Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  •  Ben Galatasaray Lisesi’ne 1961’de girdim,  1971’de mezun oldum. Aradan yarım yüzyıl geçmiş.  Bu süre zarfında GS ileri mi gitmiş, Avrupa çapında yıldız bir okul mu olmuş ? Hayır.  Ne yazık ki geri gitmiş. Zihniyet, düşünce, olaylara ve dünyaya bakış, algılama, etik   ve bilgi açısından trajik bir dekadans ve çöküş yaşanmış. Kalite ve eğitim seviyesi düşmüş, hırs, egoizm, oportünizm, duyarsızlık, maço, kibirli, kendini beğenmiş ve baskıcı bir zihniyet Galatasaray topluluklarında egemen olmuş.

    Galatasaray bu duruma nasıl geldi tam olarak hala  çözebilmiş değilim. Ancak sözü uzatmadan konuya gireceğim. XXI.ci yüzyılın başından itibaren sosyal ve siyasal  alanda kendini gösteren yozlaşma ve dincilik tepeden tırnağa tüm eğitim kurumlarını da etkilemiş. Buna direnen bir iki akademik kurum kaldı. O kurumların içinde Galatasaray yok.

    Sanırım her şey okulumuzun çok değerli edebiyat  öğretmeni   halkbilim uzmanı Tahir Alangu’nun (1915-1973) anısına   saygısızlık edilmesiyle başladı.    İsmini burada anmaya layık görmediğim  psikotik bir  bünye          Alangu’nun  Zincirlikuyu’daki mezarına  yaptığı iğrençliği    çok büyük bir marifetmiş gibi GS  gruplarında    ona hakaretler yağdırarak   paylaştı.   Eğer bu  adiliği yapan     çulsuzun teki olsaydı çoktan dışlanmıştı, ama varlıklı olduğundan el üstünde tutuldu, mağduriyet edebiyatı yapıldı, gözyaşı  bile döküldü. 

    GS İMAM HATİP  ORTA OKULU 

    Öğrendiğim kadarıyla Van’ın Çaldıran ilçesinde  2005 yıllarında bir kardeş ilkokul açılmış. Bu okulu GSÜ rektörlüğü  açmış, Galatasaray isminin   kullanılmasına   izin vermiş ve    okul  “Galatasaray Üniversitesi Eğitim ve Kültür Derneği İlköğretim Okulu” olarak faaliyete  geçmiş. Bu acayip isimli okul  2018 yılında “Galatasaray İmam Hatip Ortaokulu” na dönüşmüş! Eee şimdi birileri ah vah ediyor, saçını başını yoluyor. İnanamıyorum.

    GSÜ YANGINI

    22 Ocak 2013 günü, yeni bir yılın başlangıcında,   Galatasaray’ın Ortaköy’deki binası (Galatasaray Üniversitesi-GSÜ) alev alev yandı, ya da büyük olasılıkla yakıldı. Okul yanarken sosyal medyada otel tartışmaları  aldı yürüdü. Okul günlerce yandı, kütüphanedeki değerli bir çok eser  kül oldu. Kara bir enkaz yığınına dönen  binada yangına karşı ciddi hiçbir önlemin alınmadığı,   yangın söndürme sisteminin bile olmadığı, korkunç bir ihmaller zincirinin ve adamsendeciliğin hüküm sürdüğü açığa çıktı. Ne bir soruşturma açıldı, ne de olay ciddi bir şeklide incelendi. GSÜ rektörü ve yönetim aynen taş gibi hiç istiflerini bozmadan görevlerini sürdürdüler.     Daha  onarım bitmeden iki adım uzakta iki cami varken bir telaş   Eylül 2014 yılında  “ibadethane” adı altında bir de mescit açtılar.    

