. Saidi Nursi’ye biat etmekten çekinmeyen ve peygamber soyundan geldiğini söyleyen Dersimli  Bozkurt  Kemal     bu seferki  ziyaretinde Gülen ile yüz yüze görüşmekten   çekinmeyebilir.

    Kıllıçdaroğlu bir çok Yahudi  örgütüyle de görüşmüştü.  Bu ziyaretinde de   “Amerikan Yahudi Komitesi” (American Jewish Committee), “Yahudi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü” (Jewish Institute for National Security Affairs) ve “İftira ve Karalama ile Mücadele Birliği” (Anti-Defamation League) gibi diğer  Yahudi örgütleriyle de görüşmesi bekleniyor.

    Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı olsa bile parlamenter sisteme hemen geçilmeyecek mevcut  sistem en az iki-üç sene devam edecektir.  Zira, parlamenter sisteme geçiş için anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek gerekmektedir. Ancak, Kılıçdaroğlu Anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek zorunda değildir.

    Bu bile  salt Kılıçdaroğlu’nun isteğine bağlı olacaksa  bunu  yapacağı ne malum ?  İnönü’ye özenip Milli Şef olmayacağı ne malum?  Varlık Vergisi benzeri yaptırımların gelmeyeceği ne malum ? Soros’un talimatıyla HDP ile anlaşıp Türkiye’yi federasyona dönüştürmeyeceği ne malum ? Tarihte hangi siyasi liderin  ele geçirdiği  gücü paylaştığı görülmüş? 

  •  “O ülkelerde  soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil.” 

    (Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı   Mitterrand, Le Figaro, 1998)

    İngiltere, ya da resmi adıyla “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı” nın  tarihi  demokratik bir  evrimin, özgürlük  ve insan haklarının öyküsü değildir.  Demokrasi kılıfı altında gizlenen bu   öykü İngiltere’nin sömürgeci, jingoist,  ırkçı ve Beyaz Üstünlükçü geçmişinin pekiştirilmesinden, tüm insanlığa dayatılmasından ve yutturulmasından   başka bir şey değildir. İngiliz krallığının son 70 yılda dünya çapında katliamlara, vahşetlere ve savaş suçlarına karışması  sosyal medya arama motorlarınca sansür ediliyor.  Elizabeth  1953te kraliçe olmadan önce ve olduktan sonra İngiltere’nin işlediği   savaş suçları ve kırımların listesi de sayfalara sığmaz.   Elizabeth’in oluru ile yapılan kırımlar ve kirli işlerin   sadece bazılarını aşağıda veriyorum:

    1. Kenya Kırımı (1953)

    Kenya Çuka bölgesinde İngiliz ordusu tarafından   toplu katliam,     toplama kamplarının kullanılması ve çeşitli işkence yöntemleri dahil olmak üzere birçok vahşet işlendi. Çuka bölgesini “isyancı” faaliyetlerinden temizlemeye çalışan İngiliz askerleri insanlara işkence ettikten sonra 10 kişiyi tutuklayıp bir kampa götürdüler ve başlarının arkasından vuruldular. Hırsızlık ve yağma yapan İngiliz askerlerini protesto edenlere de ateş açıldı: 9 yetişkin ve bir çocuk  öldürüldü.

    İsyan sırasında öldürülenlerin sayısı uzmanlar tarafından tartışılsa da,  yarısı 10 yaş ve  daha küçük çocuklardan oluşan, yetersiz beslenme, açlık ve hastalık nedeniyle 25.000-50.000 ölüm arasında olduğu tahmin edilmektedir.

    2. Endonezya Kırımı (1965)

    İngiltere 1965’te Endonezya’da meydana gelen  olaylarla bir ilgisi olduğunu   inkar etmiş olsa da The Guardian’ın   raporuna göre, yakın zamanda gizliliği kaldırılan belgeler, sol eğilimli Sukarno hükümetini deviren dezenformasyon kampanyasının arkasında   İngiltere’nin olduğunu gösteriyor. Sadece komünistler değil, İngiliz IRD’nin dezenformasyon kampanyası  kapsamında solcu oldukları gerekçesiyle yüz binlerce Endonezyalı öldürüldü.

    3. Afganistan (2001-2021)

    İngiliz birlikleri, Afganistan’daki varlıkları sırasında, silahsız insanları öldürmek için “tam yetkiye” sahipti.    BBC’nin  aktardığı bu olay İngiliz kuvvetlerinin 16 Şubat 2011 gecesi ailesinin dört üyesini öldürdüğünü söyleyen Seyfullah Garip   tarafından gündeme getirildi.  İngiliz hükümeti ise askerlerin “meşru müdafaa” amacıyla öldürdüklerini savunuyor.

    The Guardian tarafından yayınlanan   raporda, İngiliz Ordusu’nun, düzinelerce çocuk da dahil olmak üzere aile üyelerini öldürmek için yaslı Afgan ailelere önemsiz meblağlar verildiğini gösteren belgeler nedeniyle, Afganistan’da en az 300 sivilin ölümünden doğrudan sorumlu  olduğu görüldü.  

    4. Irak (2003 )

    Ocak 2004’te, cep telefonu görüntüleri, dokuz İngiliz askerinin dört çocuğu kışlalarına nasıl sürüklediğini ve  keyfi  bir şekilde dövdüğünü ortaya koydu. Sekiz kişi dayağı gerçekleştirdi ve biri durmaları için yalvaran çocuğun çığlıklarını filme alıyor ve taklit ediyordu. Dava birkaç yıl sonra kamuoyunun dikkatine sunulduğunda, zamanaşımının sona erdiği ve askerlerin yargılanmasının kamu yararına olmadığı söylendi.

