Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • ESKİŞEHİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN  EMEKLİLERİ TEHDİT ETMEYE HAKKI YOKTUR ! (III)

    Dinle Yılmaz Büyükerşen ! Sen de  dinle İcra Şefi Adem Kılıçarslan ve Gelir Şb. Md. V. Barış Doğan. Ödeme emri tebliğinde      ıslak imzalarınız var zira.

    İmdi, haksız yere suçlama ve   saygısızca tehditlerinize konu olan borcu ödeyelim dedik. Baktık tebliğde sadece şu not var:

    1.  Borcunuzu Gelir Şube Müdürlüğü veznesine, veya

    2.  Müdürlüğümüzden öğreneceğiz banka hesaplarına ödemeniz gerekmektedir.

     Banka hesap numaralarını öğrenelim dedik, açtım telefonu karşıma Büyükşehir Zabıta çıktı !  Herhalde yanlış çevirdim dedim. Baktım ama numara doğru. Kapattım tabi telefonu.  Yani zabıtadan mı öğreneceğiz banka hesap numaralarını ? Bir de telefon parası ödedik boşuna. Bu ne biçim bir organizasyon, saçmalık ve komedi  baylar?  Şu     alayı valâ  ile bana yolladığınız ödeme emrinde hesap numaralarını belirtseydiniz incileriniz mi dökülürdü ?  Çok mu gizli bu hesaplar ? Ancak telefonda şifahen mi söyleniyor ?

    Peki nasıl ödeyeceğiz bu parayı ? Yukarıdaki iki seçenekten başka bir seçenek sunulmamış mükellefe.   O zaman Eskişehir’e yol göründü dedim. Arabayla gidersem     mazot 600 TL, Çanakkale köprüsü + otoyol 300 TL, gidiş-dönüş en az 1800 TL’yi bulacak. Otobüsle gidersem gidiş dönüş 700 TL.  İşin yoksa yollarda saatlerce sürün Tabi bu arada hemen herşeye zam da gelebilir.    

    Neyse e-devletten girip ödedim.  Dekontu da indirip pdf formatında gördüğünüz gibi en başa koydum. Ama bir de baktım ki  EBB 2024 yılına kadar asfalt işlemi için şimdiden borç çıkarmış bana. İyi de bakın  baylar, bunları ben e-devletten tesadüfen öğrendim. Sizin belediye olarak bunu bana önceden insanca ve  saygılı bir şekilde yazı veya sms ile bildirmeniz gerekirdi. Yumurta kapıya dayanınca değil. Anlaşıldı mı baylar ? Ben devamlı e-devlete girip sizin asfalt işlerinizi mi kontrol edeceğim ?

    Bu arada belediyenizin e-posta dekont gönderme sistemi de çalışmıyor. Yani dekontu e-posta ile  gönderemedim. Doğrudan bilgisayara indirdim. Yani tepeden tırnağa dökülüyorsunuz.

    Ama bakın sizi uyarıyorum. Yine bana öyle tehditkâr ödeme emirleri yollarsanız, yok hacizmiş, yok icraymış, yok hapismiş gibi  saygısızca sözcükler görürsem benden yine aynı tepkiyi alacaksınız ve sosyal medyada sizi teşhir etmeye, kınamaya, eleştirmeye devam edeceğim. Maaşlarınızın  bizden kesilen vergilerle ödendiğini ve sizi bizim seçtiğimizi asla, ama asla aklınızdan çıkarmayın. Kendinizi dev aynasında görmeyin. Siz bize hizmet etmek zorundasınız. Biz size hizmet etmek zorunda değiliz. Biz sizin tebaanız, itip kakacağınız garibanlar, güdülecek  sürünüz değiliz.

    Mevzuat böyle falan anlamam baylar. Dijital çağda yaşıyoruz. Aklınızı başınıza toplayın. Nuh Nebiden kalma yöntemleri bırakın, çağdaşlaşın ve tekrar söylüyorum mükellefleri ve özellikle emeklileri  tehdit etmekten vazgeçin. Saygı görmek istiyorsanız,   saygı gösterin. Bu iyice anlaşıldı mı baylar ?   

    PS: Bu yazı EBB e-posta adresine aynı gün yollanmıştır.

  • Bu yazı ilk olarak 5 Aralık 2020 de “Cogito” adlı Google blogumda yayınlanmıştır.

    “Bakın, eğer yaşam süresi uzarsa,   tam emekli maaşı ile 60 yaşında emekli olma  projenize    kimse inanmıyor. Fransızların yaşam süresinin uzamasına     bir an bile inanabileceğini sanmıyorum,   aksi takdirde   koronavirüs   salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını umut etmek zorunda kalacağız.” Dominique da Silva, 25.1.2020, (Macron’un LREM partisinden milletvekili)

    Silva’nın “koronavirüs   salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını”  isteyen duası kabul gördü. Küresel kapitalizm hem emeklilerden, hem yaşlı nüfustan, hem de satın alma gücü ve geliri düşük kitlelerden   COVID-19 salgınıyla kurtulma yolunda.   Salgın nedeniyle baştan sona değişen insan yaşantısı dünyanın çok önemli gelişmelere gebe olduğunun  göstergesi. Sanki tüm yaşam ve dünya düzeni baştan sona  bir değişimin ürkütücü  kaosuna   sürüklenmiş durumda. Ve bu kaotik süreçte sanki sadece en güçlüler ayakta kalacak gibi gözüküyor.   Bu sefer Ebola, MERS, HIV ve SARS’tan çok daha  tehlikeli bir salgınla karşı karşıyayız.  Peki   bu virüs nasıl ve neden ortaya çıktı, rastlantı mı, laboratuvarda mı üretildi, işin içinde kimler var?

     Öncelikle küresel  kapitalizmi mercek altına almamız gerekiyor.         Küresel  kapitalizm derken dünya  siyaseti ile devletlerini yönlendiren ve  başını Rockefeller ve Rothschild gibi   ailelerin çektiği  varlıklı sınıfların,   aristokratların, sanayici ve işadamlarının oluşturduğu  elitist, üstünlükçü,    oligark bir gruptan söz ediyorum. 19. yüzyıldan beri  bu grubun hedefi     oligark  bir yönetim altında yeni bir dünya düzeni, tek bir dünya hükümeti oluşturmaktı. Bu düzende   orta sınıf olmayacak,   düşük gelirliler, topluma yük oluşturan  emekliler ve işsizlerin yaşamasına izin verilmeyecek, sadece yöneticiler ve hizmetçiler  olacaktı. Böyle bir dünya için en fazla bir milyar kadar bir     nüfus yeterliydi.

    Bu düzene ayak uyduranlar  hayatta kalacak,        ayak uyduramayanlar ise ya aç  kalacak, ya tehdit edilecek, ya da    bir şekilde  tasfiye edilecekti.    Bu   oligark grup Bilderberg, CFR, Trilateral Komisyon, Chatham House, The Population Council gibi örgüt ve kuruluşlarla dünya siyaseti ve nüfusunu, finansman, medya, dünya dinleri ve entelektüel çevreyi  hedefleri doğrultusunda yönlendirmektedir:

    BİLDERBERG GRUBU: Hollanda Prensi Bernhardt  tarafından kuruldu.   Grubun toplantıları 1954 yılında başladı. 120-150 üyeden oluşan seçkin iş adamları,   medya  patronları, akademisyenlerin katıldığı toplantılar basına kapalı yapılmaktadır.  Bilderberg     Dünya Derin Devleti olarak biliniyor.

     CFR-DIŞ İLİŞKİLER KONSEYİ (The Council on Foreign  Relations):    Üst düzey politikacılar,   CIA yöneticileri, bankacılar, avukatlar, profesörler ve üst düzey medya  yönetmenlerinden oluşan 5000 üyesi vardır.   1921’de David Rockefeller tarafından kuruldu.   ABD’nin dış politikasına yön verir.

     TRİLATERAL KOMİSYON: İş, bankacılık ve siyaset dünyasından seçkin 325 üyesi  var. 1973’te David Rockefeller, Jimmy Carter ve Z. Brzezinski tarafından kuruldu. Başlangıçta Japonya ve Avrupa ile ilişkileri geliştirmeyi öngören kuruluş şimdilerde yeni  dünya ekonomik düzenini   dayatmak, dünya nüfusunu kontrol etmek, dünya ülkeleri adına kararlar almak, savaşları organize ve kontrol etmek gibi misyonlar üstlenmektedir. Noam Chomsky örgütü demokrasinin yerine elitizmi dayatmakla,   Senatör Barry Goldwater da Amerika’nın politik, parasal, entelektüel ve dinsel gücünü ele geçirmekle suçlamıştır.

     CHATHAM HOUSE: İngiliz aristokratları, akademisyen, siyasetçi ve iş adamlarından oluşan 3259 üyeli  örgüt   1920 yılında İngiltere Kraliçesini oluruyla kuruldu.   İngiliz krallığının   politikasına yön verir, siyasal çıkarlarını dünya çapında savunur. 

     THE POPULATION COUNCIL (Nüfus Konseyi): 1952 yılında John D. Rockefeller III ve Rockefeller Kardeşler Vakfı[1]   tarafından kuruldu. Nüfus Konseyi     biyotıp, sosyal bilimler ve halk sağlığı alanlarında araştırmalar yürütür, gelişmekte olan ülkelerde üreme, kısırlaştırma ve cinsiyet üzerine biyomedikal araştırmalar yapar.  Afrika, Asya ve Latin Amerika’da 18 ofisi vardır ve 60’tan fazla ülkede faaliyet göstermektedir.   74 milyon dolarlık yıllık bütçesi ile       500’den fazla  bilim insanı çalıştırmaktadır.

    PANAMA, PARADISE, FINCEN PAPERS

      Bu bağlamda salgın  başlamadan önceki süreçte    ortaya çıkan bazı şaşırtıcı olguları  anımsatmak resme geniş açıdan  bakmamızı sağlayacaktır:

     3 Nisan 2016’da ICIJ (Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu) [2] tarafından yayımlanan Panama Belgeleri    214.000 off-shore   şirkete ait 11,5 milyon gizli belgeyi ortaya döktü. Belgeler  off-shore  şirketlerin ortak ve yöneticisi olan çok sayıda siyasetçi, üst düzey  bürokrat, iş adamının   yolsuzluk, rüşvet, komisyon gelirleri ve vergiden kaçırdıkları paralarla   kamuoyundan gizli  yasadışı off-shore banka hesapları açtıklarını, hisse senedi, tahvil alım satımı yaptıklarını,     lüks  gayrimenkullere ve milyonlarca dolara sahip olduklarını, tüm bu varlıkları eş, çocuk,  aile ve akrabalarıyla paylaştıklarını kanıtladı.

      5 Kasım 2017’de yine ICIJ aracılığıyla    dünya kamuoyuna  sızdırılan    “Paradise Papers” (Cennet Kağıtları) ise           off-shore  hesaplarıyla ilgili 13,4 milyon adet    dijital belgeyi deşifre etti. Bu gizli   belgelerde   10 trilyon dolarlık işlem yapıldığı görülüyor. Belgelerde 120.000 politikacı, bürokrat, teknokrat, iş adamı ve şirket ile Kraliçe II. Elizabeth, Prens Charles, Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan   Santos, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un adı  geçiyor.

     En son 21.9.2020’de 2.100 gizli belgeden oluşan FinCEN belgeleri,     ICIJ ve   BuzzFeed News [3] tarafından  açıklandı. Belgeler   2000-2017 arasında en az 2 trilyon doların terörizmin finansmanı, kara para aklama ve şüpheli  bankacılık işlemlerinde kullanıldığını   açığa çıkardı.   Bu işlem miktarının 1,3 trilyon   dolarlık kısmı   Deutsche Bank, 514 milyar dolarlık kısmı JPMorgan, geri kalanı   HSBC, Standard Chartered Bank, Bank of New York  tarafından  gerçekleştirildi. 

    İyi de ne oluyor birader, tüm bunlar neyi gösteriyor   ? derseniz işte tüm bunlar   Yeni Dünya Düzenine gidiş ile   birlikte COVID-19’un  eş zamanlı     olarak “just-in-time”  örtüştüğünü, çakıştığını gösteriyor. Bu çakışmanın   rastlantı olması çok uzak bir olasılık. Ve bunu tam da yeni bir yılın başlangıcına, insanların yeni beklentiler ve umutlar içine girdikleri 2020 yılının başına denk getirdiler:  İnsanları yıldırmak, umutsuzluğa sürüklemek için.

    Bu gizli belgelerin  sızdırılması, açığa çıkması dünya kamuoyu ve sessiz kalabalıklara karşı oligark-elitist grubun açıkça  büyük bir    meydan okumasıdır. Ve büyük olasılıkla bu gizli belgeler  elitlerin  oluru ile  medyaya sızdırılmıştır. Zira, bundan amaç ekmek parası peşinde koşturan emekçilerin   ve  kitlelerin ne kadar aptal, zavallı ve değersiz olduklarını göstermek, onları aşağılamak ve onların yeni dünyada asla yerlerinin olmadığını kanıtlamaktı. Ve bunda başarılı oldular.   Ve bu uluslararası finansal yolsuzluklara hiç kimse çıtını çıkarmadı, ne sol partiler, ne anlı şanlı sendikalar, ne de komünistler. Hele Türkiye gibi içine kapanık, iç siyasal çekişmelere aşırı şekilde odaklanmış, yabancı medyayı izlemekten aciz ve halkı yaşam savaşı veren ülkeler bu konularla ilgilenmedi bile.   Söz konusu yasa dışı işlemleri (hukukta bunun adı “nitelikli dolandırıcılık” tır) yapan seçkinlerden   kimse yargılanmadı, ceza almadı. Ve her şey rüzgar gibi geçti, belleklerden silindi, unutuldu.

    Bu olgulardan hareketle Trump, Macron, Netanyahu, Da Silva gibi bazı    siyasetçilerin neden halkı ve aydınları hiç umursamadıklarını, protesto gösterilerini  acımasızca engellemek, özgürlükleri kısıtlamak, halka gözdağı vermek amacıyla polis ve güvenlik güçlerine   inanılmaz   yetkiler tanıdıklarını, ırkçılığı ve polis şiddetini  neden görmezden geldiklerini,   kirli işlere hiç korkmadan, utanmadan, çekinmeden bulaştıklarını, oğullarını, kızlarını, akrabalarını   önemli görevlere getirdiklerini, servetlerine servet kattıklarını,   bunları yapmaktan neden bir türlü vazgeçmediklerini, yapılan eleştiri ve itirazlara dalga geçer gibi neden  gülünç  yanıtlar  verdiklerini belki anlayabiliriz. 

    Bir çok ülkede salgına karşı önlemlerin neden sadece göstermelik, günü kurtarmaya yönelik olduğunu ve bunun beceriksizlikten değil, ancak bilinçli olarak kasten yapıldığını, çünkü  insanların yaşamasını değil aslında  yok olmasının istendiğinin belki ayırdına varabiliriz. 

    Zira bu yaklaşan felaketin sırrı onların kulaklarına Bilderberg, Davos ve benzeri karanlık toplantılarda fısıldanmıştı. Ancak, bu felaket onlar için yeni bir dünyanın müjdecisiydi. Adeta darülharp inancına benzer bir şekilde yağmalanan eski dünyanın  zenginlikleri ve kaynakları üzerinde yeni bir   tarihsel başlangıç ve  bambaşka bir dünya onları bekliyordu. Ve onlar eski dünyanın  yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve savcıları tarafından,  kamuoyu ve halk tarafından, yolsuzluk yapmak, kara para aklamak ya da vatana ihanet gibi suçlarla asla yargılanmayacaklarından son derecede emindiler.  