    Anımsatayım: 9 Mart 1907’de çıkan bir yangın sonucu  Mektebi Sultani harabeye dönmüştü.  Yangının Müdür Muavini   Feuillet’in  odasındaki     gaz hortumunun yarılmasından kaynaklandığı iddia edilmişti. 1908’de  okula müdür  olarak atanan Tevfik Fikret’in  de çabasıyla kısa   sürede onarımı tamamlanan  yapı 1909’da yeniden hizmete girdi. Bu süre zarfında öğrenciler  Beylerbeyi’nde hastaneden bozma barakalarda eğitimlerini sürdürdüler.    O dönemde    okulda altı yüz kişilik bir mescit vardı.       Fikret   giriş katında bulunan mescidin  üst katındaki bölümü toplantı salonuna dönüştürünce gerici çevrelerce suçlandı. Atatürk döneminde laik eğitime geçilince  zaten kimsenin  uğramadığı mescit 1924’te kapatıldı,   spor ve beden eğitimi salonuna dönüştürüldü.    Demek ki Galatasaray 1924 yılından da çok geride kalmış ve gittikçe geriye doğru gidiyor. Bakalım GSÜ’den sonra GSL’ye ne zaman mescit yapılacak bekliyoruz !

    GEV MADALYASI      

    2019 sonlarında  “50. Mezuniyet Yılı Madalyası   ve berat istiyor musun, baloya gelecek misin?” diye bazı arkadaşlar beni aradılar. Galatasaray Eğitim Vakfı (GEV) bağış toplama amacıyla bir takım madalyalar dağıtıyormuş.  Ben de arayanlara “benim GSK’den törenle almış olduğum saf plastikten mamul bir Divan Üyesi madalyonum zaten var. İkinci bir plastik madalyona gereksinim yok” dedim. İlla gönderecez diye ısrar ettiler ve ev adresimi aldılar. Ancak ne arayan oldu ne soran.  Sonradan öğrendim ki 2020’deki Galatasaray balosuna katılmadığım için GEV beni kara listeye almış, madalyon ve berat vermeyecekmiş !

    İmdi Commedia dell’Arte’yi aratmayacak türden  bu traji-komik durum için  herkese şunu anımsatmak istiyorum: Vakıflar, dernekler insanlara hizmet etmek için vardır. İnsanlar vakıflara  hizmet etmez. Hiçbir vakıf veya dernek insandan üstün değildir. Galatasaray’da okumak bir onurdur. GEV hiçbir Galatasaraylıdan üstün değildir, tam tersi  onların hizmetkarıdır ve onlara hizmet etmek zorundadır. Bakın bir GS’li bu madalya konusunda ne yazmış:

    “Maalesef saçma bir gerekçeyle birçok arkadaşımızı küstürdüler. Şu anki GEV Yönetiminin ayıbıdır. Maalesef İnan ağabey de bu ayıbın baş müsebbibidir. İlk toplantımızda geçen senelerden alamamış olanlara da verileceğini söyleyip sonra siz yanlış anlamışsınız diye ağız değiştirmeleri ise başka bir utanç vesilesidir. Açıkça söyleyeyim ki bu madalyanın benim için de değeri sıfırlandı. Çok üzgünüm.”

     GS ANI KİTABI    

     2019 yılında 101.ci dönem   mezunları için anı kitabı basımı için   herkesten adam başı 750 TL  istendi. Bu kitabın özel baskıları da 1.000 Euro’dan satılacakmış.      Ben bunu  e-kitap olarak hazırlamanın geleceğe yönelik daha rasyonel  bir düşünce olduğunu söyledim ve katkıda bulunmayı reddettim.  Anı kitabının e-kitap olarak yayınlanmasını   arkadaşlara önerdim, hem de böylece Facebook benzeri bir GSbook portalı da oluşturulabilir dedim.  Onlar “taksitle öde kolaylık yaparız” dediler, “paran yoksa biz verelim” dediler,  ısrar, ısrar, dakikalarca telefonda dil dökmeler, telefonlar, telefonlar…Kitap basıldıktan sonra ellerinde patladı ki “500 TL ye almaz mısın?”  diye tekrar aradılar. Ya birader bedava verseniz bile almam. Bu nasıl bir zihniyettir be kardeşim ?