    İngiliz askerlerinin Iraklı sivillere karşı istismar, cinayet ve işkenceye karıştığı  yolunda hikayeler sızmaya başladı.   İngiliz askerlerinin Irak’taki silahsız sivillere karşı, özellikle 2003-2007 yılları arasında Basra’nın İngiliz işgali sırasında vur-öldür politikası  uyguladığı ortaya çıktı. Uluslararası Af Örgütü de bunu 2004 yılında ortaya çıkardı ve İngilizlerin Iraklı sivillerin öldürülmesinde rol oynadığına açıkça işaret etti.

    5. Suriye’deki teröristlere  rüşvet fonu (2011 )

    Declassified UK’den araştırmacı gazeteciler, İngiltere’nin Suriye’de rejim değişikliği amaçlayan teröristleri finanse ettiğini ve yalnızca 2016’dan 2021’e kadar olan yıllarda teröristler için 350 milyon sterlin harcandığını ortaya çıkarmayı başardı.

    İngiltere, Suriye’de hangi muhalif gruplara yardım ettiğini söylemeyi reddetse de belgeler bu büyük rüşvet fonunun terörist grupların yaygın olduğu bölgelere yönlendirildiğini ortaya koyuyor. Belki de daha şaşırtıcı bir şekilde, projenin başlatılması, El Kaide’ye bağlı Hayat Tahrir El Şam’ın yeniden canlanmasıyla aynı zamana denk geldi.

    Koyun sürüleri  Diana’nın  infaz edilmesi emrini veren  Elizabeth için göz yaşı dökmeye ve yas tutmaya devam ederken, bir taraftan da yeni kral olan Charles için sevinçten havalarda uçuyor. Bu olsa olsa sürülerin Stockholm sendromu olsa gerek.

  • ABD’de  tek resmi ve milli dil zorunluluğu vardır: İngilizce !

    330 Milyonluk Amerika Birleşik Devletleri nüfusunu oluşturan halkların listesi:

     1—Alman; 50 Milyon

    2—İrlandalı; 39 milyon (İrlanda nüfusundan fazla)

    3—İngiliz; 30 Milyon

    4—Meksikalı; 27 milyon

    5—İskoç; 25 milyon (İskoçya nüfusundan fazla)

    6–Amerikalı tanımlanan; 22 Milyon

    7—İtalyan; 18 Milyon

    8—Polonyalı; 10 Milyon

    9—Fransızlar; 10 milyon

    10-Hollandalı; 6-8 Milyon

    11-Norveçli; 5 Milyon (Norveç nüfusundan fazla)

    12-Çinli; 4 Milyon

    13-İsveçli; 4 Milyon

    14-Filipinli; 3 Milyon

    15-Yahudi; 3 Milyon

    16-Rus; 3 Milyon

    17-Hintli; 3 Milyon

    18-Galli; 2 Milyon

    19-Danimarkalı; 2 Milyon

    20-Çek; 2 Milyon

    21-Yunanlı; 2 Milyon

    22-Koreli; 1,5 Milyon

    23-Macar; 1,5 Milyon

    24-Portekiz; 1,5 Milyon

    25-Vietnamlı; 1,5 Milyon

    26-Arap; 1,5 Milyon

    27-Japon: 500 Bin

    28-Ermeni; 500 Bin

    29-Fars (İranlı) ; 400 Bin

    30-Türk; 300 Bin

    31-Kızılderili; 100 Bin

     Bu nüfusun içinde  ana dili İspanyolca-Portekizce olan 110 Milyon kişi bulunur. Toplam nüfusunun % 33’üdür.  Bu ortamda neden başka bir dil değil de, İngilizce resmî dil oluyor bakalım? Orası Kızılderililerin vatanı değil mi?

    110 milyon İspanyolca konuşan kişi 2007’de geçirilen “Dil Kanunu” nedeniyle “ana dilde eğitim” talebinde bulunamıyor. Seçmeli dersler alabiliyor. Biri çıkıp da, Anayasa’dan AMERİKAN kelimesini çıkarın, İNGİLİZCE niye halâ resmî dil demeye cüret ve cesaret edemiyor. Diyeni tımar edip tımarhaneye kapatırlar ! Adamlar kendi devletlerine ve ulusal tümlüklerine dört elle sarılıyorlar.

    Oysa Türkiye’de durum vur patlasın çal oynasın ! Çingene çalar, Kürt oynar mı diyelim yani? Türkiye’de dil olup olmadığı bile tartışmalı olan bozuk lehçeleri, kaba saba konuşmaları ve etnik aşiret dillerini  uyduruk bir alfabe yaparak anadil diye yutturmaya çalışanlar var. Özgürlük denen şey bu olsa gerek. Hade anca gidersiniz

  • ŞARKÖYDE MUSLUKTAN AKAN ATIK SU MU YOKSA ?

    CHP’li Tekirdağ Büyükşehir Belediyesinin dikkatine !

    Em. Mülkiye Başmüfettişi Mahmut Esen, büyükşehir belediyelerinin su ve atık su   tarifelerindeki     usulsüz ve keyfi uygulamalarına dikkat çekiyor.  2013 yılından sonra büyükşehir belediyelerinin denetimine ara verildiğine dikkat çeken   Başmüfettiş yurttaşların belediye   karşısında kaderleriyle baş başa bırakıldığına vurgu yapıyor.  Denetlenmeyen belediye olur mu ? Ne biçim bir ülke burası ?