      Bu   oligark grubun önde gelen isimlerinden Bill Gates, 2010’da şöyle demişti: “Dünyanın nüfusu bugün 6,8 milyar ve 2030’da 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, sağlık hizmetlerini yeniden kurgularsak bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz.”

    NÜFUS AZALTMA PROJESİ…

      A priori, 200.000 kişiden oluştuğunu varsayabileceğimiz bu elit oligark grubun  önderlik ettiği Yeni Dünya Düzeni     projesi Londra Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü baş teorisyeni   Edward Bernays tarafından hazırlandı.     Amaç       toplumsal mühendislik çalışmalarıyla (virüsler, aşılar, GDOlar, yapay et ve yiyecekler, vs) dünya nüfusunun bir milyarın altına çekilmesi, dünya enerji kaynakları ve doğal zenginliklerin   oligarkların kullanımına bırakılması planıydı.

     20. yüzyılın başlangıcında Rockefeller, Rothschild, Carnegie ve Ford vakıfları  hayırseverlik    kamuflajı altında   bu çalışmaları finanse   ettiler. 21.ci yüzyılda Mac Arthur Vakfı ile Bill & Melinda Gates Vakfı da bu gruba katıldı.    

      Nüfus azaltma projesi   1960’tan itibaren   Bilderberg    sözcüsü   Henry Kissinger tarafından dile getirilmeye başlandı.    Nüfus Konseyi,  BM Kalkınma Programı, Rockefeller, Rothschild ve  Ford Vakıfları, Dünya Bankası, Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI)   ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO)           insan türünü kısırlaştırıcı   aşılar üzerinde çalıştılar. 1970’lerden sonra   insan üzerinde   aşılarla çeşitli deneyler yapıldı. 

      Amaç sadece para kazanmak değil, dünyayı kimin yöneteceğine, kimlerin yaşayacağına, kimlerin  yok edileceğine   karar vermekti. Zaten birçok hükümet, siyasetçi, milletvekili,   işadamı, siyasal partiler,  kurumlar, dernekler ve medya  bu elit grubun üyesi, hizmetkarı ya da esiri.[4]

     BİLİM İNSANLARININ UYARILARI

     Salgın hakkında Haziran 2020’de Prof. Dr. Roberto Petrella [5]  Youtube’da bir video yayımlayarak Covid-19’un bir kitle imha silahı olduğunu  iddia etti.      1 Aralık 2020’de Youtube bu videoyu yasakladı.     Dr. Petrella   özetle şu uyarılarda bulunuyor:

    Covid, yapay zeka ile  oluşturulan aşılama kimlik  sertifikası anlamına gelir,  19 ise  üretildiği yılı gösterir. Covid-19 virüsün adı olmayıp   uluslararası nüfus  denetim ve azaltılması planıdır. Bu yıllardan beri programlanmaktadır ve 2020 yılında başlatıldı. Nüfusun %80’ini yok etmeyi planlayan hayatı doğrudan cehenneme çevirecek bir durum söz konusudur.

    Vücudunuzda virüs olması hasta olduğunuz  anlamına gelmez. Ancak,  test yapılınca pozitif  çıkar.  Onların hedefledikleri tek bir şey var. O da pozitif sonuç çıkartıp sizi hasta olduğunuza inandırmak.  Testi reddetmeniz aşıdan kurtulmanın tek yoludur. Bu aşı yapıldıktan sonra hepimiz hasta olacağız. Zayıflatılmış bir vücutla ölüme gideceğiz

       Covid-19 bir kitle imha silahıdır ve bundan kurtulmanın tek yolu bu testi yaptırmamaktır. Televizyonlardaki p.çler bunları size söylemez. Politikacılar da bu düzenin piyonlarıdır.    Aşı olmayanın seyahat etmesi, sinemaya gitmesi, hatta evden çıkması bile mümkün olmayacak.”

    T24   sitesinde 05 Aralık 2020 de yayımlanan söyleşide Prof. Dr. Ahmet Saltık “Olumlu Evre 3” raporları yayınlanmadan hiçbir aşının uygulanmaması gerektiğini belirtti.

    Principia Scientific International (Uluslararası Bilimsel İlkeler) internet sitesinden Robert F. Kennedy Jr. 19.11.2020 tarihli yazısıyla herkesi virüs ve aşılar konusunda bir soru-yanıt çizelgesi yayımlayarak uyardı. Kennedy  virüsün laboratuvarlarda üretildiğini iddia etti ve aynı laboratuvarlarda virüse karşı aşı üretenlerin aşısına güven duyulamayacağına vurgu yaptı.

    SONUÇ

     Dünya Sağlık Örgütü   12 Mart 2020 tarihinde COVID-19’un pandemik   hastalık olduğunu        ilan etti.    Kararı veren  Dünya Sağlık Örgütü idi  ancak    talimatı yukarıdan        elit gruptan almıştı. Çünkü onlar bunun salgına dönüşeceğini önceden   biliyorlardı.   Ocak 2020 Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda, kapalı kapılar ardında        bu karar şekillendirildi.  Amaç  doğumdan itibaren tüm hastalık ve aşıların kaydedildiği biyometrik bir ağ ile ID2020 dijital kimlik  fişleme programını uygulamaktı.      

    Biyolojik, kimyasal ve kitle imha silahları uçaklar,      İHA’lar, spreyler ve  güdümlü füzelerle de yayılabilir.      COVID-19 nükleer radyasyon gibi yavaş yavaş her yere, en ıssız noktalara kadar yayılıyor. Yaklaşık bir seneden beri kuşatma ve çember hızla daralıyor ve ne yaparsak yapalım sanki sıranın sonunda herkese gelebileceği olasılığına inanmaya zorluyor insanı. Ne olursa olsun bizim bu salgına karşı tüm önlemleri alarak direnmemiz gerekiyor.  

    Şurası bir gerçek ki COVID-19 ile içinde bulunduğumuz durum bir “savaş  durumu” dir. Savaşımız ve direnişimiz,     insan hayatına zerre kadar değer vermeyen,   yardımseverlik ve insanlığa hizmet maskesiyle kendilerini gizleyen oligarklara, insanlık katillerine ve halk düşmanlarına karşıdır.      Hitler ve Naziler de tüm  ulusları denetimlerini altına almak ve üstünlükçü bir dünya kurmak istiyorlardı. Ama sonları korkunç oldu. Onların hayaletini diriltenleri, bu karanlık plana katkıda bulunanları  da aynı sonun beklediğini söyleyebiliriz    ve yaptıklarının bedelini en ağır şekilde ödeyecekler. O nedenle, birlikte  dayanışma içinde olmalı ve diğer insanlara bilgi vererek uyarmalıyız.  .

    ÖNEMLİ NOT: Söz konusu araştırma Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler İngilizce Bölümü  Öğretim Üyesi   Prof. Dr. Sait Yılmaz’ın  “Covid senaryosu nasıl hazırlandı”  başlıklı 3 Nisan 2020 tarihli  makalesinden, Prof. Dr. Roberto Petrella’nın  konuşması, ICIJ, BuzzFeed News, Wikipedia  ve çeşitli medya kaynaklarından derlenmiş ve alıntılanmıştır. Bu yazının yayımlanmasıyla Google’un blogumu     “hassas içerik” statüsüne alarak sansür uygaladı ve erişimi engelledi. Siteye girmek isteyenlere önce bir uyarı yazısı çıkıyor:

    Hassas İçerik Uyarısı – Bu blog hassas içerik barındırıyor olabilir. Genel olarak Google, bu blogun veya herhangi bir blogun içeriğini gözden geçirmez veya onaylamaz. İçerik politikalarımız hakkında daha fazla bilgi edinmek için lütfen Blogger Topluluk Kuralları’nı ziyaret edin. ANLIYORUM VE DEVAM ETMEK İSTİYORUM /Devam etmek istemiyorum

    Tabi ki bu dünya egmenlerinin hizmetinde olan Google’un utanmazca ve sinsice uyguladığı dolaylı bir sansür. Pornografik ve ahlak dışı  sitelere,   her türlü gerici, şeriatçı blogların, sitelerin, medya kanallarının, yayınların Atatürk’ü aşağılamasına, hakaret etmesine ve yalan haber yapmasına izin veren ve hoş gören Google, neden bana bir sansür  uyguluyor  acaba ?  

    EK NOTLAR

    [1] Rockefeller Brothers Vakfı 1940’ta kuruldu.

    [2] Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu  ( International Consortium of Investigative Journalists, kısaca ICIJ),  bağımsız bir uluslararası ağdır. 1997’de Center for Public Integrity tarafından başlatılan ve Şubat 2017’de tamamen bağımsız bir kuruluş haline getirilen ICIJ, “sınır ötesi suç, yolsuzluk ve gücün hesap verebilirliği” gibi konularda birlikte çalışan 70’ten fazla ülkede 200’ün üzerinde araştırmacı gazeteciden oluşmaktadır.

    [3] 2011’de kurulan BuzzFeed News     Trump-Rusya ilişkilerini irdeleyen Steele dosyası   ve FinCEN   dahil olmak üzere bir dizi yüksek profilli  haberi kamuoyuna sızdırdı.   George Polk Ödülü, Sydney Ödülü, Ulusal Dergi Ödülü ve Ulusal Basın Vakfı ödülünü kazanmasının yanı sıra Pulitzer Ödülleri için finalist oldu.

    [4]   Bill Gates, 18 Ekim 2015’te Vancouver’da yaptığı konuşmada,   Afrika’da ortaya çıkan Ebolanın 10 binden fazla kişinin canını aldığını, bir sonrakinin daha kötü olacağını   10 milyon kişiyi öldürebileceğini söylemişti.  2017’de yapılan Davos Dünya Ekonomik Forumu esnasında Gates,  salgın hastalıklara karşı hazırlık amacıyla  bir  girişim (CEPI) başlattı. Salgın hastalıklar konusunda on yıldır kimse   “Bill & Melinda Gates Vakfı” kadar aktif olmadı.  Neden acaba ?

    [5]   Dr. Petrella, Papilloma virüsü aşısı olan HPV’ye karşı  çıktığı  için 2019 yılında İtalya Teramo Tıp Derneği’nden ihraç edilmiştir.


    n bana bir sansür  uyguluyor  acaba ?  

  • Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Eskişehirli’yi tehdit edemez, hele bu Eskişehirli SGK emeklisi ve 72 yaşındaysa.  Tüm emekliler bu yazıyı okusun ve paylaşsın.

    Dinle Yılmaz Büyükerşen !

    Siz de kulağınızı açın İcra Şefi Adem Kılıçarslan ve Gelir Şb. Md. V. Barış Doğan. Tebliğde sizin de ıslak imzalarınız var zira.

    Bakın baylar, belediye olarak Göztepe mahallesinde “asfalt  işi” yapmışsınız. Şimdi kalkmış bunun parasını halktan istiyorsunuz. Ve hiç utanıp sıkılmadan benim evime 3 Haziran 2022 tarihinde özel ulak PTT ile “ödeme emri” gönderiyorsunuz.   Sizin belediye olarak bunu  üstlenmeniz gerekiyor zaten.  Milletten zaten dolaylı-dolaysız vergi topluyorsunuz ve   hala para talep ediyorsunuz.  Hiçbir uygar Avrupa ülkesinde belediye vatandaştan “asfalt işi” için ek para istemez. Bu zaten belediyenin görevidir. 

     İşin bir de traji-komik boyutu var o da şu:

     Tebliğ edilen borcun vadesi 30.4.022,

    ödeme emrinin düzenlendiği tarih 9.5.2022,

    ödeme emrinin tebliğ tarihi 3.6.2022.

    Zamanda yolculuk gibi yani. “Back to the Future” halt etmiş. Üstelik bir de gecikme cezası kesilmiş. Ama çok önemli bir not var: Ödeme anında gecikme cezası yani faiz yeniden hesaplanacakmış. Vay vay vay. Kaçış yok yani. Şimdi gelelim tebliğ edilen ödeme emrindeki ayrıntıların incelenmesine:

    1. Yukarıda gösterilen borçlarınız vadesi geçtiği halde ödenmemiştir Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde borcunuzu Gelir   Müdürlüğü Veznesine, veya müdürlüğümüzden öğreneceğiniz banka hesaplarına  ödemeniz gerektiği veya borcunuzu karşılayacak   mal bildiriminde bulunmanız gerektiği veya hacze kabil malınız yoksa bildirmeniz gerektiği tebliğ olunur. Vay vay vay ! Yani 18 Haziran’a kadar mal bildiriminde bulunmam veya  ödeme yapmam gerekiyor. Bitmedi, devam ediyor ve tehditler başlıyor:
    2. Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dava konusu yapma hakkınızın bulunduğu, ancak yargılama sonucunda (yargılanan herhalde ben oluyorum)   haksız çıkmanız durumunda %10 tutarında ayrıca ceza kesileceği tebliğ olunur. Vay vay vay !
    3. 15 gün içinde ödeme yapılmadığı takdirde 6183 sayılı kanununa göre a) Menkul ve gayrimenkul mallarınızın haczedilip paraya çevrilerek tahsil edileceği, b) Mal bildiriminde bulununcaya kadar 3 aya kadar hapisle tazyik olunacağınız, c) Mal bildiriminde gerçeğe aykırı beyan  yaparsanız 3 aydan 1 yıla kadar  hapisle cezalandırılacağınız, d) Hacze kabil malınız olmadığı yolunda bildirimde bulunursanız   banka hesap numaralarını bildirmeniz gerektiği, bildirmediğiniz takdirde 50 güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağınız, tebliğ olunur.

    Vay vay vay !  Kutlarım doğrusu. Siz CHP’li belediye olarak Tebliğcileri de geçtiniz. Onlar hiç olmazsa kanunların arkasına saklanıp insanları tehdit etmiyor. İmdi, tebliğde yazanları     hayret ve dehşetle   okuduktan sonra     kendimi bir suçlu, bir kanun kaçağı, yasa dışı işler yapan, kara para aklayan biriymiş gibi hissettim. Ben SGK emeklisiyim. Yaşım 72. Bir sürü rahatsızlığım var. Sizin anlı şanlı CHP’li bir belediye olarak beni tedirgin etmeye, üzmeye, tehdit etmeye ve hakaret etmeye ne hakkınız var ? Bu tebliğ ve içeriği kişiliğime yapılmış ağır bir hakarettir. Bu yaptığınız etik olmayan, ahlak dışı bir davranıştır. Efendim kanun mevzuat böyleymiş. 21ci yüzyılda böyle çağdışı kanunlar olmaz. Siz Engizisyon  musunuz ? Bu tebliğleri başka emeklilere de gönderdiniz mi ? Kanunlar ve mevzuatın arkasına sığınıp vatandaşları ve özellikle emeklileri tehdit edemezsiniz.

    “Ödeme emri” ne demek ? Siz kime emir veriyorsunuz   ? Biz sizin tebaanız ya da uşağınız değiliz. Orası belediye mi yoksa sultanlık mı ? Belediye çalışanlarının makam araçlarının, ücretlerinin, ikramiyelerinin, harcırahlarının  bizlerden  kesilen dolaylı/dolaysız vergilerle ödendiğini asla unutmayın ! Utanın, utanın ve yüzünüz kızarsın ! Sizi biz seçiyoruz adam gibi çalışın diye. Ama siz üç kuruş koparmak için emeklileri tedirgin etmeye, tehdit etmeye utanmıyorsunuz. Bu ahlaksızlık ve adiliktir. Şiddetle kınıyorum. Yeter artık. Sesimiz çıkmıyor diye iyice azıttınız.