    “EN VELO” SKANDALI VE BODRUM PİLAVI

      2021 Haziran’ın “En Vélo”” skandalı patlak verdi. Paillarde ve pedofil müstehcen bir şarkı   En Vélo “Galatasaray Marşı”  ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GSD tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi ve Youtube da iftiharla paylaşıldı.  Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir sırada… Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan en adi argo sözlerle söz eden bu şarkı   Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere,   istifalara   kulak asılmadı ve    video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı.     Haziran sonunda    istemeye istemeye yayından kaldırdılar. Arkasından Ağustos 2021’de Bodrum, Marmaris   Ege ve Akdeniz şeridinde ormanlar    yanarken, yangınlar termik santralı tehdit ederken kimse istifini bozmadı, o  facianın ortasında GSD Bodrum’da kokteyl parti ve pilav günü düzenlendi.

     SONUÇ

      Galatasaray değerlerini ayaklar altına alarak madalya konusunda  çifte standart uygulayan,   imam hatip okulu açılmasına ön ayak olan,  GSÜ’de onarım sürerken mescit açan, pedofiliyi öven  etik dışı bir şarkıyı Galatasaray Marşı diye dayatan, ülke yanarken  Bodrum’da pilav günü düzenleyen, tüm bunlara onay ve taraftar bulan zihniyetin tüm Galatasaray kurumlarında egemen olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır.     Yeni kuşakların kafa yapısı da bu şekilde  yontulmaktadır. Eğer bu kafa yapısı sürerse bugün GSÜ’de mescit, yarın GSL’de cami ve bir de bakarsınız Galatasaray  bir  İmam Hatip Lisesi’ne dönüşmüş  bile.

    Bakın millet aklınızı başınıza toplayın.   GS  kurumları laik ve özerk statülerini korumak zorundadır. Bu kurumlarının  temelini oluşturan Fransız Devrimi ile Avrupa’nın    Aydınlanmacı ve Hümanist değerleri  kişilerin veya iktidarların çıkarları ve ihtiraslarına feda edilemez.  İnanç özgürlüğü  bahane edilerek  gericilik, hoşgörüsüz gelenek ve inançlar hoş görülemez. Atatürk döneminde     tekke, tarikat ve zaviyelerle birlikte ve aynı tarihte masonik yapılanmaların da kapatıldığını unutmayalım. Bunların bir damlacık olsun ülkeye bir faydası olmuş olsaydı Atatürk bunları kapatmazdı. Tarikatlar ve Localar   kendi çıkarlarına öncelik verirler ve kurumları ve kişileri piyon gibi kullanırlar. Osmanlı İmparatorluğunun mahvına yıkımına neden olanlar bunlardır.

    Eğer bugün bu  zihniyet ortalıkta  cirit atıyor   ve kilit noktaları ele geçirmişlerse Atatürk ve Tevfik Fikret’e göz göre göre yapılmakta olan ihanet korkunç boyutlardadır.    Bu ihanete hiçbir kurum ve ülke dayanamaz, katlanamaz. Ve bunun bedeli ağır olur ve bir gün ödenir.   Batıya açılan pencere,   kadim kültür diye dayatılan hurafe ve masalların       küflenmiş saman balyalarıyla   kapatılamaz.    Ki artık tek bir pencere de yetmez: Tüm pencereler ve kapılar açılmalıdır. GSL, GSÜ, GSD, GSK ve GEV     tarikatlara ve iktidara yaranma sevdasından vazgeçmeli, bilimsel ve özgür düşünceye kapılarını açmalıdır.