    ATIK SU NEDİR ?

    Atık su evler, siteler, konutlar, motel ve oteller gibi yerleşim birimlerindeki kullanım sonucu oluşan kirli kanalizasyon, lağım sularıdır. Bu sulardaki en büyük kirlilik  oranını deterjan, dışkı, idrar, organik madde ve yağlar oluşturmaktadır. Siyah veya gri su, endüstriyel  su da atık su kapsamına girer.

    HER BELEDİYEDE FARKLI UYGULAMA

    Bir çok hatalı ve kasıtlı uygulamanın ve fatura tahsilatının özellikle atıksu tarifesi ile çevre temizlik vergisinde   yaşandığını söyleyen       Başmüfettiş Mahmut Esen’e  en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Oda TV’nin yayınladığı   rapordan önemli bölümler özetle şöyle:

    Çevre Kanunu büyükşehir belediyelerine evsel katı atıkların tasfiye edilmesi   karşılığında   katı atık bedeli tahsili olanağı getirmiştir. Ancak Çevre Temizlik Vergisi  dışında ayrıca katı atık bedeli  tahsili tartışmalı bir durumdur. Zira katı atıkların çöpten başka bir şey olmadığı  dolayısıyla ÇTV dışında ayrıca katı atık bedeli alınmaması gerektiğine ilişkin   yargı kararları   bulunmaktadır.

    İlçelerdeki su satış fiyatları arasında büyük farklar/uçurumlar vardır. Örneğin   atıksu bedellerinin kullanılan suyun %50sini geçmemesi gerekir. Oysa bazı belediyeler   yazlıkların bulunduğu kesimlerde  %100 oranında atık su bedeli tahsil etmektedir.  

    BELEDİYELER “BİLGİ EDİNME HAKKINDA KANUNU”  İHLAL EDİYOR

    Demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak  yurttaşların bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkında Kanununun belediyeler ve  onlara bağlı kuruluşlarca yasa     amacına aykırı bir şekilde uygulanmakta olduğu tespit edilmiştir.

    Belediyelerin bilgi edinme  konusunda kendilerine özgü özel bir sistem geliştirdikleri, böylece başvurunun kayda alınması, takibi, belli sürede cevap verilmesi gibi yükümlülüklerin dışına çıktıkları;   halka bilgi vermek yerine halktan bilgi topladıkları, istek/şikayetlerin   sistem üzerinden takibinin kolay olmadığı, T.C.  kimlik ve şifre ile giriş yapıldığı halde ayrıca başvuru numarasının istendiği, başvuruların genellikle cevapsız bırakıldığı, gereksiz veya uygun buldukları cevapların verildiği, sonuç itibarıyla söz konusu yasanın etkisiz hale getirildiği görülmüştür.

    SONUÇ

     Eski faşist, zorba ve baskıcı yönetimlerde görülen   fark ettirmeden milleti kazıklama ve yurttaşlara güçlük çıkarma  yöntemleri  kasıtlı ve halk düşmanı bir yaklaşımdır. Düpedüz ilkellik ve magandalıktır. Büyükşehir belediyelerinin keyfi uygulamalarına son verilmesi için  derhal müfettişlerce   gözetim altına alınması gerekmektedir.  İnsanların bir bölümüne “yazlıkçılar” diyerek ayrımcılık yapan ve onlara fahiş faturalar kesen bu zihniyeti kınıyorum. Utanın diyeceğim ama adamlarda utanma, arlanma yok ki. Vur patlasın çal oynasın, işleri güçleri   bayramlarda kendilerine  ayrılan özel protokol bölümünde millete caka satmak.   Şunu asla unutmayın beyler: Maaşınız, makam arabalarınız, koltuklarınız, kanapeleriniz hepsi bu halkın parasıyla karşılanıyor. Sizi halk seçti ve siz halka hizmet etmeye ve onun sorunlarını çözmeye mecbursunuz.. Halk size hizmet etmeye mecbur değil. Anlaşıldı mı ?

    Kaynak: https//www.odatv4.com/guncel/elinizdeki-faturayi-hic-boyle-okumadiniz-19101840-148614#-guncel-elinizdeki-faturayi-hic-boyle-okumadiniz-19101840-148614

  • 2022 Ağustos ayında faaliyete geçen “Yüksek Eğitim Bilişim Akademisi” bilişim sektöründe         Microsoft, Cisco gibi önde gelen uluslar arası teknoloji firmalarının sertifikalı eğitim programlarını vermektedir. Bunlardan biri de “Metaverse Uzmanlığı Eğitimi” dir.

    Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir   dünya olan Metaverse’in      düşünce özgürlüğünü tehdit etme,   yapay zekanın emir ve denetimine  girme, kukla ve düşünmeyen insanlar yaratma   gibi riskler barındırma olasılığını  göz ardı etmemek gerekir. Bu eğitime katılmayı düşünenler bu etik dışı riski göz önünde bulundurmalıdırlar.

    Bilgisayar, android telefon, VR  veya 3D cihazlar sayesinde  kişi   kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile  gerçek dünyaya paralel     bir öte  dünyada  yaşayabilecektir.  Örneğin, Metaverse’in sanal dünyasında   avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek,  restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere  , konserlere gidecek,   bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın   para birimleri   yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.

