Nazi vizesi mi, yoksa AB vizesi mi?

Fransa Büyükelçiliği Ankara

AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, hala keyfi olarak sürekli engel çıkartmaya devam ediyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle. Bunun temelinde  ırkçılık, gizlemeye gerek görmedikleri Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı yatıyor.

Ankara’nın nezih semtlerinden Kavaklıdere’nin Paris caddesinde bulunan Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yandan ve üstten demir parmaklıkla çevrili,  demir kapılı ayrı bir bölüm vardır: Burası vize giriş bölümüdür. Adeta hayvanat bahçesindeki büyük bir kafesi andıran bu bölüm salt vize başvurusunda bulunacak Türkler için ayrılmıştır. Vize servisine geçmeden önce yurttaşlar bu kafese sokulur. Cep telefonuyla girişin kesinlikle yasak olduğu bu büyük kafese girmeden önce   herkes  teker teker tarama cihazından geçirilir, çantalar, üst baş,  Gestapo benzeri görevlilerce sıkı sıkıya kontrol edilir.   Görevliler vize dosyalarını ayaküstü bir  ön denetimden geçirir,  gözlerine ilişen eksik bir şey varsa, örneğin, fotoğraf istenilen özellikleri taşımıyorsa kişi derhal kapı dışarı edilip eksikleri tamamlayıp gelmesi istenir. Bir baskı kurma, ezme, aşağılama ve sindirme havası hakimdir.

Ön denetimi atlamayı başaranlar   göz altında bir süre daha bekletilir. Derken sanki  Toplama kamplarındaki gaz odalarına sevk ediliyormuş gibi  insanlar daracık kapılardan geçirilerek vize servisine alınırlar. Burası da güvenlik kameralı, ses ve kurşun geçirmez cam bölmelerle ayrılmış, yan yana dört-beş gişesi olan James Bond filmlerindeki SMERSH ya da KGB ofislerini andıran bir  yerdir.  Parmak izi elektronik cihazla alındıktan sonra gişe memuruyla iletişim ses düzeneği ile sağlanır, evrak alıp verme ise döner çekmece ile yapılır.

Nazilerin    tutsaklara uyguladığı psikolojik sindirme, ezme taktiklerinin benzerlerini bu ortamda görmek mümkündür: İnsanlar sürü sepet itilip kakılır,   sert ve düşmanca bakışlar, sözler, aşağılayıcı tavırlar, abuk sabuk sorular, vs herşey vardır. Öyle ki insan içinde duyduğu öfke ve başkaldırıyı bastırmaya çalışırken, bir taraftan da kendisini sanki bir suçlu, tutsak, işgal edilmiş bir ülkenin, ya da, eski bir Fransız sömürgesinin onursuz kölesi gibi duyumsamaya başlar. Fransa’da olan arkadaşlar, sevgililer, aileler akla gelir ve çaresiz herkes bu istismar ve   aşağılanmaya katlanır.

Kapıdaki suratsız iri kıyım görevlilerden, servisteki memurlara ve konsolosluğun damında dalgalanan Fransız bayrağına kadar herkes ve herşey sanki şunu haykırmaktadır: “Sizleri sevmiyoruz, sizlerden hoşlanmıyoruz, sizi Fransa’da istemiyoruz! Gelmeyin!”. 

Böylesine psikolojik ırkçı uygulama ve tavırların, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne aykırılığı bir yana,  seyahat özgürlüğü, toplumlararası diyalog ve iletişimi engelleyici çok olumsuz  etkileri olduğu açıktır. Nitekim, yapılan eleştiriler sonucunda olsa gerek 2013 yılında yeni bir uygulamaya gidildi: Bu kere vize başvuruları konsoloslukça yetkili kılınmış  bir takım aracı kuruluşlara yapılmaya başlandı! Ancak, bu sefer de, vize harçları,  istenen evrak sayısı neredeyse ikiye katlandı, sudan gerekçelerle vize başvuruları reddedilmeye başlandı.  

 Dünyanın dört bucağından mültecilere, sığınmacılara, kanun kaçaklarına, teröristlere kucak açan, bağrına basan, hatta onlara vatandaşlık veren AB’nin ve özellikle Fransa’nın, sıra Türklere gelince çok sıkı vize yaptırımları uygulaması,   akıl almadık, bezdirici ve caydırıcı taktiklerle soğuk savaş yıllarını, Demir Perde ülkelerinin karanlığını aratmayacak yöntemleri dayatmasını anlamak mümkün değildir. Bu her şeyden önce kişilere karşı saygısızlıktır.

“Yabancı Düşmanlığı ve Başkasını Kabullenme” konulu konferansta konuşan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin   “İsrail toplumunun hasta olduğunu ve bunu tedavi etmemiz gerektiğini itiraf etmenin zamanı geldi” diyerek çok önemli bir saptamada bulunmuştu (20 Ekim 2014) Oysa, sadece İsrail değil, Fransa ve Avrupa da hastadır. Belki de tüm dünya hastadır.

Berlin Duvarı’nın güle oynaya yıkılması hiç bir şey ifade etmez, eğer yeni duvarlar örülüyorsa, eğer beyinlerdeki ve ruhlardaki duvarlar, önyargılar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, nefret, kibir, başka ulusları aşağılama, şoven milliyetçilik yıkılmıyorsa… AB Türk vatandaşlarına vize konusunda hiç bir mantıksal gerekçeye dayanmadan, keyfi olarak sürekli engel çıkartıyor, salgını bahane ediyor, gözünün üstünde kaşın var diyor ve vize başvurusunu kasten bir işkenceye dönüştürüyor.  Bu yıllardan beri böyle.

Bunun temelinde  ırkçılık, Türk düşmanlığı ve Lozan’ın kuyruk acısı mı yatıyor yoksa ? I. Dünya Savaşı sonunda yenik düşmüş ve hurdahaş hale gelmiş bir ülkeyi işgal edip ama Atatürk önderliğinde beklenmedik bir ulusal   direnişle karşılaşınca apar topar   kuyruğunu kıstırıp defolup gitmenin acısı ya da aşağılık kompleksi mi var bunun altında?  Yazacak daha çok şey var, ama bu kadar yeterli sanırım. Avrupa Birliğinin ve özellikle Fransa’nın tarihsel Türk düşmanlığını bırakıp bir an önce özellikle turistik ve arkadaş ziyaretindeki vize şartını tamamen kaldırmasını, ırkçılık ve  ayrımcılık yapmaktan vazgeçmesini bekliyor ve diliyoruz.

Published by Erdag Duru

Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950. I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.

Leave a comment