    Tevfik Fikret gibi baskılara  boyun eğmeyenler,   oligarklara ve hanedanlıklara başkaldıranlar    öncüdür, devrimcidir. Bu   egemenlere, su başlarını tutmuş olanlara karşı olmak kadar, gerektiğinde halka karşı olmayı da göze almaktır. Çünkü aydın   olmak, sadece egemenlere,   karşı mücadele etmek değil, onların iktidarını yeniden üreten halkın gerici eğilimlerine, ilkel geleneklerine de karşı çıkmaktır. Eskiye ve halka ait olan her şey iyi değildir ve eğer her şey eskisi gibi hiç değişmeden aynı şekilde kalacaksa  aydın olmanın da, Galatasaraylı olmanın da bir anlamı yoktur. Egemen değer yargıları, baskılar, dayatmalar, gerici gelenekler, ilkel töreler eleştirilmez ve yıkılmazsa ilerleme ve gelişme nasıl olabilir ? Tevfik Fikret,  geleceği, yarını (Ferda) temsil eder, geçmişi, kadim kültürü değil… 

      Galatasaray için tek bir mihenk taşı vardır:  Atatürk ve Tevfik Fikret    yolu. Ama bakın buraya yazıyorum: GS topluluklarındaki bu gerici yapı, hırs, egoizm, duyarsızlık, maço ve masonik zihniyet   egemen  olduğu sürece korkarım gün gelecek “Tevfik Fikret” e bile katlanamayacak, tahammül edemeyeceklerdir.  Akif’in, Necip Fazılların peşinden koşturacaklar ve Atatürk’e yapıldığı gibi Tevfik Fikret’in de heykellerine, büstlerine hatta Aşiyan’a saldıracaklar, onu da   şeytanlaştırmaya çalışacaklardır.  Ne diyeyim artık ?

  •   Masonluğun tarihi   XII. yüzyıla   Tapınak Şövalyeleri ve Haçlı Seferlerine  kadar gider.  Burada “tapınak” veya “mabet” diye kastedilen MS 70 yılında yıkılmış olan Süleyman (Herod) Tapınağıdır.   Bugün demokrasi getirmek  bahanesiyle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirip petrol  yataklarına çöken emperyalist zihniyet ile, o gün   Hristiyanlığı korumak bahanesiyle   Ortadoğu’daki halkların mal mülk, doğal kaynaklar   ve  varlıklarına çöken zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.

      Haçlı Seferleri -dinsel  kamuflaj altında- yağma, çapul ve ekonomik çıkarlara dayanıyordu.   1095’te Yeruşalim  (Kudüs) ve  çevresini İslam işgalinden kurtarmak amacıyla Papa II. Urban’ın   kutsal savaş (cihat) çağrısını üzerine     profesyonel savaşçılar ve paralı askerlerden oluşan Haçlı orduları oluşturulmaya başlanır.         VI. Haçlı Seferi’nde    Bizans’ın başkenti Konstantinopolis ve Ayasofya Kilisesi baştan sona yağmalandı.        Haçlılar 1099 yılında Yeruşalim’e vardı.   Beş hafta süren   bir kuşatmanın ardından  kent düştü. Yağma ve katliamdan sonra  Haçlılar   -İsrail’in 30.7.1980’de    yaptığı gibi-  Yeruşalim’i  başkent yaptı ve  Kızıldeniz’den İskenderun körfezine kadar Sina, Filistin, Lübnan, Şam ve Antakya’yı da kapsayan     “Yeruşalim Krallığı” nı kurdular.  1099-1291 arası iki yüzyıl sürecek olan bu  Haçlı Latin krallığı sırasında    bir takım  gizli    “askeri tarikatlar” da kuruldu. Bu tarikatların üyeleri, Avrupa’dan Yeruşalim Krallığına gelip manastırlarda   yaşıyor,   askeri eğitim görüyorlardı. İşte bunlardan biri de     “Tapınakçılar” tarikatıydı.

     TAPINAKÇILAR

    Tapınak Şövalyeleri (Pauperes Commilitones Christi Templique Solomonici/Mesih’in ve Süleyman Tapınağının  Yoksul Askerleri)       Fransız soylusu Hugues de Payens tarafından 1119’da   güya Hristiyan hacıları koruma gerekçesiyle kuruldu.   Avrupa’dan Filistin’e gelen Hristiyan hacıların yolculukları     Tapınakçıların   kontrolündeydi ve hacılardan topladıkları paralarla büyük   servet sahibi oldular. Tapınakçıların “Christi/Mesih” (İsa) ismini kullanmaları salt bir kamuflajdı. Onlar aslında Mesih’ten çok Süleyman Tapınağı ve Maşiyah’ın askerleriydiler.  