    Yüksek Eğitim Bilişim Akademisi’nin   programını bitirip     sertifika  alan   uzmanlar     başka şirketlere “kiralık eleman” olarak da verilebilecektir. Akademinin internet sitesindeki bilgilere göre:

    Akademi “outsourcing” (dış kaynak kullanımı) ile  şirketlere alanında uzman kiralık personel aracılığıyla destek verir. Şirketlerin düzenli veya ani iş yüklerini hafifleterek onlara profesyonel   hizmet sunan kiralık uzmanlar, görevlerin hızlı bir şekilde tamamlanmasını sağlar. Outsourcing, kavramı ilk kez 1980’li yıllarda ortaya çıkmış ancak 1990’lı yıllara kadar yaygınlaşmamıştır.  İlk kez kullandığı alan otomotiv sektörüdür. Yedek parça üretimi için dış kaynaklardan yararlanılması, başka sektörlerin de dikkatini çekmiştir. Böylece insanlar da yedek parça gibi kiralanabilecektir. İnsanların “yedek parça” olarak görülmesi ya da “kiralanması” bana   etik bir uygulama gibi gelmedi.

    İnsanın gerçek yaşamdaki   ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onun  gerçek yaşamında mutlu  etmek için kıllarını kıpırdatmayanlar   sanal ve sahte bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira  harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa gelecek elemanlardan, daha doğrusu kiralık insanlardan,  büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler.  Bu  sanal evrende gerçek hayat yerine,   öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara.  Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler  giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken,     sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak  onları boş hayaller  ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyorum.

  • Küresel elitler ve beyaz ırkçılar tarafından 1952 yılında kurulmuş olan Nüfus Konseyi (The Population Council) ve yan kuruluşları bir küresel soykırım  ve anti-hümanizm projesini bilimsel kılıf altında gizlice sürdürmektedirler. Ana hedefleri insanları kısırlaştırmak ve dünya nüfusunu %80 oranında azaltmaktır. Araştırmacı Robert Zubrin bu projenin tehlikelerine dikkat çekiyor, eleştiriyor ve öte yandan, Noah Yuval Harari’nin “Homo Sapiens” kitabını çöpe atmış   oluyor.

    Harari insana inanmıyor, onu ortadan kaldırılması gereken dünya ve çevre için zararlı ve savaşçı bir tür olarak görüyor. Oysa dünya ve çevreye zararlı ve savaşçı olan kapitalizm ve kapitalistlerdir, “insan” değildir.  Ortadan kaldırılması gerekenler kapitalistler ve küresel elitlerdir. Zubrin ise  insana inanıyor. Görüşleri özetle şöyle:

    Militarizm, emperyalizm, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, radikal çevrecilik, sosyalizm, Nazizm ve totaliter komünizme kadar  tüm   görüşler farklı da olsa   ortak bir yanları var:    Bu, anti-hümanizm ideolojisidir.  Yani sınırsız özlemleri ve iştahları olan insan ırkının, doğal  çevreyi tehlikeye atan bir haşarat sürüsü olduğu ve  insanların çoğalmasını  engellemek için  acımasız önlemlerin gerekli olduğu inancı.  

    İnsan  üremesinin    dünya kaynaklarından daha fazla olduğu fikrini ilk kez Thomas Malthus  (1766-1834) dillendirmiştir.  Malthus Hindistan ve İrlanda’da milyonlarca kişinin açlıktan ölmesine yol açan baskıcı politikaları savunmuştur. Malthusçuluk her zaman ırkçılıkla yakından bağlantılı olmuştur, çünkü nüfusu  denetleme arzusunun temelinde  insana  duyulan nefret vardır. [1]

      Nüfus  denetleme programları,  Nüfus Konseyi ve Planlı Ebeveynlik gibi öjenik    özel kuruluşlar tarafından   uygulandı. Rockefeller, Ford ve Milbank Vakıfları    bunlara    milyonlarca dolar destek sağladı.  Küresel kitlesel kürtaj ve zorla kısırlaştırma kampanyalarını finanse etmek için  milyarlarca dolar  ayrıldı.  

    İlk hedefte    Üçüncü Dünya ülkeleri ve Amerikan Kızılderilileri vardı. 1966’dan itibaren     Hindistan   hastanelerinde sterilizasyon programları oluşturuldu.  [2]   Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı’na  (USAID) bağlı   Nüfus Ofisi kuruldu ve Dr. R. T. Ravenholt ilk müdür olarak 1966’da atandı.  Ravenholt’un beyazlar dışında kalanlara bakışı   2000 yılında kölelik hakkında yaptığı bir yorumda yeterince açık:

    “Amerikalı siyahlar, kölelik kurumu   var olduğu için     teşekkür etmelidirler;  yoksa Amerikalı siyahlar hayatta olmayacaklardı: Onların ataları köle olarak satılamayacak ancak siyah düşmanları tarafından öldürülmüş olacaktı. “

     NÜFUS DENETLEME PROGRAMLARI

     Nüfus  denetleme programlar dürüst değildir.   Örneğin, Üçüncü Dünya  hükümetleri   kısırlaştırma operasyonlarının tersine çevrilebilir olduğu söyler, ama bu yalandır.  Programlar baskıcı ve zorlayıcıdır.  İnsanları kabul etmeye zorlamak için teşvikler veya caydırıcılıklar sağlanır.   Teşvikler arasında, açlık çeken insanlara nakit  para, eşya ve gıda yardımı sağlanması   yer alır.   Caydırıcı unsurlar arasında ise kişisel taciz, işten çıkarma, evlerin yıkılması, eğitim, toplu konut veya tıbbi yardımdan men sayılabilir.