    Bak Yılmaz, benim doğum yerim Kayseri, ama benim ailem 4 kuşak Eskişehirlidir: Odunpazarı, Paşa Mahallesinden.   Galatasaray Lisesinde okurken  askerlik işlemlerimi Porsuk Askerlik Şubesinde yapıyordum.  Nüfus kütüğüm Eskişehirdeydi. Türk Hava Kuvvetlerinde Uçak Müh. Yarbay olan babam görevli olarak  Kayseri Tayyare Fabrikasında bulunuyordu.  Mesnevihan Bahattin dedemin ve diğer Mevlevi dedelerimin  mezarları Kurşunlu Cami Külliyesindedir. İyice anladın mı bunu ? Şimdi yanıt ver bana: Sen böyle bir ödeme emrini Erol Tabanca veya Firuzhan Kanatlı’ya göndermeye cesaret edebilir miydin ? Haşa ! Onlar varlıklı ve saygın kişiler değil mi ? Ama ben sıradan bir SGK emeklisiyim, bu muameleyi kuzu kuzu kabullenmem ve sesimi çıkarmamam gerekiyor değil mi ? Oy vererek seçtiğim CHP’li belediye bu mu ? Bir belediye seçmenine bir kanun kaçağı, bir kaçakçı, bir suçlu gibi davranır mı ? Sizin AKP’li belediyelerden ne farkınız var ki ? Siz halk düşmanı mısınız ?  

    Bakın baylar,  emeklinin canı burnunda. Herkes üç beş kuruş tasarruf etmeye çalışıyor. Yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşıyor.   İnsanlar aç yatağa giriyor. Kılıçdaroğlu da bunu söylüyor. Ama, siz Cumhuriyet Halk Partili bir belediye olarak sırtınızı devlete dayamış, vatandaşın malına mülküne çökmeye kalkışıyorsunuz. Sonra o kullanılan çirkin dil, aşağılayıcı ve tepeden bakan üslup, tehditler, cezalar  nedir öyle ?   Utanın !  Hayatımın son yıllarını huzur ve sakin bir şekilde geçireyim diyorum ama olmuyor. Pazar günü kalkıyorum bu işlerle uğraşıyorum. Otoriteyi ellerinden bulunduranlar bunu tahakküm, baskı, sindirme ve saldırı amaçlı kullanıyorlar. Ve tüm bu yaygarayı  143, 48 TL lik ödeme için kopartıyorsunuz. Yazıklar olsun sizin gibi belediyeye. Utanın !

  • Dinle Yılmaz Büyükerşen !

    Belediye olarak Göztepe mahallesinde asfalt çalışması yapmışsınız. Şimdi kalkmış bunun parasını halktan istiyorsunuz. Ve hiç utanıp sıkılmadan benim evime 3 Haziran 2022 tarihinde özel ulak PTT ile “ödeme emri” gönderiyorsunuz. Efendi sizin belediye olarak bunu üstlenmeniz gerekiyor zaten. Dünyanın dolaylı-dolaysız vergisini topluyorsunuz ve emeklilerden ve halktan hala para talep ediyorsunuz.

    Üstelik ödeme vadesi dekontta 30.4.2022 olarak belirtilmiş. Vade geçtiği için bir de gecikme zammı kesmişsiniz. Ve yine hiç utanmadan bu paranın 15 gün içinde ödenmesi gerektiğini aksi takdirde evime ve banka hesaplarıma haciz koymakla ve ayrıca 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırmakla beni tehdit ediyorsunuz. Tüm bu yaygarayı 143,48 TL lik bir ödeme için kopartıyorsunuz. “Ödeme emri” ne demek ? Siz kime emir veriyorsunuz aslanım ? Biz sizin tebanız değiliz. Orası belediye mi yoksa sultanlık mı ? Belediye çalışanlarının makam araçlarının, ücretlerinin, ikramiyelerinin, harcırahlarının halktan kesilen dolaylı/dolaysız vergilerle ödendiğini unutmayın. Utanın, utanın ve yüzünüz kızarsın ! Sizi biz seçiyoruz adam gibi çalışın diye. Ama siz üç kuruş koparmak için emeklileri tedirgin etmeye, tehdit etmeye utanmıyorsunuz. Bu ahlaksızlık ve adiliktir. Şiddetle kınıyorum. Yeter artık. Sesimiz çıkmıyor diye iyice azıttınız.

    Bak Yılmaz, benim ailem 4 kuşak Eskişehirlidir, Odunpazarı, Paşa Mahallesinden. Ve dedelerimin türbeleri Kurşunlu Külliyesindedir. İyice anladın mı bunu ? Şimdi yanıt ver bana: Sen böyle bir ödeme emrini Erol Tabanca veya Firuzhan Kanatlı’ya göndermeye cesaret edebilir miydin ? Haşa ! Onlar varlıklı ve saygın kişiler değil mi ? Ama ben sıradan bir SGK emeklisiyim, bu muameleyi kuzu kuzu kabullenmem ve sesimi çıkarmamam gerekiyor değil mi ? Oy vererek seçtiğim CHPli belediye bu mu ? Bir belediye seçmenine bir kanun kaçağı, bir kaçakçı, bir suçlu gibi davranır mı ? Sizin AKPli belediyelerden ne farkınız var ki ? Siz halk düşmanı mısınız ? Seni istifaya davet ediyorum. Verdiğim oy, ödediğim ve ödeyeceğim her kuruş haram zıkkım olsun ve yazıklar olsun sizin gibi CHPli belediyeye !

  • https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-61653490

    “Kraliçe 2. Elizabeth’in tahttaki 70. yılı 4 gün boyunca birçok etkinlikle kutlanacak” BBC

    Bu kutlamalar insanlık adına utanç verici. Milyonlarca insan bu çirkin şov ve hezeyanlı kutlamalardan heyecan ve sevinç duymadı. Nazi Almanyasının yaptığı soykırım ve savaş sadece 1933-1945 yıllarını kapsar. Oysa, Avrupa krallıklarının yaptığı savaşlar, vahşet, sömürgecilik, kölecilik, kırımlar ve soykırımlar yüzyılları kapsar. Avrupa toprakları baştanbaşa masum insanların cesetleriyle doludur.   Onların insanlığa karşı işlediği suçlar çok büyüktür ve bunun bedeli ödenmelidir. Onların kibar tavırlarına, zerafetlerine, güzel elbiselerine, hayır kurumlarına yaptıkları bağışlara aldanmayın. Onlara acımayın, kendinize acıyın. Sözü uzatmaya gerek yok. Açın o kanlı tarihe bakın.

    İşte o nedenle tüm Avrupa monarşileri ortadan kaldırılmalı, servetlerine halkın yararına kullanılmak üzere el konulmalıdır. Kraliyet ailelerinin, hanedanlıkların soylarını devam ettirmelerine, ünvanlarını kullanmalarına izin verilmemelidir. Malları, mülkleri, köşkleri, menkul ve gayrimenkulleri ve sarayları müsadere edilmelidir. Ve hiçbir politikacının saraylarda oturmasına, orada bir kral ya da hükümdarmış pozlarında saltanat  sürmesine asla izin verilmemelidir. Çünkü dünya siyasetinde halen aktif olan tüm bu ortaçağ, feodal, köleci ve sömürgeci-kolonyal sistem, insanlığın ve çocuklarımızın geleceğine, insan haklarına ve birey özgürlüğüne çok kötü ve şeytani bir örnek oluşturmaktadır. Üzgünüm ama onlara artık tahammül edemeyiz ve onları artık sırtımızda taşıyamayız. Bizim yeteri kadar yükümüz var. Ya basta !

  • GS ADASININ SON HALİ MAYIS 2022

    Bir Galatasaraylı bir diğer Galatasaraylının GS Spor Kulübüne üye olmasını engellemeye çalışıyor !

    Engeleyen kim? Ekmel. Engellenen kim ? Mehmet Cengiz Yilmaz. GS 101 grubunda bu konuda tartışma yaşanıyor ve grup moderatörü Ekmel saldırgan söylemlerle Cengizin GSK üyeliğine karşı olduğunu açıkça ilan etmiş. Bu ne hırs be birader ?

    İmdi, Cengiz’in üyeliğini engellemek için kendini yerden yere atan bu zavallı adam da kim ? Bizim liseden bildiğimiz o zayıf, çelimsiz, silik, önemsenmeyen, raté çocuk mu ? Ne olmuş ona öyle ? Neden bu kadar agressif ve saldırgan ? Psikolojisinin çok bozuk olduğu ve acı çektiği anlaşılıyor. Yoksa birilerinin gözüne girmeye mi çabalıyor, yoksa bana yapmayı denedikleri gibi- ona da “Cengizi sustur” talimatı mı verildi?

    101 grubunu bu mu kurdu ? Ya da moderatör olduğu için mi böylesine Ali kıran baş kesen oldu ? Sonra o kullandığı dil ve biçem çok seviyesiz ve düşük. Böyle biri ne moderatör olabilir, ne de Duvarcı. Ben iş hayatımda çok Duvarcı gördüm: Bu kadar seviyesiz, sakil bir dil kullanan ilk defa görüyorum. Üstelik bir de bunları yazıya döküyor. Bu gidişle Locadan atarlar bunu ya da sıkı bir ihtar alır.

    Cengiz’e karşı yapılan acımasız ve aşağılayıcı eleştirilerde – ki artık bu kişisel hakarete bile girebilir- tek somut gerçek onun “hayalci” olması. Cengiz hayalci, romantik ve coşkulu bir kişiliğe sahiptir. Müzisyen ve bestecidir. Efsanevi unutulmayan yarışma parçası “Zazie”nin bestecisidir. Benim de yer aldığım GS Okul Orkestrasının 1968’de kazandığı kupa, plaket ve plak okul müzesindedir. (Tabi yok etmedilerse).

    İyi de birader hayalci olmak kötü bir şey değildir ki. Bir kulübe ya da derneğe üye olmaya da engel değildir. Hayalci insanlara da gereksinim vardır. Hayalci vizyonerdir, yani öngörülemeyen, olanaksız görünen şeyleri de hayal eder. Ayrıca, sabırsız insanlara da gereksinim vardır. Onlardaki ateş uyuşuk kitleleri ateşleyebilir. Ancak, saldırgan ve despot insanların dernek üyesi olması, yönetici veya yetkili olması tehlikeli ve sakıncalıdır. Böyle kişilerle birlik ve beraberlik sağlanamaz. Onlar kendi egolarını ve aşağılık komplekslerini tatmin peşinde olduklarından sadece düşmanlık ve nefret tohumları ekilir.

    İşte arkadaşlar GS kurumlarında egemen olan höt zöt kafa budur. Camiayı tepeden tırnağa çürüten bu çağdışı, saldırgan, kendini beğenmiş, megaloman kafadır. Bu tabi buzdağının görünen kısmıdır. Görünmeyen daha beterdir. Bu kafayı kınıyor ve lanetliyorum.

    Son olarak, şunu eklemek istiyorum. GS’nin borcunun 1,7 milyar olduğu iddia ediliyor. İyi de bu borç GS adasını veya Rivayı veya başka mülkleri apar topar satarak ödenemez molla. Kimin malını kime satıyorsunuz kardeşim ? Babanın malı mı bu ? GS camiası bir avuç gözü dönmüş muhterisin höt zötle baskı kurduğu, cebini doldurduğu, üyeleri sindirdiği, tehdit ettiği oligarşik bir yapıya mı dönüştü?

    İmdi sözü uzatmaya gerek yok: bu borcun oluşmasına hangi yönetimler yol açmışsa o para onlardan tahsil edilmelidir. Tabi o yönetimleri ibra edenlerle birlikte. Böyle yönetimleri nasıl ibra edersiniz aslanım ? Ada veya Riva’dan bir çakıl taşı, bir kum tanesi bile satamazsınız. Bakın buraya yazıyorum: Bu kafa, bu kötü ruh, bu hırs, bu bencillik bu gidişle Galatasaray Lisesini de satar, kulübü de satar. Uyan Galatasaray !

  • (Foto: El Cezire TV’nin  muhabiri Şirin Ebu Akile  işgal altındaki Batı Şeria’nın Cenin mülteci kampında röportaj yaparken -çelik yelek giymesine rağmen -İsrail askerleri tarafından 11 Mayıs 2022 günü başından vurularak öldürüldü.)

     “Siyonizm’in amiral gemisi   olan bu yasa Yahudilerin milli devletinin  diğer  tüm  devletlerin hepsinden farklı bir   devlet olduğunu pekiştirecektir.”  Yariv Levin, İç Güvenlik Bakanı

    2018 yılında yürürlüğe giren “Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adlı yasa, Filistin bölgesi ve işgal altındaki Filistin topraklarını Yahudilerin tarihsel anavatanı,  İsrail’i     Yahudilere özgü   milli  bir devlet olarak tanımlamakta, salt Yahudilere  özel ayrıcalık ve üstünlük sağlamaktadır.     “Yahudiler/Yahudi olmayanlar”  (Jews/Non-Jews) ayrımının  da  net ve açık bir biçimde   yer aldığı yasa  “ülkenin kaderini tayin etmede sadece Yahudilerin özel  ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.   İsrail’in Anayasası olarak kabul gören yasanın önemli maddeleri özetle aşağıda verilmektedir: (Yasanın tamamı dipnottadır.)   [1] 

    İSRAİL TEMEL YASASI

    İsrail Devleti’nin kurulduğu İsrail toprakları Yahudilerin tarihsel anavatanıdır.

    İsrail, kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini tayin hakkını yerine getirdiği Yahudilerin milli vatanıdır.

    İsrail’de kendi kaderini tayin hakkını kullanma hakkı Yahudilere özgüdür.

    Birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir.

    Devletin dili İbranicedir. Arapçanın düzenlenmesi kanunla belirlenecektir.

    Devlet, Yahudi yerleşimlerinin gelişimini  milli bir değer olarak görür ve  teşvik eder.

    İbrani takvimi devletin resmi takvimi olup Gregoryen takvimi de   kullanılacaktır.  

    Şabat ve İsrail bayramları  tatil günleridir; Yahudi olmayanların Şabat ve bayramlarında  tatil yapma   hakları vardır.

    YORUMLAR

    Yasa, Knesset tarafından 62  evet, 55 hayır   ve iki çekimser oyla 19 Temmuz 2018’de kabul edildi. Böylelikle    Antisemitizm artıyor, ırkçılık var diye yıllardan beri yaygara koparanlar, Holokostu kalkan olarak kullanarak mağduru oynayanlar 1948’den beri işgal ettikleri topraklarda göstere göstere Nazi Almanyasına benzer Apartheid bir  devleti tescil etmiş oldular.