     Tarikatın      Tapınak Dağı’nda    yoğun araştırma ve kazılar yaptığına dair  kanıtlar bulunmuştur. Ancak,   uzmanların iddia ettiği gibi  tarikatın  Kral Süleyman’ın hazinelerini veya Kabalistik gizli geleneklerinin  araştırmak amacıyla kazı yaptıklarını   sanmıyorum.    Onların esas amacı -günümüzde İsrail’in yaptığı gibi-    eski Tapınağın kalıntılarını   bulmak, Tapınağı  yeniden inşa etmek ve   Yeruşalim Krallığını zamanla İsrail krallığına dönüştürmekti.  [1]

    Haçlı Ordularını 1187  Abbasi halifesine bağlı Mısır sultanı      Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna yenilince  Yeruşalim yeniden “Kudüs” adını alarak İslam egemenliğine girdi, Tapınak Tepesine de “Haremi Şerif dendi.   Buna rağmen,     Tapınakçılar  varlığını sürdürdü ve    başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde    Hıristiyan inancından koparak Yahudiliğe kaymaya, Tevratik-Kabalistik mistik öğretileri benimsemeye ve     özel ayinler düzenlemeye başladı. Bunun üzerine        1307 yılında, Fransa Kralı Philip le Bel ve Papa V. Clement’in   kararıyla tarikat  dindışı ilan edildi.    Tapınakçıların bir kısmı kaçmayı başardıysa da çoğu yakalandı,   “büyük üstat” adını verdikleri liderleri,   Jacques de Molay, 1314 yılında   idam edildi. 

      Kaçanların  bir bölümü,   Katolik Kilisesi’ni tanımayan İskoç Kralı Robert Bruce’un himayesi altında yeniden örgütlendiler.   Britanya’daki en önemli sivil toplum örgütü olan  duvarcı ustası (mason)  loncalarına sızdılar. Loncalar günümüzdeki meslek örgütlerine benzeyen yapılardı ve ilgili mesleğin sırlarını korumak ve meslektaşlar arası dayanışmayı amaçlıyordu. Tapınakçılar   bu loncaları masonik localara dönüştürdü ve bir süre sonra da bunları   tamamen ele geçirdiler.

    SİMGESEL TAPINAK: LOCALAR

     Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti    bu tarikattan miras kalmıştır.   İskoç Riti’nin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen ünvanlardı.  Sonuçta, Masonlar kabul etmese de örgütün kökeninin Tapınakçı tarikatına kadar uzandığı,     tarikatın  bir çok simge ve ünvalarını kullandığı   gerçektir. 

    Masonlukta toplantı yeri olan Localara “Tapınak/Mabet” denmesi rastlantı değildir. Bu simgesel ve spritüel bağlamda   Süleyman Tapınağına işaret eder. Sabetayistlerin dualarında ve sinagoglarda günlük Amida   dualarında yıkılan     iki tapınağın  yerine   yeni bir üçüncü tapınağın inşa edilmesi  için dua edilir.     Tapınağın inşasından sonra Maşiyah’ın geleceğine inanılır. Tapınak için yapılan bu  yakarışlara artık Evanjelik ve Presbiteryen Kiliseleri de dualar ve Hatikva’nın sözlerini değiştirip ezgisini ilahi gibi söyleyerek katılmaktadırlar. [2]

     1980 yılında İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan eden bir yasayı onaylamasından sonra 1982 yılında itibaren 3. Tapınağı yeniden inşa etmek üzere oluşturulmuş bulunan dinsel vakıf ve dernekler çeşitli toplantılar gerçekleştirmiştir.  Bunların en önemlileri “Rabbin Dağına Doğru Vakfı, Yahve’nin Evi, Tapınak Dağı Sadıkları Vakfı, Yeruşalim Tapınak Vakfı”dır.