      Programlar tıbben sorumsuz ve duyarsızdır.   Kullanımı   yasaklanmış ekipmanlar da dahil olmak üzere kusurlu,     onaylanmamış donanımlar kullanılır.  Programlar  acımasız, duygusuz olup insan onurunu ve   haklarını kötüye kullanmaktadır. Kadınların bilgisi veya  onayı  olmadan kısırlaştırılması ve zorla kürtaj çok sık görülür, özellikle  doğumdan sonra zayıf haldeyken. 

      Tüm programlar ırkçıdır. Küresel nüfus  denetleme programı ABD    ve Avrupa’nın eski emperyal güçlerinin  özellikle Üçüncü Dünya ülkelerindeki    aşağıladıkları ve beyaz olarak kabul etmedikleri nüfusu azaltmaya yönelik bir uygulamadır.    Her ülke hoşlanmadığı grupları ortadan kaldırmak için    nüfus  denetim programından yararlanmıştır. [3]

    Sonuç olarak, bu tür sorumsuzca yürütülen nüfus  denetim  operasyonları sırasında  milyonlarca insan öldürüldü. Bu özellikle, hipodermik iğnelerin     sterilizasyonsuz ve uygunsuz şekilde  defalarca  kullanıldığı,  dolayısıyla AIDS dahil ölümcül bulaşıcı hastalıkların hızla yayıldığı      Afrika ülkelerinde   yapıldı.

    Steven Mosher’ın “Nüfus  Denetimi” kitabında tartıştığı gibi, 1990’lardan beri doğum kontrol  aşısı   için Afrika’ya gönderilen 100 milyon hipodermik iğnenin   AIDS salgınının ana nedeni olduğuna inanmak için  somut   nedenler var. Bu, 10 milyonlarca ölümle sonuçlandı, bu yıl ve önümüzdeki yıllarda yaklaşık  2 milyondan   fazla ölüm bekleniyor. Nüfus  denetleme kampanyasının  insan hakları ihlalleri, Avustralya, Bangladeş, Çin, Guatemala, Haiti, Honduras, Hindistan, Endonezya, Kenya, Kosova, Güney Afrika, Sri Lanka, Tayland, Tibet’te mağdur edilen  insanlarla geniş çapta belgelenmiştir. 

    SONUÇ

    Dünya çapında nüfus  denetimi milyarlarca   kayıp ve  mahvolan hayatla sonuçlandı.  Salt bu sahte bilimi çürütmek ve nüfus  denetçilerinin suçlarını  açığa çıkarmak  yeterli değildir.. Bu projenin altında yatan anti-hümanist ideolojiyi de açığa çıkarmalı ve onunla yüzleşmeliyiz.

    Dünya kaynaklarının sınırlı olduğu düşüncesinden hareket edersek,   o zaman hiç bir yeni yaşam hoş karşılanmaz, her  yeni eylem veya düşünce bir tehdittir, her insan temelde diğer  bir  insanın,  her ırk bir diğer ırkın düşmanıdır, her millet  bir diğer   milletin düşmanıdır. Böyle bir dünya görüşünün   sonucu ancak ekonomik durgunluk, zorbalık, savaş ve soykırım olabilir.  Yalnızca sınırsız kaynakların  olacağı bir dünyada   insanların kardeş olabileceğini iddia eden, kendilerini anti-hümanizme adamış olanların son iki yüzyılda savunduğu ve işlediği korkunç suçlar bunu kesin olarak kanıtlıyor. 

    Bu nedenle anti-hümanizmi reddetmeli ve  onun yerine insanın yaratıcılık ve icat etme  yeteneğine olan inanca dayalı bir etiği benimsemeliyiz. Çünkü bunu yaparken, tarihin sonunda değil, tarihin başında yaşadığımıza dair bir açıklama yapmış oluyoruz: Özgürlüğe inanıyoruz, mevzuata   değil; gelişmeye inanıyoruz, durağanlığa değil; nefret yerine aşk; ölüm yerine hayat; umutsuzluk yerine umuda inanıyoruz.

    (Robert Zubrin, New Atlantis’e katkıda bulunan bir editördür. Bu makale onun yeni kitabından uyarlanmış ve tarafımdan özetlenmiştir – Yeni Atlantis Kitapları serimizin son cildi – Merchants of Despair: Radical Environmentalists, Criminal Pseudo-Scientists ve Fatal The Fatal Cult of Antihumanism.

    Robert Zubrin, “Nüfus Denetleme Holokostu” Yeni Atlantis, Sayı 35, İlkbahar 2012, s. 33-54.


    [1]  En tehlikeli  gelişme ise Neo-Malthusianizm’in İncili       sayılan ekolojist Paul Ehrlich 1968’de  yayımladığı   “The Population Bomb” kitabı olmuştur. Bu kitapta Ehrlich nüfus  denetleme  öğretisini savunuyor, aşırı nüfus konusunda uyarıda bulunuyor ve Amerikan hükümetinin hem ülke içinde hem de   dışında özellikle  Üçüncü Dünya ülkelerine sıkı bir nüfus  denetimi uygulamasını istiyor.  

    [2]     Öjenizm sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı bireylerin çoğaltılması yoluyla insan ırkının “ıslah edilmesi” planıdır. 

