Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • Le 4 décembre 2019, une nouvelle loi considérant l’antisionisme comme un crime équivalent à l’antisémitisme a été acceptée en France. De nombreux intellectuels ont réagi à cette loi et 127 intellectuels juifs ont même écrit une lettre d’avertissement à Macron. Les principaux thèmes de cette lettre, en résumé, sont les suivants :

      « Nous, experts juifs, sommes contre cette loi. Nous considérons toutes les formes d’antisémitisme et de racisme comme des menaces. Cependant, ce projet de loi assimile l’antisionisme à l’antisémitisme. Netanyahu définit chaque action et chaque mot qui s’oppose à sa politique comme antisémite et défend l’égalité de l’antisionisme avec l’antisémitisme. Ainsi, l’antisémitisme est utilisé comme une excuse pour défendre le gouvernement israélien.

    De nombreuses personnes victimes de l’Holocauste étaient antisionistes. Il est inquiétant que les efforts du gouvernement israélien trouvent un soutien politique en France. Nous invitons le parlement français à lutter contre l’antisémitisme et toutes sortes de racisme, mais à s’opposer au programme d’occupation et d’annexion d’Israël. “

      En plus, les intellectuels ont déclaré que critiquer la politique d’un état ne peut être considéré comme l’antisémitisme. Ils ont également rejeté l’article de loi déclarant “critiquer l’existence d’Israël, c’est critiquer une société de juifs qui est un crime de haine contre les juifs” soulignant le fait que 20% de la population est composée de citoyens musulmans et chrétiens.

    En fait, c’est une grande honte pour le Parlement français de décider que l’antisionisme est l’antisémitisme ! Parce que le sionisme ou le néo-sionisme ou l’apartheid sont des doctrines politiques racistes comme le nazisme, l’islamisme ou le pan-turquisme. L’antisionisme est une opposition au sionisme, comme l’anti-nazisme est une opposition au nazisme. L’anti-nazisme ne constitue pas un crime de haine contre les Allemands, comme l’antisionisme ne constitue pas un crime de haine contre les juifs !

    D’autre part, l’antisémitisme, l’islamophobie ou la xénophobie ne sont pas des doctrines politiques, mais des termes sociologiques utilisés pour définir l’hostilité exclusive, les préjugés, la discrimination ou les crimes de haine contre les individus, la communauté ou la société. Par conséquent, il n’est ni logique ni légal de prétendre que l’antisionisme est l’antisémitisme.

     La Cour européenne des droits de l’homme a reconnu la France coupable d’avoir violé la liberté d’expression des citoyens français appelant au boycott des produits israéliens sur un marché, le 11 juin 2020, car il s’agissait d’une action de protestation sociale liée à la liberté d’expression.

         Il semble donc que la France macronisée perde, de jour en jour, toute sa persuasion, son prestige mondial et qu’elle n’est plus un « pays de droit de l’homme ». Ainsi, il est retourné à son état habituel de colonialiste-impérialiste avec son syndrome de mettre son nez partout !  La France est désormais le plus grand partisan du régime d’apartheid néo-sioniste avec les États-Unis et la plupart des pays arabes.

    Après l’explosion dévastatrice de Beyrouth le 4 août 2020, tuant plus de 170 personnes, blessant plus de 6000 personnes, la visite immédiate de Macron au capital libanais montre que le carnaval n’est pas terminé. L’opération militaire lancée par la Russie le 24 février 2022 pour nettoyer l’Ukraine du nazisme et l’empêcher d’entrer dans l’OTAN, les tensions sino-américaines en cours et d’autres événements montrent que le monde est entraîné vers une fin sombre. Je condamne et maudis ceux qui ont causé cette situation.

  • Hiroşima ve Nagazaki’de yaşayan yüzbinlerce insanı atom bombalarıyla  yok eden  ABD bu korkunç soykırımların hesabını vermek zorundadır ! ABD günümüzde terörün 1 numaralı yönetmeni ve yapımcısıdır !

    Bugün 6 Ağustos 1945… Saat 08.15…

    “Enola Gay” ( İbne Enola) isimli uçaktan bırakılan ilk atom bombası Hiroşima üzerinde 600m yükseklikte patlatıldı. Oluşan termo-nükleer şok dalgası ve 4.000 derecelik sıcaklıkta iki saniye içinde 90.000den fazla insan öldü. Çoğu tamamen yok oldu. Daha sonra radyasyon etkisiyle bu rakam 150.000 i geçti. 

    Enola Gay’e eşlik eden diğer iki uçağın ismi –insanlıkla dalga geçer gibi- “Great Artist” (Büyük Artist) ve “Necessary Evil” (Gerekli  Şeytanlık) idi.

    3 gün sonra 9 ağustos 1945 te ikinci bomba Nagazaki’ye bırakıldı. 80.000 kişi bir göz kırpmasında yok oldu. Radyasyonun etkisiyle bu rakam 200bin geçti.

    Nükleer bir patlamadan açığa çıkan enerji, birkaç farklı yapıda radyasyonu açığa çıkarır. Patlamayı çevreleyen hava, kaya, toprak, beton ya da su gibi maddeler     patlamanın sıcaklığıyla eşitlenir ve bunun sonucunda    buharlaşarak patlar. Patlamanın yarattığı kinetik enerji de bir şok dalgasının oluşmasına  ve nükleer fırtınaya yol açar.  Örneğin patlama, denize yakın bir yükseklikte meydana gelirse açığa çıkan enerjinin büyük bir kısmı atmosferle etkileşime girer ve merkezden dışa doğru küresel bir genleşme yaratır. Merkezdeki yoğun termal radyasyonsa bir ateş topu yaratır ve     radyoaktif mantar bulutu oluşur.  

    Amerika Birleşik Devletleri Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarının hesabını tüm insanlığa vermek zorundadır. Dünyanın başına bela olan, barış ve  insanlık için hala en büyük tehdidi oluşturan bu ülke ile onun Avrupalı ve Ortadoğulu uşakları egemen oldukça savaşlar sürecek ve insanlar acı çekmeye devam edecektir… Kınıyor ve lanetliyorum.

  • XXI.ci yüzyılın başından bu yana, günümüz dünyası eskisinden daha beter bir hale gelmiş olup insan hayatı, özel yaşam, bireysel özgürlük, insan hakları, özgür düşünce, ifade özgürlüğü, sanat, mizah, eleştiri, hümanizm, barış ve laiklik küresel  elitlerin baskıcı ve sansürcü  tehdit ve kuşatması altına girmiştir.

    Evanjelizm (siyasal Hristiyanlık), Siyonizm (siyasal Yahudilik) ve İslamizm (siyasal İslam) gibi ırkçı-dinci görüşlerin  tasarımcısı  küresel elitler  salgın hastalıkları da kullanarak insanları tamamen kontrol altına alacak, onları sindirecek, pasifize edecek, yıkım ve umutsuzluğa sevk edecek totaliter ve nihilist bir dünya düzenine geçmenin hazırlığı içindedirler. Bu elit grup kendinden başka hiç kimseye, hiçbir ulusa, hiçbir değere en küçük bir saygı duymamaktadır.  ABD, Fransa, İsrail ve bir çok ülkede demokrasiyi kullanarak iktidarı ve medyayı büyük ölçüde ele geçirmişlerdir.

    Küresel elitler tarafından güdülen  kuklalar olmayı kabul etmiyoruz. İnsanlar istedikleri haberi izlemekte ve paylaşmakta özgür olmalıdır. Tersi bir durumda gerçek demokrasi de yoktur, insan hakları da yoktur, bireysel özgürlükler de yoktur.  

    Laiklik, evrensellik, insan hakları, özgür düşünce ve Aydınlama’nın savunucusu  yeryüzü yurttaşı aydınlar olarak bu karanlık kuşatmaya  tüm gücümüzle  direnmemiz gerekmektedir.   Özgür düşünen insanların dünya barışını, insan mutluluğunu ve insanlığın geleceğini tehlikeye atan savaşlara, her çeşit dinci, etnik, ırkçı, ayırımcı, apartheid  dayatmalara boyun eğmeyeceğini, direneceğini ve onları alt edeceğini umut etmemiz gerekiyor. Zira gidebileceğimiz bir başka dünya yok.

    Eğer siz de bu umudu paylaşıyorsanız susmayın. İtiraz edin, başkaldırın, kabul etmeyin, eleştirin, size dayatılanlara boyun eğmeyin. Güçlüden yana olmayın. Hitler, Mussolini ve Çavuşesku da bir zamanlar çok güçlüydüler. Ama yok olup gittiler. O nedenle doğruluk, gerçek ve adaletten yana olun. Yorgun düşeceksiniz, acı çekeceksiniz belki bunları yapmaktan ama unutmayın karanlık başka türlü alt edilemez. Şunu bilin ki karanlığın sürmesi için ışıkları söndürenler, perdeleri kapatanlar daha çok yoruluyor ve daha çok korkuyorlar. Çünkü bir gün mutlaka yenileceklerini biliyorlar. O halde  mücadele etmeye yılmadan devam etmemiz gerekiyor.

    M. Cengiz Yılmaz & Erdağ Duru

  • 1943 yılına gelindiğinde dünya   nüfusunun %70’i sigara içiyordu. XX.ci yüzyılda  tütüne karşı ilk  yasaklama   Nazilerden geldi.

    Nazilerden önce   tütün yasağını başlatan Rus Çarı Aleksis ve  IV. Murat’ın, her türlü ahlaksızlığı saraylarında yaparken, tütün içmeyi yasaklamaları    sırf halkın gözünü boyamak ve  halka “hükümdarımız ne kadar ahlaklı bir insan, bizim iyiliğimizi düşünüyor” dedirtmek içindi. Tarih bize göstermiştir ki siyasal yönetici sınıf hiçbir zaman halk sağlığı ve halkın iyiliğini gözetmemiş, bugün olduğu gibi  salt cebini doldurmuş, çeşitli bahanelerle halkı  sindirmeyi sürdürmüştür.

    Naziler,   sigara reklamını ve kadınların sigara içmelerini yasaklamışlar, nikotini “insanlığın en büyük düşmanı”  ilan etmişlerdi. Oysa  insanlığın en büyük düşmanları rahatça perde arkasında cirit atmayı sürdürüyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Alman kentlerinin   %60’ında kamuya açık alanlarda  tütün içmek yasaktı. Avrupa’nın diğer faşist liderleri Mussolini ve Franco da   tütün ve ürünlerini  yasaklamışlardı.  Ancak,  Nazilerin tüm  baskısına rağmen   Almanya’da  tütün kullanımı hızlı biçimde artmış, oysaki aynı dönemde  tütün karşıtı hiçbir hareketin olmadığı Fransa’da    artış çok düşük bir oranda kalmıştır. [1]

     Hava kirliliğine yol açan sanayi tesislerinin zehirli dumanları, araçlardan, yolcu uçaklarından, askeri uçaklardan, gemilerin bacasından çıkan  toksik gazlar, cep telefonları, antenler, wifilerin yaydıkları sinyaller, atom   ve termik santrallar, böcek ve tarım ilaçları tütünün verdiği zararın kat be kat üstünde zarar ve yıkımlara neden olmakta, fakat fatura nedense sigaraya kesilmektedir. Aşırı sigara tüketiminin yanı sıra çevresel ve elektronik kirlenmenin de  kalp ve damar hastalıkları, solunum yetersizliği, farenjit, larenjit, akciğer kanseri, diş eti hastalıkları,   bronşit,  depresyon, yüksek tansiyon, Parkinson, ülser, KOAH ve kısırlık gibi pek çok hastalığa neden oldukları bilinmektedir.