    İsrail bu    de facto durumu ve bu Apartheid devleti   artık bütün dünyanın kabul etmesini istiyor. ABD ve Avrupa Birliği bunu çoktan kabullenmiş görünüyor. İnsan onuru ve özgürlüğünü tamamen    yok sayan bu Anayasayı ve İsrail’i kınamak yerine, tam tersine,    en  başta Fransa olmak üzere bir çok AB ülkesi   yeni yasal düzenlemeler yaparak Siyonizm’i eleştirmeyi Antisemitizm ile eş tutan, İsrail’i adeta dokunulmaz, eleştirilemez bir “kutsal devlet” olarak yüceltmenin önünü açacak yasal düzenlemeler, para ve hapis cezaları gibi yaptırımları yürürlüğe koydular.

    Bu gelişmelerden cesarete alan İsrail Yüksek Mahkemesi, Temmuz 2021’de söz konusu  Temel Yasanın yasal olduğuna ve devletin demokratik karakterine uygun olduğuna karar verdi.  Yasayı hazırlayan komitenin başkanı Amir Ohana  şunları söyledi:

    “Bu, tüm yasaların yasasıdır. Herkesin insan haklarına sahip olduğunu, ancak İsrail’deki milli hakların yalnızca Yahudilere ait olduğunu  vurgulayan İsrail   tarihindeki en önemli yasadır. Devletin üzerine kurulduğu temel ilke budur”.

    Bakan Yariv Levin de   yasayı İsrail’i tekrar doğru yola sokacak, Yahudilerin milli-devletinin  diğer  tüm ülkelerin hepsinden farklı bir  ülke olduğunu pekiştirecek   Siyonizm’in amiral gemisi   olarak tanımladı.   İsrail Başbakanı   Netanyahu da26 Kasım 2014’te, İsrail’in yalnızca Yahudilerin milli-devleti  olacağını savunarak  şu açıklamayı yaptı:

    “Tek  milletli bir devlet istiyorum: Yahudi milli devleti. Yahudi olmayanlara da eşit haklara sağlayan bir devlet. İsrail, Yahudi    milletini ve devletini birleştiren, din, ırk veya cinsiyet ayrımı yapmaksızın tüm yurttaşlarına eşit haklar tanıyan ilkelere sahip bir devlettir”. [2]

    Kadima partisinden Şlomo Molla  büyük bir lütufta bulunarak  şunları söyledi:

    “İsrail, Yahudilerin milli yurdudur, bu   açıktır. Ama aynı zamanda, biz Yahudi çoğunluk, azınlığın haklarını da  korumalıyız.  Yoksa yasanın   ahlaki geçerliliği yoktur.”

    Tabi bu saçma sapan çelişkiler yumağı mantıksız söylemleri ciddiye  alıp  yutanlar şimdiden yandı.    Filistinliler, liberal Amerikan Yahudileri ve solcu İsrailli entelektüeller yasayı ırkçı, antidemokratik ve utanç verici olarak kınadılar. Avrupa Birliği yasaya çok cılız bir tepki verdi: yasanın İsrail-Filistin  anlaşmazlığında iki devletli bir çözümü zora sokacağını belirtti.

     YASAYA ELEŞTİRİ VE TEPKİLER

    İsrail’in Anayasası bir çok bilim insanı, akademisyen, düşünür ve  Amerikan Yahudi Örgütü tarafından    apartheid, ırkçı ve yabancı düşmanı bir yasa olmakla ağır bir şekilde eleştirildi. Kuşkusuz bu  eleştiriler ne kadar  gerçekçi -yoksa iyi polis kötü polis eleştirisi mi – bunu irdelemek gerekir. Eğer bir ülke  uluslararası kamuoyunun tepkisini,   BM kararlarını hiçe sayarak dilediği gibi hareket ediyorsa, etnik temizlik ve kırım yapıyorsa, medya çalışanlarını dilediği gibi öldürüyorsa, Yahudilik ve Jüdaizm dışında hiçbir kültür ve inanca en ufak bir saygı duymuyorsa, Yahudi olmayanların hayatını çöp kadar değersiz görüyorsa  -BM kararlarına uymayan Libya, Irak gibi ülkelere yapıldığı gibi bu ülkeye askeri bir müdahale yapılmıyorsa-  oturup iyice düşünmek gerekir.

    Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren  bu yeni siyasal düzenin   yerel halk üzerindeki        baskı ve  sindirme      politikalarını analiz etmiş ve   kapsamlı bir raporu 1 Şubat2022 tarihinde  yayımlamıştır. Rapor   bölgesel parçalanma;  Apartheid ve  denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi;  ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma gibi konuları   içeriyor. Örgüt, İsrail’deki  düzenin   Apartheid  olduğu sonucuna varmış,   bu  insanlık dışı düzene     son verilmesi için   uluslararası toplumu bu   ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.

    Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum.  Zira, görünen  ve  anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık   tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği      bu        Apartheid-Siyonist sistem    yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir.  Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın daha da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir.

    Etik dışı olması bir yana uluslararası  hukuk tarafından kesinlikle yasaklanmış olmasına rağmen Apartheid’ın en temel unsurlarını içeren bu yasayla     İsrail’de Apartheid rejim resmen pekiştirilmiş, Yahudilerin ırk olarak üstünlüğü   dayatılmış   ve diğer milletlerden olanlar ikinci sınıf yurttaş konumuna düşmüşlerdir. 

    YAHUDİ ÜSTÜNLÜĞÜ (JEWISH-SUPREMACISM)

    Görünen o ki İsraillilerin büyük   çoğunluğu Tevrat’ın “ Allah tarafından seçilmiş halk” masallarına dayanarak tüm  uluslardan, ırklardan ayrıcalıklı ve üstün bir konumda olduklarına inanıyor ve bunu herkesin kabullenmesini istiyorlar.  Zaten binlerce yıl öncesinin dinsel inançlardan yola  çıkarak bu yasayı yayımladıkları anlaşılıyor.  [3]

    George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki   kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk  adımlarından biri  olmuştur.   15 Mayıs 2008’de   Bush’un   İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te  verdiği vaazda Yahudilerin Allah tarafından seçilmiş kutsal bir millet ve İsrail’in diğer milletlere ışık olduğuna vurgu yapması bu gidişata somut bir örnektir. [4]

     Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi suç sayılması  önerisi  bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5 Aralık 2019 tarihinde parlamentoda kabul edildi. [5]  Böylece      ırkçı bir doktrin olan Siyonizm ile İsrail’deki Apartheid düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Zira bu Apartheid-Siyonist devlet modeli yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. 

    Bu bağlamda en son gelişme 7 Nisan 2022 günü   Zelenski’nin  -durup dururken-  Ukrayna’nın  “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu.  Önce Macron,  sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın, Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi   bu yeni Apartheid-Siyonist  düzenin   dünya çapında yaygınlaşacağını somut  belirtileri olarak yorumlanabilir.  [6]

    Bu söylem  Zelenski’nin  Siyonistler  gibi  İbrahim, Musa ve Davut’a verilen  ilahi vaat ile İsrail’in  kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir.  Bu inançta oldukları görülen   Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal kayra ile kurulmuş bir devlettir. Oysa,   gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin   tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin  İsrailiyat masalları ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. 

    HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA

    Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını  iddia etmek veya  araştırmak yasa dışı   nefret suçu ve Antisemitizm olarak kabul görmekte,   bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır.   Bugün  14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan  ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır.      Bu kafileye en son 12 Nisan 2022 tarihinde Kanada da katıldı.  Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da   Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.  [7]

    Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek   İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?

     Tüm bu   cinnet,  patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında   İsrail’de olduğu gibi ABD ve Avrupa Birliğinde    salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının  ters yüz    edilerek Yahudilerin  Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu, bu ırkın saflığının korunması gerektiğinin       tüm uluslara kabul ettirilebileceği;  onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek  her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği;     Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır  hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını   göz ardı edemeyiz.   

     Evanjelistler ve Mormonlar gibi Yahudilerin kutsal bir ırk oluğunu savunan Kiliselerin yanı sıra Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. 

    Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler  kamuoyunu ve  insanları büyük ölçüde böyle bir ortama dolaylı yollardan hazırladılar, herkes de bu  kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor.  Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde.   Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak.  Dünyanın ve insanlığın mesihsel kehanetlerle tek bir devletin  hizmetçisi ve kölesi haline gelmesi istemiyorsak o zaman  bu korkunç gidişata direnmemiz ve  BİR DAHA ASLA SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…

    DİPNOTLAR

    11 — TEMEL İLKELER

    A. İsrail toprakları, İsrail Devleti’nin kurulduğu Yahudilerin tarihsel vatanıdır.

    B. İsrail, kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini tayin hakkını yerine getirdiği Yahudilerin milli vatanıdır.

    C. İsrail’de kendi kaderini tayin hakkını kullanma hakkı Yahudilere özgüdür.

    2 — DEVLETİN SEMBOLLERİ

    A. Devletin adı “İsrail”dir.

    B. Eyalet bayrağı beyazdır, kenarlarına yakın iki mavi çizgi ve ortada mavi bir Davut Yıldızı vardır.

    C. Devlet amblemi, her iki tarafında zeytin yaprakları ve altında “İsrail” kelimesi bulunan yedi kollu bir şamdandır.

    D.  Milli marşı “Hatikva”tır.

    E. Devlet sembollerine ilişkin detaylar kanunla belirlenecektir.

    3 — Devletin Başkenti

    Kudüs, eksiksiz ve birleşik, İsrail’in başkentidir.

    4 — Dil

    A. Devletin dili İbranicedir.

    B. Arap dilinin devlette özel bir statüsü vardır; Arapçanın devlet kurumlarında veya onlar tarafından kullanımının düzenlenmesi kanunla belirlenecektir.

    C. Bu fıkra, bu kanun yürürlüğe girmeden önce Arap diline verilen statüye zarar vermez.

    5 — Sürgünlerin Toplanması

    Devlet, Yahudi göçüne ve sürgünlerin toplanmasına açık olacak.

    6 – Yahudilerle bağlantı

    A. Devlet, Yahudilerin ve Yahudiliklerinden veya vatandaşlıklarından dolayı sıkıntıda veya esaret altındaki vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için çaba gösterecektir.

    B. Devlet, devlet ile Yahudiler arasındaki yakınlığı güçlendirmek için diaspora içinde hareket edecektir.

    C. Devlet, Diasporadaki Yahudilerin kültürel, tarihi ve dini mirasını korumak için hareket eder.

    7 — Yahudi Yerleşimi

    A. Devlet, Yahudi yerleşimlerinin gelişimini  milli bir değer olarak görür ve  teşvik etmek için hareket edecektir.

    8 — Resmi Takvim

    İbrani takvimi devletin resmi takvimi olup Gregoryen takvimi de resmi takvim olarak kullanılacaktır. İbrani takviminin ve Gregoryen takviminin kullanımı kanunla belirlenecektir.

    9 — Bağımsızlık Günü ve Anma Günleri

    A. Bağımsızlık Günü, devletin resmi  milli bayramıdır.

    B. İsrail Savaşlarında ve Holokost’ta Düşenleri Anma Günü ve Kahramanlığı Anma Günü,   resmi anma günleridir.

    10 — Dinlenme ve Şabat Günleri

    Şabat ve İsrail bayramları, devlette yerleşik dinlenme günleridir; Yahudi olmayanların Şabat ve bayramlarında dinlenme günleri sürdürme hakları vardır; Bu konunun detayları kanunla belirlenecektir.

    11 – Değişmezlik

    Bu Temel Kanun, Knesset üyelerinin çoğunluğu tarafından kabul edilen başka bir Temel Kanun olmadıkça değiştirilemez.

    2 Prime Minister of Israel, Benjamin Netanyahu, defended his draft of the Nation-State bill on 26 November 2014, declaring Israel to be “The nation-state of the Jewish people, and the Jewish people alone”. He also clarified: “I want a state of one nation: the Jewish nation-state, which includes non-Jews with equal rights.”  Being the land of the Jewish people, the PM is of the opinion that Israel is thus entitled to principles that combine the nation and the state of the Jewish people and grant “equal rights for all its citizens, without discrimination against religion, race, or sex”. (Wikipedia)

     3 İlginçtir Wikipedia’nın İngilizce metnini Google translate ile Türkçeye çevirirken bazı hassas tümcelerin ve sözcüklerin otomatikman sansür edildiğini ve çevrilmediğini gördüm. Hiç şaşırmadığımı belirteyim.  

    4 Bush’un vaazından alıntılar: “Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael     için   vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı      Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de   peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin,  Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”     İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti.    Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor.   Ağlama Duvarına dokundum,   dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın   bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor.  İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır.   Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir  milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere   ışık olan modern bir toplum  kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz.  Allah sizleri kutsasın.”

    5 Yasada yer alan     ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesi de tamamen mantıksızdır.    zira   İsrail nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmaktadır.

    6 Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:  “Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak.  ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız.      Halkımız bizim büyük   ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine  özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.

    7 Oysa,    çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır. 


  •  Haziran’da gerçekleşecek Galatasaray Pilavı  için  Galatasaraylılar Derneği (GS Cemiyet)  ve “En Vélocu” taifeyi şimdiden uyarıyorum: Sakın ha ! Sakın ola ki   geçen seneki rezillik ve bayağılık bu sefer tekrarlanmasın. O pedofil ve pornografik “En Vélo” şarkısı söylenmesin ve  tekrar “Galatasaray İlahisi” ya da  “Galatasaray Marşı” diye lanse edilmesin.  Kendinize gelin artık ! Çok istiyorsanız aranızda toplaşıp tepişerek söyleyin. Ancak marş söyleyecekseniz Tevfik Fikret’in “Millet Şarkısı” nı söyleyin. Tabi nefesiniz yetiyorsa. Anlaşıldı mı aslanım ? 

    NE OLMUŞTU ?

       2021 Haziran Pilavında paillarde, pedofil ve müstehcen bir şarkı  olan En Vélo “Galatasaray Marşı” ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GS Cemiyet  tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi, Youtube da iftiharla paylaşıldı.  Bu şamataya masada bulunan Fransanın İstanbul Başkonsolosu da katıldı. Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir  dönemde…  Sözleri bir daha anımsayalım:

    « En revenant de Paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    (Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)

    İmdi dikkat edersek   şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun  yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo  davranış, hem  tecavüz, hem de küçük bir kızın aşağılanması söz konusu.      Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan, açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren  ahlak dışı şarkılar   kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: O eski sözler yeni versiyonlardan çıkarılmış.  Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım.   Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.

    Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan söz eden bu şarkı   Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere,   istifalara  kulak asılmadı ve   video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı.    Ben bu durumu protesto edince bir sürü hakaret bana da yağdırıldı, telefonla arandım ve çenemi kapatmam istendi. Tabi ki geri adım atmadım ve bu skandalı her ortamda paylaşacağımı Cemiyet başkanı adına beni arayan   sınıf arkadaşıma ilettim: “O adama benden selam söyle bu konuda asla geri adım atmayacağım ve tepkimi sürdüreceğim” dedim. Sonunda, iş  çığırından çıkınca Haziran sonunda    istemeye istemeye yayından kaldırdılar.  

    Galatasaray Lisesinde 1960lı yıllarda okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı  Yetiştiricide ve Lisedeyken  büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini ve GS Cemiyeti kınıyorum.  Cemiyet   GSli kız kardeşlerimizden ve camiadan özür dilemek zorundadır.  Ve hemen.