    Bu bağlamda  Mason  dernekleri ile  Lions ve Rotary gibi masonik  yapılanmaların saklı misyon, vizyon ve işlevi   egemen oldukları tüm ülkelerde 3. Tapınağın yapımına maddi ve manevi destek vermek, medya, din, siyasal ve askeri stratejik  kilit noktalara konuşlanarak kamuoyunu buna hazırlamaktır. Kuşkusuz bu tür yapılara üye bir çok kişinin bunlardan haberi bile yoktur.

    DİPNOTLAR

    (Kaynakça: BBC, The Guardian, Prof. Yalçın Küçük, ve Soner Yalçın’ın yazıları)


    [1] Tevrat efsanelerine göre   kral Süleyman’ın  inşa ettirdiği   Tapınak     Moriya Tepesinde (Tapınak Tepesi) bulunuyordu ve  bu alan kutsal kabul edildiğinden buraya sadece  İsrailli olanların girmesine izin verilirdi.  İsrailli olmayanların (goyim/kafir) bu alana girmesi  Musa şeriatına göre yasaktı ve cezası ölümdü. Bu tepe aynı zamanda İbrahim’in oğlunu kurban etmeye kalkıştığı ve Tanrı tarafından  bir koçun gönderildiği yerdi. (Tevrat, Yaratılış, 22: 2)

    [2]     Theodore Herzl’den çok önce, bir devlete sahip olmak için Maşiyah’ı beklemek yerine, bu süreci kendi elleriyle başlatmaları gerektiği düşüncesi ilk kez Sabetay Sevi (1626 – 1676)  tarafından ortaya atılmıştır. Sevi  Maşiyah olduğunu ilan etmiş, kutsal topraklara dönüşü, İsrail devletinin kurulacağını ve Süleyman Tapınağının yeniden inşa edileceğini ilan etmişti. (Encyclopaedia Judaica, Vol. 16, p. 1033-1037)

  • “ Ülkenin birinde  çok  eski bir  aşiret varmış. O  ülke  beylik iken de, imparatorluk iken de, imparatorluk yıkılıp da cumhuriyet ilan edildikten sonra bile aşiret  varlığını sürdüredurmuş. Aşiretin bir kısım üyeleri sağcı, bir kısmı solcu, bir kısmı da futbolcu partiye üyeymiş.  Yani hangi parti iktidara gelirse gelsin aşiret her zaman iktidardaymış.” ( Uçrak Masallar, Gadré Urud)

     Türkiye öyle bir hale geldi ki elini  sallasan ya bir tarikata, ya masonik bir örgüte, ya da mafyatik bir yapıya değiyor. Atatürk döneminde 1935 yılında kapatılan tarikatların ve Locaların bugün   pervasızca ortalıkta       cirit atması “bir karabasanda mıyız, yoksa Harikalar Ülkesi mi, yoksa Olmayan Ülke’de miyiz  ?” sorularını sormaya sevk ediyor insanı.  

    Siyaset, medya ve iş dünyasının yanı sıra üniversiteler, eğitim kurumları, dernekler, vakıflar, kurumlar, kulüpler bunlarla tepeleme dolu. Bunlar su başlarını tutmuş, ülkeye tepeden tırnağa çöreklenmiş ve çökmüşler.  Bir yağma ve yıkım düzeni vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyor. Her yapının belirgin bir alanı var ve kayıkçı kavgası dışında aralarında bir uzlaşma, denge    olduğu seziliyor. Bu tür yapılanmaların  rüşvet, adam kayırma, torpil,  baskı, şantaj, tehdit, yıldırma, saldırı hatta gerektiğinde     suikast veya  kıya gibi yöntemler kullandıkları ve  kirli işlerini alt taşeron birimlere  ihale ettikleri  bilinmektedir.   