    [3]) Örneğin Hindistan’da iktidardaki üst kast Hindular, nüfus kontrolü çabalarını alt kastlara   ve Müslümanlardan kurtulmaya odakladılar. Sri Lanka’da iktidardaki Singhalese, imha edilmeleri için Hindu Tamilleri hedef aldı. Peru’da, fatihlerin İspanyolca konuşan torunları, ülkenin nüfus kontrol programını, koyu İspanyol olmayan yerlilerin üremesini durdurma hedefine doğru yönlendirdiler. Kosova’da Sırplar Arnavutlara karşı nüfus kontrolünü kullanırken, Vietnam’da Komünist hükümet, Amerika’nın eski savaş müttefikleri olan Hmong etnik azınlığına karşı nüfus kontrolü çabalarını hedef aldı. Çin’de Tibet ve Uygur azınlıklar, hükümetin nüfus kontrol çabalarının özel hedefleri haline geldi ve   çok sayıda kişi zorunlu kürtaj ve kısırlaştırma için toplandı. Apartheid altındaki Güney Afrika’da, hükümetin yürüttüğü nüfus kontrol programının amacı da buydu.    Çeşitli siyah Afrika eyaletlerinde, hangi kabile iktidarın dizginlerini elinde tutarsa, nüfus kampanyasını düzenli olarak geleneksel kabile rakiplerinin ortadan kaldırılmasına yönlendirir.

  • Diyelim ki Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçildi.  Millet İttifakı’nın en büyük seçim vaadi parlamenter sisteme geçiş.   İttifakın temelini de parlamenter sisteme geçiş protokolü oluşturuyor. Ancak Kılıçdaroğlu  en az 3 sene mühlet istiyor parlamenter sisteme geçiş için.

    Cumhurbaşkanlığı anketlerinde   İmamoğlu ve   Yavaş, Kılıçdaroğlu’na açık ara fark atıyorken, onların önünü kapatan ve kendi adaylığı için direten Kılıçdaroğlu değil mi ? İmdi böyle biri cumhurbaşkanı seçilirse parlamenter sisteme  şıp diye geçer mi?   O zaman o üç sene içinde o da Erdoğan gibi tek adam olabilir ve parlamento protokolünü rafa kaldırabilir.  

     Her şeyden önce  parlamenter sisteme geçiş   için Anayasanın   değişmesi gerekiyor. Anayasa değişikliğinin Meclisten geçmesi için  de  360 vekilin  oyuna ihtiyaç var. Ancak, 360 oyla geçse  bile bunu referanduma götürmek  gerekiyor. Referandum için ise en az 400 oy gerekiyor. 400 oy aynı zamanda Cumhurbaşkanına Anayasa değişikliğini   doğrudan onaylama ya da referanduma götürme yetkisi veriyor.

    İmdi, anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek bile  salt KK’nın isteğine bağlı olacak. Bunu  yapacağı ne malum ? Anayasa değişikliğini onaylamak veya referanduma götürmek zorunda değil. İnönü’ye özenip Milli Şef olmayacağı ne malum?  Varlık Vergisi benzeri yaptırımların gelmeyeceği ne malum ? Soros’un talimatıyla HDP ile anlaşıp Türkiye’yi federasyona dönüştürmeyeceği ne malum ? Tarihte hangi siyasi liderin  ele geçirdiği  gücü paylaştığı görülmüş? [1]

    Çok yüksek olasılıkla KK’nın başkanlık sistemi nasyonal sosyalizme kayarak aynen sürecek ve geriye dönüş asla olmayacak. ABD ve  Avrupa  Birliği zaten parlamenter sistemi istemiyor. Tek adam karar verici olsun ki bir Osmanlı padişahı gibi Cumhurbaşkanı da Batılı ülkeler tarafından kolayca manipüle edilebilir bir konumda olsun, parlamento sadece göstermelik olsun. Ama korkmayalım KK aday olursa asla kazanamayacak.


    [1] Anımsayalım: Muharrem İnce,   Kılıçdaroğlu’nun parti içinde tek adam diktatörlüğü kurduğunu söylemiyor muydu? İnce CHP’nin Cumhurbaşkanı adayıydı, milyonları peşinden koşturdu, partisine tarihindeki en çok oyu kazandırdı ama Kılıçdaroğlu onu harcadı. İmamoğlu’nu da harcadı.  Daha geriye gidelim,   Baykal’ın kaset kumpası ile devrilmesi sonrasında Kılıçdaroğlu, Baykal’ın ekibini ve kendisine rakip olabilecek birçok önemli ismi partiden uzaklaştırmadı mı? 2014 Seçiminde dinci-milliyetçi görüşe sahip Ekmeleddin İhsanoğlu’nu     aday göstermedi mi?  Seçmenlerine alay eder gibi “adam gibi tıpış tıpış sandığa gidip oyunuzu kullanacaksınız” demedi mi ? 2022 kongresini erken seçim bahanesiyle ertelemedi mi ?

  • AKP’nin  gelecek için çok önemli beklentileri var:  2023’te Türkiye kendi doğalgazını çıkaracak, kendi savaş uçağını uçuracak, kendi otomobil markası TOGG yollarda cirit atacak, kendi uçak gemisini denize indirecek, hatta uzaya insan   yollayacak.  Karadeniz’de  bulunan doğalgaz rezervi yaklaşık 550 milyar metreküp. Yıllık ortalama tüketim geçen yıl 61 milyar metreküptü.   10 yıllık bir rezerv söz konusu.   Yani AKP’de büyük umutlar ve beklentiler var.