  • 04.05.20224 Mayıs 2022

    Almanya’da yapılan bir araştırma, koronavirüs aşılarının yol açtığı ağır yan etkilerin resmi verilerden 40 kat fazla olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar aşı komplikasyonları konusunda harekete geçilmesi çağrısı yaptı. Almanya’nın önde gelen tıp fakültelerinden Berlin Charité’nin, koronavirüs aşılarının yan etkileriyle ilgili yaptığı araştırma, aşı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

    Prof. Dr. Harald Matthes yönetiminde bir yıldır sürdürülen araştırma, koronavirüs aşılarının yan etkilerinden kaynaklanan vakaların, Almanya’da aşıların güvenliğinden sorumlu kurum olan Paul-Ehrlich Enstitüsü’nün (PEI) kayıtlarındaki rakamlardan 40 kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

    Almanya çapında koronavirüse karşı aşılanmış 40 bin kişinin, aşının etkileri konusunda düzenli aralıklarla yanıtladığı sorulara dayanan araştırma, aşılı 1000 kişiden sekizinin ağır yan etkilere maruz kaldığını gösteriyor. PEI rakamlarına göre ise 1000 doz başına sadece 0,2 ağır yan etki bildirilmiş durumda.

    Alman kamu yayıncılık kuruluşu MDR’e konuşan Prof.Dr. Harald Matthes, sonucun İsveç, İsrail, Kanada gibi diğer ülkelerdeki rakamlarla örtüştüğünü ve şaşırtıcı olmadığını belirterek, aşı üreticilerinin kendi araştırmalarında da benzer sonuçlar çıktığını kaydetti. Matthes, çocuk felci, kızamık gibi geleneksel yöntemlerle üretilen aşılarda ağır yan etki oranının çok daha düşük olduğuna dikkat çekti.

    Aşılama sonrasında haftalar ya da aylar boyunca devam eden ve tıbbi tedavi gerektiren semptomlar “ağır yan etki” olarak sınıflandırılıyor. Kas ve eklem ağrıları, kalp kası iltihaplanması, bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonları, sinir sistemindeki rahatsızlıklar bu sınıfta yer alıyor.

    179 milyon dozda 500 bin ağır vaka

    Prof. Dr. Matthes, ağır yan etkiler dahil olmak üzere yan etkilerin genelde üç ila altı ay sonra azalmaya başladığını, hastaların yüzde 80’inin iyileştiğini, ancak bazılarının daha uzun sürebildiğini belirtti.  

    Almanya’da şimdiye kadar 179 milyon doz aşı uygulandığına işaret eden Matthes, “Almanya’da Covid aşıları sonrasında yaklaşık 500 bin vakada ağır yan etki görülüyorsa doktorlar olarak harekete geçmemiz gerekir. ‘Aşı karşıtı’ diye etiketlenmeden kongrelerde, kamuoyu önünde açık bir şekilde tartışmamız gerekiyor” dedi.

    “Aşı karşıtı” baskısı

    Ağır yan etkilere maruz kalan hastaların büyük çoğunlukla ciddiye alınmadığını ve yalnız bırakıldığını belirten Matthes, doktorların ya hazırlıklı olmadıkları ya da siyasi bir tartışmada taraf olarak görülmekten kaçındıkları için semptomları genelde aşıyla ilişkilendirmediğini kaydetti. Matthes, kendilerine ulaşan hastaların da etkin bir tedavi için aylarca kapı kapı dolaştıklarını anlattıklarını, bunun şüpheli vakaların resmi kayıtlara yansımıyor oluşunu açıkladığını belirtti.

    Almanya’da sağlık sigortası kurumu BKK Provita’nın Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Schöfbeck, Nisan ayında aşı yan etkileri konusunda sigorta kayıtlarıyla PEI rakamları arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu açıklamış ve ellerindeki verileri paylaşmak üzere PEI’den görüşme talep etmişti. Schöfbeck bu görüşmeyi gerçekleştiremeden “aşı karşıtı” olduğu suçlamasıyla görevinden alınmıştı.

    Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach da koronavirüs aşılarının yan etkisinin bulunmadığını savunarak aşı zorunluluğu getirilmesi girişimine öncülük etmişti. Ancak aşı zorunluluğuna dair Mart ayında Federal Meclis’e sunulan yasa tekliflerinin hiçbiri gerekli çoğunluğa ulaşamadı. Hükümet, sonbaharda yeni yasal düzenleme girişiminde bulunacağının sinyallerini veriyor.

    Uzun Covid semptomlarıyla örtüşüyor

    Uzun Covid hastalığından bilinen pek çok semptomun aşı yan etkileriyle örtüştüğüne dikkat çeken Matthes, uzmanlaşmış kliniklerin aşı komplikasyonlarına maruz kalan hastalara da açılması gerektiğini vurguladı. Nöroloji ve kardiyolojinin yanı sıra kan yıkama (aferez) konusunda tecrübeli olan yoğun bakımlar ve diyaliz merkezlerinin de tedaviye dahil olabileceğini belirten Matthes, aşı komplikasyonlarına karşı etkili tedavi geliştirmeye çalıştıklarını kaydetti.

    Prof. Dr. Matthes, sorunun ana nedeninin vücudun kendi hücrelerine karşı geliştirdiği antikorlar (otoantikorlar) olduğunu belirterek “Sıklıkla sorunun nedeni, hastanın kanında çok fazla otoantikor bulunması. Bu nedenle öncelikle hangi otoantikorların ne sayıda var olduğunun bilinmesi gerekiyor… Teşhis konduğunda, fazla antikorların, bağışıklık sistemi ilaçla baskılanarak ya da özel kan yıkama yöntemiyle kandan uzaklaştırılması gerekiyor” dedi.

    (DW’nin bu haberini Facebook’ta paylaştığım için 2 gün hesabım donduruldu)

    Kaynak: https://www.dw.com/tr/almanyada-aşının-yan-etkileri-tartışılıyor/a-61685295?fbclid=IwAR0ClS9nNoiqNn1Pav6BrrXdw9sIBcDN4-lq1kas_MSchahhBC32z_Ej7OU

  • Tarihin hiçbir döneminde Galatasaray Spor Kulübü Derneği (GSKD) ve GS kurumları böylesine acınacak ve çirkin durumlara düşmemişti.

    Süper ligi ortanın altında 13.cü bitiren başarısız Galatasaray’ın Başkanı, Yönetim Kurulu ve Divan kurulu üyeleri sonunda birbirine girdi.   Suçlamalar, tehditler, raporlar, yasal işlemler  havada uçuşuyor. Futbol ve spor unutuldu.

    Ne oluyor ?  Olan sanırım şu: Artık “kol kırılır yen içinde” kalır   zihniyeti yürümüyor.

    Kimseyi desteklemiyorum ve kimseye işaret falan da göndermiyorum. Ama Burak Elmas’ın Başkan olması içerde yıllardır birikmiş bu cerahat ve pisliğin patlamasına yol açtı.  Işıtan Gün’ün hazırladığı rapor da medyaya açıklanınca  kıyamet koptu.

    “Galatasaray’ın birleşmeye niyeti yok. Bunu gördüm. Galatasaray hizmet etmeyi değil, nefreti birleştirdi”

    diyor Burak Elmas…

    Galatasaray Başkanının sözleri bunlar… Evet acı sözler ve acı gerçek işte bu. Galatasaray’da nefret egemen oldu. Sanırım o nefretin kökeninde   bir türlü paylaşılamayan bir Galatasaray Hanı Yağma’sı (Yağma Sofrası) var. Fikret’in o ünlü şiiri Galatasaray  için de geçerli.

    İnanamıyorum… Sanki kötü, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir karabasanın içindeyim. Ben 1961’de Galatasaray Lisesine girdim. 1971’de mezun oldum. İki sene çaktım ama hiç şikayetçi değilim. Ankara’ya gitme söz konusu olunca hemen 1972’de  Hasnun Galip’e çat kapı gidip GSKD’ye üye oldum. 2003’te   Divan Üyesi seçildiğim resmi bir yazıyla bildirildi. Ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. İlk toplantılara büyük heyecanla gittim. Ama sonradan özel nedenlerden dolayı   gidemedim. Galatasaray Üniversitesi yangınından sonra sürekli olarak GS kurumlarındaki sorunlara ve çürümeye dikkat çekmeye çalıştım ama kulak asan olmadı. Dışlandım, hakaret mesajları ve telefonlar geldi. Kabak tadı verdiğim ve çenemi kapatmam gerektiği  bildirildi. Bunları sosyal medyada paylaştım. Ne desem artık bilemiyorum.

    Başkan Burak Elmas (1974 doğum.ta.) Avusturya Lisesi mezunu, Başkan adayları Eşref Hamamcıoğlu (1954), Metin Öztürk (1961) ve Fırat Develioğlu (1964) ise Galatasaray Lisesi mezunu.

    “Galatasaray’da olan tek şey var. İktidar olmayı iradesi. Herkesin iktidar olma iradesinin olduğu bir ortamda da birleşmek çok zor.    Galatasaray’da bir fikir mücadelesi olacak. Üyelerimizden hangi fikir daha kuvvetli destek alırsa   o fikir Galatasaray’da devam edecek”

      diyor Burak.  Umarım bir fikir mücadelesi olur. İmdi, 72 yaşında gelmiş bir  Galatasaray mezunu ve eski bir Divan Üyesi olarak   bir çağrı ve uyarıda bulunmak istiyorum:

    Mücadele edin ama centilmence, nezaketi elden bırakmayın. Barışın   ve hoşgörülü olun. Ama hiçbir şeyi de uzlaşıp hasır altı etmeye kalkmayın. Bir Galatasaraylı bir başka Galatasaraylının düşmanı olabilir mi ? Saygın ve olaysız bir seçim olsun. Aksi takdirde    kayyum da atanır, seçimler iptal de olur, yeni yasaya göre şirketleşen kulüpler yabancılara da satılabilir ki gidişat onu gösteriyor. Benden uyarması. Keyfiniz bilir aslanım.

  • AMERİKAN MARSHALL YARDIMI LOGOSU

    Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından birinci derecede sorumlu olan İttihat ve Terakki  Cemiyetinin (İTC) masonik bir örgüt olduğunu herhalde bilmeyen yok değil mi ? Almanya’nın dolduruşuyla savaşa giren İTC Osmanlı’nın yok olmasına yol açmış,  İTC de yok olmuş, ama Localar hala varlıklarını sürdürmektedir.  Bu   traji-komik bir paradoks değil mi ?

     Üst yönetimi Masonlardan oluşan   İTC 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla siyasal bir partiye dönüşmüş, 1912 yılında   iktidar olmuştur.  İTC’ye ilk başta üye olan   Mustafa Kemal’in de Mason olduğu,  daha sonra ayrıldığı iddia edilir. Olabilir ya da olmayabilir. Sonuçta Atatürk İttihatçılar  ve Masonlar ile yollarını ayırmıştı ve partiye karşı eleştirileri şöyleydi:

    1. Cemiyet gizli bir komite kimliğinden sıyrılmalı ve  çağdaş bir siyasal parti haline gelmelidir.
    2.  Ordu siyasetten kesinlikle   çekilmelidir.
    3. Cemiyet ile Masonluk arasındaki ilişki kesilmeli,   tüzüğünden  masonik biçimsel kurallar çıkartılmalıdır.
    4. Devlet işleri   din işlerinden ayrılmalıdır.

     Çanakkale zaferine rağmen, I.ci Dünya Savaşının korkunç bir yıkım ve yenilgiyle sonuçlanması   600 yıllık Osmanlı imparatorluğun sonu olduğu gibi İttihatçıların da    sonu olmuştur.     İTC Hükümeti istifa ettikten sonra   yöneticileri      Talât, Enver ve Cemal Paşalar 3 Kasım 1918 gecesi  bir Alman      denizaltısıyla İstanbul’dan gizlice Odessa’ya kaçmışlardır. [1]        

      İTC liderlerinden Talât Paşa 15 Mart 1921 Berlin, Cemal Paşa 22 Temmuz 1922’de Tiflis’te  Ermeni  teröristlerce  öldürülmüştür. Enver Paşa’nın ise 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’da Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldüğü ileri sürülür. [2]

    Mustafa Kemal  Atatürk, Cumhuriyeti   kurarken yeni rejim için sakıncalı  bulduğu   İttihatçı kalıntılarını, şeriatçıları, tarikatları  ve Mason cemiyetinin    ortadan kaldırılmasını bir zorunluk olarak görmüştür.   1926 yılındaki İzmir suikastı girişiminde İstiklâl Mahkemesince suçlu bulunan    İttihatçılar cezalandırılmış ve örgüte karşı geniş bir tasfiye operasyonu gerçekleştirmiştir. 1935 yılında ise Atatürk’ün emriyle tarikat, tekke ve zaviyelerle birlikte Localar da kapatılmıştır.

    LOCALARIN AÇILIŞI VE AMERİKAN MARSHALL YARDIMI

    Ancak, Atatürk’ün   kapatmasına rağmen yerine geçen İnönü Locaların yeniden açılmasına izin verecektir. 5.2.1948’de   açılış ve kuruluş için başvuruda bulunan Mason dernekleri tüm ülkede yeniden faaliyete geçmişlerdir.   Sonuçta Osmanlı batmış ama Localar tekrar açılmış ve   Türk siyasetinde, sosyal kurumlarda ve iş dünyasında yeniden etkin olmuşlardır.

    1948 yılından sonra Atatürk ve Atatürk devrimlerine ihanet süreci adım adım gelişmeye başlamıştır. Locaların faaliyete geçmesiyle   eş zamanlı olarak 3.4.1948’de   Cumhurbaşkanı İnönü’nün oluru ile Amerikan Marshall Yardımı başlamıştır. İlk iş olarak İnönü Türkiye’deki uçak fabrikalarını kapanmaya zorlayacak ekonomik yaptırımları yürürlüğe koymuştur. 10.6.1952  tarihine kadar sürecek Marshall yardımı süresince Türkiye’ye 140milyon   hibe, 85 milyon   borç olmak üzere toplam 225 milyon dolar  ödenmiştir. 1950 yılında İnönü’den devraldıkları  uydulaşma politikasını   Celal Bayar-Menderes hükümetleri ve ondan sonrakiler başarıyla sürdürmüşlerdir.

    18.2.1952’de Cumhurbaşkanı Bayar’ın imzasıyla Türkiye NATO’ya girmiştir.  Arkası zaten çorap söküğü gibi gelmiş, ABD kökenli diğer masonik örgütler, vakıflar, hayır cemiyetleri de Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Rotary 1954, Lions 1963’te faaliyete geçmiştir.

    İmdi şu soruyu sormak gerekiyor:  İktidarı ele geçirip Osmanlının yıkılması neden olan Localar ve benzeri masonik örgütlerin Türkiye’de tekrar faaliyete geçmesi, ortalıkta cirit atması ve hemen hemen her kuruma sızmalarına nasıl izin veriliyor, nasıl göz yumuluyor ?  Madem bu dernekler, kurumlar   ülke için  çok iyi ve faydalıydılar da o zaman Atatürk neden hepsini aynı sepete doldurup tekke, dergah, zaviye ve tarikatlarla birlikte Locaları da 1935 yılında kapattı ?  Demek ki Atatürk bunların arasında bir fark görmüyor, hepsini  tek bir kategorik olumsama içinde görüyordu. Umarım bu dernekler ve örgütler Osmanlı gibi Türkiye’nin yıkılmasına neden olmazlar. Ne dersiniz ?  


