Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950.
I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.
ESKİŞEHİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN EMEKLİLERİ TEHDİT ETMEYE HAKKI YOKTUR ! (III)
Dinle Yılmaz Büyükerşen ! Sen de dinle İcra Şefi Adem Kılıçarslan ve Gelir Şb. Md. V. Barış Doğan. Ödeme emri tebliğinde ıslak imzalarınız var zira.
İmdi, haksız yere suçlama ve saygısızca tehditlerinize konu olan borcu ödeyelim dedik. Baktık tebliğde sadece şu not var:
1. Borcunuzu Gelir Şube Müdürlüğü veznesine, veya
2. Müdürlüğümüzden öğreneceğiz banka hesaplarına ödemeniz gerekmektedir.
Banka hesap numaralarını öğrenelim dedik, açtım telefonu karşıma Büyükşehir Zabıta çıktı ! Herhalde yanlış çevirdim dedim. Baktım ama numara doğru. Kapattım tabi telefonu. Yani zabıtadan mı öğreneceğiz banka hesap numaralarını ? Bir de telefon parası ödedik boşuna. Bu ne biçim bir organizasyon, saçmalık ve komedi baylar? Şu alayı valâ ile bana yolladığınız ödeme emrinde hesap numaralarını belirtseydiniz incileriniz mi dökülürdü ? Çok mu gizli bu hesaplar ? Ancak telefonda şifahen mi söyleniyor ?
Peki nasıl ödeyeceğiz bu parayı ? Yukarıdaki iki seçenekten başka bir seçenek sunulmamış mükellefe. O zaman Eskişehir’e yol göründü dedim. Arabayla gidersem mazot 600 TL, Çanakkale köprüsü + otoyol 300 TL, gidiş-dönüş en az 1800 TL’yi bulacak. Otobüsle gidersem gidiş dönüş 700 TL. İşin yoksa yollarda saatlerce sürün Tabi bu arada hemen herşeye zam da gelebilir.
Neyse e-devletten girip ödedim. Dekontu da indirip pdf formatında gördüğünüz gibi en başa koydum. Ama bir de baktım ki EBB 2024 yılına kadar asfalt işlemi için şimdiden borç çıkarmış bana. İyi de bakın baylar, bunları ben e-devletten tesadüfen öğrendim. Sizin belediye olarak bunu bana önceden insanca ve saygılı bir şekilde yazı veya sms ile bildirmeniz gerekirdi. Yumurta kapıya dayanınca değil. Anlaşıldı mı baylar ? Ben devamlı e-devlete girip sizin asfalt işlerinizi mi kontrol edeceğim ?
Bu arada belediyenizin e-posta dekont gönderme sistemi de çalışmıyor. Yani dekontu e-posta ile gönderemedim. Doğrudan bilgisayara indirdim. Yani tepeden tırnağa dökülüyorsunuz.
Ama bakın sizi uyarıyorum. Yine bana öyle tehditkâr ödeme emirleri yollarsanız, yok hacizmiş, yok icraymış, yok hapismiş gibi saygısızca sözcükler görürsem benden yine aynı tepkiyi alacaksınız ve sosyal medyada sizi teşhir etmeye, kınamaya, eleştirmeye devam edeceğim. Maaşlarınızın bizden kesilen vergilerle ödendiğini ve sizi bizim seçtiğimizi asla, ama asla aklınızdan çıkarmayın. Kendinizi dev aynasında görmeyin. Siz bize hizmet etmek zorundasınız. Biz size hizmet etmek zorunda değiliz. Biz sizin tebaanız, itip kakacağınız garibanlar, güdülecek sürünüz değiliz.
Mevzuat böyle falan anlamam baylar. Dijital çağda yaşıyoruz. Aklınızı başınıza toplayın. Nuh Nebiden kalma yöntemleri bırakın, çağdaşlaşın ve tekrar söylüyorum mükellefleri ve özellikle emeklileri tehdit etmekten vazgeçin. Saygı görmek istiyorsanız, saygı gösterin. Bu iyice anlaşıldı mı baylar ?
PS: Bu yazı EBB e-posta adresine aynı gün yollanmıştır.
Bu yazı ilk olarak 5 Aralık 2020 de “Cogito” adlı Google blogumda yayınlanmıştır.
“Bakın, eğer yaşam süresi uzarsa, tam emekli maaşı ile 60 yaşında emekli olma projenize kimse inanmıyor. Fransızların yaşam süresinin uzamasına bir an bile inanabileceğini sanmıyorum, aksi takdirde koronavirüs salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını umut etmek zorunda kalacağız.” Dominique da Silva, 25.1.2020, (Macron’un LREM partisinden milletvekili)
Silva’nın “koronavirüs salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını” isteyen duası kabul gördü. Küresel kapitalizm hem emeklilerden, hem yaşlı nüfustan, hem de satın alma gücü ve geliri düşük kitlelerden COVID-19 salgınıyla kurtulma yolunda. Salgın nedeniyle baştan sona değişen insan yaşantısı dünyanın çok önemli gelişmelere gebe olduğunun göstergesi. Sanki tüm yaşam ve dünya düzeni baştan sona bir değişimin ürkütücü kaosuna sürüklenmiş durumda. Ve bu kaotik süreçte sanki sadece en güçlüler ayakta kalacak gibi gözüküyor. Bu sefer Ebola, MERS, HIV ve SARS’tan çok daha tehlikeli bir salgınla karşı karşıyayız. Peki bu virüs nasıl ve neden ortaya çıktı, rastlantı mı, laboratuvarda mı üretildi, işin içinde kimler var?
Öncelikle küresel kapitalizmi mercek altına almamız gerekiyor. Küresel kapitalizm derken dünya siyaseti ile devletlerini yönlendiren ve başını Rockefeller ve Rothschild gibi ailelerin çektiği varlıklı sınıfların, aristokratların, sanayici ve işadamlarının oluşturduğu elitist, üstünlükçü, oligark bir gruptan söz ediyorum. 19. yüzyıldan beri bu grubun hedefi oligark bir yönetim altında yeni bir dünya düzeni, tek bir dünya hükümeti oluşturmaktı. Bu düzende orta sınıf olmayacak, düşük gelirliler, topluma yük oluşturan emekliler ve işsizlerin yaşamasına izin verilmeyecek, sadece yöneticiler ve hizmetçiler olacaktı. Böyle bir dünya için en fazla bir milyar kadar bir nüfus yeterliydi.
Bu düzene ayak uyduranlar hayatta kalacak, ayak uyduramayanlar ise ya aç kalacak, ya tehdit edilecek, ya da bir şekilde tasfiye edilecekti. Bu oligark grup Bilderberg, CFR, Trilateral Komisyon, Chatham House, The Population Council gibi örgüt ve kuruluşlarla dünya siyaseti ve nüfusunu, finansman, medya, dünya dinleri ve entelektüel çevreyi hedefleri doğrultusunda yönlendirmektedir:
BİLDERBERG GRUBU: Hollanda Prensi Bernhardt tarafından kuruldu. Grubun toplantıları 1954 yılında başladı. 120-150 üyeden oluşan seçkin iş adamları, medya patronları, akademisyenlerin katıldığı toplantılar basına kapalı yapılmaktadır. Bilderberg Dünya Derin Devleti olarak biliniyor.
CFR-DIŞ İLİŞKİLER KONSEYİ (The Council on Foreign Relations): Üst düzey politikacılar, CIA yöneticileri, bankacılar, avukatlar, profesörler ve üst düzey medya yönetmenlerinden oluşan 5000 üyesi vardır. 1921’de David Rockefeller tarafından kuruldu. ABD’nin dış politikasına yön verir.
TRİLATERAL KOMİSYON: İş, bankacılık ve siyaset dünyasından seçkin 325 üyesi var. 1973’te David Rockefeller, Jimmy Carter ve Z. Brzezinski tarafından kuruldu. Başlangıçta Japonya ve Avrupa ile ilişkileri geliştirmeyi öngören kuruluş şimdilerde yeni dünya ekonomik düzenini dayatmak, dünya nüfusunu kontrol etmek, dünya ülkeleri adına kararlar almak, savaşları organize ve kontrol etmek gibi misyonlar üstlenmektedir. Noam Chomsky örgütü demokrasinin yerine elitizmi dayatmakla, Senatör Barry Goldwater da Amerika’nın politik, parasal, entelektüel ve dinsel gücünü ele geçirmekle suçlamıştır.
CHATHAM HOUSE: İngiliz aristokratları, akademisyen, siyasetçi ve iş adamlarından oluşan 3259 üyeli örgüt 1920 yılında İngiltere Kraliçesini oluruyla kuruldu. İngiliz krallığının politikasına yön verir, siyasal çıkarlarını dünya çapında savunur.
THE POPULATION COUNCIL (Nüfus Konseyi): 1952 yılında John D. Rockefeller III ve Rockefeller Kardeşler Vakfı[1] tarafından kuruldu. Nüfus Konseyi biyotıp, sosyal bilimler ve halk sağlığı alanlarında araştırmalar yürütür, gelişmekte olan ülkelerde üreme, kısırlaştırma ve cinsiyet üzerine biyomedikal araştırmalar yapar. Afrika, Asya ve Latin Amerika’da 18 ofisi vardır ve 60’tan fazla ülkede faaliyet göstermektedir. 74 milyon dolarlık yıllık bütçesi ile 500’den fazla bilim insanı çalıştırmaktadır.
PANAMA, PARADISE, FINCEN PAPERS
Bu bağlamda salgın başlamadan önceki süreçte ortaya çıkan bazı şaşırtıcı olguları anımsatmak resme geniş açıdan bakmamızı sağlayacaktır:
3 Nisan 2016’da ICIJ (Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu) [2] tarafından yayımlanan Panama Belgeleri 214.000 off-shore şirkete ait 11,5 milyon gizli belgeyi ortaya döktü. Belgeler off-shore şirketlerin ortak ve yöneticisi olan çok sayıda siyasetçi, üst düzey bürokrat, iş adamının yolsuzluk, rüşvet, komisyon gelirleri ve vergiden kaçırdıkları paralarla kamuoyundan gizli yasadışı off-shore banka hesapları açtıklarını, hisse senedi, tahvil alım satımı yaptıklarını, lüks gayrimenkullere ve milyonlarca dolara sahip olduklarını, tüm bu varlıkları eş, çocuk, aile ve akrabalarıyla paylaştıklarını kanıtladı.
5 Kasım 2017’de yine ICIJ aracılığıyla dünya kamuoyuna sızdırılan “Paradise Papers” (Cennet Kağıtları) ise off-shore hesaplarıyla ilgili 13,4 milyon adet dijital belgeyi deşifre etti. Bu gizli belgelerde 10 trilyon dolarlık işlem yapıldığı görülüyor. Belgelerde 120.000 politikacı, bürokrat, teknokrat, iş adamı ve şirket ile Kraliçe II. Elizabeth, Prens Charles, Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Santos, ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un adı geçiyor.
En son 21.9.2020’de 2.100 gizli belgeden oluşan FinCEN belgeleri, ICIJ ve BuzzFeed News [3] tarafından açıklandı. Belgeler 2000-2017 arasında en az 2 trilyon doların terörizmin finansmanı, kara para aklama ve şüpheli bankacılık işlemlerinde kullanıldığını açığa çıkardı. Bu işlem miktarının 1,3 trilyon dolarlık kısmı Deutsche Bank, 514 milyar dolarlık kısmı JPMorgan, geri kalanı HSBC, Standard Chartered Bank, Bank of New York tarafından gerçekleştirildi.
İyi de ne oluyor birader, tüm bunlar neyi gösteriyor ? derseniz işte tüm bunlar Yeni Dünya Düzenine gidiş ile birlikte COVID-19’un eş zamanlı olarak “just-in-time” örtüştüğünü, çakıştığını gösteriyor. Bu çakışmanın rastlantı olması çok uzak bir olasılık. Ve bunu tam da yeni bir yılın başlangıcına, insanların yeni beklentiler ve umutlar içine girdikleri 2020 yılının başına denk getirdiler: İnsanları yıldırmak, umutsuzluğa sürüklemek için.
Bu gizli belgelerin sızdırılması, açığa çıkması dünya kamuoyu ve sessiz kalabalıklara karşı oligark-elitist grubun açıkça büyük bir meydan okumasıdır. Ve büyük olasılıkla bu gizli belgeler elitlerin oluru ile medyaya sızdırılmıştır. Zira, bundan amaç ekmek parası peşinde koşturan emekçilerin ve kitlelerin ne kadar aptal, zavallı ve değersiz olduklarını göstermek, onları aşağılamak ve onların yeni dünyada asla yerlerinin olmadığını kanıtlamaktı. Ve bunda başarılı oldular. Ve bu uluslararası finansal yolsuzluklara hiç kimse çıtını çıkarmadı, ne sol partiler, ne anlı şanlı sendikalar, ne de komünistler. Hele Türkiye gibi içine kapanık, iç siyasal çekişmelere aşırı şekilde odaklanmış, yabancı medyayı izlemekten aciz ve halkı yaşam savaşı veren ülkeler bu konularla ilgilenmedi bile. Söz konusu yasa dışı işlemleri (hukukta bunun adı “nitelikli dolandırıcılık” tır) yapan seçkinlerden kimse yargılanmadı, ceza almadı. Ve her şey rüzgar gibi geçti, belleklerden silindi, unutuldu.
Bu olgulardan hareketle Trump, Macron, Netanyahu, Da Silva gibi bazı siyasetçilerin neden halkı ve aydınları hiç umursamadıklarını, protesto gösterilerini acımasızca engellemek, özgürlükleri kısıtlamak, halka gözdağı vermek amacıyla polis ve güvenlik güçlerine inanılmaz yetkiler tanıdıklarını, ırkçılığı ve polis şiddetini neden görmezden geldiklerini, kirli işlere hiç korkmadan, utanmadan, çekinmeden bulaştıklarını, oğullarını, kızlarını, akrabalarını önemli görevlere getirdiklerini, servetlerine servet kattıklarını, bunları yapmaktan neden bir türlü vazgeçmediklerini, yapılan eleştiri ve itirazlara dalga geçer gibi neden gülünç yanıtlar verdiklerini belki anlayabiliriz.
Bir çok ülkede salgına karşı önlemlerin neden sadece göstermelik, günü kurtarmaya yönelik olduğunu ve bunun beceriksizlikten değil, ancak bilinçli olarak kasten yapıldığını, çünkü insanların yaşamasını değil aslında yok olmasının istendiğinin belki ayırdına varabiliriz.