     Anımsayalım: AKP Türk demokrasi tarihine e-muhtıra olarak geçen 27 Nisan bildirisi, kapatma davası, 7 Şubat 2012’deki MİT krizi, 2013  Gezi Parkı olayları, 17-25 Aralık  yolsuzluk   ve   15 Temmuz 2016 darbe girişimini zaferle atlatmayı başardı.    Savaş gemisi (MİLGEM), Atak helikopteri, Temel Eğitim Uçağı (Hürkuş), modern piyade tüfeği, milli tank Altay, insansız hava aracı ANKA gibi projeler hayata geçirildi.   İHA’lar, SİHA’lar, TİHA’lar üretildi.

    Asya ve Avrupa kıtalarını deniz altından   bağlayan Marmaray   açıldı. Türkiye ilk kez hızlı trenle tanıştı.  Otoyollar yapıldı.   Avrasya tüneli açıldı. 3’üncü köprü Yavuz Sultan Selim, İstanbul-İzmir arasını 3.5 saate indiren Osmangazi   ve en son Çanakkale köprüsü hizmete girdi.

    Birçok ilde şehir hastaneleri  kuruldu. Aile hekimliği uygulaması başlatıldı. Randevulu sisteme geçildi, hastanelerdeki kuyruklar son buldu. 

     Ukrayna-Rusya çatışması AKP için can suyu oldu. Türkiye dış politikada, bölgesinde ve dünyada söz sahibi bir ülke haline geldi. G20, Karadeniz Ekonomik İşbirliği, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi gibi birçok uluslar arası kuruluşlarda dönem başkanlığı yaptı. Afrika açılımı, Latin Amerika açılımı, Asya- Pasifik açılımlarıyla daha önce hiç gidilmeyen, ilişki kurulmayan birçok ülke ile ilişkiler kuruldu. Suriye ve İsrail ile yakınlaşma başladı.

    Son dönemde pandemi etkisiyle tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz ve enflasyona rağmen  AKP ekonomiyi ayakta tutmayı başardı. RTE 2023’te Türkiye’yi ekonomide ‘dünyanın en büyük 10 ülkesi’ arasında taşıma hedefini   sürdürüyor.

    Bu arada  Gemlik’teki TOGG fabrikasında inşaat  tam gaz   sürüyor. Boyahane tamamlanmış, montaj hatları hemen hemen bitmek üzere, birkaç hafta içinde fabrika deneme üretimine hazır hale gelecek.  29 Ekim’de   Erdoğan fabrikayı açacak ve ilk otomobili banttan çıkaracaklar.

    Peki anlı şanlı muhalefet CHP-6lı masa   neler yapıyor dersiniz ? BBC’nin ”Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem konusundaki hazırlıklarınız neler?” sorusuna, 2023 seçimini çantada keklik gören Kılıçdaroğlu şu yanıtı veriyor:

    “Biz de kendi içimizde şu anda görüşüyoruz, tartışıyoruz.  Geçiş süreci nasıl olmalı,  bu süreç içerisinde neler yapmalıyız, önceliklerimiz neler olmalı? İlk yayınlayacağımız kararnameler ne olmalı? Altı partinin öncelikleri ne olmalı diye biz böyle düşünüyoruz. Büyük ihtimalle  diğer partiler de böyle düşünüyorlar. Onlar da bir çalışma yapıyorlar. Çalışmanın olgunlaşmasını bekliyoruz. Olgunlaştıktan sonra bir araya geleceğiz ve kamuoyuyla paylaşacağız. 6’lı masanın adayının ilk olarak ne yapacağını 6’lı masanın liderleri belirleyecek. Bunu samimi olarak söylüyorum. “

    Anlaşılan 6 parti hala kendi aralarında görüşüyor, tartışıyor, düşünüyor, çalışıyor ve çalışmanın olgunlaşmasını bekliyorlar. Çalışmanın kapsamı şu:  “Eveleme develeme/Deve kuşu kovalama/Yazılalım süzülelim/Bir tahtaya dizilelim/Tazi tuzi berber kızı/Haçan gelir yazın gelir/Çelik çember/Miski amber/Oncuk boncuk/Şapşal çocuk”.

     Bu  gidişle daha çok beklerler. Millete umut veremeyen, misyonu ve vizyonu olmayan, miting yapmaktan korkan bir muhalefetin – isterse 60 parti bir araya gelsin- seçimi kazanması akıl ve olanak dışıdır.    AKP’nin tüm bu yapılan işleri CHP’ye    bırakacağını mı sanıyorsunuz ? Kimse heveslenmesin, yedirmezler aslanım.

  • Kılıçdaroğlu kaset komplosuyla CHP’nin başına oturmadan önce   29 Mart 2009  seçimlerine   İstanbul Büyükşehir belediye başkan adayı olarak katıldı. Fakat      seçilemedi. Seçimi AK Parti adayı Kadir Topbaş kazandı.

    28 Mayıs-30 Ağustos 2013 Gezi olayları altın ve pırlantalarla dolu  bir tepsi halinde KK’ya sunuldu. KK ise sadece   tayyareden açıklamalar yaptı ve direnişi sahiplenmedi.

    Ama bir de bakıyoruz 15 Ekim 2013 günü evinde Hürriyet’i ağırlayan   KK,  Muhammet’in kızı   Fatma’nın torunu   Hüseyin’e dayanan ve ‘Seyyit’ olarak nitelendirilen   soydan geldiğini  iftiharla açıklıyor.

    17-25 Aralık 2013 yolsuzluk olayları KK’ya ve muhalefete altın tepside sunuldu… Sonuç fosssss…

    2014 yılında MHP ile anlaşan KK     dinci Ekmelettin’i “Ekmek için Ekmelettin” sloganıyla   CB adayı olarak lanse ediyor.  Buna rağmen yine çuvalladı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerini  AKP adayı RTE kazandı.