    Bu yapılarda son tahlilde geçerli olan  örgütsel  hiyerarşidir.    Hiyerarşiye göre  üstlerin   emir ve  isteklerine  astlar   itaat etmek zorundadır.  İtaatsizliğin bedeli ağırdır. Tamamen varsayımlar ve kişisel  gözlemlere dayanan   bu  araştırmamda     özellikle  masonik yapıları irdelemeyi amaçladım.   Masonik yapı derken Locaları, Lions, Rotary ve benzer kuruluşları kastediyorum.   

    CHP’NİN ATATÜRK’E İHANETİ

    Atatürk’ün tarikatları ve Locaları kapatmadaki    gerekçesi        bunların     Batı çıkarlarına ve emperyalizme hizmet eden  zararlı ve bozguncu yapılanmalar olduğunu  bilmesiydi. Atatürk bu  nedenle tarikatları ve Locaları aynı sepete koyarak kapanmalarını sağlamıştır. Faydalı olsalardı zaten kapatmazdı. 1935 yılında kapatılan ve    uykuda   bekleyen Locaların yeniden açılışı Atatürk’ün ölümünden   sonra gerçekleşir.     

     Atatürk’ün 1938’de kuşkulu ölümünden (*) sonra  İnönü “Milli Şef”   ünvanıyla başa geçer.   II. Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) Nazi Almanyası ile “Führer” e sıcak bakan   İnönü savaşın seyrinin değişmesi üzerine hemen ABD eksenine doğru  yanaşmaya başlar.  12 Eylül 1945’te ABD Başkanı seçilen Truman’ın hedefinde zaten Türkiye vardır.  Truman’ın oluru ile Türkiye  14 Şubat 1947’de  Dünya Bankası’na, 11 Mart 1947’de IMF’ye üye olur.      Truman, 12 Mart 1947’de  ünlü Truman Doktrinini açıklar:  SSCB ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla Yunanistan ve Türkiye’ye  ekonomik ve askeri destek sağlanacaktır.

    Bu arada   1925’ten beri Maliye   ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini yürüten “Büyük Üstat” Hasan Saka    10 Eylül 1947  günü   Başbakan seçilir.  Hasan Saka’nın Başbakan olmasıyla Localar hazırlıklara başlar,   5 Şubat 1948’de    TBMM kararıyla  Localar “Türkiye Mason Derneği” adıyla  yeniden faaliyete geçerler.       14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulur.     8 Ekim 1948 tarihinde İnönü Truman’ın Marshall Yardımını imzalar ve CHP  hükümeti   Dünya Bankası’ndan 100 milyon dolar borç alır.   O  tarihte 1  Dolar 1  TL   değerindeydi.  O tarihten itibaren TL’nin önlenemeyen  süreğen değer kaybı başlar.

     TRUMAN – İNÖNÜ İTTİFAKI

     İnönü Truman’dan aldığı direktifler gereği öncelikle     özel sektör ve devlete ait     uçak fabrikalarının çalışmasını   Meclisten çeşitli karar ve yasalar çıkartarak, ithalat-ihracat yasakları  koyarak engeller.  Fabrikalar arka arkaya kapanmaya başlar. 1950 yıllına gelindiğinde      Türk uçak sanayi tamamen yok edilmiştir.   Zira   Türkiye’nin uçak üretmesine artık gerek yoktu.     Zaten  Marshall yardımıyla    gönderilen dünya savaşından kalma askeri malzeme ve döküntü Amerikan uçakları   Türkiye’ye uçak üretimi yapılmaması    koşuluyla  veri.      Türk askerinin 1950’de Kore’ye gönderilmesi karşılığında Türkiye 1952’de NATO’ya kabul edilir.  