Zira bu yaklaşan felaketin sırrı onların kulaklarına Bilderberg, Davos ve benzeri karanlık toplantılarda fısıldanmıştı. Ancak, bu felaket onlar için yeni bir dünyanın müjdecisiydi. Adeta darülharp inancına benzer bir şekilde yağmalanan eski dünyanın zenginlikleri ve kaynakları üzerinde yeni bir tarihsel başlangıç ve bambaşka bir dünya onları bekliyordu. Ve onlar eski dünyanın yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve savcıları tarafından, kamuoyu ve halk tarafından, yolsuzluk yapmak, kara para aklamak ya da vatana ihanet gibi suçlarla asla yargılanmayacaklarından son derecede emindiler.
Bu oligark grubun önde gelen isimlerinden Bill Gates, 2010’da şöyle demişti: “Dünyanın nüfusu bugün 6,8 milyar ve 2030’da 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, sağlık hizmetlerini yeniden kurgularsak bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz.”
NÜFUS AZALTMA PROJESİ…
A priori, 200.000 kişiden oluştuğunu varsayabileceğimiz bu elit oligark grubun önderlik ettiği Yeni Dünya Düzeni projesi Londra Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü baş teorisyeni Edward Bernays tarafından hazırlandı. Amaç toplumsal mühendislik çalışmalarıyla (virüsler, aşılar, GDOlar, yapay et ve yiyecekler, vs) dünya nüfusunun bir milyarın altına çekilmesi, dünya enerji kaynakları ve doğal zenginliklerin oligarkların kullanımına bırakılması planıydı.
20. yüzyılın başlangıcında Rockefeller, Rothschild, Carnegie ve Ford vakıfları hayırseverlik kamuflajı altında bu çalışmaları finanse ettiler. 21.ci yüzyılda Mac Arthur Vakfı ile Bill & Melinda Gates Vakfı da bu gruba katıldı.
Nüfus azaltma projesi 1960’tan itibaren Bilderberg sözcüsü Henry Kissinger tarafından dile getirilmeye başlandı. Nüfus Konseyi, BM Kalkınma Programı, Rockefeller, Rothschild ve Ford Vakıfları, Dünya Bankası, Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) insan türünü kısırlaştırıcı aşılar üzerinde çalıştılar. 1970’lerden sonra insan üzerinde aşılarla çeşitli deneyler yapıldı.
Amaç sadece para kazanmak değil, dünyayı kimin yöneteceğine, kimlerin yaşayacağına, kimlerin yok edileceğine karar vermekti. Zaten birçok hükümet, siyasetçi, milletvekili, işadamı, siyasal partiler, kurumlar, dernekler ve medya bu elit grubun üyesi, hizmetkarı ya da esiri.[4]
BİLİM İNSANLARININ UYARILARI
Salgın hakkında Haziran 2020’de Prof. Dr. Roberto Petrella [5] Youtube’da bir video yayımlayarak Covid-19’un bir kitle imha silahı olduğunu iddia etti. 1 Aralık 2020’de Youtube bu videoyu yasakladı. Dr. Petrella özetle şu uyarılarda bulunuyor:
Covid, yapay zeka ile oluşturulan aşılama kimlik sertifikası anlamına gelir, 19 ise üretildiği yılı gösterir. Covid-19 virüsün adı olmayıp uluslararası nüfus denetim ve azaltılması planıdır. Bu yıllardan beri programlanmaktadır ve 2020 yılında başlatıldı. Nüfusun %80’ini yok etmeyi planlayan hayatı doğrudan cehenneme çevirecek bir durum söz konusudur.
Vücudunuzda virüs olması hasta olduğunuz anlamına gelmez. Ancak, test yapılınca pozitif çıkar. Onların hedefledikleri tek bir şey var. O da pozitif sonuç çıkartıp sizi hasta olduğunuza inandırmak. Testi reddetmeniz aşıdan kurtulmanın tek yoludur. Bu aşı yapıldıktan sonra hepimiz hasta olacağız. Zayıflatılmış bir vücutla ölüme gideceğiz
Covid-19 bir kitle imha silahıdır ve bundan kurtulmanın tek yolu bu testi yaptırmamaktır. Televizyonlardaki p.çler bunları size söylemez. Politikacılar da bu düzenin piyonlarıdır. Aşı olmayanın seyahat etmesi, sinemaya gitmesi, hatta evden çıkması bile mümkün olmayacak.”
T24 sitesinde 05 Aralık 2020 de yayımlanan söyleşide Prof. Dr. Ahmet Saltık “Olumlu Evre 3” raporları yayınlanmadan hiçbir aşının uygulanmaması gerektiğini belirtti.
Principia Scientific International (Uluslararası Bilimsel İlkeler) internet sitesinden Robert F. Kennedy Jr. 19.11.2020 tarihli yazısıyla herkesi virüs ve aşılar konusunda bir soru-yanıt çizelgesi yayımlayarak uyardı. Kennedy virüsün laboratuvarlarda üretildiğini iddia etti ve aynı laboratuvarlarda virüse karşı aşı üretenlerin aşısına güven duyulamayacağına vurgu yaptı.
SONUÇ
Dünya Sağlık Örgütü 12 Mart 2020 tarihinde COVID-19’un pandemik hastalık olduğunu ilan etti. Kararı veren Dünya Sağlık Örgütü idi ancak talimatı yukarıdan elit gruptan almıştı. Çünkü onlar bunun salgına dönüşeceğini önceden biliyorlardı. Ocak 2020 Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda, kapalı kapılar ardında bu karar şekillendirildi. Amaç doğumdan itibaren tüm hastalık ve aşıların kaydedildiği biyometrik bir ağ ile ID2020 dijital kimlik fişleme programını uygulamaktı.
Biyolojik, kimyasal ve kitle imha silahları uçaklar, İHA’lar, spreyler ve güdümlü füzelerle de yayılabilir. COVID-19 nükleer radyasyon gibi yavaş yavaş her yere, en ıssız noktalara kadar yayılıyor. Yaklaşık bir seneden beri kuşatma ve çember hızla daralıyor ve ne yaparsak yapalım sanki sıranın sonunda herkese gelebileceği olasılığına inanmaya zorluyor insanı. Ne olursa olsun bizim bu salgına karşı tüm önlemleri alarak direnmemiz gerekiyor.
Şurası bir gerçek ki COVID-19 ile içinde bulunduğumuz durum bir “savaş durumu” dir. Savaşımız ve direnişimiz, insan hayatına zerre kadar değer vermeyen, yardımseverlik ve insanlığa hizmet maskesiyle kendilerini gizleyen oligarklara, insanlık katillerine ve halk düşmanlarına karşıdır. Hitler ve Naziler de tüm ulusları denetimlerini altına almak ve üstünlükçü bir dünya kurmak istiyorlardı. Ama sonları korkunç oldu. Onların hayaletini diriltenleri, bu karanlık plana katkıda bulunanları da aynı sonun beklediğini söyleyebiliriz ve yaptıklarının bedelini en ağır şekilde ödeyecekler. O nedenle, birlikte dayanışma içinde olmalı ve diğer insanlara bilgi vererek uyarmalıyız. .
ÖNEMLİ NOT: Söz konusu araştırma Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler İngilizce Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sait Yılmaz’ın “Covid senaryosu nasıl hazırlandı” başlıklı 3 Nisan 2020 tarihli makalesinden, Prof. Dr. Roberto Petrella’nın konuşması, ICIJ, BuzzFeed News, Wikipedia ve çeşitli medya kaynaklarından derlenmiş ve alıntılanmıştır. Bu yazının yayımlanmasıyla Google’un blogumu “hassas içerik” statüsüne alarak sansür uygaladı ve erişimi engelledi. Siteye girmek isteyenlere önce bir uyarı yazısı çıkıyor:
Hassas İçerik Uyarısı – Bu blog hassas içerik barındırıyor olabilir. Genel olarak Google, bu blogun veya herhangi bir blogun içeriğini gözden geçirmez veya onaylamaz. İçerik politikalarımız hakkında daha fazla bilgi edinmek için lütfen Blogger Topluluk Kuralları’nı ziyaret edin.ANLIYORUM VE DEVAM ETMEK İSTİYORUM /Devam etmek istemiyorum
Tabi ki bu dünya egmenlerinin hizmetinde olan Google’un utanmazca ve sinsice uyguladığı dolaylı bir sansür. Pornografik ve ahlak dışı sitelere, her türlü gerici, şeriatçı blogların, sitelerin, medya kanallarının, yayınların Atatürk’ü aşağılamasına, hakaret etmesine ve yalan haber yapmasına izin veren ve hoş gören Google, neden bana bir sansür uyguluyor acaba ?
EK NOTLAR
[1] Rockefeller Brothers Vakfı 1940’ta kuruldu.
[2] Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu ( International Consortium of Investigative Journalists, kısaca ICIJ), bağımsız bir uluslararası ağdır. 1997’de Center for Public Integrity tarafından başlatılan ve Şubat 2017’de tamamen bağımsız bir kuruluş haline getirilen ICIJ, “sınır ötesi suç, yolsuzluk ve gücün hesap verebilirliği” gibi konularda birlikte çalışan 70’ten fazla ülkede 200’ün üzerinde araştırmacı gazeteciden oluşmaktadır.
[3] 2011’de kurulan BuzzFeed News Trump-Rusya ilişkilerini irdeleyen Steele dosyası ve FinCEN dahil olmak üzere bir dizi yüksek profilli haberi kamuoyuna sızdırdı. George Polk Ödülü, Sydney Ödülü, Ulusal Dergi Ödülü ve Ulusal Basın Vakfı ödülünü kazanmasının yanı sıra Pulitzer Ödülleri için finalist oldu.
[4] Bill Gates, 18 Ekim 2015’te Vancouver’da yaptığı konuşmada, Afrika’da ortaya çıkan Ebolanın 10 binden fazla kişinin canını aldığını, bir sonrakinin daha kötü olacağını 10 milyon kişiyi öldürebileceğini söylemişti. 2017’de yapılan Davos Dünya Ekonomik Forumu esnasında Gates, salgın hastalıklara karşı hazırlık amacıyla bir girişim (CEPI) başlattı. Salgın hastalıklar konusunda on yıldır kimse “Bill & Melinda Gates Vakfı” kadar aktif olmadı. Neden acaba ?
[5] Dr. Petrella, Papilloma virüsü aşısı olan HPV’ye karşı çıktığı için 2019 yılında İtalya Teramo Tıp Derneği’nden ihraç edilmiştir.
Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Eskişehirli’yi tehdit edemez, hele bu Eskişehirli SGK emeklisi ve 72 yaşındaysa. Tüm emekliler bu yazıyı okusun ve paylaşsın.
Dinle Yılmaz Büyükerşen !
Siz de kulağınızı açın İcra Şefi Adem Kılıçarslan ve Gelir Şb. Md. V. Barış Doğan. Tebliğde sizin de ıslak imzalarınız var zira.
Bakın baylar, belediye olarak Göztepe mahallesinde “asfalt işi” yapmışsınız. Şimdi kalkmış bunun parasını halktan istiyorsunuz. Ve hiç utanıp sıkılmadan benim evime 3 Haziran 2022 tarihinde özel ulak PTT ile “ödeme emri” gönderiyorsunuz. Sizin belediye olarak bunu üstlenmeniz gerekiyor zaten. Milletten zaten dolaylı-dolaysız vergi topluyorsunuz ve hala para talep ediyorsunuz. Hiçbir uygar Avrupa ülkesinde belediye vatandaştan “asfalt işi” için ek para istemez. Bu zaten belediyenin görevidir.
İşin bir de traji-komik boyutu var o da şu:
Tebliğ edilen borcun vadesi 30.4.022,
ödeme emrinin düzenlendiği tarih 9.5.2022,
ödeme emrinin tebliğ tarihi 3.6.2022.
Zamanda yolculuk gibi yani. “Back to the Future” halt etmiş. Üstelik bir de gecikme cezası kesilmiş. Ama çok önemli bir not var: Ödeme anında gecikme cezası yani faiz yeniden hesaplanacakmış. Vay vay vay. Kaçış yok yani. Şimdi gelelim tebliğ edilen ödeme emrindeki ayrıntıların incelenmesine:
Yukarıda gösterilen borçlarınız vadesi geçtiği halde ödenmemiştir Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde borcunuzu Gelir Müdürlüğü Veznesine, veya müdürlüğümüzden öğreneceğiniz banka hesaplarına ödemeniz gerektiği veya borcunuzu karşılayacak mal bildiriminde bulunmanız gerektiği veya hacze kabil malınız yoksa bildirmeniz gerektiği tebliğ olunur. Vay vay vay ! Yani 18 Haziran’a kadar mal bildiriminde bulunmam veya ödeme yapmam gerekiyor. Bitmedi, devam ediyor ve tehditler başlıyor:
Tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde dava konusu yapma hakkınızın bulunduğu, ancak yargılama sonucunda (yargılanan herhalde ben oluyorum) haksız çıkmanız durumunda %10 tutarında ayrıca ceza kesileceği tebliğ olunur. Vay vay vay !
15 gün içinde ödeme yapılmadığı takdirde 6183 sayılı kanununa göre a) Menkul ve gayrimenkul mallarınızın haczedilip paraya çevrilerek tahsil edileceği, b) Mal bildiriminde bulununcaya kadar 3 aya kadar hapisle tazyik olunacağınız, c) Mal bildiriminde gerçeğe aykırı beyan yaparsanız 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırılacağınız, d) Hacze kabil malınız olmadığı yolunda bildirimde bulunursanız banka hesap numaralarını bildirmeniz gerektiği, bildirmediğiniz takdirde 50 güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılacağınız, tebliğ olunur.
Vay vay vay ! Kutlarım doğrusu. Siz CHP’li belediye olarak Tebliğcileri de geçtiniz. Onlar hiç olmazsa kanunların arkasına saklanıp insanları tehdit etmiyor. İmdi, tebliğde yazanları hayret ve dehşetle okuduktan sonra kendimi bir suçlu, bir kanun kaçağı, yasa dışı işler yapan, kara para aklayan biriymiş gibi hissettim. Ben SGK emeklisiyim. Yaşım 72. Bir sürü rahatsızlığım var. Sizin anlı şanlı CHP’li bir belediye olarak beni tedirgin etmeye, üzmeye, tehdit etmeye ve hakaret etmeye ne hakkınız var ? Bu tebliğ ve içeriği kişiliğime yapılmış ağır bir hakarettir. Bu yaptığınız etik olmayan, ahlak dışı bir davranıştır. Efendim kanun mevzuat böyleymiş. 21ci yüzyılda böyle çağdışı kanunlar olmaz. Siz Engizisyon musunuz ? Bu tebliğleri başka emeklilere de gönderdiniz mi ? Kanunlar ve mevzuatın arkasına sığınıp vatandaşları ve özellikle emeklileri tehdit edemezsiniz.