    Ancak, tütün bireysel bir keyif aracı olduğu için bireyi baskı altına alarak veya kontrol ederek tütün içmeyi engellemek  fabrikaları ve uçakları engellemekten çok daha kolaydır. Zaten  dünya egemenlerine bir bahane, bir günah keçisi gerekiyordu. Nükleer santralları, fabrikaları, uçakları, arabaları, kamyonları, telefonları vs yasaklayamazlardı. Onlar da en kolay yolu seçti. Bu günah keçisi  tütün oldu. Şimdi Ukrayna krizi nedeniyle doğal gaz kısıtlanmasına karşı Avrupa Birliği tüm kömür ve termik santrallardaki yasakları kaldırıyorlar !

    Ona bakarsak günde 30 yumurta yemek de  protein zehirlemesi, kolesterol, tansiyon, damar sertliği, gut, diyabet, kalp ve damar hastalıklarına ve alerjik reaksiyonlara yol açabilir.    

    Kuşkusuz, zararlarının   yanı sıra, az miktarda tütünün birçok yararlı özelliği vardır: Tıpta kullanılır, tütün yaprakları iltihap giderici etkiye sahiptir,   deniz tutması   ve kusmayı durdurmak için kullanılır; dikkat ve konsantrasyonu artırır; sinir gerginliği ve stresi azaltır. Tütün içenlerde Parkinson sendromu   riskinin de azaldığı gözlemlenmiştir.    

    Amacım tütün içmeyi teşvik etmek değil ancak küresel egemenler ve Dünya Sağlık Örgütü, bir çok vakıf ve STK tütüne karşı  vahşi ve acımasızca bir  savaş veriyor. Tütün içmeyi yasaklamaları, tütün içenleri dışlamaları   sırf  insanların gözünü boyamak ve onlarda “ bizi yönetenler ne kadar  iyi  kişiler,   , bizim iyiliğimizi düşünüyorlar” algısını yerleştirmek içindir. Çünkü onlar aynı  duyarlık ve özeni uyuşturucu maddelere göstermiyorlar. İşte tütüne karşı yürütülen bu küresel karalama kampanyasından   pis kokular gelmesinin nedeni bu iğrenç riyakarlık ve ikiyüzlülük.

    Red Kit’in ağzındaki sigara bile yok ediliyor ama onun yerine ot geliyor. Öyle ki uyuşturucu madde, haplar, tabletler, eroin, kokain, marihuana için bu kadar büyük çapta kampanyalar düzenlenmedi. Hatta tam tersi bir çok ülkede marihuana ve uyuşturucu madde serbest bırakılmaya başlandı. Öyle ki utanmasalar uyuşturucu madde kullanımını açıkça teşvik edecekler. Zira onlar kafası çalışan, düşünen insanlar istemiyorlar: Her söylenen kuzu kuzu inanan, beyinleri uyuşmuş ve her şeye tıpış tıpış boyun eğen koyun sürüleri istiyorlar.

     Sonuç olarak, tütün, pipo, puro içmek    Parkinson   riskinizi azaltıyor olsa da benim daha iyi bir önerim olacak:  Beyin ve beden sağlığı için  spor yapmak, yürüyüş, bisiklet, beden hareketleri  yaşlanma   dahil olmak üzere çok sayıda rahatsızlığın önünü kesiyor.  Neden bir bisiklet alarak işe başlamıyorsunuz ?

    (Kaynakça: Sigaranın dumanlı tarihi ve Naziler, Mustafa Çetiner,  30 Mart 2016)


    [1] Jean Nicot, Fransa’da tütün kullanımını yaygınlaştıran kişidir ve “nikotin” sözcüğünün   isim babasıdır. O yıllarda tütün içmek soylu bir işti. Hatta tütün içicileri üzerlerine tütün kokusu sinmesin diye “smoking jacket” ismi verilen giysiler giyerlerdi: Smokin.  

  • Trakya’da yaklaşık 10 Temmuz 2022 günü   başlayan çayır tırtılı ile mücadele sürüyor. Bölgenin her yerini istila eden  buğday, ayçiçeği ve mısır için zararlı olan tırtıl Kırklareli’nin Pınarhisar ve Vize ilçelerinde de görülmeye başladı. Tırtıl istilasına karşı dronla, traktörler ile mücadeleye devam eden çiftçiler zor durumda.

    Peki bu bir entomolojik savaş olabilir mi ? Yani böcekleri biyolojik silah olarak kullanmak mümkün mü ? Mümkün: II. Dünya Savaşı’nda böcekler de biyosilah olarak kullanıldı!

    Nazi Almanyası, II. Dünya Savaşı sırasında entomolojik savaş programı yürütmüş olan ülkelerden biriydi. Nazilerin amacı Colorado patates böceği adlı bir haşaratın seri üretimini yaparak  savaştıkları ülkelerin besin kaynaklarına saldırı düzenlemekti. Böceklerin herhangi bir ülke tarafından kullanıldığına dair bir kanıt yoktur, ancak,     Nazilerin İngiliz  ürünlerine karşı kullanmak için geliştirdiği böcek programları bulunmuştur. Naziler Colorado patates böceği entomolojik programlarını, test etmek için Frankfurt’un güneyine taşıdılar ve 54,000 Colorado patates böceğini burada salıverdiler. ABD’nin de 15,000   patates böceğini  askeri araştırmalar için İngiltere’ye sevk ettiği biliniyor.

     Japonlar ise bulaşıcı hastalık taşıyan bitler ile kolera bakterisini taşıyan sinekleri paketlenmiş bombalar halinde uçaklarla Çin’e bırakıyorlardı.   Japonlar  yaklaşık  440,000 Çinliyi bulaşıcı hastalık taşıyan bit ve kolera kaplı sineklerle öldürmüştür.  [1]

    Bu  bağlamda tırtıl istilasının  arkasında,  Türkiye’nin de aralarında bulunduğu ülkelerden tarım arazisi  satın alan Bill Gates’in olduğu öne sürülmesi beni hiç şaşırtmadı.  ABD’deki soruşturma kapsamında Gates’in dünyadan 6 milyon dönüm tarım arazisi satın aldığı ortaya çıkmıştı.

    27 Nisan 2021  tarihli Sözcü gazetesinin   Gates’in Edirne ve Kırklareli’nde 22 bin dönüm tarım arazisi satın aldığı haberi üzerine CHP Edirne Milletvekili Doç. Dr. Okan Gaytancıoğlu Tarım ve Orman Bakanlığı ile “Bill ve Melinda Gates Vakfı” arasında  ortak çalışmalar yürütüldüğünü iddia etmişti.    Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’nin bu konuda yaptığı açıklama    özetle şöyle olmuştu: 

    Bill ve Melinda Gates Vakfı temsilcileri   9 Aralık 2018 tarihinde, Bakanlığımıza ziyarette bulunmuştur. Nezaket ziyareti niteliğindeki bahse konu görüşmede  potansiyel iş birliği alanlarıyla ilgili fikir alışverişinde bulunulmuş olup vakıf ile  bir iş birliği anlaşmamız  ya da ortak yürütülen bir çalışmamız  yoktur .

    Gelen yanıtı yetersiz bulan Gaytancıoğlu ise şunları söyledi:

    Gates Vakfı’nın dünyada özellikle tarım topraklarına olan ilgilisini bildiğimizden söz konusu görüşmenin basit bir nezaket ziyareti ya da ülkemizin lehine bir işbirliği çalışması olduğuna dair derin kuşkularımız var. 

      Tarım arazilerinin satışı özellikle Edirne ve bütün Trakya’da önemli bir sorundur. Borçlandırılan, yeterli desteği alamayan çiftçilerimiz topraklarını satmak zorunda bırakılmaktadır. Yerli ve yabancı büyük sermaye sahipleri bu arazileri toplamaktadır. Bu eğilim sürer ve engellenmez ise   insanımız kendi topraklarında “sefil” durumuna düşecektir. 

      Tarım topraklarımızı korumak artık ülkemiz için hayati önemdedir.  Bizim şansızlığımız tüm dünyanın tarımın önemini gördüğü, geleceğin tarımdan geçtiğini bildiği ve buna göre yapılandığı bir dönemde, AKP gibi üretime düşman, rant sever, çiftçisini desteklemek yerine ezen bir zihniyetle yönetilmemizdir. İlk seçimlerle bu zihniyet tarihin karanlık sayfalarında yerini alacak, hayırla hatırlanmayacaktır.

    Dünyanın sahibi gibi davranan, sürekli medyatik açıklamalar yapan, Büyük Sıfırlama (Great Reset) koronavirüs, yapay et, iklim değişikliği, nüfus azaltma, böcek yeme, vs gibi  projelerin arkasından çıkan ve her   dışkıya maydanoz  olan   Gates’in küresel elitlerin çıkarına göre hareket ettiği açıktır.

    “Great Reset” projesi kapsamında  dünya ekonomisini sıfırlama, dünya nüfusunu her türlü yöntemle (salgın, kıtlık, açlık, savaş vs) azaltmayı planlayan küresel elitler  yapay bir kıtlık düzeneği oluşturarak insanların marketlerde yiyecek bulamaz hale gelmesini ve açlıktan ölmesini öngörüyor olamazlar mı ? . Covid 19, Omikron, Maymun Çiçeği derken geçen haftalarda  yeni bir salgın (Marburg Humması) daha ortaya çıktı.  Laboratuvarda geliştirdikleri ve kodladıkları   virüslerle insanlara hastalık yayanlar aynı şeyi neden tahıl ürünleri için  yapmasın ki ? Tahıl üretimini baltalamak için tırtıl ve çekirge kullanmaktan daha iyi bir yöntem var mı ? Bu entomolojik bir savaş olamaz mı ?


    [1] Kaynakça “II. Dünya Savaşı’nda Böcekler de Biyosilah Olarak Kullanıldı”, İnci Deniz Yılmaz, Evrim Ağacı internet sitesi https.//evrimagaci.org/entomolojik-savas-bocekleri-biyolojik-silah-olarak-kullanmak-mumkun-8274

  •  

    KURUKAFALARLA DOLU BAŞAKLAR (FOTO: THE ECONOMIST)

    The Economist dergisinden özetle aktarıyorum:

    “Ukrayna savaşı,   Covid-19, iklim değişikliği ve enerji şoku nedeniyle    dünyadaki   gıda  üretim sistemi iyice zayıflamış durumda. Ukrayna’nın tahıl ve yağlı tohum ihracatı büyük ölçüde durdu ve Rusya’nınki de tehdit altında. Birlikte, iki ülke dünyadaki üretimin  %12’sini sağlıyor. Yılbaşından bu yana %53 artan buğday fiyatları, Hindistan’ın  aşırı sıcak hava dalgası nedeniyle ihracatı askıya alacağını açıklamasının ardından 16 Mayısta %6 daha arttı.  