    [1] Bu son kongrede, İTC’nin yurt içinde kalan yöneticileri, Yenilenme Partisi (Teceddüt Fırkası) adlı   bir parti kurarak etkinliklerini sürdürmeyi denedilerse de  yenilenme olmamıştır.  Partinin yöneticileri arasında Yunus Nadi,  Tevfik Rüştü gibi isimler yer alıyordu. 1919 yılında   Divanı Harpte yargılanan İttihatçılar  Malta’ya sürülmüş olup içlerinde Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Ali Fethi (Okyar), Rauf (Orbay), Hüseyin Cahit (Yalçın), Halil (Menteşe), Mustafa Hayri (Ürgüplü) gibi yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli kişileri bulunmaktaydı.

    [2] İttihatçılar  1921’de  sürgünden döndükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında     önemli roller üstlenmişlerdir.  Atatürk ve Lenin’in yakınlaşması  ve  Türk-Sovyet  hükümetlerinin  anlaşması üzerine SSCB’nin Enver  Paşa  ve yandaşlarını  ortadan kaldırdığı     iddia edilir.   Enver’in   SSCB’ye karşı      şeriatçı bir ayaklanmaya  destek vermek   üzere Türkistan’a gittiği ve orada  Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken 4.8.1922’de öldüğü bilinir.  İki ay sonra  1.10.1922’de TBMM’nin   saltanatı kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sona ermiş olur.

  •  20.4.2022 tarihinden itibaren ARTE TV kanalında yayımlanmaya başlayan “Antisemitizm’in Uzun Tarihi” (The Long History of Antisemitism) adlı dizininin  –özellikle son bölümü izlendiğinde– asıl amacın Siyonizm karşıtlığının  Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlamaya çalışmak olduğu anlaşılıyor.      Dört bölümden oluşan   dizinin  Holokost’u istismar ederek duygu sömürüsü ve mağduriyet edebiyatı yapmak,  İsrail’in Batı medyası tarafından görmezden gelinen   işgal, etnik temizlik, saldırganlık ve sistematik-demografik katliam politikalarını kamufle etmek ve İsrail’deki Apartheid rejimin propagandasını yapmak üzere hazırlandığı anlaşılıyor. ARTE’nin Apartheid bir devletin propaganda aracına dönüşmesi utanç verici ve çok tehlikeli bir gidişat.

     IRKÇILIĞI ELEŞTİRMEK YASAL BİR SUÇ OLDU !

    Irkçı bir doktrin olduğu BM kararıyla kesinleşmiş  olduğu halde Siyonizm’i eleştirmek başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde artık yasal bir suç olarak kabul ediliyor. [1] Macron’un deyimiyle Siyonizm’i eleştirmek (Anti-Siyonizm)    Antisemitizmin yeni bir türü “Neo-Antisemitizm” olarak görülüyor.

     Böyle akıl dışı uçuk iddialarda bulunmak, bu bağlamda yasalar çıkartmak ve     dünya çapında yoğun bir propaganda yürütmek, Holokost yerine İbranice “Şoah” kelimesinin kullanılmasında ısrar etmek dünyanın aklını yitirdiği, mantıksal ve entelektüel bir kaosa sürüklendiğinin göstergeleri.

    5.12.2019 tarihinde böyle bir yasanın Fransız parlamentosunda kabul edilmesi üzerine 127 Yahudi akademisyenin Macron’a karşı yayımladıkları deklarasyonu özet olarak bir kez daha anımsatıyorum:

    “Yahudi tarihi  konusunda uzman olan   biz Yahudi akademisyenler     bu  yasaya karşıyız.    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz.     Ancak, bu  yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır.     Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor,   Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor.    Holokost kurbanı birçok insan Anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin   çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir.  Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Anti-Siyonist   olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler     yasadaki   ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı  bulduklarını, zira  ülke nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.

     Çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  bu tür yasalara karşı çıkmışlardır.  Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden kurgulanarak  İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekmişti. Ama kimim umurunda ?

      Allah tarafından seçilmiş bir İbrani aşireti ve güya kutsal olduğu iddia edilen bir soy, bir etnik grup, bir ırk tarafından yönetilmek ve güdülmek istemiyorsak, bu saçma sapan Tevrat masallarına,  bu akıl almaz korkunç gidişata ve uygulamalara sonuna kadar ve şiddetle direnmemiz gerekiyor.  O zaman   BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demeliyiz.  Hem de çok geç olmadan…


    [1] 10 Kasım 1975 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Siyonizm’in   “ırkçılık ve ırksal ayrımcılık” olduğunu   3379 sayılı kararıyla kabul etmiştir. Bu bağlamda Siyonizm   Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırkçı apartheid ve sömürgecilik rejimi  ile   eş tutulmuştu. Salt Yahudi ırkını kapsayan  ırkçı-dinci bir ideoloji olan Siyonizm Nazizm’in kippalısıdır. Gamalı Haç’ın yerini Magen yıldızı almıştır.

    BM’nin bu kararı     uluslararası kuruluşların ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemine   karşı hazırlamış  somut rapor  ve   belgelere dayanıyordu.    Bu   belgelerde     Siyonizm’in, belli bir ırkın üstünlüğünü  temel alan  bir doktrin  olduğu, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanıyor,  dünya ülkelerinin bu tehdide karşı ortak tavır sergilemesi için çağrı yapılıyordu.

     Bu karara 72 ülke evet  , 35 ülke hayır oyu vermiş, 32 ülke ise çekimser kalmıştı. Evet oyu verenler arasında Türkiye, SSCB, Çin, Küba, Arnavutluk, Brezilya, Bulgaristan,  Çekoslovakya, Macaristan, Meksika, Portekiz, İran ve  Arap ülkeleri vardı   Avrupa ülkelerinin çoğu hayır oyu vermişti.  .  

      ABD,  BM’nin   bu karar ile  Sovyetler Birliğinin Amerika’ya saldırdığını iddia edecek kadar kendini kaybetmiş,      kararın antisemit,  ahlak dışı     olduğunu,     siyah, kahverengi ve beyaz Yahudilerin olduğunu,  Yahudi dinine herkesin geçebileceğini,  üstelik   Yahudilerin bir ırk olmadığını  iddia etmişti.

  • GSK, GSÜ, GEV, GSD, GSL gibi kurumlardan oluşan Galatasaray topluluğunda son dönemde iyice su yüzüne çıkan kaos, çatışma, skandal ve yolsuzlukları önlemek ve çözüm bulmak amacıyla –her şeyin üstünde ve her tür baskıdan uzak — bağımsız bir  onarım (tahkim) heyeti kurulması gerektiği kanısındayım. Sosyal adalet ilkeleri, evrensel insan  hakları ve Galatasaraylı sessiz çoğunluğun korunması temelinde kurulacak ve camiada radikal bir devrim gerçekleştirecek bu yapının adı “Bağımsız Galatasaray Onarım  Kurulu” veya benzer uygun başka bir ad olabilir.  Kurulun ana hedef, eylem, misyon ve vizyonu  hakkında  kabaca bir   fikir vermesi bakımından ben bazı önerilerde bulundum. Bu önerilerimin taslak olduğuna bir daha vurgu yapıyorum. Eksik ve yanlış yerler kuşkusuz vardır. Ben hukukçu değilim. Ama gönlümden geçen düşünceler bunlar:

    •  Öncelikle  aidatlarını ödemediği gerekçesiyle GSK’den toplu halde atılmış olduğu ileri sürülen yaklaşık 2.000 üye – varsa eğer ve sayı her ne kadar ise-  tekrar üyeliğe alınacaktır.
    • Bu üyeler  hangi dönemde atılmışsa o dönemdeki yönetimler üyelerden teker teker yazılı olarak özür dileyecektir.
    • Bu üyelerin aidat borcu varsa silinecektir veya onların borcu onları üyelikten atan yönetimlerden tahsil edilecektir.
    • Üyelikten toplu olarak atılmış olanlar bundan böyle hiçbir şekilde üyelik aidatı ödemeyecektir.
    • 65 yaş üstü üyeler aidattan muaf olacak ve bu bağlamda gerekli tüzük ve yönetmelik değişikliği 1-4 maddeleri kapsayacak şekilde değiştirilecektir.
    • GSK’nın bu duruma gelmesine yol açan yönetimlerin ve yöneticilerin bir daha hiçbir şekilde seçimlerde aday olmasına, seçilmesine veya dolaylı ve dolaysız olarak Galatasaray camiasının hiçbir kurumunda yönetime gelmesine izin verilmeyecektir.
    • “En vélo” skandalına yol açan GSD yönetimi de bu kapsamda değerlendirilecektir.
    • Söz konusu  Kurulun yapısı, çalışma  yöntemleri, sekretarya, eksperler, uzmanlar,  bilirkişi vs   bu konularda deneyimli, hiçbir masonik derneğe üye olmayan “vicdanı hür, fikri hür” Galatasaraylılar tarafından belirlenecek ve  üyeler onların arasından seçilecektir

  • KUDÜS’TEKİ APARTHEID DUVARI

    (Avdet: Dönüş, geri gelme; İng: Advent; Fr: Avènement)

    İsrailli tarihçi Prof. Shlomo Sand 2008’de yazdığı “Yahudi halkı nasıl icat edildi” kitabında İsrail’deki devlet düzeninin demokrasi değil,  “etnokrasi”  olduğundan söz eder. Yani belli bir etnik grubun, ya da ırkın egemen olduğu bir sistem. Oysa,   2018’de “Temel Yasa” nın İsrail’de yürürlüğe girmesiyle   etnokrasi “Jews/non-Jews” ayrımının net bir şekilde yapıldığı ve   Yahudi ırkından gelenlere özel ayrıcalıkların tanındığı   apartheid   bir    yönetime dönüştü.  

    İsrail’in Anayasası olarak    Knesset’te kabul gören   bu yasaya göre “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar”   ayrımı net ve açık bir biçimde yasada yer aldı. Temel Yasa, İsrail’i “Yahudilerin tarihsel anayurdu” olarak tanımlıyor ve “Yahudilerin   ülkenin kaderini tayin etmede özel  ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.

    Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren  bu yeni düzenin   yerel halk üzerindeki baskı ve  sindirme      politikalarını analiz etmiş ve   kapsamlı bir raporu 1.2.2022 tarihinde  yayımlamıştır. Rapor   bölgesel parçalanma;  Apartheid ve  denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi;  ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma uygulamalarını içeriyor. Örgüt, İsrail’deki  düzenin   Apartheid  olduğu sonucuna varmış,   bu  insanlık dışı düzene     son verilmesi için   uluslararası toplumu bu   ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.

    Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum.  Zira, görünen  ve  anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık   tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği      bu        Apartheid-Siyonist sistem    yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir.  Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir.  Bunun işaretlerini Bush’un 2008’deki vaazında (!),  5.12.2019’da  Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi yasal   suç sayılmasının Fransız Meclisinde kabul edilmesinde,  Zelenski’nin Ukrayna’yı Büyük İsrail yapma hayallerinde görmekteyiz:  

    BUSH’UN VAAZI !

     George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki   kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk  adımlarından biri  olmuştu.   15 Mayıs 2008’de   Bush’un   İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te  verdiği vaazın (!)     özeti şöyle :

    “Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael [1]   için   vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı      Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de   peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin,  Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”   

      İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti.    Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor.   Ağlama Duvarına dokundum,   dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın   bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor.  İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. [2]

     Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir  milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere   ışık olan modern bir toplum  kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz.  Allah sizleri kutsasın.”

    SİYONİZMİ ELEŞTİRMENİN ANTİSEMİTİZM OLARAK KABUL EDİLMESİ

    Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi suç sayılması  önerisi  bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5.12.2019 tarihinde parlamentoda kabul edilmişti.   Macron’un   partisi   (LREM) tarafından yapılan teklifin kabul edilmesiyle, Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) Antisemitizm tanımlanması  da onaylanmış oldu.   Fransız parlamentosu Antisemitizm tanımını Siyonizm karşıtlığını da kapsayacak şekilde genişletti. Böylelikle siyasal ve ırkçı bir doktrin olan Siyonizm bu yasayla korunmaya alınmış oldu. Akademisyenlerin tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri ve yayınladıkları bildiri   özetle şöyle:

    “Yahudi tarihi  konusunda uzman olan   biz Yahudi akademisyenler     bu  yasaya karşıyız.    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz.     Ancak, bu  yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır.     Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor,   Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor.    Holokost kurbanı birçok insan anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin   çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir.  Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetine işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Antisiyonist   olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler   ayrıca yasa tasarısındaki   ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı  bulduklarını, zira  ülke nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.

    ZELENSKİ VE AVRUPA BİRLİĞİNİN HEZEYANLARI

    Bu bağlamda en son gelişme 7.4.2022 günü   Zelenski’nin  -durup dururken-  Ukrayna’nın savaş sonrası  “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu.  Önce Macron,  sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın 10.4.2022’de; Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının 13.4.2022’de Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi   bu yeni Apartheid-Siyonist  düzenin   somut  belirtileri olarak yorumlanabilir.  Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:

     “Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak.  ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız.      Halkımız bizim büyük   ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine  özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.

    Bu söylem   “Büyük İsrail” olmayı düşleyen Zelenski’nin de  Siyonistler ve Bush gibi  İbrahim, Musa ve Davut’a verilen tanrısal vaat ile İsrail’in  kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir.  Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal bir devlettir.

    Oysa,   gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin   tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin Apartheid-Siyonizm ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. O nedenle bu yeni süreçteki olası gelişmeleri a priori   öngörmeye çalışmamı bambaşka  ve akıldışı   bir dünyanın insanlığa dayatılmakta olduğu yolunda bir uyarı olarak kabul edin,  komplo teorisi olarak yorumlamaya kalkışmayın.   Anlaşıldı mı ?

    Tüm bu   cinnet,  patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında Apartheid İsrail’de şu an yapıldığı gibi ABD ve Avrupa Birliğinde   salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının  ters yüz    edilerek Yahudilerin  Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu ve ırkın korunması gerektiğinin   Hristiyanlara ve   tüm uluslara kabul ettirilebileceği;  onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek  her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği;     Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır  hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını   göz ardı edemeyiz.   Dünyaya büyük değerler kazandırmış bir ulus nasıl ki toplumsal bir psikoza kapılarak Nazilerin peşinden gitmişse, aynı şekilde insanlık da bu Nazi  taklidi Apartheid-Siyonistlerin peşinden gidebilir.

    HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA

    Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını  iddia etmek veya  araştırmak yasa dışı   nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görmekte,   bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır.   Bugün  14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan  ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır.      Bu kafileye en son 12.4.2022 tarihinde Kanada da katılmaya karar verdi.  Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Holokost Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.  

    Oysa,    çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır.  Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek   İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?