“Ödeme emri” ne demek ? Siz kime emir veriyorsunuz ? Biz sizin tebaanız ya da uşağınız değiliz. Orası belediye mi yoksa sultanlık mı ? Belediye çalışanlarının makam araçlarının, ücretlerinin, ikramiyelerinin, harcırahlarının bizlerden kesilen dolaylı/dolaysız vergilerle ödendiğini asla unutmayın ! Utanın, utanın ve yüzünüz kızarsın ! Sizi biz seçiyoruz adam gibi çalışın diye. Ama siz üç kuruş koparmak için emeklileri tedirgin etmeye, tehdit etmeye utanmıyorsunuz. Bu ahlaksızlık ve adiliktir. Şiddetle kınıyorum. Yeter artık. Sesimiz çıkmıyor diye iyice azıttınız.
Bak Yılmaz, benim doğum yerim Kayseri, ama benim ailem 4 kuşak Eskişehirlidir: Odunpazarı, Paşa Mahallesinden. Galatasaray Lisesinde okurken askerlik işlemlerimi Porsuk Askerlik Şubesinde yapıyordum. Nüfus kütüğüm Eskişehirdeydi. Türk Hava Kuvvetlerinde Uçak Müh. Yarbay olan babam görevli olarak Kayseri Tayyare Fabrikasında bulunuyordu. Mesnevihan Bahattin dedemin ve diğer Mevlevi dedelerimin mezarları Kurşunlu Cami Külliyesindedir. İyice anladın mı bunu ? Şimdi yanıt ver bana: Sen böyle bir ödeme emrini Erol Tabanca veya Firuzhan Kanatlı’ya göndermeye cesaret edebilir miydin ? Haşa ! Onlar varlıklı ve saygın kişiler değil mi ? Ama ben sıradan bir SGK emeklisiyim, bu muameleyi kuzu kuzu kabullenmem ve sesimi çıkarmamam gerekiyor değil mi ? Oy vererek seçtiğim CHP’li belediye bu mu ? Bir belediye seçmenine bir kanun kaçağı, bir kaçakçı, bir suçlu gibi davranır mı ? Sizin AKP’li belediyelerden ne farkınız var ki ? Siz halk düşmanı mısınız ?
Bakın baylar, emeklinin canı burnunda. Herkes üç beş kuruş tasarruf etmeye çalışıyor. Yaşam koşulları her geçen gün ağırlaşıyor. İnsanlar aç yatağa giriyor. Kılıçdaroğlu da bunu söylüyor. Ama, siz Cumhuriyet Halk Partili bir belediye olarak sırtınızı devlete dayamış, vatandaşın malına mülküne çökmeye kalkışıyorsunuz. Sonra o kullanılan çirkin dil, aşağılayıcı ve tepeden bakan üslup, tehditler, cezalar nedir öyle ? Utanın ! Hayatımın son yıllarını huzur ve sakin bir şekilde geçireyim diyorum ama olmuyor. Pazar günü kalkıyorum bu işlerle uğraşıyorum. Otoriteyi ellerinden bulunduranlar bunu tahakküm, baskı, sindirme ve saldırı amaçlı kullanıyorlar. Ve tüm bu yaygarayı 143, 48 TL lik ödeme için kopartıyorsunuz. Yazıklar olsun sizin gibi belediyeye. Utanın !
Belediye olarak Göztepe mahallesinde asfalt çalışması yapmışsınız. Şimdi kalkmış bunun parasını halktan istiyorsunuz. Ve hiç utanıp sıkılmadan benim evime 3 Haziran 2022 tarihinde özel ulak PTT ile “ödeme emri” gönderiyorsunuz. Efendi sizin belediye olarak bunu üstlenmeniz gerekiyor zaten. Dünyanın dolaylı-dolaysız vergisini topluyorsunuz ve emeklilerden ve halktan hala para talep ediyorsunuz.
Üstelik ödeme vadesi dekontta 30.4.2022 olarak belirtilmiş. Vade geçtiği için bir de gecikme zammı kesmişsiniz. Ve yine hiç utanmadan bu paranın 15 gün içinde ödenmesi gerektiğini aksi takdirde evime ve banka hesaplarıma haciz koymakla ve ayrıca 3 aydan 1 yıla kadar hapisle cezalandırmakla beni tehdit ediyorsunuz. Tüm bu yaygarayı 143,48 TL lik bir ödeme için kopartıyorsunuz. “Ödeme emri” ne demek ? Siz kime emir veriyorsunuz aslanım ? Biz sizin tebanız değiliz. Orası belediye mi yoksa sultanlık mı ? Belediye çalışanlarının makam araçlarının, ücretlerinin, ikramiyelerinin, harcırahlarının halktan kesilen dolaylı/dolaysız vergilerle ödendiğini unutmayın. Utanın, utanın ve yüzünüz kızarsın ! Sizi biz seçiyoruz adam gibi çalışın diye. Ama siz üç kuruş koparmak için emeklileri tedirgin etmeye, tehdit etmeye utanmıyorsunuz. Bu ahlaksızlık ve adiliktir. Şiddetle kınıyorum. Yeter artık. Sesimiz çıkmıyor diye iyice azıttınız.
Bak Yılmaz, benim ailem 4 kuşak Eskişehirlidir, Odunpazarı, Paşa Mahallesinden. Ve dedelerimin türbeleri Kurşunlu Külliyesindedir. İyice anladın mı bunu ? Şimdi yanıt ver bana: Sen böyle bir ödeme emrini Erol Tabanca veya Firuzhan Kanatlı’ya göndermeye cesaret edebilir miydin ? Haşa ! Onlar varlıklı ve saygın kişiler değil mi ? Ama ben sıradan bir SGK emeklisiyim, bu muameleyi kuzu kuzu kabullenmem ve sesimi çıkarmamam gerekiyor değil mi ? Oy vererek seçtiğim CHPli belediye bu mu ? Bir belediye seçmenine bir kanun kaçağı, bir kaçakçı, bir suçlu gibi davranır mı ? Sizin AKPli belediyelerden ne farkınız var ki ? Siz halk düşmanı mısınız ? Seni istifaya davet ediyorum. Verdiğim oy, ödediğim ve ödeyeceğim her kuruş haram zıkkım olsun ve yazıklar olsun sizin gibi CHPli belediyeye !
“Kraliçe 2. Elizabeth’in tahttaki 70. yılı 4 gün boyunca birçok etkinlikle kutlanacak” BBC
Bu kutlamalar insanlık adına utanç verici. Milyonlarca insan bu çirkin şov ve hezeyanlı kutlamalardan heyecan ve sevinç duymadı. Nazi Almanyasının yaptığı soykırım ve savaş sadece 1933-1945 yıllarını kapsar. Oysa, Avrupa krallıklarının yaptığı savaşlar, vahşet, sömürgecilik, kölecilik, kırımlar ve soykırımlar yüzyılları kapsar. Avrupa toprakları baştanbaşa masum insanların cesetleriyle doludur. Onların insanlığa karşı işlediği suçlar çok büyüktür ve bunun bedeli ödenmelidir. Onların kibar tavırlarına, zerafetlerine, güzel elbiselerine, hayır kurumlarına yaptıkları bağışlara aldanmayın. Onlara acımayın, kendinize acıyın. Sözü uzatmaya gerek yok. Açın o kanlı tarihe bakın.
İşte o nedenle tüm Avrupa monarşileri ortadan kaldırılmalı, servetlerine halkın yararına kullanılmak üzere el konulmalıdır. Kraliyet ailelerinin, hanedanlıkların soylarını devam ettirmelerine, ünvanlarını kullanmalarına izin verilmemelidir. Malları, mülkleri, köşkleri, menkul ve gayrimenkulleri ve sarayları müsadere edilmelidir. Ve hiçbir politikacının saraylarda oturmasına, orada bir kral ya da hükümdarmış pozlarında saltanat sürmesine asla izin verilmemelidir. Çünkü dünya siyasetinde halen aktif olan tüm bu ortaçağ, feodal, köleci ve sömürgeci-kolonyal sistem, insanlığın ve çocuklarımızın geleceğine, insan haklarına ve birey özgürlüğüne çok kötü ve şeytani bir örnek oluşturmaktadır. Üzgünüm ama onlara artık tahammül edemeyiz ve onları artık sırtımızda taşıyamayız. Bizim yeteri kadar yükümüz var. Ya basta !
Bir Galatasaraylı bir diğer Galatasaraylının GS Spor Kulübüne üye olmasını engellemeye çalışıyor !
Engeleyen kim? Ekmel. Engellenen kim ? Mehmet Cengiz Yilmaz. GS 101 grubunda bu konuda tartışma yaşanıyor ve grup moderatörü Ekmel saldırgan söylemlerle Cengizin GSK üyeliğine karşı olduğunu açıkça ilan etmiş. Bu ne hırs be birader ?
İmdi, Cengiz’in üyeliğini engellemek için kendini yerden yere atan bu zavallı adam da kim ? Bizim liseden bildiğimiz o zayıf, çelimsiz, silik, önemsenmeyen, raté çocuk mu ? Ne olmuş ona öyle ? Neden bu kadar agressif ve saldırgan ? Psikolojisinin çok bozuk olduğu ve acı çektiği anlaşılıyor. Yoksa birilerinin gözüne girmeye mi çabalıyor, yoksa bana yapmayı denedikleri gibi- ona da “Cengizi sustur” talimatı mı verildi?
101 grubunu bu mu kurdu ? Ya da moderatör olduğu için mi böylesine Ali kıran baş kesen oldu ? Sonra o kullandığı dil ve biçem çok seviyesiz ve düşük. Böyle biri ne moderatör olabilir, ne de Duvarcı. Ben iş hayatımda çok Duvarcı gördüm: Bu kadar seviyesiz, sakil bir dil kullanan ilk defa görüyorum. Üstelik bir de bunları yazıya döküyor. Bu gidişle Locadan atarlar bunu ya da sıkı bir ihtar alır.
Cengiz’e karşı yapılan acımasız ve aşağılayıcı eleştirilerde – ki artık bu kişisel hakarete bile girebilir- tek somut gerçek onun “hayalci” olması. Cengiz hayalci, romantik ve coşkulu bir kişiliğe sahiptir. Müzisyen ve bestecidir. Efsanevi unutulmayan yarışma parçası “Zazie”nin bestecisidir. Benim de yer aldığım GS Okul Orkestrasının 1968’de kazandığı kupa, plaket ve plak okul müzesindedir. (Tabi yok etmedilerse).
İyi de birader hayalci olmak kötü bir şey değildir ki. Bir kulübe ya da derneğe üye olmaya da engel değildir. Hayalci insanlara da gereksinim vardır. Hayalci vizyonerdir, yani öngörülemeyen, olanaksız görünen şeyleri de hayal eder. Ayrıca, sabırsız insanlara da gereksinim vardır. Onlardaki ateş uyuşuk kitleleri ateşleyebilir. Ancak, saldırgan ve despot insanların dernek üyesi olması, yönetici veya yetkili olması tehlikeli ve sakıncalıdır. Böyle kişilerle birlik ve beraberlik sağlanamaz. Onlar kendi egolarını ve aşağılık komplekslerini tatmin peşinde olduklarından sadece düşmanlık ve nefret tohumları ekilir.
İşte arkadaşlar GS kurumlarında egemen olan höt zöt kafa budur. Camiayı tepeden tırnağa çürüten bu çağdışı, saldırgan, kendini beğenmiş, megaloman kafadır. Bu tabi buzdağının görünen kısmıdır. Görünmeyen daha beterdir. Bu kafayı kınıyor ve lanetliyorum.
Son olarak, şunu eklemek istiyorum. GS’nin borcunun 1,7 milyar olduğu iddia ediliyor. İyi de bu borç GS adasını veya Rivayı veya başka mülkleri apar topar satarak ödenemez molla. Kimin malını kime satıyorsunuz kardeşim ? Babanın malı mı bu ? GS camiası bir avuç gözü dönmüş muhterisin höt zötle baskı kurduğu, cebini doldurduğu, üyeleri sindirdiği, tehdit ettiği oligarşik bir yapıya mı dönüştü?
İmdi sözü uzatmaya gerek yok: bu borcun oluşmasına hangi yönetimler yol açmışsa o para onlardan tahsil edilmelidir. Tabi o yönetimleri ibra edenlerle birlikte. Böyle yönetimleri nasıl ibra edersiniz aslanım ? Ada veya Riva’dan bir çakıl taşı, bir kum tanesi bile satamazsınız. Bakın buraya yazıyorum: Bu kafa, bu kötü ruh, bu hırs, bu bencillik bu gidişle Galatasaray Lisesini de satar, kulübü de satar. Uyan Galatasaray !
(Foto: El Cezire TV’nin muhabiri Şirin Ebu Akile işgal altındaki Batı Şeria’nın Cenin mülteci kampında röportaj yaparken -çelik yelek giymesine rağmen -İsrail askerleri tarafından 11 Mayıs 2022 günü başından vurularak öldürüldü.)
“Siyonizm’in amiral gemisi olan bu yasa Yahudilerin milli devletinin diğer tüm devletlerin hepsinden farklı bir devlet olduğunu pekiştirecektir.” Yariv Levin, İç Güvenlik Bakanı
2018 yılında yürürlüğe giren “Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adlı yasa, Filistin bölgesi ve işgal altındaki Filistin topraklarını Yahudilerin tarihsel anavatanı, İsrail’i Yahudilere özgü milli bir devlet olarak tanımlamakta, salt Yahudilere özel ayrıcalık ve üstünlük sağlamaktadır. “Yahudiler/Yahudi olmayanlar” (Jews/Non-Jews) ayrımının da net ve açık bir biçimde yer aldığı yasa “ülkenin kaderini tayin etmede sadece Yahudilerin özel ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor. İsrail’in Anayasası olarak kabul gören yasanın önemli maddeleri özetle aşağıda verilmektedir: (Yasanın tamamı dipnottadır.) [1]
İSRAİL TEMEL YASASI
İsrail Devleti’nin kurulduğu İsrail toprakları Yahudilerin tarihsel anavatanıdır.
İsrail, kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini tayin hakkını yerine getirdiği Yahudilerin milli vatanıdır.
İsrail’de kendi kaderini tayin hakkını kullanma hakkı Yahudilere özgüdür.
Birleşik Kudüs İsrail’in başkentidir.
Devletin dili İbranicedir. Arapçanın düzenlenmesi kanunla belirlenecektir.
Devlet, Yahudi yerleşimlerinin gelişimini milli bir değer olarak görür ve teşvik eder.
İbrani takvimi devletin resmi takvimi olup Gregoryen takvimi de kullanılacaktır.
Şabat ve İsrail bayramları tatil günleridir; Yahudi olmayanların Şabat ve bayramlarında tatil yapma hakları vardır.