    BM   önümüzdeki aylarda başlayabilecek ve yıllarca sürebilecek  bir “küresel gıda kıtlığı hayaleti” nin tehdidi konusunda uyardı. Temel gıdaların yüksek maliyeti, yeterince besleneceğinden emin olamayan insan sayısını 440 milyon artarak 1,6 milyara çıkardı. Yaklaşık 250m kişi kıtlığın eşiğinde. Muhtemelen, savaş uzayıp giderse, Rusya ve Ukrayna’dan gelen tedarikler sınırlanırsa,  100 milyonlarca insan daha yoksulluğa düşebilir. Bu durumda, siyasi huzursuzluk yayılacak, çocuklar  gelişemeyecek ve insanlar açlıktan ölecek.” Economist

    https://www.economist.com/leaders/2022/05/19/the-coming-food-catastrophe

  • Fransa Büyükelçiliği Ankara

    AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, hala keyfi olarak sürekli engel çıkartmaya devam ediyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle. Bunun temelinde  ırkçılık, gizlemeye gerek görmedikleri Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı yatıyor.

    Ankara’nın nezih semtlerinden Kavaklıdere’nin Paris caddesinde bulunan Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yandan ve üstten demir parmaklıkla çevrili,  demir kapılı ayrı bir bölüm vardır: Burası vize giriş bölümüdür. Adeta hayvanat bahçesindeki büyük bir kafesi andıran bu bölüm salt vize başvurusunda bulunacak Türkler için ayrılmıştır. Vize servisine geçmeden önce yurttaşlar bu kafese sokulur. Cep telefonuyla girişin kesinlikle yasak olduğu bu büyük kafese girmeden önce   herkes  teker teker tarama cihazından geçirilir, çantalar, üst baş,  Gestapo benzeri görevlilerce sıkı sıkıya kontrol edilir.   Görevliler vize dosyalarını ayaküstü bir  ön denetimden geçirir,  gözlerine ilişen eksik bir şey varsa, örneğin, fotoğraf istenilen özellikleri taşımıyorsa kişi derhal kapı dışarı edilip eksikleri tamamlayıp gelmesi istenir. Bir baskı kurma, ezme, aşağılama ve sindirme havası hakimdir.

    Ön denetimi atlamayı başaranlar   göz altında bir süre daha bekletilir. Derken sanki  Toplama kamplarındaki gaz odalarına sevk ediliyormuş gibi  insanlar daracık kapılardan geçirilerek vize servisine alınırlar. Burası da güvenlik kameralı, ses ve kurşun geçirmez cam bölmelerle ayrılmış, yan yana dört-beş gişesi olan James Bond filmlerindeki SMERSH ya da KGB ofislerini andıran bir  yerdir.  Parmak izi elektronik cihazla alındıktan sonra gişe memuruyla iletişim ses düzeneği ile sağlanır, evrak alıp verme ise döner çekmece ile yapılır.

    Nazilerin    tutsaklara uyguladığı psikolojik sindirme, ezme taktiklerinin benzerlerini bu ortamda görmek mümkündür: İnsanlar sürü sepet itilip kakılır,   sert ve düşmanca bakışlar, sözler, aşağılayıcı tavırlar, abuk sabuk sorular, vs herşey vardır. Öyle ki insan içinde duyduğu öfke ve başkaldırıyı bastırmaya çalışırken, bir taraftan da kendisini sanki bir suçlu, tutsak, işgal edilmiş bir ülkenin, ya da, eski bir Fransız sömürgesinin onursuz kölesi gibi duyumsamaya başlar. Fransa’da olan arkadaşlar, sevgililer, aileler akla gelir ve çaresiz herkes bu istismar ve   aşağılanmaya katlanır.

    Kapıdaki suratsız iri kıyım görevlilerden, servisteki memurlara ve konsolosluğun damında dalgalanan Fransız bayrağına kadar herkes ve herşey sanki şunu haykırmaktadır: “Sizleri sevmiyoruz, sizlerden hoşlanmıyoruz, sizi Fransa’da istemiyoruz! Gelmeyin!”. 

    Böylesine psikolojik ırkçı uygulama ve tavırların, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne aykırılığı bir yana,  seyahat özgürlüğü, toplumlararası diyalog ve iletişimi engelleyici çok olumsuz  etkileri olduğu açıktır. Nitekim, yapılan eleştiriler sonucunda olsa gerek 2013 yılında yeni bir uygulamaya gidildi: Bu kere vize başvuruları konsoloslukça yetkili kılınmış  bir takım aracı kuruluşlara yapılmaya başlandı! Ancak, bu sefer de, vize harçları,  istenen evrak sayısı neredeyse ikiye katlandı, sudan gerekçelerle vize başvuruları reddedilmeye başlandı.  

     Dünyanın dört bucağından mültecilere, sığınmacılara, kanun kaçaklarına, teröristlere kucak açan, bağrına basan, hatta onlara vatandaşlık veren AB’nin ve özellikle Fransa’nın, sıra Türklere gelince çok sıkı vize yaptırımları uygulaması,   akıl almadık, bezdirici ve caydırıcı taktiklerle soğuk savaş yıllarını, Demir Perde ülkelerinin karanlığını aratmayacak yöntemleri dayatmasını anlamak mümkün değildir. Bu her şeyden önce kişilere karşı saygısızlıktır.

    “Yabancı Düşmanlığı ve Başkasını Kabullenme” konulu konferansta konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin   “İsrail toplumunun hasta olduğunu ve bunu tedavi etmemiz gerektiğini itiraf etmenin zamanı geldi” diyerek çok önemli bir saptamada bulunmuştu (20 Ekim 2014) Oysa, sadece İsrail değil, Fransa ve Avrupa da hastadır. Belki de tüm dünya hastadır.

    Berlin Duvarı’nın güle oynaya yıkılması hiç bir şey ifade etmez, eğer yeni duvarlar örülüyorsa, eğer beyinlerdeki ve ruhlardaki duvarlar, önyargılar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, nefret, kibir, başka ulusları aşağılama, şoven milliyetçilik yıkılmıyorsa… AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, keyfi olarak sürekli engel çıkartıyor, salgını bahane ediyor, gözünün üstünde kaşın var diyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle.

    Bunun temelinde  ırkçılık, Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı mı yatıyor yoksa ? I. Dünya Savaşı sonunda yenik düşmüş ve hurdahaş hale gelmiş bir ülkeyi işgal edip ama Atatürk önderliğinde beklenmedik bir ulusal   direnişle karşılaşınca apar topar   kuyruğunu kıstırıp defolup gitmenin acısı ya da aşağılık kompleksi mi var bunun altında?  Yazacak daha çok şey var, ama bu kadar yeterli sanırım. Avrupa Birliğinin ve özellikle Fransa’nın tarihsel Türk düşmanlığını bırakıp bir an önce özellikle turistik ve arkadaş ziyaretindeki vize şartını tamamen kaldırmasını, ırkçılık ve  ayrımcılık yapmaktan vazgeçmesini bekliyor ve diliyoruz.

  • « Les philosophes ont été réduits au silence, les intellectuels ont été réduits au silence, les scientifiques ont été réduits au silence ; maintenant, seules les élites mondiales parlent, avec leurs gueules arrogantes, laides et grosses, et tout le monde les écoute.

    « The Open Society and Its Enemies » de Karl Popper, publié en 1945, visait à sublimer les valeurs libérales américaines et occidentales et à vilipender le communisme et l’URSS.  Popper a écrit ce livre à une époque où, après le fascisme et le nazisme, les pays de Rideau de Fer et la politique oppressive et totalitaire de l’URSS ont commencé à représenter une menace contre la société ouverte et libre de la civilisation occidentale.

    Cependant, Popper n’avait pas prévu que la révolution digitale commencée dans les années 1990 émergerait une nouvelle classe sociale (les élites mondiales et leurs Titans technologiques) qui se transformerait en une dictature mondiale contrôlant et manipulant tout, tout le monde, chaque individu. Cette « entité   étrange » mergée du sein de la société occidentale, a maintenant commencé à engloutir le système qui lui a donné naissance et tout ce qui est extérieur à elle-même comme un trou noir : elle est devenue hostile et inquiétant pour la société ouverte.

      Surtout depuis 2018, ces Titans (Facebook, Google, etc.)  ont arbitrairement censuré, bloqué, interdit les nouvelles, les personnes, les messages et les blogs qu’ils considèrent comme sensibles ou répréhensibles à leurs et aux intérêts des élites mondiales qu’ils servent.  Ainsi, ils codent secrètement toutes les informations « sensibles » sous prétexte de désinformation ou de violation de leurs « règles communautaires », menaçant leurs membres, les excommuniant, bloquant ou fermant des comptes à tout moment. 

    Au Moyen Âge, l’Église, avec son autorité supra-étatique et son immunité, était un refuge artificiel pour   les gens permettant   communiquer tous ensemble.  Maintenant, dans ce « Nouvel Moyen Âge », l’Église a été remplacée par son incarnation digitale « Titans » équipés de pouvoirs, de règles et de sanctions semblables à ceux de l’Inquisition, et la Sainte Trinité a été remplacée par les élites mondiales.

    Le monde entier se dirige vers une société à deux classes. Il n’y a plus de bourgeois, de petits-bourgeois, de prolétariat : il n’y a que des élites intouchables et des hordes de gens.

    Cette année, 236 personnes supplémentaires ont rejoint la liste des personnes les plus riches du monde selon     le magazine économique Forbes, et le nombre est passé à 2668. La valeur nette de chaque personne sur la liste est de plus de 1 milliard de dollars.     

    Cette minorité d’élite de 2668 personnes, qui s’est emparée de la politique, de la religion, de l’économie, de la finance, des médias, de la presse et des médias sociaux, prévoit également d’usurper tous les moyens de production, tous les droits de propriété. En d’autres termes, dans leur monde futur, personne n’aura de maison privée, de voiture ou de maison d’été, même une guitare, un piano, une chaîne stéréo.  Les gens ordinaires ne pourront utiliser temporairement des biens, et des biens immobiliers que par location ; mais ils ne les posséderont jamais, ni ne pourront en hériter à leurs enfants. Ils n’auront plus le droit et la possibilité d’acquérir une propriété privée.

     Il faut un niveau extrêmement élevé de pouvoir financier pour être accepté ou pour s’initier à ce groupe d’élites.  C’est pourquoi, quel que soit le pays dans lequel ils se trouvent, les politiciens, les bureaucrates, les hommes d’affaires, les technocrates et beaucoup d’escrocs   essaient avec ferveur d’augmenter leur richesse et de se joindre à ce groupe en faisant toutes sortes de corruption, sans hésitation, sans crainte.    Ils croient et sont tout à fait sûrs qu’il n’y aura pas de retour en arrière, ils ne seront jamais condamnés, poursuivis, jugés ou tenus responsables de leur corruption.