    İşte o zaman Tevrat’ta yazdığı gibi  goyimler    “seçilmiş millet” e boyun eğmek zorunda kalacak;  Yahudi ırkından gelenler sanat, müzik, medya, mizah, çizgi roman, çizgi film, sinema, siyaset, din, eğitim, tıp, bilim vs  her alanda yüceltilecekler -hatta  toptan   VIP statüsüne bile alınabilirler-  diğer uluslar onlara hizmet edecektir. Kuran ve Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. Ve yine mesihsel ve Evanjelik hezeyanların kehaneti doğrultusunda   Yeruşalim’e 3. Tapınak inşa edilecek, “daimi yakılan takdime” ve kurban kesimi başlayacak. Kurban kesimi Maşiyah gelene kadar sürecek ve sonunda insanlık Yakup’un (İsrail) yolundan gidecektir. [3]  Tevrat’ta yazdığı gibi

    “Çok  milletler gidecekler, ve diyecekler: Gelin, ve RABBİN dağı Siyon’a, Yakup’un Allahının evine çıkalım; ve kendi yollarını bize öğretecek, ve onun yollarında yürüyeceğiz. (…) 23 Kadiri mutlak RAB Siyon Dağı’nda ve Yeruşalim’de  (Kudüs) saltanat sürdüğü zaman…” (Tevrat – İşaya 2:3, 24:23)

    Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler  kamuoyunu ve  insanları büyük ölçüde böyle bir ortama hazırladılar, herkes de bu  kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor.  Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde.   Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak.  Dünyanın ve insanlığın bu hale gelmesi istemiyorsak o zaman   BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…


    [1] Yeretz Yisrael İbranice “Kutsal topraklar İsrail” anlamına gelir. Fanatik Siyonistlerin sloganı olan bu  söylem Tevrat’tan alınmış olup  ve İsrail’in en geniş  sınırlarını gösteren bir Yahudi devleti kavramına işaret eder. Nil nehrinden Fırat’a ve Anadolu içlerine kadar uzanan topraklar bu kapsamdadır.

    [2] Masada Bush’un  iddia ettiği gibi kahramanlık destanının yazıldığı bir yer değildir. Şeriatçıların topluca intihar ettiği bir yerdir. Şair İzak Lamdan 1926 yılında yazdığı “Masada” adlı şiirde Kudüs’ün Roma tarafından MS 70 yılında fethedilmesinden sonra Masada kalesinde    Zelot tarikatçıların teslim olmaktansa toplu intiharı seçmelerini kahramanca direniş olarak yorumlamıştır.   Roma egemenliğinde olan Yahuda Eyaletinde  şeriatçı ve fanatik  Zelotlar   MS 66’da   Roma’ya karşı ayaklanmıştı. Zelotlar’a göre Yahudi olmayan herkes “düşman” ve “kafir” olup ölüme müstahaktı. Lamdan’ın  “Bir daha asla Masada  düşmeyecek”  dizgesi  zamanla Siyonist  bir slogana dönüştü.    Aşırı sağcı   terörist lider   ve Musa şeriatını savunan haham Meyir Kahane 1968’de yayımladığı manifestosunda bu söylemi kullandı: Yahudilerin bir daha asla     kuzu gibi ölmeyeceklerini, ellerinde silahla savaşacaklarını ve her Yahudi’nin silahlanması gerektiğini belirtti.      Siyonist  örgütler Kahane’nin tüm dünyaya   meydan okuyan savaş çağrısını   ırkçılığa karşı barışçıl bir slogan gibi pazarladılar. 

    [3] Tevrat’ta Yakup’un adı Allah tarafından “İsrail” olarak değiştirilir: “Ve Paddan-Aram’dan geldiği zaman, Yakup’a Allah yine göründü, ve onu mübarek kıldı. Ve Allah ona dedi: Senin adın Yakup çağırılmayacak, fakat adın İsrail olacaktır; ve onun adını İsrail koydu.” (Tevrat Yaratılış 35: 9-10)

  • 7.04.2022 medya haberlerine göre Galatasaray’da seçim kulisleri devam ederken  beklenmedik bir gelişme yaşandı. GS Divan Kurulu,  Başkan Burak Elmas’ın bağımsız denetim şirketine yaptırdığı menajer komisyonlarına dair araştırma ve yönetici Işıtan Gün’ün   yaptığı çarpıcı açıklamaları inceleme kararı aldı. Divan Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada üyeler tarafından dile getirilen bazı açıklamaların incelenmesine karar verildiği ve bir araştırma komisyonu oluşturulduğu ilan edildi.

    Komisyona, Divan Kurulu Başkanı Aykutalp Derkan başkanlık edecek. Ekipte, eski yönetici İbrahim Ziyal ile birlikte Sonay Kale, Ayhan Özmızrak ve hukukçu üye Mehmet Dedeoğlu bulunacak. Bu komisyon, söz konusu iddiaların olduğu dönemde görev almış tüm profesyonellerin ve yöneticilerin bilgisine başvurmak üzere çağrıda bulunacak. Elde edilecek rapor, Divan Kurulu toplantısında üyelere açıklandıktan sonra yeni yönetime teslim edilecek.

    Elmas, Divan Kurulu’na gönderdiği yazıda bu araştırmaya destek olacağını ve gerekli belgelerin gönderileceğini açıkladı. Galatasaray Kulübü’nden bugün yapılan açıklamada ise Başkan Burak Elmas’ın 2015-2022 arasındaki sözleşmelere, 51 oyuncu transferinde 66 menajere ödenen yaklaşık 40 milyon Euro’luk komisyonun belgeleri Divan Kurulu’nun oluşturduğu komisyona gönderileceği duyuruldu.

    Kuşkusuz tüm bunlar umut verici  gelişmeler. Ancak, yeterli değil ve umarım bozacının şahidi şıracı öyküsüne dönüşmez. Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaraylılar Derneği, Galatasaray Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi için de ayrı komisyonlar kurulmalı ve ortalıkta dönen iddialar mercek altına alınmalıdır. Ben ve bazı arkadaşlar bu sorunlara sosyal medyada dikkat etmeye çalıştık ama hakaret, alay, tehdit ve trollerin saldırısına uğradık. Maçoluk, kibir, höt zöt  ve “kol kırılır yen içinde kalır” kafası terk edilmelidir. Galatasaray’ın kurumlarını bu hale getiren o kafadır.

    GEV’in madalya dağıtımında yaptığı ayrımcılık, GSÜ yangını, mescit ve GS İmam Hatip Okulu, GSD 2021 Pilavındaki “En Vélo” Youtube skandalı, GSL’de kız öğrencilere taciz iddiaları mercek altına alınmalı ve araştırma komisyonları kurulmalıdır. Ve hemen ve derhal. Benzer olayların tekerrür etmemesi için bu elzemdir. Hiçbir kurum hesap vermekten kaçamaz ve kaçmamalıdır. Başka bilenmeyen sorunlar varsa onlar da gündeme getirilmelidir. 

  • Mark Zuckerberg ve  adamları   Facebook’u sanal bir internet   hapishanesine, dijital bir korku evi, ya da daha kötüsü Nazi toplama kamplarına benzer bir   yapıya  dönüştürmeyi sonunda başardılar. Evet, bir üye olarak kendimi sanki bir Nazi toplama kampının   cehenneminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Peki tüm bunlar nasıl oldu ve Facebook bu noktaya nasıl geldi ?

      17 Eylül 2019 tarihinde  içlerinde hukukçu, gazeteci ve eski siyasetçilerinde bulunduğu 20 kişiden oluşan “Facebook Yüksek  Yargı  Mahkemesi” (Facebook Supreme Court)  kuruldu. FYYK’nin misyonu, Facebook’un daha önceki     yönergelerini değiştirmeyi, yeni topluluk standartlarını tanımlamayı, üyelerin paylaşım ve faaliyetlerini  denetlemeyi  kapsamaktaydı.  İyi de ülkelerin yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve hukuk kuralları dururken internet sitelerinin   kendi başlarına buyruk  “Yüksek Yargı  Mahkemesi” gibi   kurumlar oluşturması  mantıklı mıdır ? Yani ayrı bir hukuk, devletler üstü   yasalar ve kurallar düzeni mi doğuyor ?   

    Derken  8 Aralık 2019’da Covid-19  salgını patlak verdi ve tüm dünya 9/11 olaylarındaki gibi, bu kez ikinci bir kaotik sürece girdi.  Dünya Sağlık Örgütünün salgının başladığını  doğrulamasından   sonra tüm özgürlükler, seyahat hakkı, haber paylaşma özgürlüğünü kısıtlayan    küresel bir baskı ve sansür  dönemi başladı. Özellikle virüsün laboratuvarlarda üretildiği, salgın ve aşıların dünya nüfusunu azaltmak için kullanılacak kitle imha silahları olduğu yolunda  sakıncalı (!) ve toksik (!) açıklama ve eleştirilerde bulunan araştırmacılar, bilim   ve tıp  insanları komplocu olmakla suçlandı ve birçoğu meslekten ihraç edildi.[1]

    Covid 19 ile ilgili   sakıncalı (!) ve toksik (!) olarak etiketlenen haberlerin paylaşımı   Facebook, Youtube, Whatsapp ve Google tarafından sansürlendi ve engellendi. Bu tür haberlerin yalan ve komplo teorisi olduğunu   iddia ettiler, haberleri  yayımlayanlar tehdit edildi, paylaşımları gizlice silindi, web siteleri ve bloglarına giriş engellendi,  sitelere girip bakmak isteyenler “Dikkat: hassas içerik-bu siteye girmeyin” veya “bu siteye girerseniz kredi kartı bilgileriniz veya kişisel hesaplarınız çalınabilir” gibi sahte ve  yalan tehdit ve uyarılarla karşılaştı.  [2]

    FACEBOOK’UN ÜYELER ÜZERİNDEKİ     BASKILARI

     FB, özellikle 2018 yılından itibaren çeşitli   bahanelerle üyelerine ceza ve tehdit mesajları göndererek “Yüksek Yargı  Mahkemesi” tarafından   belirlenen yeni kural ve cezaları  agresif bir şekilde uygulamaya başladı. Bu cezalar, herhangi bir itiraz hakkı olmaksızın, 24 saat, 30 gün, 2 ay veya 6 ay boyunca FB’de   paylaşım yapılmasını veya hesapların kullanılmasına ilişkin çeşitli  yaptırımları kapsamaktadır.

    Örneğin, Bill Gates’in Covid-19 hakkında söylediklerini eleştirmek, aşı veya salgınla ilgili küresel politikalara karşı   çıkan haberleri  yayımlamak,   bağımsız  haber kanallarından paylaşım yapmak   FB topluluk standartlarına aykırı  paylaşımda bulunmak anlamına geliyor.   Ama öte yandan FB yönetimi -çok büyük bir ikiyüzlülük ve çifte standartla – gerici, fanatik, dinci, şeriatçı, Atatürk düşmanı hatta ırkçı kurumların hakaret ve hezeyanlarının paylaşmasına, ve  kendilerini o elit azınlığa adamış sözde bilim insanlarının, Elon Musk gibi medyatik zengin şımarıkların abuk sabuk yorumlarına izin veriyor, bunları komplo teorisi olarak görmüyor.

     Ben   dahil birçok arkadaşım FB’nin sansüre  uğradık,   gelişigüzel ve haksız cezalar aldık. Üstelik   verilen bu cezalara “yeterli elemanımız yok” diyerek itiraz hakkı da tanınmadı.   Ancak bizler özgür düşünürler, yüksek eğitimli entelektüeller ve yeryüzü yurttaşları olarak,  yapay zeka veya    elit bir azınlık tarafından manipüle edilen    kuklalara   dönüştürülmeyi kabul etmiyoruz ve buna sonuna kadar direneceğiz. FB yönetimi saldırgan tavırlar ve tehditlerle bizim gibileri yıldıracağını sanmasın.

    ELİT AZINLIĞIN HİZMETİNDE  

      Facebook’un bireysel özgürlüklere, insan haklarına ve insan denen varlığa en  küçük bir saygı duymadığı açıktır. Faşist-Nazi   dehümanist bir örgüt gibi   insan haklarını ve bireysel özgürlüğü ihlal etmekten zerre kadar çekinmiyorlar.     [3]

    Dolayısıyla,  bu noktada çok çirkin ve  ürkütücü bir gerçekle yüz yüze kalıyoruz: FB’nin serveti, mülkiyeti, gücü, medya ve haber akışını elit bir azınlığın elinde konsolide etmek, her şeyin kontrolunu o   azınlığa  devretmek, insanları elitlere boyun eğmeye zorlamak  ve   algoritmalarla şartlandırmak üzere  oluşturulmuş   bir yapı olduğu açığa çıkıyor.   İnsana ve kişilik haklarına en küçük bir saygıları yok. Bu, insanlığın geleceği, bireysel özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok vahim bir durum

    Ne Facebook, Ne Youtube, ne de Google’ın insanların haber alma  özgürlüğünü   mantıksız  ve keyfi gerekçelerle engellemeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri haberi seçmekte, beğenip beğenmemekte özgürdür ve özgür olmalıdırlar. Eğer  virüs laboratuvarda üretilmişse, aşıların ve salgınla ilgili kısıtlamaların    zararlı sonuçları varsa, insanların bunu   bilmeye, bu konuları her açıdan tartışmaya hakkı vardır. Ama eğer bu hak engelleniyor, tartışma, eleştiri  ve araştırmaya izin verilmiyorsa bu bir suçtur.  Bu suç doğrudan insan hayatı ile olduğundan       insanlığa   karşı savaş suçları ve soykırım kriterleri kapsamına girer.  Zira bu konuda acımasızca ve   kasten sansür ve engelleme yapanların bir şeyleri ve   bir suçu gizlemeye çalıştıkları, bu konuda bilgileri ve gizli bir amaçları olduğu  hakkında kuşkular doğar.  Sansürcülerin bu konuda geri atmasını beklemek saflık olur ve insanlığın kaybedecek zamanı yoktur. O  nedenle tüm bunların açığa çıkması için sansürcülerin       Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde  veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması ve hesap  vermesi  gerekmektedir.  Hemen ve derhal.   

    DİPNOTLAR 


    [1] Küresel ölçekte yeni bir baskıcı düzenin dayatmaları ve kuralları yatak odalarımıza kadar girdi. Salgın sürecinde emekliler ve yaşlılar aşağılandı, hastalık yayıcılar olarak  dışlandı, aile ve arkadaş ilişkileri, insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi azaldı, herkes birbirinden korkmaya, birbirini düşman gibi görmeye ve nefret etmeye başladı. Böylesine kaotik bir küresel korku ortamında sayısız finansal ve adli suç işlendi, mülteciler katledildi,   etnik temizlik yapıldı, zenginler daha da zenginleşti, fakirler daha da fakirleşti. Çoğu olay  örtbas edildi.

    [2] Bir  sürü  etik dışı, ırkçı, süpremasist,  şeriatçı, gerici, pedofil, pornografik , hatta terörist web siteleri sansürlenmezken bu     siteler ve bloglar neden sansürlendi ?       Küresel elitlerin saklamak ve gizlemek istediği aslında neydi ?   Küresel bir nüfus soykırım planı mı ?   Ancak, tüm bu  sansür çabaları ters tepti:   İnsanlarda,  komplo teorileri olarak  engellenen veya suçlanan görüşlerin  aslında doğru olabileceği  kuşkusu doğmaya başladı.    

    [3] Dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma)   insan varlığındaki Hümanizmin ve insanlığın inkarıdır. İnsan, Yuval Noah Harari’nin “Homo Sapiens” kitabında belirttiği gibi dünya ve çevreye zararlı, hayvandan daha aşağı acımasız bir “tür” dür. Ortadan kaldırılması gerekir. Oysa aslında dünyaya zarar veren insan değil, acımasız ultra kapitalistler ve azgın bir avuç elit azınlıktır. Harari gibileri de bu azınlığın hizmetindedir. Dehümanizasyon  sıradan insanlara, genellikle insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden yoksunlarmış gibi bakılması ve davranılmasıdır. Soykırım ve etnik temizlik yapmaya gerekçe oluşturma, kitle imha silahlarını kullanmaya teşvik etme   tekniklerinden biridir. Ayrıca savaşlar, yargısız infaz, kölelik, ırkçılık, apartheid, mala mülke el konulmasını, oy hakkı ve insan haklarının reddini haklı çıkarmak ve siyasal muhaliflere saldırmak için kullanılır.