YORUMLAR
Yasa, Knesset tarafından 62 evet, 55 hayır ve iki çekimser oyla 19 Temmuz 2018’de kabul edildi. Böylelikle Antisemitizm artıyor, ırkçılık var diye yıllardan beri yaygara koparanlar, Holokostu kalkan olarak kullanarak mağduru oynayanlar 1948’den beri işgal ettikleri topraklarda göstere göstere Nazi Almanyasına benzer Apartheid bir devleti tescil etmiş oldular.
İsrail bu de facto durumu ve bu Apartheid devleti artık bütün dünyanın kabul etmesini istiyor. ABD ve Avrupa Birliği bunu çoktan kabullenmiş görünüyor. İnsan onuru ve özgürlüğünü tamamen yok sayan bu Anayasayı ve İsrail’i kınamak yerine, tam tersine, en başta Fransa olmak üzere bir çok AB ülkesi yeni yasal düzenlemeler yaparak Siyonizm’i eleştirmeyi Antisemitizm ile eş tutan, İsrail’i adeta dokunulmaz, eleştirilemez bir “kutsal devlet” olarak yüceltmenin önünü açacak yasal düzenlemeler, para ve hapis cezaları gibi yaptırımları yürürlüğe koydular.
Bu gelişmelerden cesarete alan İsrail Yüksek Mahkemesi, Temmuz 2021’de söz konusu Temel Yasanın yasal olduğuna ve devletin demokratik karakterine uygun olduğuna karar verdi. Yasayı hazırlayan komitenin başkanı Amir Ohana şunları söyledi:
“Bu, tüm yasaların yasasıdır. Herkesin insan haklarına sahip olduğunu, ancak İsrail’deki milli hakların yalnızca Yahudilere ait olduğunu vurgulayan İsrail tarihindeki en önemli yasadır. Devletin üzerine kurulduğu temel ilke budur”.
“Tek milletli bir devlet istiyorum: Yahudi milli devleti. Yahudi olmayanlara da eşit haklara sağlayan bir devlet. İsrail, Yahudi milletini ve devletini birleştiren, din, ırk veya cinsiyet ayrımı yapmaksızın tüm yurttaşlarına eşit haklar tanıyan ilkelere sahip bir devlettir”. [2]
Kadima partisinden Şlomo Molla büyük bir lütufta bulunarak şunları söyledi:
“İsrail, Yahudilerin milli yurdudur, bu açıktır. Ama aynı zamanda, biz Yahudi çoğunluk, azınlığın haklarını da korumalıyız. Yoksa yasanın ahlaki geçerliliği yoktur.”
Tabi bu saçma sapan çelişkiler yumağı mantıksız söylemleri ciddiye alıp yutanlar şimdiden yandı. Filistinliler, liberal Amerikan Yahudileri ve solcu İsrailli entelektüeller yasayı ırkçı, antidemokratik ve utanç verici olarak kınadılar. Avrupa Birliği yasaya çok cılız bir tepki verdi: yasanın İsrail-Filistin anlaşmazlığında iki devletli bir çözümü zora sokacağını belirtti.
YASAYA ELEŞTİRİ VE TEPKİLER
İsrail’in Anayasası bir çok bilim insanı, akademisyen, düşünür ve Amerikan Yahudi Örgütü tarafından apartheid, ırkçı ve yabancı düşmanı bir yasa olmakla ağır bir şekilde eleştirildi. Kuşkusuz bu eleştiriler ne kadar gerçekçi -yoksa iyi polis kötü polis eleştirisi mi – bunu irdelemek gerekir. Eğer bir ülke uluslararası kamuoyunun tepkisini, BM kararlarını hiçe sayarak dilediği gibi hareket ediyorsa, etnik temizlik ve kırım yapıyorsa, medya çalışanlarını dilediği gibi öldürüyorsa, Yahudilik ve Jüdaizm dışında hiçbir kültür ve inanca en ufak bir saygı duymuyorsa, Yahudi olmayanların hayatını çöp kadar değersiz görüyorsa -BM kararlarına uymayan Libya, Irak gibi ülkelere yapıldığı gibi bu ülkeye askeri bir müdahale yapılmıyorsa- oturup iyice düşünmek gerekir.
Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren bu yeni siyasal düzenin yerel halk üzerindeki baskı ve sindirme politikalarını analiz etmiş ve kapsamlı bir raporu 1 Şubat2022 tarihinde yayımlamıştır. Rapor bölgesel parçalanma; Apartheid ve denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi; ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma gibi konuları içeriyor. Örgüt, İsrail’deki düzenin Apartheid olduğu sonucuna varmış, bu insanlık dışı düzene son verilmesi için uluslararası toplumu bu ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.
Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Zira, görünen ve anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği bu Apartheid-Siyonist sistem yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir. Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın daha da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir.
Etik dışı olması bir yana uluslararası hukuk tarafından kesinlikle yasaklanmış olmasına rağmen Apartheid’ın en temel unsurlarını içeren bu yasayla İsrail’de Apartheid rejim resmen pekiştirilmiş, Yahudilerin ırk olarak üstünlüğü dayatılmış ve diğer milletlerden olanlar ikinci sınıf yurttaş konumuna düşmüşlerdir.
YAHUDİ ÜSTÜNLÜĞÜ (JEWISH-SUPREMACISM)
Görünen o ki İsraillilerin büyük çoğunluğu Tevrat’ın “ Allah tarafından seçilmiş halk” masallarına dayanarak tüm uluslardan, ırklardan ayrıcalıklı ve üstün bir konumda olduklarına inanıyor ve bunu herkesin kabullenmesini istiyorlar. Zaten binlerce yıl öncesinin dinsel inançlardan yola çıkarak bu yasayı yayımladıkları anlaşılıyor. [3]
George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk adımlarından biri olmuştur. 15 Mayıs 2008’de Bush’un İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te verdiği vaazda Yahudilerin Allah tarafından seçilmiş kutsal bir millet ve İsrail’in diğer milletlere ışık olduğuna vurgu yapması bu gidişata somut bir örnektir. [4]
Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin Antisemitizm gibi suç sayılması önerisi bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5 Aralık 2019 tarihinde parlamentoda kabul edildi. [5] Böylece ırkçı bir doktrin olan Siyonizm ile İsrail’deki Apartheid düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Zira bu Apartheid-Siyonist devlet modeli yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak.
Bu bağlamda en son gelişme 7 Nisan 2022 günü Zelenski’nin -durup dururken- Ukrayna’nın “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu. Önce Macron, sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın, Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi bu yeni Apartheid-Siyonist düzenin dünya çapında yaygınlaşacağını somut belirtileri olarak yorumlanabilir. [6]
Bu söylem Zelenski’nin Siyonistler gibi İbrahim, Musa ve Davut’a verilen ilahi vaat ile İsrail’in kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir. Bu inançta oldukları görülen Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal kayra ile kurulmuş bir devlettir. Oysa, gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin İsrailiyat masalları ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir.
HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA
Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını iddia etmek veya araştırmak yasa dışı nefret suçu ve Antisemitizm olarak kabul görmekte, bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır. Bugün 14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu kafileye en son 12 Nisan 2022 tarihinde Kanada da katıldı. Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir. [7]
Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi” adlı kitabı tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek İsrail’in politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?
Tüm bu cinnet, patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında İsrail’de olduğu gibi ABD ve Avrupa Birliğinde salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının ters yüz edilerek Yahudilerin Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu, bu ırkın saflığının korunması gerektiğinin tüm uluslara kabul ettirilebileceği; onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği; Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını göz ardı edemeyiz.
Evanjelistler ve Mormonlar gibi Yahudilerin kutsal bir ırk oluğunu savunan Kiliselerin yanı sıra Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez.
Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler kamuoyunu ve insanları büyük ölçüde böyle bir ortama dolaylı yollardan hazırladılar, herkes de bu kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor. Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde. Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak. Dünyanın ve insanlığın mesihsel kehanetlerle tek bir devletin hizmetçisi ve kölesi haline gelmesi istemiyorsak o zaman bu korkunç gidişata direnmemiz ve BİR DAHA ASLA SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…
DİPNOTLAR
11 — TEMEL İLKELER
A. İsrail toprakları, İsrail Devleti’nin kurulduğu Yahudilerin tarihsel vatanıdır.
B. İsrail, kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini tayin hakkını yerine getirdiği Yahudilerin milli vatanıdır.
C. İsrail’de kendi kaderini tayin hakkını kullanma hakkı Yahudilere özgüdür.
2 — DEVLETİN SEMBOLLERİ
A. Devletin adı “İsrail”dir.
B. Eyalet bayrağı beyazdır, kenarlarına yakın iki mavi çizgi ve ortada mavi bir Davut Yıldızı vardır.
C. Devlet amblemi, her iki tarafında zeytin yaprakları ve altında “İsrail” kelimesi bulunan yedi kollu bir şamdandır.
D. Milli marşı “Hatikva”tır.
E. Devlet sembollerine ilişkin detaylar kanunla belirlenecektir.
3 — Devletin Başkenti
Kudüs, eksiksiz ve birleşik, İsrail’in başkentidir.
4 — Dil
A. Devletin dili İbranicedir.
B. Arap dilinin devlette özel bir statüsü vardır; Arapçanın devlet kurumlarında veya onlar tarafından kullanımının düzenlenmesi kanunla belirlenecektir.
C. Bu fıkra, bu kanun yürürlüğe girmeden önce Arap diline verilen statüye zarar vermez.
5 — Sürgünlerin Toplanması
Devlet, Yahudi göçüne ve sürgünlerin toplanmasına açık olacak.
6 – Yahudilerle bağlantı
A. Devlet, Yahudilerin ve Yahudiliklerinden veya vatandaşlıklarından dolayı sıkıntıda veya esaret altındaki vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için çaba gösterecektir.
B. Devlet, devlet ile Yahudiler arasındaki yakınlığı güçlendirmek için diaspora içinde hareket edecektir.
C. Devlet, Diasporadaki Yahudilerin kültürel, tarihi ve dini mirasını korumak için hareket eder.
7 — Yahudi Yerleşimi
A. Devlet, Yahudi yerleşimlerinin gelişimini milli bir değer olarak görür ve teşvik etmek için hareket edecektir.
8 — Resmi Takvim
İbrani takvimi devletin resmi takvimi olup Gregoryen takvimi de resmi takvim olarak kullanılacaktır. İbrani takviminin ve Gregoryen takviminin kullanımı kanunla belirlenecektir.
9 — Bağımsızlık Günü ve Anma Günleri
A. Bağımsızlık Günü, devletin resmi milli bayramıdır.
B. İsrail Savaşlarında ve Holokost’ta Düşenleri Anma Günü ve Kahramanlığı Anma Günü, resmi anma günleridir.
10 — Dinlenme ve Şabat Günleri
Şabat ve İsrail bayramları, devlette yerleşik dinlenme günleridir; Yahudi olmayanların Şabat ve bayramlarında dinlenme günleri sürdürme hakları vardır; Bu konunun detayları kanunla belirlenecektir.
11 – Değişmezlik
Bu Temel Kanun, Knesset üyelerinin çoğunluğu tarafından kabul edilen başka bir Temel Kanun olmadıkça değiştirilemez.
2 Prime Minister of Israel, Benjamin Netanyahu, defended his draft of the Nation-State bill on 26 November 2014, declaring Israel to be “The nation-state of the Jewish people, and the Jewish people alone”. He also clarified: “I want a state of one nation: the Jewish nation-state, which includes non-Jews with equal rights.” Being the land of the Jewish people, the PM is of the opinion that Israel is thus entitled to principles that combine the nation and the state of the Jewish people and grant “equal rights for all its citizens, without discrimination against religion, race, or sex”. (Wikipedia)
3 İlginçtir Wikipedia’nın İngilizce metnini Google translate ile Türkçeye çevirirken bazı hassas tümcelerin ve sözcüklerin otomatikman sansür edildiğini ve çevrilmediğini gördüm. Hiç şaşırmadığımı belirteyim.
4 Bush’un vaazından alıntılar: “Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael için vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin, Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.” İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti. Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor. Ağlama Duvarına dokundum, dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor. İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere ışık olan modern bir toplum kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz. Allah sizleri kutsasın.”
5 Yasada yer alan ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesi de tamamen mantıksızdır. zira İsrail nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmaktadır.
6 Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum: “Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak. ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız. Halkımız bizim büyük ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.
7 Oysa, çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır.
Haziran’da gerçekleşecek Galatasaray Pilavı için Galatasaraylılar Derneği (GS Cemiyet) ve “En Vélocu” taifeyi şimdiden uyarıyorum: Sakın ha ! Sakın ola ki geçen seneki rezillik ve bayağılık bu sefer tekrarlanmasın. O pedofil ve pornografik “En Vélo” şarkısı söylenmesin ve tekrar “Galatasaray İlahisi” ya da “Galatasaray Marşı” diye lanse edilmesin. Kendinize gelin artık ! Çok istiyorsanız aranızda toplaşıp tepişerek söyleyin. Ancak marş söyleyecekseniz Tevfik Fikret’in “Millet Şarkısı” nı söyleyin. Tabi nefesiniz yetiyorsa. Anlaşıldı mı aslanım ?
NE OLMUŞTU ?
2021 Haziran Pilavında paillarde, pedofil ve müstehcen bir şarkı olan En Vélo “Galatasaray Marşı” ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GS Cemiyet tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi, Youtube da iftiharla paylaşıldı. Bu şamataya masada bulunan Fransanın İstanbul Başkonsolosu da katıldı. Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir dönemde… Sözleri bir daha anımsayalım:
« En revenant de Paris chez ma tante
En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède
J’ai rencontré trois petites filles charmantes
J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle
Je l’ai emmené dans ma petite chambrette
J’ai enlevé sa petite chemisette
J’ai déchiré sa petite culotte
J’ai (enfoncé) ma grande baillonette
Dans sa petite….
Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »
(Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)
İmdi dikkat edersek şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo davranış, hem tecavüz, hem de küçük bir kızın aşağılanması söz konusu. Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan, açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren ahlak dışı şarkılar kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: O eski sözler yeni versiyonlardan çıkarılmış. Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım. Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.
Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan söz eden bu şarkı Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere, istifalara kulak asılmadı ve video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı. Ben bu durumu protesto edince bir sürü hakaret bana da yağdırıldı, telefonla arandım ve çenemi kapatmam istendi. Tabi ki geri adım atmadım ve bu skandalı her ortamda paylaşacağımı Cemiyet başkanı adına beni arayan sınıf arkadaşıma ilettim: “O adama benden selam söyle bu konuda asla geri adım atmayacağım ve tepkimi sürdüreceğim” dedim. Sonunda, iş çığırından çıkınca Haziran sonunda istemeye istemeye yayından kaldırdılar.