    Les élites mondiales contrôlent la communication, les nouvelles et toutes sortes d’informations à l’aide des Titans et d’intelligence artificielle.    Ils ne donnent à personne le droit de s’opposer, de choisir, de faire appel et de prendre des décisions.   Nous vivons la version digitale périodique de « 1984 » d’Orwell et de « Fahrenheit 451 » de Bradbury. Nous tournons autour des temps et arrivons au même point dans la séquence de spirale temporelle du passé.

    Selon Mepa News du 6.7.2022, rapporté du magazine “Popular Science”, une toute nouvelle intelligence artificielle a été développée pour prédire les crimes futurs.    Les spécialistes de data et des sciences sociales de l’Université de Chicago ont mis au point un nouvel algorithme qui prédit le crime en utilisant des modèles d’emplacements temporels et géographiques à partir de données publiques sur la violence et les crimes contre les biens.  L’intelligence artificielle peut prédire les crimes futurs avec une précision d’environ 90% une semaine à l’avance.  Sans aucun doute, cet algorithme divin (!) pourrait éventuellement être appliqué à tous le monde, et que le coupable potentiel sera identifié et arrêté avant qu’il ne rédige son article, pendant qu’il y réfléchit, ou même avant d’y penser.

    Peut-on appeler un tel monde, un tel système, une démocratie ?  La liberté individuelle peut-elle exister dans un tel système ? Peut-on parler d’une « société ouverte » où il n’y a pas de liberté individuelle ? La démocratie n’est-elle pas la liberté de partager des connaissances, d’avoir toutes sortes d’informations ? La dictature n’est-elle pas l’autorité de censurer toutes les nouvelles et informations en les gardant dans une seule main ? Je mets tout le monde en garde : la civilisation occidentale est dans un momentum irrévocable de perdre rapidement sa structure et sa qualité de « société ouverte ». En sommes-nous conscients ?

    Ce gang mondial veut traiter et concevoir l’information et les nouvelles comme il le souhaite, nous faire penser de leurs propres perspectives, nous transformer en robots de chair qui croient que tout ce qu’ils disent est vrai. Ils détruisent non seulement la connaissance, mais aussi la pensée analytique. Nous sommes confrontés à un avenir horrible. 

     Je soupçonne fortement qu’il y a quelque chose qui ne va pas, quelque chose de sale et de malveillant même dans leurs plus belles paroles, dans leurs propositions, plans, actions ou leurs discours les plus humains et les plus utiles.   Pour cette raison, nous devons nous méfier d’eux, être dans une révolte et une résistance constante contre eux.

    L’Occident a réussi à liquider l’URSS et le communisme, et les défenseurs de la « société ouverte » ont remporté une grande victoire. Maintenant, l’Occident doit commencer la même bataille contre ces élites mondiales et ces Titans   nés de son sein mais qui le rongent comme une cellule cancéreuse.

    Peu importe de quelle nation nous venons, où que nous soyons, turcs, français ou américains. Nous devons toujours nous méfier contre le pouvoir de ces élites mondiales et des Titans, et coopérer avec ceux qui les combattent. Nous devons le faire pour protéger notre société, notre propriété privée, l’avenir de nos enfants, de notre liberté individuelle et notre libre pensée. 

  • “Philosophers have been silenced, intellectuals have been silenced, scientists have been silenced;  now, only the global elites are talking, with their cheeky, ugly and  big mouths,  and everyone is listening to them.”

    Karl Popper’s “The Open Society and Its Enemies” published in 1945, aimed to   glorify American and Western liberal values and to vilify communism and the USSR.  Popper authored this book  during a period when, after fascism and Nazism, the Iron Curtain   and USSR’s   oppressive and totalitarian  politics began to  present a threat against open and free society  of   Western civilization.

    However, Popper did not foresee that the digital revolution    started in the 1990s would  emerge a new social class, (the global elites and   their  technological Titans)  which will turn into a global dictatorship   controlling and manipulating everything, everyone, every individual. This “alien  entity”   emerged from the bosom of  Western society   now began to swallow up the system that gave birth to it and everything outside itself like a black hole:  It became   hostile and  ominous to the open society. [1]

      Especially since 2018, these   Titans   (Facebook,   Google, etc.)  have been arbitrarily censoring, blocking, banning  news, people, messages and blogs that they consider “sensitive” to their concerns and to the interest of global elites they serve.  So, they secretly code  all  “sensitive” information   under the pretext of disinformation or violation of their “community rules”,    threatening their members, excommunicating them, blocking  or closing accounts     at any time. 

    In the Middle Ages,   The Church, with its supra-state authority and immunity, was an artificial refuge for people   to communicate all together.  Now, in this “New Middle Age”  the Church has been replaced by its digital incarnation “Titans” equipped with Inquisition-like powers, rules and sanctions, and the Holy Trinity    replaced by  the global elites.

    The entire world is heading towards a two-class society. There is no more the bourgeois, the petty bourgeois,  the proletariat: There are  only untouchable elites and hordes of people.

    This year, 236 more people joined the list of the world’s richest people in 2022 published by Forbes Economic Magazine, and the number rose to 2668. The net worth of each person  on the list  is over $1 billion.     

    This elite minority of 2668 people, which has taken over politics, religion, economy, finance, media, press and social media, also plan to usurp all the means of production and all property rights. In other words, in their  future world   no one will have a  private house, a car,  or a  summer house, even a guitar, a piano, a stereo.  Ordinary people will only be able to temporarily use property,   securities or real estate only  by  leasing, but  they will never own them, nor      able  to inherit them to their children. They will   have no more the right and opportunity to acquire private property.  

     It takes an extremely high level of financial power  to be accepted   or to  initiate in that group of elites.  That is why, no matter which country they are in,  politicians, bureaucrats, businesspeople, technocrats and a lot of cunning crooks are  fervently trying to increase their wealth and join in that   group     by doing all kinds of corruption, without hesitation, without fear.    Because they believe and   are quite sure that there will be no going back,      they will never be sentenced, prosecuted, trialed, judged or held  responsible for their corruption.

    We live the periodic digital version of Orwell’s “1984” and Bradbury’s “Fahrenheit 451” turning around the times and come to the same    point   in the temporal spiral sequence of the past.

    According to   Mepa News, on 6.7.2022, reported from “Popular Science” magazine, a brand-new artificial intelligence has been developed   predicting future crimes.   Data   and social scientists at the University  of Chicago have developed a new algorithm that predicts the crime using patterns of temporal and geographic locations from public data on violence and property crimes.  Artificial intelligence can predict future crimes with approximately 90% accuracy a week in advance.   Probably, this divine (!) algorithm could eventually be applied to all internet users,      and that the potential culprit  will be identified and arrested before    he drafts his article or while he thinks about it,  or even before he thinks about it.

    Can we call such a world, such  a system, a democracy?  Can individual freedom exist in such a world? Can one speak of an “open society” where there is no individual freedom? Is not democracy the freedom to share knowledge, to have all kinds of information freely? Is not dictatorship the authority to control or censor all news and information  keeping it in one hand? I  am    trying to warn everyone:   Western civilization is under an irrevocable momentum of rapidly losing its structure and its quality of being the “open society”. Are we aware of this?

    The global elites control communication, news and all kinds of information  with their Titans.   They do not give anyone the right to  object, to choose, to appeal and to make decisions.   This global gang wants to process and design  information and news as they wish, to make us think from their own perspectives, to  turn us  into flesh robots  who believe   everything they say is true. They destroy not only knowledge, but also analytical thinking. We face a  horrifying future. 

     Whether it is the  elites, or the oligarchs, or their close  fellas and supporters, or the  Davos men, or the White Supremacists, the racists, the apartheidists, the Zionists, the Evangelists, political Islam,     masonic and mafia organizations   and the like, none of them do or can do anything useful for the Humans and Humanity: They only prioritize their own dirty interests and ambitions standing in solidarity with each other behind the scenes. They are dangerous and  toxic to Humanity and Humanism.

    I strongly   suspect that   there is something wrong,  something  dirty and malicious    with even  in  their best-looking words, in their most humane, most useful   proposals, plans, actions  or discourses.   For this reason, we must beware of them, be in constant and steady revolt and resistance against them.

    The West successfully  has liquidated   USSR and communism,  and the defenders of the “Open Society” won a great victory. Now the West must  start the same battle against this global elites   and digital Titans   born from his bosom and gnaw it like a cancerous  cell.

    No matter what nation we are from, wherever we are, whether   Turkish, French or American. We must always defend ourselves from the power of the global elites and  cooperate with those who fight them. We have to do this to protect our open society, our civilization, our private property, our children’s future, our individual freedom and free thought.


    [1]   George Orwell’s  “1984”       where a single party is in power In the UK it tells people about their lives in fear.   With Big Brother and the Thought Police constantly monitoring people under surveillance, propaganda and brainwashing, the public and the whole of life are being manipulated. 

     Ray Bradbury’s “Fahrenheit 451,” published in 1951 Novel  by special firefighter teams of all kinds of books. house where they are searched and burned, where people just watch brainwashing shows on TV, a future in which thinking people who have books are destroyed  Predicts.

  • “Filozoflar sustu, entelektüeller sustu, bilim insanları sustu, susturuldu; artık sadece küresel elitler konuşuyor, o arsız, çirkin ve kocaman ağızlarıyla ve herkes onları dinliyor” E.D.

    Karl Popper’ın  1945 yılında yayımlanan “Açık Toplum ve Düşmanları” (The Open Society and Its Enemies)  yapıtı II. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan ve Batılı liberal değerlerin yüceltilmesi, komünizm ve SSCB’nin karalanmasını hedefliyordu.  Faşizm ve  Nazizm’den sonra    açık ve özgür topluma karşı SSCB’nin Demir Perdesi, baskıcı ve totaliter kuralları Batı uygarlığı için     tehdit oluşturmaya başlayınca Popper bu kitabı yazdı.

    Ancak,   Popper  1990larda başlayacak dijital devrimin yaratacağı  küresel elitler  ile onların maşası  teknolojik  Titanların herşeyi, herkesi, her  bireyi kontrol ve manipüle edebilecek  bir küresel diktatörlüğe dönüşeceğini  öngöremedi. Açık toplumun bağrından çıkan bu  “kütle” şimdi kendisini doğuran sistemi ve kendi dışındaki herşeyi kara delik gibi yutmaya başladı; açık topluma hem düşman oldu, hem de   tehdit oluşturmaya başladı. [1]

    İşte Facebook, Google gibi teknoloji   Titanları özellikle   2018’den beri  keyfi bir şekilde   sansür uyguluyor, kendileri ve hizmet ettikleri küresel elitler için sakıncalı gördükleri  haberleri, kişileri,    mesajları ve blogları dezenformasyon  ya da “topluluk kurallarının” ihlal edildiği bahanesiyle gizlice kodlayarak  engelliyor, yasaklıyor, üyelerini diledikleri gibi tehdit ediyor, aforoz ediyor, hesapları bloke ediyor  ve istedikleri an kapatıyorlar. 