    5 Eylül 2014 günkü Olağanüstü Kurultayda “Rakı sofralarında Türkiye’yi kurtaranlardan partiyi temizleyeceğim” diyen Kılıçdaroğlu, partinin sağa kaydığını söyleyenlere de     “Dersimli Kemal’im ben, devrimci Kemal’im ben. İnsanıma aşığım ben. Cumhuriyet çocuğuyum, haram lokma yemedim, hep helalin peşindeyim” diyerek hem etnik bölücülerin, hem de dincilerin ağzıyla  yanıt vermiş oldu.

    7 Haziran 2015      seçimlerini   CHP  %24,95 oy oranıyla  yine    kaybediyor.  KK gayet pişkin “Seçimin kazananı Demokrasi, mağlubu ise Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan. Oy sonuçlarından memnunum istifa etmeyeceğim” diyor.

    Kasım 2015    seçiminde    CHP oyları iki damla artsa da   %25,32 oy oranıyla  yine kaybediyor.  “CHP’yi diğer partilere benzetmeyin. Demokrasiyi bu ülkeye getiren partiyiz. Oyumuz arttı, milletvekillerimiz arttı ama kendimizi başarılı görmüyoruz”   diyerek şişiniyor Seyit Kemal.

    Kılıçdaroğlu’nun   15 Haziran – 9 Temmuz 2017     Ankara’dan İstanbul’a   tıpış tıpış    “Adalet Yürüyüşü” nü kimse takmıyor.

    2017’de Erdoğan’ın oğlu, kardeşi, eniştesi, dünürü ve eski özel kalem müdürünün vergi cenneti olarak nitelenen Man Adası’ndaki off-shore hesaplara 2011’de 18 milyon dolar kara para gönderdiğini iddia ediyor.  İddiası fos çıkıyor. KK tazminat ödemeye mahkum oldu.

    3 Mayıs 2022 de SADAT girişimi de sonuçsuz kaldı. Elektrik faturasını ödemedi ve 1 hafta karanlıkta oturdu. Bir sürü hıyarlık ve zavallılıklar komedyasının lideri KK bu işte. Fakat asıl büyük hıyarlık bunlar değil.

    En büyük     ihanet

     Anımsayalım: İkinci kez tekrarlanan 2019 İstanbul Belediye seçimlerinde AKP büyük bir bozguna uğramış ve   iktidar ölümcül bir yara almıştı.

    31 Marttaki ilk Belediye Seçimini 13bin oy farkla AKP kaybetmişti. Fakat AKP’nin itirazı üzerine seçim iptal edildi. 11 Temmuz 2019  da  ikinci bir seçim   yapıldı.  Ancak bu kere     oyların  % 54,22’sini alan CHP adayı Ekrem İmamoğlu 13bin oy farkını  806.000  farka çıkarınca  seçimi büyük bir zaferle CHP kazanmış oldu. CHP dahil hiç kimse bu kadar bir fark oluşacağını tahmin etmiyordu. Başta AKP ve RTE büyük bir şok yaşarken CHP, İmamoğlu ve KK herkes şaşırmıştı.

    Yani 31 Mart 2019daki ilk seçimde  13bin olan oy farkı  %6.200 artarak 806bin olmuştu. %6.200   oy artış farkı dünya tarihinde herhalde başka hiçbir ülkede yoktur. Bu büyük bir zafer ve AKP için yolun sonuydu. Burada asıl faktör İmamoğlu idi. Fakat sonra ne oldu ?

      Kılıçdaroğlu, hem RTE hem de kendisi için çok tehlikeli bir rakip olan İmamoğlu’nu RTE ile birlikte yok etmeye girişti. RTE’yi büyük bir bozguna uğratan İmamoğlu’nu Kılıçdaroğlu kısa   sürede  pasifize ve enterne etmeyi başardı. Hem CHP’ye başkan olmasının önünü kesti, hem de CB adayı olmayacaksın dedi. İmamoğlu da bunu kuzu kuzu kabullendi.   Yalaka muhalif solcu geçinen medya da tüm bunlara destek verdi. 

    Bunu fırsat bilen RTE ve AKP   son derecede  olumsuz ekonomik koşullara rağmen hızla toparlandı ve oy oranını arttırmaya başladı. Ama RTE’nin İmamoğlu korkusu hala devam ediyor. Onun için boyuna CB adayınızı açıklayın  deyip duruyor.

    Sonuç olarak RTE’nin karşısındaki en güçlü   ve kazanma olasılığı çok yüksek olan bir   aday göstere göstere harcandı ve harcanıyor. Bu Türkiye’ye ihanettir. Ve şimdi karşımızda AKP’nin artıklarıyla toplaşıp  bir helalleşme sendromu içinde kendini CB adayı olarak dayatan bir Kılıçdaroğlu var.  KK’nın içine düştüğü bu acıklı ve  gülünç durumu halk da görüyor ve ona zerre kadar güvenmiyor. Anketlere hiç  bakmayın. AKP hala birinci parti ve seçimi kazanacak.  

    KK ve CHP ise asla kazanamayacak ve hiç ummadıkları korkunç bir yenilgiye uğrayacaklar. Çünkü KK bugüne kadar hiçbir şeyi doğru dürüst yapmayı beceremedi ve hep kaybetti.  Daha bir sürü hıyarca boş işler yaptı. Yazmaya sayfalar yetmez. Ama KK yalakası muhalif medyadan hiç kimse bunların dökümünü çıkarıp KK’nın suratına çarpmadı.