Galatasaray Lisesinde 1960lı yıllarda okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı Yetiştiricide ve Lisedeyken büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini ve GS Cemiyeti kınıyorum. Cemiyet GSli kız kardeşlerimizden ve camiadan özür dilemek zorundadır. Ve hemen.
Almanya’da yapılan bir araştırma, koronavirüs aşılarının yol açtığı ağır yan etkilerin resmi verilerden 40 kat fazla olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar aşı komplikasyonları konusunda harekete geçilmesi çağrısı yaptı. Almanya’nın önde gelen tıp fakültelerinden Berlin Charité’nin, koronavirüs aşılarının yan etkileriyle ilgili yaptığı araştırma, aşı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Prof. Dr. Harald Matthes yönetiminde bir yıldır sürdürülen araştırma, koronavirüs aşılarının yan etkilerinden kaynaklanan vakaların, Almanya’da aşıların güvenliğinden sorumlu kurum olan Paul-Ehrlich Enstitüsü’nün (PEI) kayıtlarındaki rakamlardan 40 kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu.
Almanya çapında koronavirüse karşı aşılanmış 40 bin kişinin, aşının etkileri konusunda düzenli aralıklarla yanıtladığı sorulara dayanan araştırma, aşılı 1000 kişiden sekizinin ağır yan etkilere maruz kaldığını gösteriyor. PEI rakamlarına göre ise 1000 doz başına sadece 0,2 ağır yan etki bildirilmiş durumda.
Alman kamu yayıncılık kuruluşu MDR’e konuşan Prof.Dr. Harald Matthes, sonucun İsveç, İsrail, Kanada gibi diğer ülkelerdeki rakamlarla örtüştüğünü ve şaşırtıcı olmadığını belirterek, aşı üreticilerinin kendi araştırmalarında da benzer sonuçlar çıktığını kaydetti. Matthes, çocuk felci, kızamık gibi geleneksel yöntemlerle üretilen aşılarda ağır yan etki oranının çok daha düşük olduğuna dikkat çekti.
Aşılama sonrasında haftalar ya da aylar boyunca devam eden ve tıbbi tedavi gerektiren semptomlar “ağır yan etki” olarak sınıflandırılıyor. Kas ve eklem ağrıları, kalp kası iltihaplanması, bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonları, sinir sistemindeki rahatsızlıklar bu sınıfta yer alıyor.
179 milyon dozda 500 bin ağır vaka
Prof. Dr. Matthes, ağır yan etkiler dahil olmak üzere yan etkilerin genelde üç ila altı ay sonra azalmaya başladığını, hastaların yüzde 80’inin iyileştiğini, ancak bazılarının daha uzun sürebildiğini belirtti.
Almanya’da şimdiye kadar 179 milyon doz aşı uygulandığına işaret eden Matthes, “Almanya’da Covid aşıları sonrasında yaklaşık 500 bin vakada ağır yan etki görülüyorsa doktorlar olarak harekete geçmemiz gerekir. ‘Aşı karşıtı’ diye etiketlenmeden kongrelerde, kamuoyu önünde açık bir şekilde tartışmamız gerekiyor” dedi.
“Aşı karşıtı” baskısı
Ağır yan etkilere maruz kalan hastaların büyük çoğunlukla ciddiye alınmadığını ve yalnız bırakıldığını belirten Matthes, doktorların ya hazırlıklı olmadıkları ya da siyasi bir tartışmada taraf olarak görülmekten kaçındıkları için semptomları genelde aşıyla ilişkilendirmediğini kaydetti. Matthes, kendilerine ulaşan hastaların da etkin bir tedavi için aylarca kapı kapı dolaştıklarını anlattıklarını, bunun şüpheli vakaların resmi kayıtlara yansımıyor oluşunu açıkladığını belirtti.
Almanya’da sağlık sigortası kurumu BKK Provita’nın Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Schöfbeck, Nisan ayında aşı yan etkileri konusunda sigorta kayıtlarıyla PEI rakamları arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu açıklamış ve ellerindeki verileri paylaşmak üzere PEI’den görüşme talep etmişti. Schöfbeck bu görüşmeyi gerçekleştiremeden “aşı karşıtı” olduğu suçlamasıyla görevinden alınmıştı.
Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach da koronavirüs aşılarının yan etkisinin bulunmadığını savunarak aşı zorunluluğu getirilmesi girişimine öncülük etmişti. Ancak aşı zorunluluğuna dair Mart ayında Federal Meclis’e sunulan yasa tekliflerinin hiçbiri gerekli çoğunluğa ulaşamadı. Hükümet, sonbaharda yeni yasal düzenleme girişiminde bulunacağının sinyallerini veriyor.
Uzun Covid semptomlarıyla örtüşüyor
Uzun Covid hastalığından bilinen pek çok semptomun aşı yan etkileriyle örtüştüğüne dikkat çeken Matthes, uzmanlaşmış kliniklerin aşı komplikasyonlarına maruz kalan hastalara da açılması gerektiğini vurguladı. Nöroloji ve kardiyolojinin yanı sıra kan yıkama (aferez) konusunda tecrübeli olan yoğun bakımlar ve diyaliz merkezlerinin de tedaviye dahil olabileceğini belirten Matthes, aşı komplikasyonlarına karşı etkili tedavi geliştirmeye çalıştıklarını kaydetti.
Prof. Dr. Matthes, sorunun ana nedeninin vücudun kendi hücrelerine karşı geliştirdiği antikorlar (otoantikorlar) olduğunu belirterek “Sıklıkla sorunun nedeni, hastanın kanında çok fazla otoantikor bulunması. Bu nedenle öncelikle hangi otoantikorların ne sayıda var olduğunun bilinmesi gerekiyor… Teşhis konduğunda, fazla antikorların, bağışıklık sistemi ilaçla baskılanarak ya da özel kan yıkama yöntemiyle kandan uzaklaştırılması gerekiyor” dedi.
(DW’nin bu haberini Facebook’ta paylaştığım için 2 gün hesabım donduruldu)
Tarihin hiçbir döneminde Galatasaray Spor Kulübü Derneği (GSKD) ve GS kurumları böylesine acınacak ve çirkin durumlara düşmemişti.
Süper ligi ortanın altında 13.cü bitiren başarısız Galatasaray’ın Başkanı, Yönetim Kurulu ve Divan kurulu üyeleri sonunda birbirine girdi. Suçlamalar, tehditler, raporlar, yasal işlemler havada uçuşuyor. Futbol ve spor unutuldu.
Ne oluyor ? Olan sanırım şu: Artık “kol kırılır yen içinde” kalır zihniyeti yürümüyor.
Kimseyi desteklemiyorum ve kimseye işaret falan da göndermiyorum. Ama Burak Elmas’ın Başkan olması içerde yıllardır birikmiş bu cerahat ve pisliğin patlamasına yol açtı. Işıtan Gün’ün hazırladığı rapor da medyaya açıklanınca kıyamet koptu.
“Galatasaray’ın birleşmeye niyeti yok. Bunu gördüm. Galatasaray hizmet etmeyi değil, nefreti birleştirdi”
diyor Burak Elmas…
Galatasaray Başkanının sözleri bunlar… Evet acı sözler ve acı gerçek işte bu. Galatasaray’da nefret egemen oldu. Sanırım o nefretin kökeninde bir türlü paylaşılamayan bir Galatasaray Hanı Yağma’sı (Yağma Sofrası) var. Fikret’in o ünlü şiiri Galatasaray için de geçerli.
İnanamıyorum… Sanki kötü, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir karabasanın içindeyim. Ben 1961’de Galatasaray Lisesine girdim. 1971’de mezun oldum. İki sene çaktım ama hiç şikayetçi değilim. Ankara’ya gitme söz konusu olunca hemen 1972’de Hasnun Galip’e çat kapı gidip GSKD’ye üye oldum. 2003’te Divan Üyesi seçildiğim resmi bir yazıyla bildirildi. Ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. İlk toplantılara büyük heyecanla gittim. Ama sonradan özel nedenlerden dolayı gidemedim. Galatasaray Üniversitesi yangınından sonra sürekli olarak GS kurumlarındaki sorunlara ve çürümeye dikkat çekmeye çalıştım ama kulak asan olmadı. Dışlandım, hakaret mesajları ve telefonlar geldi. Kabak tadı verdiğim ve çenemi kapatmam gerektiği bildirildi. Bunları sosyal medyada paylaştım. Ne desem artık bilemiyorum.
Başkan Burak Elmas (1974 doğum.ta.) Avusturya Lisesi mezunu, Başkan adayları Eşref Hamamcıoğlu (1954), Metin Öztürk (1961) ve Fırat Develioğlu (1964) ise Galatasaray Lisesi mezunu.
“Galatasaray’da olan tek şey var. İktidar olmayı iradesi. Herkesin iktidar olma iradesinin olduğu bir ortamda da birleşmek çok zor. Galatasaray’da bir fikir mücadelesi olacak. Üyelerimizden hangi fikir daha kuvvetli destek alırsa o fikir Galatasaray’da devam edecek”
diyor Burak. Umarım bir fikir mücadelesi olur. İmdi, 72 yaşında gelmiş bir Galatasaray mezunu ve eski bir Divan Üyesi olarak bir çağrı ve uyarıda bulunmak istiyorum:
Mücadele edin ama centilmence, nezaketi elden bırakmayın. Barışın ve hoşgörülü olun. Ama hiçbir şeyi de uzlaşıp hasır altı etmeye kalkmayın. Bir Galatasaraylı bir başka Galatasaraylının düşmanı olabilir mi ? Saygın ve olaysız bir seçim olsun. Aksi takdirde kayyum da atanır, seçimler iptal de olur, yeni yasaya göre şirketleşen kulüpler yabancılara da satılabilir ki gidişat onu gösteriyor. Benden uyarması. Keyfiniz bilir aslanım.
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından birinci derecede sorumlu olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) masonik bir örgüt olduğunu herhalde bilmeyen yok değil mi ? Almanya’nın dolduruşuyla savaşa giren İTC Osmanlı’nın yok olmasına yol açmış, İTC de yok olmuş, ama Localar hala varlıklarını sürdürmektedir. Bu traji-komik bir paradoks değil mi ?
Üst yönetimi Masonlardan oluşan İTC 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla siyasal bir partiye dönüşmüş, 1912 yılında iktidar olmuştur. İTC’ye ilk başta üye olan Mustafa Kemal’in de Mason olduğu, daha sonra ayrıldığı iddia edilir. Olabilir ya da olmayabilir. Sonuçta Atatürk İttihatçılar ve Masonlar ile yollarını ayırmıştı ve partiye karşı eleştirileri şöyleydi:
Cemiyet gizli bir komite kimliğinden sıyrılmalı ve çağdaş bir siyasal parti haline gelmelidir.
Ordu siyasetten kesinlikle çekilmelidir.
Cemiyet ile Masonluk arasındaki ilişki kesilmeli, tüzüğünden masonik biçimsel kurallar çıkartılmalıdır.
Devlet işleri din işlerinden ayrılmalıdır.
Çanakkale zaferine rağmen, I.ci Dünya Savaşının korkunç bir yıkım ve yenilgiyle sonuçlanması 600 yıllık Osmanlı imparatorluğun sonu olduğu gibi İttihatçıların da sonu olmuştur. İTC Hükümeti istifa ettikten sonra yöneticileri Talât, Enver ve Cemal Paşalar 3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısıyla İstanbul’dan gizlice Odessa’ya kaçmışlardır. [1]
İTC liderlerinden Talât Paşa 15 Mart 1921 Berlin, Cemal Paşa 22 Temmuz 1922’de Tiflis’te Ermeni teröristlerce öldürülmüştür. Enver Paşa’nın ise 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’da Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldüğü ileri sürülür. [2]
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurarken yeni rejim için sakıncalı bulduğu İttihatçı kalıntılarını, şeriatçıları, tarikatları ve Mason cemiyetinin ortadan kaldırılmasını bir zorunluk olarak görmüştür. 1926 yılındaki İzmir suikastı girişiminde İstiklâl Mahkemesince suçlu bulunan İttihatçılar cezalandırılmış ve örgüte karşı geniş bir tasfiye operasyonu gerçekleştirmiştir. 1935 yılında ise Atatürk’ün emriyle tarikat, tekke ve zaviyelerle birlikte Localar da kapatılmıştır.
LOCALARIN AÇILIŞI VE AMERİKAN MARSHALL YARDIMI
Ancak, Atatürk’ün kapatmasına rağmen yerine geçen İnönü Locaların yeniden açılmasına izin verecektir. 5.2.1948’de açılış ve kuruluş için başvuruda bulunan Mason dernekleri tüm ülkede yeniden faaliyete geçmişlerdir. Sonuçta Osmanlı batmış ama Localar tekrar açılmış ve Türk siyasetinde, sosyal kurumlarda ve iş dünyasında yeniden etkin olmuşlardır.
1948 yılından sonra Atatürk ve Atatürk devrimlerine ihanet süreci adım adım gelişmeye başlamıştır. Locaların faaliyete geçmesiyle eş zamanlı olarak 3.4.1948’de Cumhurbaşkanı İnönü’nün oluru ile Amerikan Marshall Yardımı başlamıştır. İlk iş olarak İnönü Türkiye’deki uçak fabrikalarını kapanmaya zorlayacak ekonomik yaptırımları yürürlüğe koymuştur. 10.6.1952 tarihine kadar sürecek Marshall yardımı süresince Türkiye’ye 140milyon hibe, 85 milyon borç olmak üzere toplam 225 milyon dolar ödenmiştir. 1950 yılında İnönü’den devraldıkları uydulaşma politikasını Celal Bayar-Menderes hükümetleri ve ondan sonrakiler başarıyla sürdürmüşlerdir.
18.2.1952’de Cumhurbaşkanı Bayar’ın imzasıyla Türkiye NATO’ya girmiştir. Arkası zaten çorap söküğü gibi gelmiş, ABD kökenli diğer masonik örgütler, vakıflar, hayır cemiyetleri de Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Rotary 1954, Lions 1963’te faaliyete geçmiştir.
İmdi şu soruyu sormak gerekiyor: İktidarı ele geçirip Osmanlının yıkılması neden olan Localar ve benzeri masonik örgütlerin Türkiye’de tekrar faaliyete geçmesi, ortalıkta cirit atması ve hemen hemen her kuruma sızmalarına nasıl izin veriliyor, nasıl göz yumuluyor ? Madem bu dernekler, kurumlar ülke için çok iyi ve faydalıydılar da o zaman Atatürk neden hepsini aynı sepete doldurup tekke, dergah, zaviye ve tarikatlarla birlikte Locaları da 1935 yılında kapattı ? Demek ki Atatürk bunların arasında bir fark görmüyor, hepsini tek bir kategorik olumsama içinde görüyordu. Umarım bu dernekler ve örgütler Osmanlı gibi Türkiye’nin yıkılmasına neden olmazlar. Ne dersiniz ?