    Orta Çağ’da insanlar Kilise’ye  coşkuyla koşardı. Kilise onların toplu halde   iletişimde bulundukları  yapay  bir sığınaktı,   devletler üstü yetki ve  dokunulmazlığa sahipti. İçinde bulunduğumuz “Yeni Ortaçağ” da   Kilise’nin yerini onun    dijital   enkarnasyonu  olan,   Engizisyon benzeri yetki,   kurallar ve yaptırımlarla donatılmış Facebook, Google  ve benzerleri, Kutsal Üçlük ’ün  yerini  ise  küresel elitler almış bulunuyor.

    Görünen o ki tüm dünya  iki sınıflı bir topluma doğru gidiyoruz: Burjuva, küçük burjuva ve işçi sınıfı artık yok: Elitler ve insan sürüleri var.    

    Forbes Ekonomi Dergisinin yayınladığı 2022  yılı dünyanın en zengin insanları listesine bu yıl 236 kişi daha katıldı ve sayı   2668’e yükseldi. Bu listedeki her bir kişinin net varlığı 1 milyar doların üstünde. Şu an  ilk sırada 219 milyar dolarla Elon Musk bulunuyor.    

    İşte bu 2668 kişiden oluşan elit azınlık siyaset, din, ekonomi, finans, medya, basın ve sosyal medyayı ele geçirmiş durumda. Üretim araçlarını ve tüm mülkiyet hakkını da gasp etmeyi planlıyorlar. Yani,  onların  kurmayı düşledikleri   yeni dünyada,   elit azınlık hariç,   kimsenin  özel evi, arabası, yazlığı, hatta   gitarı, piyanosu, müzik seti bile olamayacak.  Ancak, kiralama yoluyla geçici olarak mal, mülk, menkul veya gayrimenkulleri kullanabilecekler, ama asla sahibi olamayacaklar,  özel mülkiyet edinme hakkı ve olanağı olmayacağı için çocuklarına da miras bırakamayacaklar. Yeni yetişen kuşaklar da böyle bir dünyayı kabul edecek bir şekilde koşullandırılıyor.

      Elit azınlık tarafından kabul edilmek ya da o gruba girebilmek   için çok üst düzeyde finansal güç ve para gerekiyor. Yeterli parası olmayanlar kurulacak olan yeni dünyada söz sahibi ve yönetici konumunda olamayacaklar. Serveti olana daha da verilecek, ama olmayanın elindeki de alınacaktır. İşte onun için hangi ülkede olursa olsun siyasetçiler, bürokratlar, iş insanları, teknokratlar her türlü yolsuzluğu yaparak, hiç çekinmeden, korkmadan, delice bir tutkuyla servetlerini arttırmaya ve bir an önce o  elit gruba dahil olmaya çalışıyorlar. Çünkü artık yapılan yolsuzluklarla ilgili bir geriye dönüş olmayacağına, asla hesap sorulmayacağına inanıyor ve bundan eminler. 

    Orwell’in “1984” ve Bradbury’nin “Fahrenheit 451” in dönemsel dijital versiyonunu yaşıyoruz. Dönüp dolaşıp geçmişteki  bir  noktanın zamansal  spiral dizgesindeki  aynı düzlemine geliyoruz. Küresel elitler iletişim, haber ve her türlü enformasyonu Titanlar ve yapay zeka ile kontrol altında tutuyorlar.    Kimseye seçme, itiraz etme ve karar verme hakkı tanımıyorlar.

    Mepa News’un 6.7.2022 günü “Popular Science Türkiye” dergisinden aktardığı habere göre   gelecekte işlenecek suçları   önceden tahmin eden yapay zeka geliştirildi.   Chicago Üniversitesinde çalışan veribilimci ve sosyal bilimciler, şiddet ve mülkiyet suçlarındaki kamusal verilerden zamansal ve coğrafi konumlara ait kalıpları  kullanarak suçu önceden belirleyen yeni bir algoritma geliştirmişler.  Yapay zeka, gelecekte işlenecek suçları bir hafta önceden yaklaşık %90 doğrulukla öngörebiliyor.  Kuşkusuz bu tanrısal algoritma zamanla sadece mala mülke değil, düşüncelere de uygulanacak, yüksek bir olasılıkla Titanlar tarafından kullanılacak ve daha bir  yazar, bir eleştirmen yazısını yazmadan, daha düşünürken ve belki daha düşünmeden potansiyel suçlu olarak  belirlenecek ve tutuklanacak.

    Peki böyle bir dünyaya, böyle bir sisteme demokrasi diyebilir miyiz? Böyle bir düzende bireysel özgürlük var olabilir mi ? Bireysel özgürlüğün olmadığı yerde “açık toplum” dan söz edilebilir mi ? Demokrasi bilgiyi paylaşma, her türlü bilgiye sahip olma özgürlüğü değil midir ? Diktatörlük ise tüm haberleri, bilgileri sansürleme ve tek elde tutma yetkisi değil midir ? Batı uygarlığı “açık toplum” olma  özelliğini hızla kaybediyor, acaba bunun farkında mıyız ?

    Bu küresel çete bilgi ve haberleri diledikleri gibi işleyip tasarlayarak bizi kendi  bakış açılarıyla düşündürmek, söyledikleri her şeyin doğru olduğuna  inanan    etten robotlara  dönüştürmek istiyorlar. Sadece bilgiyi değil, analitik düşünceyi de yok ediyorlar. Korkunç bir gelecekle karşı karşıyayız. 

    Küresel elitlerin  ve Titanların en iyi, en güzel, en insancıl, en faydalı gibi görünen, gösterilen veya o şekilde sunulan, öneri, eylem ve söylemlerinde, a priori, mutlaka bir çapanoğlu, bir pislik, kirli ve art niyetli iğrenç planların gizli olduğuna inanıyor ve kuşkuyla karşılıyorum. O nedenle onlara karşı sürekli isyan, başkaldırı ve direniş içinde olmak gerektiği kanısındayım.

    Batı SSCB ve komünizmle başarılı bir şekilde mücadele etti ve SSCB’nin yıkılmasıyla “Açık Toplum” savunucuları büyük bir zafer kazanmış oldu. Şimdi aynı mücadeleyi bağrından doğan ve onu kanserli bir hücre gibi kemiren o elit azınlık ve dijital Titanlara karşı    vermelidir.

    Hangi ulustan olursak olalım, nerede olursak olalım, ister Türk, ister Fransız, ister Amerikalı… Her zaman küresel elitlerin ve Titanların gücünden kendimizi korumalı, onlara karşı direnmeli ve onlarla savaşanlarla  birlik  ve iletişim halinde olmalıyız. Açık toplumu, bireysel özgürlüğü, özgür düşünceyi ve özel mülkiyeti korumak için bunu yapmak zorundayız.


    [1]   George Orwell’in  1948’de yazmış olduğu “1984” adlı roman   gelecekte   tek bir partinin iktidar olduğu İngiltere’de insanları korku içindeki yaşamlarını anlatır.   Büyük Birader ve Düşünce Polisi’nin insanları sürekli gözetleme altında izlemesi,   propaganda ve beyin yıkaması ile halk ve tüm yaşam   manipüle edilmektedir.  Ray Bradbury’nin 1951 de yayımlanan  “Fahrenheit 451” romanı  ise her çeşit kitabın özel itfaiyeci timleri  tarafından ev ev aranıp yakıldığı, insanların sadece televizyonda beyin yıkayıcı şovlar izlediği, kitap bulunduran düşünen insanların yok edildiği bir geleceği  öngörür.

  • “Erdemli Pedofiller” (Virtuous Pedophiles – Virped)  çocuklara cinsel ilgi duyduğunu, tahrik olduğunu kabul eden, fakat çocuklara cinsel istismar ya da tecavüzde bulunmadıklarını  iddia eden pedofiller tarafından kurulmuş bir sosyal medya grubudur. 

      Virped üyeleri, çocuklara cinsel istismarda bulunmadan normal bir yaşam sürmeye çalışırken   yetişkinler ve çocuklar arasındaki cinsel  ilişkinin yanlış olduğunu ve her zaman yanlış olacağı inancını  savunurlar. Virped’in eski suçlu pedofiller, çocukların ebeveynleri, pedofillerin ebeveynleri ve   seksologlar dahil olmak üzere 2000’den fazla üyesi var.

    Dünyada çok sayıda pedofil örgütü var, ancak bunların çoğu   çocuklarla cinsel  ilişki konusunda net değil, rıza yaşının düşürülmesi, çocuk pornografisi ve çocuklarla cinsel ilişkinin yasalaşması için kampanya yürütüyorlar.    Virped ise çocuk pornografisini izlemek de dahil olmak üzere her türlü çocuk cinsel sömürüsüne karşı sağlam bir duruş sergilediğini iddia ediyor.

     Virped   psikolog Jesse Bering ve psikolog James Cantor   tarafından destekleniyor.  Bering 2010 yılında “Ulusal Gey ve Lezbiyen Bilim İnsanları Örgütü”  (National Organization of Gay and Lesbian Scientists and Technical Professionals – NOGLSTP) tarafından “Yılın Bilim İnsanı Ödülü” ne layık görüldü.  Cantor ise bu tür grupların çocukların cinsel istismarını önlemeye yardımcı olabileceğine inanıyor.  

    Ama doğrusu ben inanmıyorum.  Tam tersi bunun ateşle barutu yan yana koymaktan bir fark yoktur. Hani diyorlar ki “kediye ciğeri emanet edin, korkmayın, kedi ciğeri asla yemeyecek”.  Peki ne yapacak, yalayacak mı ?

     Virped’in resmi logosu kırmızı yanan bir trafik ışığından oluşuyor. Trafik lambası şu an kırmızı yanıyor. Ama gün gelir sarıya dönüşür mü bilemem. Ancak son tahlilde trafik lambasının yeşil yanacağını yüksek olasılık olarak görüyorum.  Logo olarak trafik ışığını seçmeleri de art niyetlerini açığa çıkarıyor sanki ve sanırım çok anlamlı bir talihsizlik olmuş.

    (Kaynak: Virped ve Wikipedia)

  •  Avrupa hukuk düzeninde cinsel suçların en büyüklerinden biri olarak kabul gören  pedofili, küresel elitler ve egemenlerin  öncülüğünde, ‘arka kapıdan gizlice girme’ taktikleriyle   LGBTİ hareketiyle birleştiriliyor.    

    Siyaset dünyasında, medyada (özellikle Euronews ve BBC),       Hollywood’da, toplumun en üst kademelerinde   çocuk istismarının, çocuk tecavüzünün, çocuklarla evlenme ve cinsel ilişkide bulunmanın yasal bir suç olmaktan çıkarılması için dünya çapında   bir kampanya ve  algı operasyonları  yürütülüyor. Başta Katolik Kilisesi olmak üzere, tarikatlar, dinsel gruplar, çocuk tecavüzcüleri  hepsi kurban ve mağdur rolünü oynayarak LGBTİ şemsiyesinin altına sığınmaya çalışıyorlar.  Bunlar şimdi ‘MAP’ (Minor Appreciation Person – Çocuk Beğenen Kişi) ve ‘pedoseksüel’ (yetişkinlerle ilişkide bulunamayan kişi) gibi yeni terimler ürettiler.