  • Metaverse      “sanal gerçeklik” (virtual reality) VR  gözlükleriyle  giriş yapılan ve yapay zeka tarafından  denetlenen  üç boyutlu sanal   bir  evrendir.   Meta ve universe sözcüklerinin bileşkesinden oluşan Metaverse “öte evren” anlamına gelir.

     Bilgisayar, android telefon, VR  veya 3D cihazlar sayesinde  kişi   kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile  mevcut dünyaya paralel bir öte  dünyada  yaşayabilecektir.  Örneğin avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek,  restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere  , konserlere gidecek,   bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın   para birimleri   yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.

     İyi de bu durumda gerçek  yaşam ile sanal  yaşam ya da  gerçek “ben” ile Metaverse’deki avatarım arasındaki ilişki nasıl olacak? Bu psikolojik ve psikotik travmalara, benliğin bölünmesine yol açacak mı ? Metaverse sanal bir cennete kaçış yeri mi olacak ?  Gerçek yaşama dönmek  istemeyenler olacak mı ?  Uyuşturucu gibi bağımlılık yaratacak mı ?  Peki   o sanal dünyanın yöneticileri ya da yeni tanrıları yeni kurallar koyup bunları bize dayatırsa  ne olacak ?    Sosyal medya hesabı olan veya olmayanlar Metaverse’in  dışında kalabilecek mi? Belki  insan buna zorlanmayacak    ancak Covid-19 aşı ve PCR kontrollerinde olduğu gibi bu  ortamın dışında kalmak olanaksız hale gelebilecektir. 

     Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir   dünya olan Metaverse’in     düşünce özgürlüğünü tehdit etme,   yapay zekanın emir ve denetimine  girme   gibi riskler barındırma olasılığını  göz ardı etmemek gerekir. 

    İnsanın gerçek yaşamdaki   ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onu gerçekten mutlu kılmak için kıllarını kıpırdatmayanlar   sanal bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira  harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa geleceklerden  büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler.  Bu öte evrende gerçek hayat yerine   öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara.  Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler  giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken,     sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak  onları boş hayaller  ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyor ve kargışlıyorum.  

  • Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

    İnsanı doğaya ve çevreye zarar veren, savaşçı ve kan dökücü bir “tür” olarak gösteren   Yuval Noah Harari gibi   yazarlar asıl suçluyu görmezden geliyorlar.  Doğaya, çevreye ve insanlığa asıl zarar veren kan dökücüler ırkçı oligarklar, öjenistler, Avrupa krallık rejimleri ve azgın kapitalistlerdir.  Bu elit  azınlığın Nazi SS’lerinden bir farkı yoktur. Bu insanlık düşmanları çevresel kirlenme, iklim krizi, hayvan hakları, açlık gibi gerekçelerin arkasına gizlenerek sıradan insanları suçlamakta onları yok edilmesi gereken zararlı bir tür olarak dünya kamuoyuna ve yeni kuşaklara kabul ettirme çabası içindeler. Oysa, yeryüzünü  korkunç bir kaos ve güvensizlik ortamına sürükleyenler, mülteci krizine, ölümlere, kırımlara, salgınlara ve felaketlere yol açanlar aslında   onlardır, asıl yok edilmesi gereken onlardır.

    Harari gibileri ve benzer türde yazılar yazan bilim insanları da   aslında ultra-kapitalistlere, elitlere hizmet ediyor ve dolaylı olarak onların çıkarlarını savununmuş oluyorlar. Zira bu durumda böylesine zararlı bir “tür”  olan Homo Sapiens ve ondan türeyen insanlığın Covid benzeri salgınlar, nükleer savaş, terör, etnik temizlik, apartheid, soykırım ve çeşitli yöntemlerle yok edilmesini meşru, haklı ve yasal göstermiş oluyorlar. İnsanlığın  yok edilmesinin önünü açıyorlar. Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

  • İki aydır Eskişehir’deyim EBBSO konserlerine bilet bulamadığım   ve hiçbir yerden doğru dürüst bilgi alamadığım için EBB Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e 12.10.2021’de bir   e-posta yolladım. Özetle şunları yazdım:

    “Sn. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen

    Sn. Başkan iki aydır Eskişehir’deyim.  Bir türlü EBB Senfoni Orkestrası konserlerine gitme olanağı yakalayamadık. Bilet bulamıyoruz. Karaborsada bile bilet yok !  Bir tek geçen ay Sazova Parkında Çaykovski’nin Yaylı Çalgılar Serenadını açık havada dinleyebildik. O da zaten halka açıktı.

     9 Ekim’de Beethoven 15 Ekim Konseri için Doktorlar caddesine bilet almaya gittim ama biletler tükenmiş ! Ne çabuk ? Nasıl oluyor bu ? Ne zaman geldiler de ne zaman aldılar biletleri ? Gişe memuru, “Covid nedeniyle salon yarım kapasite ile çalışıyor” dedi.

    Biletler tükenmişse gişe memuru orada neden   oturuyor   ? Kapatsın o zaman   bir de yazı koysun bilet kalmadı diye. Talep varsa, biletler kapış kapış gidiyorsa, ya da salon yarım kapasiteyle çalışıyorsa neden o zaman  EBBSO haftada 2-3 kez konser vermiyor? Yani  bu konserlerin repetisyonu yok mu ? Eskiden en az haftada iki kez olurdu. Resitaller de olurdu.

    Sn. Başkan, biletler hemen tükeniyorsa neden her tarafa konser ilanları asılıyor? Yani bu konserleri ancak  elit ya da uyanık bir azınlık  grup mu  dinleyecek ? Biz de panolardaki ilanları mı seyredeceğiz ? İnternette de Eskişehir  konserleri hakkında doğru dürüst bir bilgi yok, e-bilet  benzeri sistemlerde ise Eskişehir’in adı bile yok.   Konser bileti almanın özel bir yolu yordamı varsa açıklarsanız çok sevineceğim.”

    Kuşkusuz, Yılmaz Büyükerşen önemsiz ve sıradan bir insan olan Erdağ Duru’ya yanıt vermeye bile tenezzül etmedi. Sadece EBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığından 13.10.2021’de  bir e-posta    geldi. Yazıda biletlerin biletial.com sitesinden  satışa çıktığı ve oradan almam gerektiği belirtiliyordu. Ancak linke tıkladığımda biletlerin değil “biletial.com” sitesinin satışa çıktığını  şaşkınlıkla gördüm. Biletial.com sitesi 50.000 Dolardan satışa çıkmış. Belediyenin bundan haberi yok herhalde. Ayakta uyuyorlar anlaşılan.  Araştırdım konuyu ve gördüm ki   sitenin adını   yanlış yazmışlar. Doğrusu “biletinial.com” olacak.  Beni daha da şaşırtan     konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını bilgilerime sunmak oldu. KSİD  Başkanlığından gelen e-postayı aşağıda aktarıyorum:

    Senfoni Orkestrası Konserleri

    Inbox

    Kultur ve Sosyal Isler Dai. Bsk. <kultur@eskisehir.bel.tr>Wed, Oct 13, 2:14 PM (21 hours ago)

    “Sayın Erdağ DURU;

    Senfoni Orkestramızın gerçekleştirilen konser etkinliklerine dair bilet satışları sanatseverlerimiz tarafından özellikle internet üzerinden(biletial.com) satışa çıktığı andan itibaren kısa sürede tükenmektedir.  Konser salonlarımızda gerçekleştirilen etkinliklerimizin yarı kapasite satışa sunulmasından kaynaklanan bu sıkıntı internet ve gişelerimizden yapılan satışların hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.

    Gelmek istediğiniz konserimiz için konserin gerçekleştirileceği tarihte belirtilen binada bulunduğunuz takdirde bilet alan fakat gelemeyen dinleyicilerimizin yerine tarafınıza bilet sağlanacağını bilgilerinize sunarız.

    Gişelerimiz için belirtmiş olduğunuz görüş dikkate alınacak olup, göstermiş olduğunuz ilgi ve alakanız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”

     Bu bağlamda benim öneri ve öngörülerim şöyle:

    1. EBBSO konserlerinin aylık bir programı yok. Örneğin Ekim ya da Kasım ayında repertuarda hangi  yapıtların çalınacağı belli değil.  Oysa Eskişehir’deki tiyatroların aylık, hatta iki aylık programları belli. Konserler belli değil. Neden ?  
    2. Konser tarihi 4 gün kala  ilan ediliyor.  22 Ekim’de konser olacağını 18 Ekim’de öğreniyorsunuz.   Neden ? Neden bir  iki hafta önceden ya da bir ay önceden açıklanamıyor?  Plan ve program yapmaktan  değimsiz misiniz?
    3. Gişeye uçarak da gitseniz koşarak da gitseniz, internetten bilet almaya kalkışsanız bile  olanak yok. Biletler çoktan tükenmiş. Aslında biletler tükenmiş falan değil, biletler çok önceden belli bir azınlık ve kodamanlara   ayrılmış. Sizle de kafa buluyorlar konser bileti tükendi diye.   
    4. Beni  en çok  şaşırtan     K.S.İ.D. Başkanlığının, konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını  söz konusu e-postada bildirmeleri oldu. Bu ne biçim arabesk bir vurdumduymazlık ve  densizlik birader ? Ben 1950 doğumluyum. Bu soğukta gecenin bir vakti saat 20.00de binanın kapısında ağaç olup bilet mi dileneceğim sizden ?  Arlanmıyor musunuz böyle bir öneride bulunmaya ? 
    5. EBBSO konserlerinde nasıl bir  yönelteç döndüğünü henüz çözemedim ama  yakında bunun kokusu çıkar sanırım. Başta   Yılmaz Büyükerşen olmak üzere EBBSO’yu ve insanları    enayi yerine koyan KSİD Başkanlığı’nı şiddetle kınıyorum.  İlgililerden ciddi bir açıklama ve çözüm bekliyorum.
  •  

     Covid-19’dan  ölenlerin resmi rakamı 5 milyona     ve işsizlik rekor seviyelere ulaşırken     sadece ABD’de 50 kişi daha milyarderler kulübüne katıldı. Ultra kapitalistlerin serveti  salgın döneminde  kat be kat arttı. Bu insanlar kim? Nasıl oluyor da bu kadar rahat ve kolay para kazanıyorlar ? Onlar saray   benzeri     high-tech korunaklı konutlarda yaşıyor,   özel yatları ve jetleriyle dünyanın dört bir yanına  istedikleri  gibi gidiyor ve  dünya atmosferine   herkesten   daha fazla küresel ısınma karbonu eklemiş oluyorlar. Daha da kötüsü,  onların çoğu çalıştırdıkları personele, işçilere insan muamelesi yapmıyor, emeklileri de hiçbir işe yaramayan asalaklar olarak görüyorlar.    

    Scott Fitzgerald   dostu Ernest Hemingway’e “Zenginler senden ve benden farklıdır” demiş ve Hemingway de “Evet, daha fazla paraları var”  diye yanıt vermişti. Fitzgerald haklıydı.  Günümüzde Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, Rockefeller, Rothschild gibi milyarderlerin varlıkları    trilyon dolarları aşıyor. İşin  garibi insanlar patır patır ölürken onların sayıları gittikçe artıyor. Onlar hiç kimseyi umursamadan  büyük kibirle ağızlarına geleni söylüyor,   başka gezegenlere yerleşmenin planlarını yapıyor ve dünya umurlarında değil

    ZENGİNLERDEN VERGİ ALAMAZSINIZ

    Biden yönetimi  2021’de gelir vergisi oranlarını  %2,6 artırdı. En yüksek vergi oranı  %   37’den yüzde 39,6’a çıkarıldı.   İyi de yılda 1,2 milyon dolar kazanan birinin  %2,6 daha fazla vergi ödeyecek olması    kimin umurunda ?  Ultra-kapitalistler bu artıştan dolayı çok kızgın ve vergi artışlarını iptal etmeyi,    oranı %5lere  düşürmeyi, hatta tamamen muaf tutulmalarını vaat eden siyasetçileri besliyor, onlara para akıtıyorlar.  Onlar zaten milyonlarca doları off-shore hesaplara kaçırıyor. O açgözlü domuzları vergiden muaf tutmak için çözümler aranırken yalnızca masaya yemek koymak ve  küçük bir evde yaşam mücadelesi veren   milyonlarca  emekçiden ve emekliden haldır huldur vergi alınıyor.   

    Fransa gibi gözü dönmüş oligarkların egemen olduğu  ülkelerde emeklinin aldığı maaş bile en az %4-8 vergiye tabi.  Ayrıca 6 aydan fazla bir süre Fransa dışında başka bir ülkede kalmaya kalkışırsa emekli maaşı kesiliyor. Zira Fransa emekliye ödediği paranın Fransa dışında bir başka ülkede harcanmasını istemiyor.   Yani o kadar  acımasız ve gaddarlar ki ellerinden gelse yıllarca çalışmış emeklinin parasına çökmek için her türlü  iğrenç yolu deneyecekler ve buna kimse ses çıkarmıyor.

    SOSYAL GÜVENLİK  HAKLARI ÇÖPE

    ABD, Fransa ve bir çok ülkede son 20 yılda sosyal güvenlik yardımları sistematik bir şekilde ve yavaş yavaş  %30-40   azaltıldı.  Oysa o  yardımların   amacı yaşlıların hayatlarını kolaylaştırmak, hayatta kalmalarına yardım etmekti. Üstelik bir çok ülkede bu yardımlar 1980lere kadar vergiden muaftı.  

    Emeklilere karşı yapılan bu tür girişimler insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve    bu   suçlar oligarklar tarafından artarak işlenmeye devam ediyor. Bu şımarık, kibirli  ve saldırgan egemen sınıfın ve onların beslediği oligarkların ve finans kuruluşlarının çalışan nüfusa, ücretlilere ve emeklilere karşı     açıkça yürüttüğü  gözüpek   bir sınıf savaşı var.   Amaç emeklilik kurumunu tamamen yok etmek. Bunun ayırdına varmak gerekiyor.  Onları gözü işçinin, emeklinin eline geçen üç beş kuruşun peşinde.   Daha da zenginleşmek ve haksız kazançlara elde etmek için off-shore hesaplarda kara para aklama, vergi kaçırma, rüşvet vermeyi sürdürüyorlar. Ayıca onların finans kurumlarından sınırsız kredi kullanma olanakları var. 2 milyar vergi ödeyen biri  aynı anda  10 milyar kredi kullanıyor. Yani aslında ödediği vergiyi misliyle geri almış oluyor ve bu saadet zinciri böyle sürüp gidiyor.

    İşte en son Pandora belgeleri açıklandı ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O belgeleri medyaya sızdıran zaten onlar. Göstere göstere milletle alay edercesine bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset, yasalar, hukuk, yargı, güvenlik kuvvetleri, ordu hepsi onların emrinde ve  tüm su başlarını  ele geçirmiş durumdalar. Bu düzeneğe karşı çıkanlar ölümle tehdit ediliyor veya Julian Assange gibi hapislerde çürütülüyor.   İnsanlığın uyanma vakti çoktan geldi geçiyor ama görünen o ki kimsenin uyanacağı yok.

    (Dave LINDORFF’ın yazısından esinlenerek)