[1] Bu son kongrede, İTC’nin yurt içinde kalan yöneticileri, Yenilenme Partisi (Teceddüt Fırkası) adlı bir parti kurarak etkinliklerini sürdürmeyi denedilerse de yenilenme olmamıştır. Partinin yöneticileri arasında Yunus Nadi, Tevfik Rüştü gibi isimler yer alıyordu. 1919 yılında Divanı Harpte yargılanan İttihatçılar Malta’ya sürülmüş olup içlerinde Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Ali Fethi (Okyar), Rauf (Orbay), Hüseyin Cahit (Yalçın), Halil (Menteşe), Mustafa Hayri (Ürgüplü) gibi yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli kişileri bulunmaktaydı.
[2] İttihatçılar 1921’de sürgünden döndükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında önemli roller üstlenmişlerdir. Atatürk ve Lenin’in yakınlaşması ve Türk-Sovyet hükümetlerinin anlaşması üzerine SSCB’nin Enver Paşa ve yandaşlarını ortadan kaldırdığı iddia edilir. Enver’in SSCB’ye karşı şeriatçı bir ayaklanmaya destek vermek üzere Türkistan’a gittiği ve orada Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken 4.8.1922’de öldüğü bilinir. İki ay sonra 1.10.1922’de TBMM’nin saltanatı kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sona ermiş olur.
20.4.2022 tarihinden itibaren ARTE TV kanalında yayımlanmaya başlayan “Antisemitizm’in Uzun Tarihi” (The Long History of Antisemitism) adlı dizininin –özellikle son bölümü izlendiğinde– asıl amacın Siyonizm karşıtlığının Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlamaya çalışmak olduğu anlaşılıyor. Dört bölümden oluşan dizinin Holokost’u istismar ederek duygu sömürüsü ve mağduriyet edebiyatı yapmak, İsrail’in Batı medyası tarafından görmezden gelinen işgal, etnik temizlik, saldırganlık ve sistematik-demografik katliam politikalarını kamufle etmek ve İsrail’deki Apartheid rejimin propagandasını yapmak üzere hazırlandığı anlaşılıyor. ARTE’nin Apartheid bir devletin propaganda aracına dönüşmesi utanç verici ve çok tehlikeli bir gidişat.
IRKÇILIĞI ELEŞTİRMEK YASAL BİR SUÇ OLDU !
Irkçı bir doktrin olduğu BM kararıyla kesinleşmiş olduğu halde Siyonizm’i eleştirmek başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde artık yasal bir suç olarak kabul ediliyor. [1] Macron’un deyimiyle Siyonizm’i eleştirmek (Anti-Siyonizm) Antisemitizmin yeni bir türü “Neo-Antisemitizm” olarak görülüyor.
Böyle akıl dışı uçuk iddialarda bulunmak, bu bağlamda yasalar çıkartmak ve dünya çapında yoğun bir propaganda yürütmek, Holokost yerine İbranice “Şoah” kelimesinin kullanılmasında ısrar etmek dünyanın aklını yitirdiği, mantıksal ve entelektüel bir kaosa sürüklendiğinin göstergeleri.
5.12.2019 tarihinde böyle bir yasanın Fransız parlamentosunda kabul edilmesi üzerine 127 Yahudi akademisyenin Macron’a karşı yayımladıkları deklarasyonu özet olarak bir kez daha anımsatıyorum:
“Yahudi tarihi konusunda uzman olan biz Yahudi akademisyenler bu yasaya karşıyız. Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor, Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Holokost kurbanı birçok insan Anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir. Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”
Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Anti-Siyonist olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler yasadaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.
Çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için bu tür yasalara karşı çıkmışlardır. Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi” adlı kitabı tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden kurgulanarak İsrail’in politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekmişti. Ama kimim umurunda ?
Allah tarafından seçilmiş bir İbrani aşireti ve güya kutsal olduğu iddia edilen bir soy, bir etnik grup, bir ırk tarafından yönetilmek ve güdülmek istemiyorsak, bu saçma sapan Tevrat masallarına, bu akıl almaz korkunç gidişata ve uygulamalara sonuna kadar ve şiddetle direnmemiz gerekiyor. O zaman BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demeliyiz. Hem de çok geç olmadan…
[1] 10 Kasım 1975 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Siyonizm’in “ırkçılık ve ırksal ayrımcılık” olduğunu 3379 sayılı kararıyla kabul etmiştir. Bu bağlamda Siyonizm Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırkçı apartheid ve sömürgecilik rejimi ile eş tutulmuştu. Salt Yahudi ırkını kapsayan ırkçı-dinci bir ideoloji olan Siyonizm Nazizm’in kippalısıdır. Gamalı Haç’ın yerini Magen yıldızı almıştır.
BM’nin bu kararı uluslararası kuruluşların ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemine karşı hazırlamış somut rapor ve belgelere dayanıyordu. Bu belgelerde Siyonizm’in, belli bir ırkın üstünlüğünü temel alan bir doktrin olduğu, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanıyor, dünya ülkelerinin bu tehdide karşı ortak tavır sergilemesi için çağrı yapılıyordu.
Bu karara 72 ülke evet , 35 ülke hayır oyu vermiş, 32 ülke ise çekimser kalmıştı. Evet oyu verenler arasında Türkiye, SSCB, Çin, Küba, Arnavutluk, Brezilya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Meksika, Portekiz, İran ve Arap ülkeleri vardı Avrupa ülkelerinin çoğu hayır oyu vermişti. .
ABD, BM’nin bu karar ile Sovyetler Birliğinin Amerika’ya saldırdığını iddia edecek kadar kendini kaybetmiş, kararın antisemit, ahlak dışı olduğunu, siyah, kahverengi ve beyaz Yahudilerin olduğunu, Yahudi dinine herkesin geçebileceğini, üstelik Yahudilerin bir ırk olmadığını iddia etmişti.
GSK, GSÜ, GEV, GSD, GSL gibi kurumlardan oluşan Galatasaray topluluğunda son dönemde iyice su yüzüne çıkan kaos, çatışma, skandal ve yolsuzlukları önlemek ve çözüm bulmak amacıyla –her şeyin üstünde ve her tür baskıdan uzak — bağımsız bir onarım (tahkim) heyeti kurulması gerektiği kanısındayım. Sosyal adalet ilkeleri, evrensel insan hakları ve Galatasaraylı sessiz çoğunluğun korunması temelinde kurulacak ve camiada radikal bir devrim gerçekleştirecek bu yapının adı “Bağımsız Galatasaray Onarım Kurulu” veya benzer uygun başka bir ad olabilir. Kurulun ana hedef, eylem, misyon ve vizyonu hakkında kabaca bir fikir vermesi bakımından ben bazı önerilerde bulundum. Bu önerilerimin taslak olduğuna bir daha vurgu yapıyorum. Eksik ve yanlış yerler kuşkusuz vardır. Ben hukukçu değilim. Ama gönlümden geçen düşünceler bunlar:
Öncelikle aidatlarını ödemediği gerekçesiyle GSK’den toplu halde atılmış olduğu ileri sürülen yaklaşık 2.000 üye – varsa eğer ve sayı her ne kadar ise- tekrar üyeliğe alınacaktır.
Bu üyeler hangi dönemde atılmışsa o dönemdeki yönetimler üyelerden teker teker yazılı olarak özür dileyecektir.
Bu üyelerin aidat borcu varsa silinecektir veya onların borcu onları üyelikten atan yönetimlerden tahsil edilecektir.
Üyelikten toplu olarak atılmış olanlar bundan böyle hiçbir şekilde üyelik aidatı ödemeyecektir.
65 yaş üstü üyeler aidattan muaf olacak ve bu bağlamda gerekli tüzük ve yönetmelik değişikliği 1-4 maddeleri kapsayacak şekilde değiştirilecektir.
GSK’nın bu duruma gelmesine yol açan yönetimlerin ve yöneticilerin bir daha hiçbir şekilde seçimlerde aday olmasına, seçilmesine veya dolaylı ve dolaysız olarak Galatasaray camiasının hiçbir kurumunda yönetime gelmesine izin verilmeyecektir.
“En vélo” skandalına yol açan GSD yönetimi de bu kapsamda değerlendirilecektir.
Bu bağlamda Kurul yeni bir genel tüzük ve ilkeler belirleyecektir. Her Galatasaraylıya fırsat eşitliği ve özgürce ifade özgürlüğü hakkı tanınacaktır. Uyuşmazlıklar etik ve adalete uygun ve ivedilikle çözülecektir.
Söz konusu Kurulun yapısı, çalışma yöntemleri, sekretarya, eksperler, uzmanlar, bilirkişi vs bu konularda deneyimli, hiçbir masonik derneğe üye olmayan “vicdanı hür, fikri hür” Galatasaraylılar tarafından belirlenecek ve üyeler onların arasından seçilecektir
(Avdet: Dönüş, geri gelme; İng: Advent; Fr: Avènement)
İsrailli tarihçi Prof. Shlomo Sand 2008’de yazdığı “Yahudi halkı nasıl icat edildi” kitabında İsrail’deki devlet düzeninin demokrasi değil, “etnokrasi” olduğundan söz eder. Yani belli bir etnik grubun, ya da ırkın egemen olduğu bir sistem. Oysa, 2018’de “Temel Yasa” nın İsrail’de yürürlüğe girmesiyle etnokrasi “Jews/non-Jews” ayrımının net bir şekilde yapıldığı ve Yahudi ırkından gelenlere özel ayrıcalıkların tanındığı apartheid bir yönetime dönüştü.
İsrail’in Anayasası olarak Knesset’te kabul gören bu yasaya göre “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar” ayrımı net ve açık bir biçimde yasada yer aldı. Temel Yasa, İsrail’i “Yahudilerin tarihsel anayurdu” olarak tanımlıyor ve “Yahudilerin ülkenin kaderini tayin etmede özel ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.
Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren bu yeni düzenin yerel halk üzerindeki baskı ve sindirme politikalarını analiz etmiş ve kapsamlı bir raporu 1.2.2022 tarihinde yayımlamıştır. Rapor bölgesel parçalanma; Apartheid ve denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi; ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma uygulamalarını içeriyor. Örgüt, İsrail’deki düzenin Apartheid olduğu sonucuna varmış, bu insanlık dışı düzene son verilmesi için uluslararası toplumu bu ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.
Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Zira, görünen ve anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği bu Apartheid-Siyonist sistem yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir. Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir. Bunun işaretlerini Bush’un 2008’deki vaazında (!), 5.12.2019’da Siyonizm’i eleştirmenin Antisemitizm gibi yasal suç sayılmasının Fransız Meclisinde kabul edilmesinde, Zelenski’nin Ukrayna’yı Büyük İsrail yapma hayallerinde görmekteyiz:
BUSH’UN VAAZI !
George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk adımlarından biri olmuştu. 15 Mayıs 2008’de Bush’un İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te verdiği vaazın (!) özeti şöyle :
“Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael [1] için vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin, Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”
İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti. Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor. Ağlama Duvarına dokundum, dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor. İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. [2]
Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere ışık olan modern bir toplum kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz. Allah sizleri kutsasın.”
SİYONİZMİ ELEŞTİRMENİN ANTİSEMİTİZM OLARAK KABUL EDİLMESİ
Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin Antisemitizm gibi suç sayılması önerisi bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5.12.2019 tarihinde parlamentoda kabul edilmişti. Macron’un partisi (LREM) tarafından yapılan teklifin kabul edilmesiyle, Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) Antisemitizm tanımlanması da onaylanmış oldu. Fransız parlamentosu Antisemitizm tanımını Siyonizm karşıtlığını da kapsayacak şekilde genişletti. Böylelikle siyasal ve ırkçı bir doktrin olan Siyonizm bu yasayla korunmaya alınmış oldu. Akademisyenlerin tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri ve yayınladıkları bildiri özetle şöyle:
“Yahudi tarihi konusunda uzman olan biz Yahudi akademisyenler bu yasaya karşıyız. Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor, Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Holokost kurbanı birçok insan anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir. Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetine işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”
Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Antisiyonist olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler ayrıca yasa tasarısındaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.
ZELENSKİ VE AVRUPA BİRLİĞİNİN HEZEYANLARI
Bu bağlamda en son gelişme 7.4.2022 günü Zelenski’nin -durup dururken- Ukrayna’nın savaş sonrası “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu. Önce Macron, sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın 10.4.2022’de; Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının 13.4.2022’de Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi bu yeni Apartheid-Siyonist düzenin somut belirtileri olarak yorumlanabilir. Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:
“Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak. ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız. Halkımız bizim büyük ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.
Bu söylem “Büyük İsrail” olmayı düşleyen Zelenski’nin de Siyonistler ve Bush gibi İbrahim, Musa ve Davut’a verilen tanrısal vaat ile İsrail’in kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir. Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal bir devlettir.
Oysa, gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin Apartheid-Siyonizm ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. O nedenle bu yeni süreçteki olası gelişmeleri a priori öngörmeye çalışmamı bambaşka ve akıldışı bir dünyanın insanlığa dayatılmakta olduğu yolunda bir uyarı olarak kabul edin, komplo teorisi olarak yorumlamaya kalkışmayın. Anlaşıldı mı ?
Tüm bu cinnet, patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında Apartheid İsrail’de şu an yapıldığı gibi ABD ve Avrupa Birliğinde salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının ters yüz edilerek Yahudilerin Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu ve ırkın korunması gerektiğinin Hristiyanlara ve tüm uluslara kabul ettirilebileceği; onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği; Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını göz ardı edemeyiz. Dünyaya büyük değerler kazandırmış bir ulus nasıl ki toplumsal bir psikoza kapılarak Nazilerin peşinden gitmişse, aynı şekilde insanlık da bu Nazi taklidi Apartheid-Siyonistlerin peşinden gidebilir.
HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA
Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını iddia etmek veya araştırmak yasa dışı nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görmekte, bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır. Bugün 14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu kafileye en son 12.4.2022 tarihinde Kanada da katılmaya karar verdi. Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Holokost Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.
Oysa, çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır. Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi” adlı kitabı tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek İsrail’in politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?