     LGBTİ hareketinin temsil ettiği hiçbir şeyin sorgulanmaya cüret edilmemesi   ve  bu harekete “dokunulmazlık”  kazandırılması için  karşı çıkanlara ve eleştirenlere bir cadı avı başlatılmış durumda.  Eleştirdiğiniz an     homofobik, gerici, bağnaz olmakla, onların özgür iradesini bastırmakla, ayrımcılık ve nefret söylemi yapmakla suçlanıyorsunuz. Biden, Macron, küresel medya, Facebook, Google gibi dijital teknoloji devleri bu hareketin en ateşli destekçileri ve savunucuları konumunda.

    Fakat öte yandan bakıyoruz  bu zihniyeti savunanlar  haklarını arayan  emekçilere, işçilere, emeklilere, grev yapan sendikalılara,  çiftçilere, köylülere, Sarı Yeleklilere tüm   güçleriyle acımasızca saldırıyorlar; yaralanan, sakat kalan, gözünü, kaybeden, eli kopanlar ve hatta ölenleri görmezden gelip   yağmacılıkla suçluyorlar.

    Covid aşılarının kalıcı yan etkilerine,  virüsün laboratuvar üretimi olduğuna dikkat çeken bilim insanlarını, akademisyenleri tehdit ediyor, susturmaya çalışıyor,   komplocu olarak suçluyor,   haberleri sansürlüyor ya da görmezden geliyor,   ifade ve düşünce özgürlüğünü saldırgan önlemlerle kısıtlamaya çalışıyorlar.

      Ancak, yine görüyoruz ki  eski çağlardan kalma, sömürgeci, sefih imparatorlukların dejenere olmuş   cinsel adetlerini, sapıklıklarını,   orjilerden kalma azgınlıklarını sanki çok modern ve çağdaş bir yaşam  biçimiymiş gibi dünyaya dayatıyor, bunların onur duyulması gereken erdemler  gibi pazarlanmasına göz yumuyor ve destekliyorlar.

    Büyük bir kahramanlık yapıyormuş gibi tütün kullanımını engellemek ve yasaklamak için sekiz takla atarken, bir çok ülkeye siyasal ve ekonomik bahanelerle afyon üretim yasağı koyarken, diğer taraftan marihuana, kenevir (cannabis) gibi bitkilerin ve uyuşturucu  maddelerin   evlerde üretilmesini, uluorta kullanımını serbest bırakıyorlar. Bu küresel kafa Red Kit’in ağzındaki sigarayı otla değiştirtiyor, ama diğer taraftan ileriki yıllarda zaten gizli işbirliği içinde oldukları uyuşturucu kartellerini yasal hale getirmenin ve eroin, kokain ve her çeşit narkotik maddenin serbest bırakılması için hukuki altyapıyı   hazırlıyorlar. Zira onların düşünen, eleştiren, sorgulayan beyinlere ihtiyacı yok, düşünen ve sorgulayan insanlar onları egemenliği için bir tehdit, onlar karşılarında bir zamanlar Çin’e yaptıkları gibi beyni çorbaya dönmüş, her şeye boyun eğen insan yığınları görmek istiyorlar.

     İnsanların salgınlar, savaşlar, nüfus planlaması, soykırım ve katliamlarla yok edilmesini planlayanlar  onlar değil mi ?  Tarihin başlangıcından beri dinin günahkar olarak suçladığı ve aşağıladığı “İNSAN”ı yok edilmesi gereken, doğa ve çevre için en zararlı bir “tür” olarak gösteren  onlar değil mi ?

    Bir şeyi açıklığa kavuşturalım: Ben tamamen özgür  düşünce ve özgürlükten yanayım, sürekli savaştığım ve savunduğum şeylerdir bunlar. Birinin eşcinsel, lezbiyen   ya da her neyse o olması benim zerre kadar umurumda değil. İnsanlara, çocuklara ve çevreye zarar vermedikten sonra ne haliniz varsa görün.   Ama bu Onur Yürüyüşlerinde gördüğüm  çirkinlik bu hareketin zorla topluma dayatıldığı ve pedofillerin de bu kapsama alındığıdır.

    Pedofiller, zoofiller, nekrofiller ve her tür  psikiyatrik bozukluğu olanlar   da onur yürüyüşü yapmak için sıranın kendilerine gelmesini, ya da  daha doğrusu, dünya kamuoyunun istenen kıvama gelmesini bekliyor dersem abartmış mı olurum ? Onur duymak için illa LGBT’li mi olmak gerekiyor ? Emekçinin, emeklinin, sendikalının, Sarı Yeleklilerin onuru yok mu ? İNSAN denen varlığın onuru yok mu?

     Karanlık çağlarda din adamları insanı odun yığınları üstünde yakıyor, Engizisyon mahkemelerinde işkence yapıyordu.  Şimdi   onların devamı küresel elit  saldırganlar dijital odun yığınlarını ve   mahkemelerini Facebook, Google’da ve sosyal medyada kurdular. Kendi topluluk kurallarını (!) zorla insanlara dayatıyorlar.   

    Aslında, doğa, çevre ve dünya için zararlı olan “insan” değil, ancak oligarklar, elitler,   öjenistler, ırkçılar, apartheidçılar, Avrupa’daki   sömürgeci kraliyet hanedanlıkları, dijital teknoloji devleri ve onların artıklarıyla beslenenler değil midir?  Öyleyse asıl ortadan kaldırılması gereken onlar değil mi ? HKVL

      Bu  eleştirel yazımı faydalı bulduysanız,   diyalektik ve eleştirel düşünceden yoksun kişiler olmak istemiyorsanız lütfen bunu başkalarıyla paylaşın,  araştırmalarımdan haberdar olmak için   yazılarımı izleyin.

  • Des entreprises technologiques telles que Facebook et Google appliquent la censure de manière arbitraire, sournoise et même perfide depuis 2018. Elles codent et éliminent secrètement les messages et les blogs de ceux qu’elles supposent répréhensibles pour les élites mondiales qu’elles servent.

    Au Moyen Âge, les gens couraient à l’Église avec ferveur.   L’Église était leurs faux abris, avait toute l’autorisation et l’immunité supra-étatique.  Maintenant, Facebook et Google, les nouvelles incarnations de l’Église, ont également le même statut, une autorisation semblable, des règles et des sanctions semblables à celles de l’Inquisition. Ils peuvent, à leur gré, menacer et excommunier leurs membres, bloquer ou fermer des comptes comme ils veulent.

    Quels types de publications et de blogs sont censurés ?

    On peut classer les commentaires, nouvelles, actualités et blogs particulièrement censurés par Google et Facebook -sous prétexte de désinformation- comme suit :

    1. Déclarations critiques et media nouvelles sur l’épidémie de Covid 19 et les vaccins

    2. Des nouvelles sur des médecins et des spécialistes qui ont été menacés ou même tués par la police en raison de leurs explications scientifiques et des preuves apportées sur les effets secondaires à long terme des vaccins

    3. Articles sur les agendas cachés et les projets de dépeuplement des élites mondiales

    4. Nouvelles et articles sur les plaintes et les demandes déposées par des universitaires, des médecins et des scientifiques auprès de la Cour pénale internationale ou des tribunaux locaux

    5. Articles contraires aux intérêts américains

    6. Articles critiquant les applications et la politique de Facebook et Google

    7. Articles critiquant l’apartheid israélien

    8. Articles soutenant la Russie

    Cependant, Facebook et Google n’interdisent pas, mais tolèrent bravement la pornographie, la pédophilie, la prostitution ouverte, les sectes fanatiques, les groupes terroristes, les blogs insultant Atatürk, les groupes racistes, suprémacistes, d’apartheid et néonazis. Je trouve ce double standard   excessivement   nauséabond.

    Comment bloquent-elles les messages, les commentaires et les blogs ?

    1. Mettre les messages à la fin de la chronologie

    2. Restreindre les mouvements

    3. Limitation des actions

    4. Blocage

    5. Masquage

    6. Muet

    7. Effacement

    8. Avertissement de contenu sensible

    9. Placer des bugs

    Ainsi, dans ces circonstances, seul l’éditeur ou très peu de personnes peuvent voir ces messages et blogs cryptés et codés. De plus, elles suppriment également les commentaires et articles   après un certain période. Pendant ce temps, la personne (crétin) qui n’est pas au courant de ces blocages et restrictions   pense qu’elle n’est pas lue parce que les gens ne l’ont pas trouvée intéressante.

    Eh bien, peut-on appeler ce système « démocratie » ? La démocratie, c’est la liberté de partager des informations, d’avoir toutes sortes d’informations.  Or, la dictature est le pouvoir de détenir toutes les informations dans une seule main.

    Ils veulent nous faire penser avec leur propre esprit en traitant et en concevant les informations comme ils le souhaitent. Ils veulent créer des « robots » qui croient que tout ce qu’ils disent est vrai. Ils détruisent non seulement les connaissances, mais aussi la pensée analytique. Nous sommes face à un avenir effrayant.

     En effet, la principale raison de toute ce charabia de censure  c’est de camoufler le plan et l’agenda du génocide mondial conçu et dirigé par les oligarques, les élites et les familles   telles que Rockefeller, Rothschild, la dynastie britannique      par l’intermédiaire des fondations telles que Gates, Soros, etc. ; en utilisant les organisations telles que Bilderberg, le Conseil des relations étrangères (CFR), la Commission trilatérale, Chatham House, le Population Council, l’OMS et le Forum économique mondial (Davos).

    Je condamne et maudis fermement tous ces élites, les doubles standards de Facebook et Google contraires à l’éthique, restreignant la liberté d’expression, d’information et de communication. D’autre part, tout le monde doit très bien savoir que ces   sanctions illégales ne fonctionneront certainement pas, et ces soi-disant oligarques   et leurs molosses seront jugés et condamnés dans le tribunal de l’Humanité et de l’Histoire.

  •   Facebook, Google gibi teknoloji firmaları   2018’den beri  keyfi bir şekilde, hatta sinsice   sansür uyguluyorlar. Kendileri ve hizmet ettikleri küresel elitler için sakıncalı gördükleri  haberleri, kişileri,    mesajları ve bloglarını dezenformasyon bahanesiyle gizlice kodlayarak elimine ediyorlar.

    Orta Çağ’da insanlar Kilise’ye şevkle koşardı. Kilise onların toplu halde   iletişimde bulundukları sahte  bir sığınaktı,   devletler üstü yetki ve  dokunulmazlığa sahipti. Artık Kilise’nin yerini onun    dijital (sayısal) enkarnasyonu  olan,  benzer statüye sahip, Engizisyon benzeri yetki,   kurallar ve yaptırımlarla donatılmış Facebook ve Google  almış bulunuyor.  Bu sahte sığınaklar, üyelerini diledikleri gibi tehdit ediyor, aforoz ediyor, hesapları bloke ediyor ve istedikleri an kapatıyorlar.

    Ne tür mesaj ve bloglar sansürleniyor ?  

    Sansürlenen bildiri, paylaşım, yorum ve blogları aşağıdaki şekilde sıralamak mümkündür:

    1. Covid 19 salgını ve aşılar hakkında eleştirel bildirimler ve haberler
    2. Aşıların uzun süreli yan etkileri hakkında bilimsel kanıtlar sunan doktor ve uzmanların tehdit edildiği, hatta öldürüldüğü yolundaki haberler
    3. Dünyadaki elit ve ultra-kapitalistlerin gizli gündemleri ve nüfus azaltma projeleri hakkında  yazılar
    4. Bilim insanları ve akademisyenlerin bu bağlamdaki  uyarı, eleştirileri ve Uluslararası Ceza Mahkemesine  yaptıkları başvurularla ilgili haberler
    5. Amerikan çıkarlarına aykırı yazılar
    6. Facebook ve Google uygulamalarını eleştiren yazılar
    7. Apartheid İsrail’i eleştiren yazılar
    8. Rusya’yı destekleyen yazılar

    Fakat bunun yanı sıra Facebook ve Google ikiyüzlü bir şekilde   pornografi-pedofili  sitelerini, şeriatçı ve  tarikatçı siteleri, hurafe yayan saçmalıkları, Atatürk’e hakaret eden blogları yasaklamıyor, hayat kadınlarının Google ve Facebook da kendilerini pazarlamasına, Ruslara karşı   savaşan Neo-Nazi gruplarının ırkçı propaganda yapmasına, övülmesine  göz yumuyor.

    Sakıncalı mesajlar ve bloglar nasıl  engelleniyor ?

    1. Paylaşımları  zaman tünelinde en sona atmak (putting   posts to the end of timeline),
    2. Hareketleri kısıtlamak (restricting the movements)
    3. Paylaşımları kısıtlamak (restricting the shares)
    4. Engelleme (blocking)
    5. Perdeleme (cloaking)
    6. Sessize alma   (mute)
    7. Silme (erasing)
    8. Hassas içerik uyarısı (sensitive content warning) 
    9. Böcek yerleştirme ( placing bugs)  

    Bu çiplenen ve kodifiye edilen mesajları  ve blogları sadece yayınlayan  kişi ya da çok az sayıda kişi görebiliyor. Bazı mesajlar ve yazılar belli bir süre   sonra siliniyor. Ve bu gizli  engellemelerden haberi olmayan  kişi zannediyor ki mesajları ilginç bulunmadığı için okunmuyor.

    Peki böyle bir sisteme demokrasi diyebilir miyiz? Demokrasi bilgiyi paylaşma, her türlü bilgiye sahip olma özgürlüğü değil midir ? Diktatörlük ise tüm haberleri, bilgileri sansürleme ve tek elde tutma yetkisi değil midir ?

    Bilgiyi ve haberleri diledikleri gibi işleyip tasarlayarak bizi kendi  bakış açılarıyla düşündürmek, söyledikleri her şeyin doğru olduğuna  inanan   “robotlar” yaratmak istiyorlar. Sadece bilgiyi değil, analitik düşünceyi de yok ediyorlar. Korkunç bir gelecekle karşı karşıyayız.

    Kuşkusuz tüm bu panik atak  sansürlemenin   temel nedeni, küresel oligarkların ve elitlerin   1950 yılından beri      Rockefeller, Rothschild ve İngiliz hanedanlığı gibi     perde arkasındaki aileler; Gates, Soros gibi vakıflar ile Bilderberg, Council on Foreign Relations, Trilateral Komisyon, Chatham House, The Population Council, Dünya Ekonomik Forumu gibi örgütlerin öncülüğünde   insanlığa karşı sürdükleri küresel soykırım planını, nüfus azaltma projesini  kamufle etmek amacı taşıyor.

    Facebook ve Google’ın haber alma ve iletme özgürlüğünü kısıtlayan, ifade özgürlüğü ve insan haklarına aykırı bu çifte standart uygulamalarını şiddetle kınıyor ve lanetliyorum. Şunu bilin ki bu çirkin ve kirli planlarınız yürümeyecek, insanlık tarihin duruşma salonunda efendileriniz ve sizler er geç  yargılanacak ve utanç içinde mahkum olacaksınız.  

  • İnsanlara tepeden bakan yönetimler istemiyoruz ! Hangi parti olursa olsun resmi kurumların afra tafrasından bıktık. En küçük bir yetki sahibi olan kişi bile, otoparkçıdan belediye başkanına kadar herkes  vatandaşa tepeden bakıyor. Muhtarlığa gidiyorsun, elemanda bir azamet bir kibir, Nüfus Müdürlüğüne gidiyorsun “niye geldin buraya?” der gibi  suratına bakıyorlar. Hele Noterlikte elemanlar yasal sürede mesaiye gelmiyor, milleti kapıda bekletiyorlar, aynı kendini beğenmişlik, aynı tepeden bakış, vatandaşa saygısızca davranışlar ve azarlamalar.  Ve insanlar seslerini çıkarmadan işim bir an önce görülsün düşüncesiyle bu aşağılanmaya katlanmak zorunda kalıyorlar. Sanki vatandaş onların kulu, kölesi, tebaası, sanki onlar vatandaşa hizmet için değil, vatandaş onlara hizmet için, ya da onların ne kadar yüce kişiler olduklarını görmek için orada bulunuyor.

    Belediyeye gidiyorsun başkana ulaşmaya imkan yok. Yol kesilmiş, “ben yardımcı olayım” diyerek bir sürü  tip üstüne atlıyor. Amaç yardımcı olmak değil. Yüce kişiyle görüşmeni engellemek ve laf cambazlıklarıyla seni belediyeden bir an önce sepetlemek.   

    Vergi dairesini hiç sormayın ! Orada çalışanlar kutsal, yüce, kusursuz ve mükemmel kişiler sanki. Ve orada vatandaşa sağılacak sığır, potansiyel suçlu, vergi kaçakçısı, üçkağıtçı, sahtekar ve ahlaksız gözüyle bakılıyor.

    Sonra artık hiçbir kuruma öyle çat kapı gitmek yok. Telefonla ya da internetten randevu alacaksın. Telefon yada bilgisayar başında tuşlara basıp saatlerce bekleyecek, deliye dönecek ve çile çekeceksin. Oysa, onların maaşlarını biz ödüyoruz. Onları biz seçiyoruz adam gibi çalışıp bize hizmet etsinler diye. Onlar hizmet yerine görkem, kibir, çalım, gurur, şişinme, poz kesme, böbürlenme, sükse ve bir türlü bastıramadıkları megalomanik   isterik bir coşku içindeler. Tepeden tırnağa ülke bu durumda. Freud bunu çok derin bir aşağılık kompleksine bağlıyor.

    Devlet memuruna hakarete yasa var, ama vatandaşa hakarete, yurttaşı aşağılamaya yasa yok. Ne güzel iş değil mi ?  Mevzuat ve yasaları da kendi çıkarlarına göre ayarlamışlar. Ağzını açtın mı “devlet memuruna   hakaret” oluyor. 

      Partiden partiye fark etmiyor. CHP=AKP gerçek denklem budur. Hepsi aynı afra tafra içinde, hepsi    cebini doldurma peşinde, vatandaşa sadece seçim zamanı yaltaklanıyor, yalakalık yapıyor, yolda yürürken gelip elini sıkıyorlar vıcık vıcık. Seçildikten sonra o kutsal kişiye ulaşmaya olanak yok.

       Siz hiç halk ekmek kuyruğunda bekleyen bir milletvekili gördünüz mü ? Ama onları seçenler ekmek kuyruklarında, aç biilaç sürünüyor. Bu ne biçim bir saçmalık ? Yetti be. Bıktık sizin pozlarınızdan, afra tafranızdan. Siz vatandaşa gece gündüz hizmet etmeye, saygılı davranmaya, bir dediğini iki etmemeye mecbursunuz. Sizi biz seçtik, sizin   paranızı biz ödüyoruz. Patron biziz. Değişecek o mevzuatın hepsi. Ama görecekler bunun bedelini sandıkta ya da başka bir yerde mutlaka ödeyecekler.

  • Eskişehir Büyükşehir Belediyesinden 17.6.2022 günü gelen e-posta ve benim belediyeye yanıtım aşağıda kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır:

    EBB’DEN GELEN E-POSTA

    “baskan@eskisehir.bel.tr

    Fri, Jun 17, 11:16 AM (20 hours ago)

     Sayın Erdağ DURU,

    Eskişehir İli Odunpazarı İlçesi Göztepe Mahallesi 16269 ada ve 17 parselde kayıtlı bulunan taşınmazın da bulunduğu Dumlupınar Caddesine 31/12/2018 geçici ve kesin kabul tarihli asfalt çalışması yapılmış olup 2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu’nun Madde 86 –“Belediyelerce veya belediyelere bağlı müesseselerce aşağıdaki şekillerde inşa, tamir ve genişletilmeye tabi tutulan yolların iki tarafında bulunan veya başka bir yola çıkışı olmaması dolayısıyla bu yoldan yararlanan gayrimenkullerin sahiplerinden meclis kararı ile Yol Harcamalarına Katılma Payı alınabilir.” hükmü gereğince oluşan tahakkuklar 4 eşit taksite bölünmüştür.  2022/1. Taksit tutarının vade tarihi geçtiği halde ödenmediği tespit edilerek, 6183 sayılı Amme Alacakları Tahsili Usulü Hakkında Kanun’un Madde 55 – “Amme alacağını vadesinde ödemeyenlere, 15 gün içinde borçlarını ödemeleri veya mal bildiriminde bulunmaları lüzumu bir “ödeme emri” ile tebliğ olunur.  Ödeme emrinde borcun asıl ve ferilerinin mahiyet ve miktarları, nereye ödeneceği, müddetinde ödemediği veya mal bildiriminde bulunmadığı takdirde borcun cebren tahsil ve borçlunun mal bildirimindi bulununcaya kadar üç ayı geçmemek üzere hapis ile tazyik olunacağı, gerçeğe aykırı bildirimde bulunduğu takdirde hapis ile cezalandırılacağı kayıtlı bulunur. Ayrıca, borçlunun 114 üncü maddedeki vazifeleri ve bu vazifeleri yerine getirmediği takdirde hakkında tatbik edilecek olan ceza bu ödeme emrinde kendisine bildirilir.” kanun hükmü gereğince işlem başlatılmış ve tarafınıza ödeme emri gönderilmiştir. Belediyemizce yapılan inceleme neticesinde 07/06/2022 tarihinde ödeme emrine konu borcun tarafınızca ödemesinin yapıldığı tespit edilmiş olup; 31/10/2022 vade tarihli 142,48 TL, 30/04/2023 vade tarihli 142,48 TL ve 31/10/2023 vade tarihli 142,48 TL yol harcamalarına katılım payları borcunuz bulunmaktadır.