İşte o zaman Tevrat’ta yazdığı gibi goyimler “seçilmiş millet” e boyun eğmek zorunda kalacak; Yahudi ırkından gelenler sanat, müzik, medya, mizah, çizgi roman, çizgi film, sinema, siyaset, din, eğitim, tıp, bilim vs her alanda yüceltilecekler -hatta toptan VIP statüsüne bile alınabilirler- diğer uluslar onlara hizmet edecektir. Kuran ve Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. Ve yine mesihsel ve Evanjelik hezeyanların kehaneti doğrultusunda Yeruşalim’e 3. Tapınak inşa edilecek, “daimi yakılan takdime” ve kurban kesimi başlayacak. Kurban kesimi Maşiyah gelene kadar sürecek ve sonunda insanlık Yakup’un (İsrail) yolundan gidecektir. [3] Tevrat’ta yazdığı gibi
“Çok milletler gidecekler, ve diyecekler: Gelin, ve RABBİN dağı Siyon’a, Yakup’un Allahının evine çıkalım; ve kendi yollarını bize öğretecek, ve onun yollarında yürüyeceğiz. (…) 23 Kadiri mutlak RAB Siyon Dağı’nda ve Yeruşalim’de (Kudüs) saltanat sürdüğü zaman…” (Tevrat – İşaya 2:3, 24:23)
Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler kamuoyunu ve insanları büyük ölçüde böyle bir ortama hazırladılar, herkes de bu kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor. Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde. Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak. Dünyanın ve insanlığın bu hale gelmesi istemiyorsak o zaman BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…
[1] Yeretz Yisrael İbranice “Kutsal topraklar İsrail” anlamına gelir. Fanatik Siyonistlerin sloganı olan bu söylem Tevrat’tan alınmış olup ve İsrail’in en geniş sınırlarını gösteren bir Yahudi devleti kavramına işaret eder. Nil nehrinden Fırat’a ve Anadolu içlerine kadar uzanan topraklar bu kapsamdadır.
[2] Masada Bush’un iddia ettiği gibi kahramanlık destanının yazıldığı bir yer değildir. Şeriatçıların topluca intihar ettiği bir yerdir. Şair İzak Lamdan 1926 yılında yazdığı “Masada” adlı şiirde Kudüs’ün Roma tarafından MS 70 yılında fethedilmesinden sonra Masada kalesinde Zelot tarikatçıların teslim olmaktansa toplu intiharı seçmelerini kahramanca direniş olarak yorumlamıştır. Roma egemenliğinde olan Yahuda Eyaletinde şeriatçı ve fanatik Zelotlar MS 66’da Roma’ya karşı ayaklanmıştı. Zelotlar’a göre Yahudi olmayan herkes “düşman” ve “kafir” olup ölüme müstahaktı. Lamdan’ın “Bir daha asla Masada düşmeyecek” dizgesi zamanla Siyonist bir slogana dönüştü. Aşırı sağcı terörist lider ve Musa şeriatını savunan haham Meyir Kahane 1968’de yayımladığı manifestosunda bu söylemi kullandı: Yahudilerin bir daha asla kuzu gibi ölmeyeceklerini, ellerinde silahla savaşacaklarını ve her Yahudi’nin silahlanması gerektiğini belirtti. Siyonist örgütler Kahane’nin tüm dünyaya meydan okuyan savaş çağrısını ırkçılığa karşı barışçıl bir slogan gibi pazarladılar.
[3] Tevrat’ta Yakup’un adı Allah tarafından “İsrail” olarak değiştirilir: “Ve Paddan-Aram’dan geldiği zaman, Yakup’a Allah yine göründü, ve onu mübarek kıldı. Ve Allah ona dedi: Senin adın Yakup çağırılmayacak, fakat adın İsrail olacaktır; ve onun adını İsrail koydu.” (Tevrat Yaratılış 35: 9-10)
7.04.2022 medya haberlerine göre Galatasaray’da seçim kulisleri devam ederken beklenmedik bir gelişme yaşandı. GS Divan Kurulu, Başkan Burak Elmas’ın bağımsız denetim şirketine yaptırdığı menajer komisyonlarına dair araştırma ve yönetici Işıtan Gün’ün yaptığı çarpıcı açıklamaları inceleme kararı aldı. Divan Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada üyeler tarafından dile getirilen bazı açıklamaların incelenmesine karar verildiği ve bir araştırma komisyonu oluşturulduğu ilan edildi.
Komisyona, Divan Kurulu Başkanı Aykutalp Derkan başkanlık edecek. Ekipte, eski yönetici İbrahim Ziyal ile birlikte Sonay Kale, Ayhan Özmızrak ve hukukçu üye Mehmet Dedeoğlu bulunacak. Bu komisyon, söz konusu iddiaların olduğu dönemde görev almış tüm profesyonellerin ve yöneticilerin bilgisine başvurmak üzere çağrıda bulunacak. Elde edilecek rapor, Divan Kurulu toplantısında üyelere açıklandıktan sonra yeni yönetime teslim edilecek.
Elmas, Divan Kurulu’na gönderdiği yazıda bu araştırmaya destek olacağını ve gerekli belgelerin gönderileceğini açıkladı. Galatasaray Kulübü’nden bugün yapılan açıklamada ise Başkan Burak Elmas’ın 2015-2022 arasındaki sözleşmelere, 51 oyuncu transferinde 66 menajere ödenen yaklaşık 40 milyon Euro’luk komisyonun belgeleri Divan Kurulu’nun oluşturduğu komisyona gönderileceği duyuruldu.
Kuşkusuz tüm bunlar umut verici gelişmeler. Ancak, yeterli değil ve umarım bozacının şahidi şıracı öyküsüne dönüşmez. Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaraylılar Derneği, Galatasaray Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi için de ayrı komisyonlar kurulmalı ve ortalıkta dönen iddialar mercek altına alınmalıdır. Ben ve bazı arkadaşlar bu sorunlara sosyal medyada dikkat etmeye çalıştık ama hakaret, alay, tehdit ve trollerin saldırısına uğradık. Maçoluk, kibir, höt zöt ve “kol kırılır yen içinde kalır” kafası terk edilmelidir. Galatasaray’ın kurumlarını bu hale getiren o kafadır.
GEV’in madalya dağıtımında yaptığı ayrımcılık, GSÜ yangını, mescit ve GS İmam Hatip Okulu, GSD 2021 Pilavındaki “En Vélo” Youtube skandalı, GSL’de kız öğrencilere taciz iddiaları mercek altına alınmalı ve araştırma komisyonları kurulmalıdır. Ve hemen ve derhal. Benzer olayların tekerrür etmemesi için bu elzemdir. Hiçbir kurum hesap vermekten kaçamaz ve kaçmamalıdır. Başka bilenmeyen sorunlar varsa onlar da gündeme getirilmelidir.
Mark Zuckerberg ve adamları Facebook’u sanal bir internet hapishanesine, dijital bir korku evi, ya da daha kötüsü Nazi toplama kamplarına benzer bir yapıya dönüştürmeyi sonunda başardılar. Evet, bir üye olarak kendimi sanki bir Nazi toplama kampının cehenneminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Peki tüm bunlar nasıl oldu ve Facebook bu noktaya nasıl geldi ?
17 Eylül 2019 tarihinde içlerinde hukukçu, gazeteci ve eski siyasetçilerinde bulunduğu 20 kişiden oluşan “Facebook Yüksek Yargı Mahkemesi” (Facebook Supreme Court) kuruldu. FYYK’nin misyonu, Facebook’un daha önceki yönergelerini değiştirmeyi, yeni topluluk standartlarını tanımlamayı, üyelerin paylaşım ve faaliyetlerini denetlemeyi kapsamaktaydı. İyi de ülkelerin yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve hukuk kuralları dururken internet sitelerinin kendi başlarına buyruk “Yüksek Yargı Mahkemesi” gibi kurumlar oluşturması mantıklı mıdır ? Yani ayrı bir hukuk, devletler üstü yasalar ve kurallar düzeni mi doğuyor ?
Derken 8 Aralık 2019’da Covid-19 salgını patlak verdi ve tüm dünya 9/11 olaylarındaki gibi, bu kez ikinci bir kaotik sürece girdi. Dünya Sağlık Örgütünün salgının başladığını doğrulamasından sonra tüm özgürlükler, seyahat hakkı, haber paylaşma özgürlüğünü kısıtlayan küresel bir baskı ve sansür dönemi başladı. Özellikle virüsün laboratuvarlarda üretildiği, salgın ve aşıların dünya nüfusunu azaltmak için kullanılacak kitle imha silahları olduğu yolunda sakıncalı (!) ve toksik (!) açıklama ve eleştirilerde bulunan araştırmacılar, bilim ve tıp insanları komplocu olmakla suçlandı ve birçoğu meslekten ihraç edildi.[1]
Covid 19 ile ilgili sakıncalı (!) ve toksik (!) olarak etiketlenen haberlerin paylaşımı Facebook, Youtube, Whatsapp ve Google tarafından sansürlendi ve engellendi. Bu tür haberlerin yalan ve komplo teorisi olduğunu iddia ettiler, haberleri yayımlayanlar tehdit edildi, paylaşımları gizlice silindi, web siteleri ve bloglarına giriş engellendi, sitelere girip bakmak isteyenler “Dikkat: hassas içerik-bu siteye girmeyin” veya “bu siteye girerseniz kredi kartı bilgileriniz veya kişisel hesaplarınız çalınabilir” gibi sahte ve yalan tehdit ve uyarılarla karşılaştı. [2]
FACEBOOK’UN ÜYELER ÜZERİNDEKİ BASKILARI
FB, özellikle 2018 yılından itibaren çeşitli bahanelerle üyelerine ceza ve tehdit mesajları göndererek “Yüksek Yargı Mahkemesi” tarafından belirlenen yeni kural ve cezaları agresif bir şekilde uygulamaya başladı. Bu cezalar, herhangi bir itiraz hakkı olmaksızın, 24 saat, 30 gün, 2 ay veya 6 ay boyunca FB’de paylaşım yapılmasını veya hesapların kullanılmasına ilişkin çeşitli yaptırımları kapsamaktadır.
Örneğin, Bill Gates’in Covid-19 hakkında söylediklerini eleştirmek, aşı veya salgınla ilgili küresel politikalara karşı çıkan haberleri yayımlamak, bağımsız haber kanallarından paylaşım yapmak FB topluluk standartlarına aykırı paylaşımda bulunmak anlamına geliyor. Ama öte yandan FB yönetimi -çok büyük bir ikiyüzlülük ve çifte standartla – gerici, fanatik, dinci, şeriatçı, Atatürk düşmanı hatta ırkçı kurumların hakaret ve hezeyanlarının paylaşmasına, ve kendilerini o elit azınlığa adamış sözde bilim insanlarının, Elon Musk gibi medyatik zengin şımarıkların abuk sabuk yorumlarına izin veriyor, bunları komplo teorisi olarak görmüyor.
Ben dahil birçok arkadaşım FB’nin sansüre uğradık, gelişigüzel ve haksız cezalar aldık. Üstelik verilen bu cezalara “yeterli elemanımız yok” diyerek itiraz hakkı da tanınmadı. Ancak bizler özgür düşünürler, yüksek eğitimli entelektüeller ve yeryüzü yurttaşları olarak, yapay zeka veya elit bir azınlık tarafından manipüle edilen kuklalara dönüştürülmeyi kabul etmiyoruz ve buna sonuna kadar direneceğiz. FB yönetimi saldırgan tavırlar ve tehditlerle bizim gibileri yıldıracağını sanmasın.
ELİT AZINLIĞIN HİZMETİNDE
Facebook’un bireysel özgürlüklere, insan haklarına ve insan denen varlığa en küçük bir saygı duymadığı açıktır. Faşist-Nazi dehümanist bir örgüt gibi insan haklarını ve bireysel özgürlüğü ihlal etmekten zerre kadar çekinmiyorlar. [3]
Ne Facebook, Ne Youtube, ne de Google’ın insanların haber alma özgürlüğünü mantıksız ve keyfi gerekçelerle engellemeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri haberi seçmekte, beğenip beğenmemekte özgürdür ve özgür olmalıdırlar. Eğer virüs laboratuvarda üretilmişse, aşıların ve salgınla ilgili kısıtlamaların zararlı sonuçları varsa, insanların bunu bilmeye, bu konuları her açıdan tartışmaya hakkı vardır. Ama eğer bu hak engelleniyor, tartışma, eleştiri ve araştırmaya izin verilmiyorsa bu bir suçtur. Bu suç doğrudan insan hayatı ile olduğundan insanlığa karşı savaş suçları ve soykırım kriterleri kapsamına girer. Zira bu konuda acımasızca ve kasten sansür ve engelleme yapanların bir şeyleri ve bir suçu gizlemeye çalıştıkları, bu konuda bilgileri ve gizli bir amaçları olduğu hakkında kuşkular doğar. Sansürcülerin bu konuda geri atmasını beklemek saflık olur ve insanlığın kaybedecek zamanı yoktur. O nedenle tüm bunların açığa çıkması için sansürcülerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması ve hesap vermesi gerekmektedir. Hemen ve derhal.
DİPNOTLAR
[1] Küresel ölçekte yeni bir baskıcı düzenin dayatmaları ve kuralları yatak odalarımıza kadar girdi. Salgın sürecinde emekliler ve yaşlılar aşağılandı, hastalık yayıcılar olarak dışlandı, aile ve arkadaş ilişkileri, insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi azaldı, herkes birbirinden korkmaya, birbirini düşman gibi görmeye ve nefret etmeye başladı. Böylesine kaotik bir küresel korku ortamında sayısız finansal ve adli suç işlendi, mülteciler katledildi, etnik temizlik yapıldı, zenginler daha da zenginleşti, fakirler daha da fakirleşti. Çoğu olay örtbas edildi.
[2] Bir sürü etik dışı, ırkçı, süpremasist, şeriatçı, gerici, pedofil, pornografik , hatta terörist web siteleri sansürlenmezken bu siteler ve bloglar neden sansürlendi ? Küresel elitlerin saklamak ve gizlemek istediği aslında neydi ? Küresel bir nüfus soykırım planı mı ? Ancak, tüm bu sansür çabaları ters tepti: İnsanlarda, komplo teorileri olarak engellenen veya suçlanan görüşlerin aslında doğru olabileceği kuşkusu doğmaya başladı.
[3] Dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma) insan varlığındaki Hümanizmin ve insanlığın inkarıdır. İnsan, Yuval Noah Harari’nin “Homo Sapiens” kitabında belirttiği gibi dünya ve çevreye zararlı, hayvandan daha aşağı acımasız bir “tür” dür. Ortadan kaldırılması gerekir. Oysa aslında dünyaya zarar veren insan değil, acımasız ultra kapitalistler ve azgın bir avuç elit azınlıktır. Harari gibileri de bu azınlığın hizmetindedir. Dehümanizasyon sıradan insanlara, genellikle insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden yoksunlarmış gibi bakılması ve davranılmasıdır. Soykırım ve etnik temizlik yapmaya gerekçe oluşturma, kitle imha silahlarını kullanmaya teşvik etme tekniklerinden biridir. Ayrıca savaşlar, yargısız infaz, kölelik, ırkçılık, apartheid, mala mülke el konulmasını, oy hakkı ve insan haklarının reddini haklı çıkarmak ve siyasal muhaliflere saldırmak için kullanılır.
Metaverse “sanal gerçeklik” (virtual reality) VR gözlükleriyle giriş yapılan ve yapay zeka tarafından denetlenen üç boyutlu sanal bir evrendir. Meta ve universe sözcüklerinin bileşkesinden oluşan Metaverse “öte evren” anlamına gelir.
Bilgisayar, android telefon, VR veya 3D cihazlar sayesinde kişi kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile mevcut dünyaya paralel bir öte dünyada yaşayabilecektir. Örneğin avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek, restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere , konserlere gidecek, bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın para birimleri yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.
İyi de bu durumda gerçek yaşam ile sanal yaşam ya da gerçek “ben” ile Metaverse’deki avatarım arasındaki ilişki nasıl olacak? Bu psikolojik ve psikotik travmalara, benliğin bölünmesine yol açacak mı ? Metaverse sanal bir cennete kaçış yeri mi olacak ? Gerçek yaşama dönmek istemeyenler olacak mı ? Uyuşturucu gibi bağımlılık yaratacak mı ? Peki o sanal dünyanın yöneticileri ya da yeni tanrıları yeni kurallar koyup bunları bize dayatırsa ne olacak ? Sosyal medya hesabı olan veya olmayanlar Metaverse’in dışında kalabilecek mi? Belki insan buna zorlanmayacak ancak Covid-19 aşı ve PCR kontrollerinde olduğu gibi bu ortamın dışında kalmak olanaksız hale gelebilecektir.
Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir dünya olan Metaverse’in düşünce özgürlüğünü tehdit etme, yapay zekanın emir ve denetimine girme gibi riskler barındırma olasılığını göz ardı etmemek gerekir.
İnsanın gerçek yaşamdaki ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onu gerçekten mutlu kılmak için kıllarını kıpırdatmayanlar sanal bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa geleceklerden büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler. Bu öte evrende gerçek hayat yerine öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara. Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken, sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak onları boş hayaller ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyor ve kargışlıyorum.
Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor. Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.
İnsanı doğaya ve çevreye zarar veren, savaşçı ve kan dökücü bir “tür” olarak gösteren Yuval Noah Harari gibi yazarlar asıl suçluyu görmezden geliyorlar. Doğaya, çevreye ve insanlığa asıl zarar veren kan dökücüler ırkçı oligarklar, öjenistler, Avrupa krallık rejimleri ve azgın kapitalistlerdir. Bu elit azınlığın Nazi SS’lerinden bir farkı yoktur. Bu insanlık düşmanları çevresel kirlenme, iklim krizi, hayvan hakları, açlık gibi gerekçelerin arkasına gizlenerek sıradan insanları suçlamakta onları yok edilmesi gereken zararlı bir tür olarak dünya kamuoyuna ve yeni kuşaklara kabul ettirme çabası içindeler. Oysa, yeryüzünü korkunç bir kaos ve güvensizlik ortamına sürükleyenler, mülteci krizine, ölümlere, kırımlara, salgınlara ve felaketlere yol açanlar aslında onlardır, asıl yok edilmesi gereken onlardır.
Harari gibileri ve benzer türde yazılar yazan bilim insanları da aslında ultra-kapitalistlere, elitlere hizmet ediyor ve dolaylı olarak onların çıkarlarını savununmuş oluyorlar. Zira bu durumda böylesine zararlı bir “tür” olan Homo Sapiens ve ondan türeyen insanlığın Covid benzeri salgınlar, nükleer savaş, terör, etnik temizlik, apartheid, soykırım ve çeşitli yöntemlerle yok edilmesini meşru, haklı ve yasal göstermiş oluyorlar. İnsanlığın yok edilmesinin önünü açıyorlar. Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor. Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.
İki aydır Eskişehir’deyim EBBSO konserlerine bilet bulamadığım ve hiçbir yerden doğru dürüst bilgi alamadığım için EBB Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e 12.10.2021’de bir e-posta yolladım. Özetle şunları yazdım:
“Sn. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen
Sn. Başkan iki aydır Eskişehir’deyim. Bir türlü EBB Senfoni Orkestrası konserlerine gitme olanağı yakalayamadık. Bilet bulamıyoruz. Karaborsada bile bilet yok ! Bir tek geçen ay Sazova Parkında Çaykovski’nin Yaylı Çalgılar Serenadını açık havada dinleyebildik. O da zaten halka açıktı.
9 Ekim’de Beethoven 15 Ekim Konseri için Doktorlar caddesine bilet almaya gittim ama biletler tükenmiş ! Ne çabuk ? Nasıl oluyor bu ? Ne zaman geldiler de ne zaman aldılar biletleri ? Gişe memuru, “Covid nedeniyle salon yarım kapasite ile çalışıyor” dedi.
Biletler tükenmişse gişe memuru orada neden oturuyor ? Kapatsın o zaman bir de yazı koysun bilet kalmadı diye. Talep varsa, biletler kapış kapış gidiyorsa, ya da salon yarım kapasiteyle çalışıyorsa neden o zaman EBBSO haftada 2-3 kez konser vermiyor? Yani bu konserlerin repetisyonu yok mu ? Eskiden en az haftada iki kez olurdu. Resitaller de olurdu.
Sn. Başkan, biletler hemen tükeniyorsa neden her tarafa konser ilanları asılıyor? Yani bu konserleri ancak elit ya da uyanık bir azınlık grup mu dinleyecek ? Biz de panolardaki ilanları mı seyredeceğiz ? İnternette de Eskişehir konserleri hakkında doğru dürüst bir bilgi yok, e-bilet benzeri sistemlerde ise Eskişehir’in adı bile yok. Konser bileti almanın özel bir yolu yordamı varsa açıklarsanız çok sevineceğim.”
Kuşkusuz, Yılmaz Büyükerşen önemsiz ve sıradan bir insan olan Erdağ Duru’ya yanıt vermeye bile tenezzül etmedi. Sadece EBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığından 13.10.2021’de bir e-posta geldi. Yazıda biletlerin biletial.com sitesinden satışa çıktığı ve oradan almam gerektiği belirtiliyordu. Ancak linke tıkladığımda biletlerin değil “biletial.com” sitesinin satışa çıktığını şaşkınlıkla gördüm. Biletial.com sitesi 50.000 Dolardan satışa çıkmış. Belediyenin bundan haberi yok herhalde. Ayakta uyuyorlar anlaşılan. Araştırdım konuyu ve gördüm ki sitenin adını yanlış yazmışlar. Doğrusu “biletinial.com” olacak. Beni daha da şaşırtan konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte binanın kapısında beklemem gerektiği, bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını bilgilerime sunmak oldu. KSİD Başkanlığından gelen e-postayı aşağıda aktarıyorum:
Senfoni Orkestrası Konserleri
Inbox
Kultur ve Sosyal Isler Dai. Bsk. <kultur@eskisehir.bel.tr>
Wed, Oct 13, 2:14 PM (21 hours ago)
“Sayın Erdağ DURU;
Senfoni Orkestramızın gerçekleştirilen konser etkinliklerine dair bilet satışları sanatseverlerimiz tarafından özellikle internet üzerinden(biletial.com) satışa çıktığı andan itibaren kısa sürede tükenmektedir. Konser salonlarımızda gerçekleştirilen etkinliklerimizin yarı kapasite satışa sunulmasından kaynaklanan bu sıkıntı internet ve gişelerimizden yapılan satışların hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.
Gelmek istediğiniz konserimiz için konserin gerçekleştirileceği tarihte belirtilen binada bulunduğunuz takdirde bilet alan fakat gelemeyen dinleyicilerimizin yerine tarafınıza bilet sağlanacağını bilgilerinize sunarız.
Gişelerimiz için belirtmiş olduğunuz görüş dikkate alınacak olup, göstermiş olduğunuz ilgi ve alakanız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”
Bu bağlamda benim öneri ve öngörülerim şöyle:
EBBSO konserlerinin aylık bir programı yok. Örneğin Ekim ya da Kasım ayında repertuarda hangi yapıtların çalınacağı belli değil. Oysa Eskişehir’deki tiyatroların aylık, hatta iki aylık programları belli. Konserler belli değil. Neden ?
Konser tarihi 4 gün kala ilan ediliyor. 22 Ekim’de konser olacağını 18 Ekim’de öğreniyorsunuz. Neden ? Neden bir iki hafta önceden ya da bir ay önceden açıklanamıyor? Plan ve program yapmaktan değimsiz misiniz?
Gişeye uçarak da gitseniz koşarak da gitseniz, internetten bilet almaya kalkışsanız bile olanak yok. Biletler çoktan tükenmiş. Aslında biletler tükenmiş falan değil, biletler çok önceden belli bir azınlık ve kodamanlara ayrılmış. Sizle de kafa buluyorlar konser bileti tükendi diye.
Beni en çok şaşırtan K.S.İ.D. Başkanlığının, konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte binanın kapısında beklemem gerektiği, bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını söz konusu e-postada bildirmeleri oldu. Bu ne biçim arabesk bir vurdumduymazlık ve densizlik birader ? Ben 1950 doğumluyum. Bu soğukta gecenin bir vakti saat 20.00de binanın kapısında ağaç olup bilet mi dileneceğim sizden ? Arlanmıyor musunuz böyle bir öneride bulunmaya ?
EBBSO konserlerinde nasıl bir yönelteç döndüğünü henüz çözemedim ama yakında bunun kokusu çıkar sanırım. Başta Yılmaz Büyükerşen olmak üzere EBBSO’yu ve insanları enayi yerine koyan KSİD Başkanlığı’nı şiddetle kınıyorum. İlgililerden ciddi bir açıklama ve çözüm bekliyorum.
Covid-19’dan ölenlerin resmi rakamı 5 milyona ve işsizlik rekor seviyelere ulaşırken sadece ABD’de 50 kişi daha milyarderler kulübüne katıldı. Ultra kapitalistlerin serveti salgın döneminde kat be kat arttı. Bu insanlar kim? Nasıl oluyor da bu kadar rahat ve kolay para kazanıyorlar ? Onlar saray benzeri high-tech korunaklı konutlarda yaşıyor, özel yatları ve jetleriyle dünyanın dört bir yanına istedikleri gibi gidiyor ve dünya atmosferine herkesten daha fazla küresel ısınma karbonu eklemiş oluyorlar. Daha da kötüsü, onların çoğu çalıştırdıkları personele, işçilere insan muamelesi yapmıyor, emeklileri de hiçbir işe yaramayan asalaklar olarak görüyorlar.
Scott Fitzgerald dostu Ernest Hemingway’e “Zenginler senden ve benden farklıdır” demiş ve Hemingway de “Evet, daha fazla paraları var” diye yanıt vermişti. Fitzgerald haklıydı. Günümüzde Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, Rockefeller, Rothschild gibi milyarderlerin varlıkları trilyon dolarları aşıyor. İşin garibi insanlar patır patır ölürken onların sayıları gittikçe artıyor. Onlar hiç kimseyi umursamadan büyük kibirle ağızlarına geleni söylüyor, başka gezegenlere yerleşmenin planlarını yapıyor ve dünya umurlarında değil
ZENGİNLERDEN VERGİ ALAMAZSINIZ
Biden yönetimi 2021’de gelir vergisi oranlarını %2,6 artırdı. En yüksek vergi oranı % 37’den yüzde 39,6’a çıkarıldı. İyi de yılda 1,2 milyon dolar kazanan birinin %2,6 daha fazla vergi ödeyecek olması kimin umurunda ? Ultra-kapitalistler bu artıştan dolayı çok kızgın ve vergi artışlarını iptal etmeyi, oranı %5lere düşürmeyi, hatta tamamen muaf tutulmalarını vaat eden siyasetçileri besliyor, onlara para akıtıyorlar. Onlar zaten milyonlarca doları off-shore hesaplara kaçırıyor. O açgözlü domuzları vergiden muaf tutmak için çözümler aranırken yalnızca masaya yemek koymak ve küçük bir evde yaşam mücadelesi veren milyonlarca emekçiden ve emekliden haldır huldur vergi alınıyor.
Fransa gibi gözü dönmüş oligarkların egemen olduğu ülkelerde emeklinin aldığı maaş bile en az %4-8 vergiye tabi. Ayrıca 6 aydan fazla bir süre Fransa dışında başka bir ülkede kalmaya kalkışırsa emekli maaşı kesiliyor. Zira Fransa emekliye ödediği paranın Fransa dışında bir başka ülkede harcanmasını istemiyor. Yani o kadar acımasız ve gaddarlar ki ellerinden gelse yıllarca çalışmış emeklinin parasına çökmek için her türlü iğrenç yolu deneyecekler ve buna kimse ses çıkarmıyor.
SOSYAL GÜVENLİK HAKLARI ÇÖPE
ABD, Fransa ve bir çok ülkede son 20 yılda sosyal güvenlik yardımları sistematik bir şekilde ve yavaş yavaş %30-40 azaltıldı. Oysa o yardımların amacı yaşlıların hayatlarını kolaylaştırmak, hayatta kalmalarına yardım etmekti. Üstelik bir çok ülkede bu yardımlar 1980lere kadar vergiden muaftı.
Emeklilere karşı yapılan bu tür girişimler insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve bu suçlar oligarklar tarafından artarak işlenmeye devam ediyor. Bu şımarık, kibirli ve saldırgan egemen sınıfın ve onların beslediği oligarkların ve finans kuruluşlarının çalışan nüfusa, ücretlilere ve emeklilere karşı açıkça yürüttüğü gözüpek bir sınıf savaşı var. Amaç emeklilik kurumunu tamamen yok etmek. Bunun ayırdına varmak gerekiyor. Onları gözü işçinin, emeklinin eline geçen üç beş kuruşun peşinde. Daha da zenginleşmek ve haksız kazançlara elde etmek için off-shore hesaplarda kara para aklama, vergi kaçırma, rüşvet vermeyi sürdürüyorlar. Ayıca onların finans kurumlarından sınırsız kredi kullanma olanakları var. 2 milyar vergi ödeyen biri aynı anda 10 milyar kredi kullanıyor. Yani aslında ödediği vergiyi misliyle geri almış oluyor ve bu saadet zinciri böyle sürüp gidiyor.
İşte en son Pandora belgeleri açıklandı ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O belgeleri medyaya sızdıran zaten onlar. Göstere göstere milletle alay edercesine bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset, yasalar, hukuk, yargı, güvenlik kuvvetleri, ordu hepsi onların emrinde ve tüm su başlarını ele geçirmiş durumdalar. Bu düzeneğe karşı çıkanlar ölümle tehdit ediliyor veya Julian Assange gibi hapislerde çürütülüyor. İnsanlığın uyanma vakti çoktan geldi geçiyor ama görünen o ki kimsenin uyanacağı yok.