    Saygılarımızla bilgilerinize sunar, iyi günler dileriz.”

    EBB’YE VERDİĞİM YANIT

    Kimden: “Erdag Duru” <erdagduru@gmail.com>

    Kime: baskan@eskisehir.bel.tr

     Konu: Asfalt işi

    Fri, Jun 17, 1:12 PM (18 hours ago)

    Baylar, yanıtınız   geç geldi, ama yine de teşekkür ederim.  Ancak, bakın siz şunu  anlamak istemiyorsunuz:

    Söz konusu 2022/1. taksit tutarı  borç ve diğer borçların hiç biri bana  önceden tebliğ edilmedi. Bana hiçbir tebligat yapılmadı. O halde, tarafıma tebliğ edilmeyen bir borç için

    “vade tarihi geçtiği halde ödenmedi”

    diye haksız yere nasıl beni suçlarsınız ?  Ben müneccim miyim  ki tebliğ edilmemiş bir borcu ödeyeyim ?  Maalesef bu çirkin taktikleri AKP’li belediyeler gibi CHP’li belediyeler de yapıyor.    Benim bu yazışma ve paylaşımları yapma nedenim   bana tebliğ edilmemiş ve hiç haberimin olmadığı bir borç  yüzünden haksız yere suçlanmam, icra  ve hapisle tehdit edilmem.

    Siz kanunlar ve belediye meclis kararlarının arkasına sığınarak beni, bir emekliyi veya diğer  emeklileri, mükellefleri tehdit edemezsiniz, caka satamazsınız. Lafı evirip çevirmeyin, ben bu numaraları yutmam. Bir de son olarak şunu yazmışsınız:

    “Belediyemizce yapılan inceleme neticesinde 07/06/2022 tarihinde ödeme emrine konu borcun tarafınızca ödemesinin yapıldığı tespit edilmiş olup; 31/10/2022 vade tarihli 142,48 TL, 30/04/2023 vade tarihli 142,48 TL ve31/10/2023 vade tarihli 142,48 TL yol harcamalarına katılım payları borcunuz bulunmaktadır.”

    Baylar bravo size. Şimdi bu tebliğ mi oldu yani ? Tebliğcileri geçtiniz doğrusu. Ancak,  Üsküdar’da  sabah oldu. Ben çoktan e-devlete girip baktım ve 2023’e kadar olan borcumu siz bana bildirmeden zaten öğrenmiş bulunuyorum. Bakın sizin yapmanız gereken şu:

    Vadesi yaklaşan borçlar için mükelleflere zamanı geldiğinde bir hatırlatma mesajı (sms veya eposta ile) göndermek ve, en önemlisi, yapmış olduğunuz bu haksız suçlamadan dolayı benden ve benzer duruma düşürüp resmen suçladığınız, tehdit ettiğiniz diğer emeklilerden derhal ve en kısa zamanda özür dilemek ve bir daha asla böyle     ihmalkar davranışlara meydan vermemektir.   Anlaşıldı mı ?

    Esenlik”

    SONUÇ: Hiçbir belediye  meclis kararı ile keyfi uygulamalar yapamaz, özellikle emeklileri tehdit edemez, onların   malına mülküne çökmeye hazırlanıyormuş gibi bir  izlenim yaratamaz. Bu yasal bile olsa yanlıştır, insancıl ve etik değildir.     EBB’nin gönderme yaptığı “26.5.1981 tarih   2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanunu” 12 Eylül 1980 – 7 Aralık 1983 faşist askeri darbe döneminin bir ürünüdür.  Belediyelere meclis kararıyla keyfi uygulamalar yapma, baskı yapma ve  yurttaşları haksız yere tehdit etme hakkı veren bu kokuşmuş kanun ve mevzuat bir an önce   değiştirilmelidir.  Belediye çalışanlarının maaşlarını biz  ödüyoruz, o halde yasalar da vatandaşların lehine olmalıdır. Belediye vatandaşa hizmet etmek zorundadır. Yasalar belediyelere halka tahakküm etme ve baskı yapma hakkı veremez.

  • AÇAMADILAR GALATASARAY LİSESİNİN KAPILARINI 

    11 haziran 2022   GS pilav gününde   bildiri yayınladım:

    “Sevgili Galatasaraylılar, ülkemizde yeterli miktarda gıdaya ulaşamayan insan sayısının resmi rakamlara göre 13 milyon dolayında olduğu ifade edilmektedir ki siz bunu en az ikiyle çarpın. Halen yaklaşık 6,5 milyon kişi proteinsiz, 10 milyon kişi de düşük kalorili gıdalarla beslenmektedir. O nedenle, Fikret’in “Yağma Sofrası” şiirini anımsayıp hapır hupur, şapır şupur fazla tıkınmayın. İsraf yapmayın artan besinleri çöpe atmayın bir şekilde değerlendirin. Ne bileyim karnınızı doyurduktan sonra açın Lisenin kapılarını. Herkes gelsin, çoluk çocuk gelsinler, ona göre organize olun. İsteyen orada yesin, isteyen evine götürsün. O zaman herkese afiyet olsun diyeceğim.”

    Ama kapıları halka açmadınız değil mi ?   Fikret lise müdürü olsaydı ülkenin bu ağır ekonomik koşullarında Lisenin kapıları ardına kadar açardı. Ama siz açmadınız, açamadınız. Buna yüreğiniz yetmez, aklınız ve mantığınız da  yetmez zira. Çünkü o kadar körelmiş, sevgisiz ve duyarsız olmuşsunuz ki. Boğazınızda kalsın o zaman yediğiniz her pilav tanesi.

  • Hangi parti olursa olsun. Belediyelerin ve resmi kurumların afra tafrasından bıktık.

    En küçük bir yetki sahibi olan bile  vatandaşa tepeden bakıyor. Muhtarlığa gidiyorsun, elemanda bir azamet bir kibir, Nüfus Müdürlüğüne gidiyorsun “niye geldin buraya?” der gibi  suratına bakıyorlar, aynı kendini beğenmişlik, aynı tepeden bakış. . Sanki vatandaş onların kulu, kölesi, sanki vatandaş onlara hizmet için, ya da onların ne kadar yüce kişiler olduklarını görmek için orada bulunuyor.

    Belediyeye gidiyorsun başkana ulaşmaya imkan yok. Yol kesilmiş, “ben yardımcı olayım” diyerek bir sürü piranha üstüne atlıyor. Amaç yardımcı olmak değil. Yüce kişiyle görüşmeni engellemek ve laf cambazlıklarıyla seni belediyeden bir an önce sepetlemek.  İpini koparan herkes oraya  doluşursa adamlar nasıl çalışsın ?

    Vergi dairesini hiç sormayın ! Orada çalışanlar kutsal, yüce ve mükemmel kişiler sanki. Ve orada vatandaşa sağılacak sığır, potansiyel suçlu, vergi kaçakçısı, üçkağıtçı ve ahlaksız gözüyle bakılıyor.

    Sonra artık hiçbir kuruma öyle çat kapı gitmek yok. Telefonla ya da internetten randevu alacaksın. Telefon başında tuşlara basıp bekleyecek ve çile çekeceksin. Oysa, onların maaşlarını biz ödüyoruz. Onları biz seçiyoruz adam gibi çalışıp bize hizmet etsinler diye. Onlar hizmet yerine görkem, kibir, çalım, gurur, şişinme, poz kesme, böbürlenme, sükse ve bir türlü bastıramadıkları megalomanik ve isterik bir coşku içindeler. Tepeden tırnağa ülke bu durumda. Freud bunu çok derin bir aşağılık kompleksine bağlıyor.

    Devlet memuruna hakarete yasa var ama vatandaşa hakarete, yurttaşı aşağılamaya yasa yok. Ne güzel iş be.  Mevzuat ve yasaları da kendi çıkarlarına göre ayarlamışlar. Ağzını açtın mı “devlet memuruna   hakaret” oluyor.  Değişecek o mevzuatın hepsi.

    Aslanım sen daha önce benim gibi bir yurttaş değil miydin ? Seni ben seçtim. Sen nasıl bana posta koyarsın ?  Ben seni bana posta koy diye mi seçtim ? Ama görecekler bunun bedelini sandıkta ya da başka bir yerde mutlaka ödeyecekler. Partiden partiye fark etmiyor. CHP=AKP gerçek denklem budur. Hepsi aynı afra tafra içinde, hepsi    cebini doldurma peşinde, vatandaşa sadece seçim zamanı yaltaklanıyor, yalakalık yapıyor, yolda yürürken gelip elini sıkıyorlar. Seçildikten sonra o kişiye ulaşmaya olanak yok.

     Koruma ordularının arkasında, ulaşılamayan, girilemeyen mekanlarda saltanat sürüyorlar ve sizi muhatap bile kabul etmiyorlar. Böylesine ikiyüzlü bunlar. Siz hiç halk ekmek kuyruğunda bekleyen bir milletvekili gördünüz mü ? Ama onları seçenler ekmek kuyruklarında, aç biilaç sürünüyor. Bu ne biçim bir saçmalık ? Yetti be. Bıktık sizin pozlarınızdan, afra tafranızdan. Siz vatandaşa gece gündüz hizmet etmeye, saygılı davranmaya, bir dediğini iki etmemeye mecbursunuz. Sizi biz seçtik, sizin   paranızı biz ödüyoruz. Patron biziz. Anlaşıldı mı ?

  • GS tüzüğünü değiştirmesi gerekiyor. Benim bu konudaki öncelikli önerilerim şöyle:

    1. Divan Kurulu, GS kulübünün deneyimli, görmüş geçirmiş özgür bir danışma ve istişare beyni gibidir. O nedenle üyelerinin dokunulmazlığı olmalıdır. Bu dokunulmazlık eleştiri ve özeleştiri ruhunu geliştirecek, divan üyelerin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” kişiler olarak özgürce eleştiri , tartışma ve ifade özgürlüğünü sağlayacak, baskı yapılmasını ve klikleri önleyecektir. Beyin fırtınası gibi yöntemlere de divan üyeleri açık olmalıdır.

    2. Sürekli kanayan bir yara haline gelmiş olan mektepli-mektepli olmayan ayırımına kesinlikle son verilmelidir. Bu tüzükte net ve açık bir şekilde vurgulanmalıdır.

    3. Son yıllarda sıkça tanık olduğumuz disipline sevk ve kulüpten ihraç gibi uygulamaların bir baskı aracı olarak, Damokles’in Kılıcı gibi bir koz, bir tehdit aracı olarak kullanılması tüzük değişikliğiyle engellenmelidir.

    4. 65 yaş üstü Divan üyelerinden aidat alınmamalı, geçmiş dönem aidat borçları silinmelidir. Kıdemin dondurulması gibi mantık dışı uygulamalar da kaldırılmalıdır.

    5. Divan toplantılarında her üyenin konuşma hakkı olmalı ve bu hak oylama veya başka yöntemlerle kesinlikle kısıtlanmamalı ve engellenmemelidir. Ortaçağ, höt zöt kafası terk edilmelidir.