    Bu arada Hasan Saka’nın yerine 16 Ocak 1949’da Başbakan   olan CHP’li    Şemsettin Günaltay Kılıçdaroğlu’nun ünlü Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin gibi sıkı bir ilahiyatçıydı. Günaltay’ın   Localarla iyi ilişkileri vardı ve  bazı kaynaklara göre   Masondu.  [1]  Günaltay ilk iş olarak Siyonistlerle uzlaşır. 1 Nisan 1949 tarihinde   Türkiye  İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olur.  CHP hükümeti   Siyonizm ile işbirliği yapar görünmemek için Milli Eğitim Bakanlığı kapsamında “İmam Hatip Kursları” düzenler.   Ayrıca  bir yasa tasarısı hazırlayarak Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması için kolları sıvar. Tasarı 9 Mayıs 1949 tarihinde meclise sunulur ve kabul edilir.  Ancak,  tüm bunlar CHP’nin iktidarı kaybetmesi engelleyemez. 1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti de   bir çok yerleşkede  İmam Hatip Okulları açmaya başlar. Yani gidişat    emperyalizm ve Siyonizm’in çıkarlarına göre kurgulanır.    

    Prof. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” sözü işte bu noktada bir anlam kazanıyor. Küçük’e göre Türkiye’de gerek sağ, gerek sol medya ve   siyaset   tarikatlar ile  İsrail ve masonik yapıların denetim ve gözetimindedir.

    TRUMAN KİMDİR ?

    ABD Başkanı H. S Truman        saygın,  kültürlü, prezantabl ve zeki bir Masondu. Ama bu nitelikler onun ellerinin kanla dolu olmasını, acımasız bir  emperyalist    ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğu gerçeğini kamufle etmeye yetmez. Truman 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve  9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye  atom bombalarının atılması emrini vermiştir. Büyük Missouri Locası Büyük Üstadı görevini sürdürmüş olan  Truman’a 19 Ekim 1945’te    İskoç Riti Yüksek Konseyi’nin kararıyla  33. dereceden “Genel Müfettiş” ünvanı verildi.  Masonluk kariyerinin doruk noktası olarak  kıvançla kabul ettiği bu  ünvanı alan tek ABD Başkanıdır.   Truman bir mektubunda “Masonluk, ister anlasınlar ister anlamasınlar, diğer insanlarla birlikte yaşamayı kolaylaştıran bir ahlak sistemidir” diye yazmıştı. [2]  Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarından sorumlu olan     Truman,  Hitler ve Mussolini gibi dünyanın en acımasız katillerinden biridir. 

    AMERİKAN ULUSAL GÜVENLİK DAİRESİ

    Dünya tarihinde ilk kez   emperyalizme direnerek Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı vermiş  ve savaştan zaferle çıkmış   Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve  uçak sanayisinin kolayca   yok edilmesi ABD Başkanı Truman için hem şaşırtıcı, hem de teşvik edici bir zafer olmuştu. Bu cesaret ve teşvikle ABD’nin çıkarlarını korumak ve anti-Amerikan tehditleri bertaraf etmek  amacıyla Truman 20 Mayıs 1949’da “Silahlı Kuvvetler Güvenlik Servisi” ni kurar.   Daha sonra  Amerikan “Ulusal Güvenlik Dairesi” (National Security Agency – NSA)  adını alacak  bu örgütün gerçekte çok karanlık bir    amacı vardı: Bilim, teknik, teknoloji, sanayi, keşifler,  buluşlar, ARGE ve bilimsel konularda hiçbir ülkenin Amerika Birleşik Devletlerinden daha  üstün olmasını veya geçmesini -her ne pahasına olursa olsun- engellemek. Bu amaç uğruna gerektiğinde  her tür yasal veya yasa dışı yola başvurulacaktı. Örgüt     Türkiye gibi müttefik ülkelerde ABD çıkarlarına hizmet eden kuruluşları kullanmayı hedeflemekteydi ki bunlar    tarikatlar ve Localardı. 

     Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi   zamanla neredeyse her tür haberleşmeyi ve data aktarımını izleyebilen   bir altyapı oluşturdu. Böylece tüzel ve  bireysel iletişimlerin büyük bir bölümü ayırım yapılmadan otomatik olarak taranır ve izlenmeye başlandı. Edward Snowden “e-postalarınızı veya eşinizin telefonunu görmek istersem, tek yapmam gereken yol kesme   aygıtları (INTERCEPTS) kullanmaktır.  Şifrelerinizi, telefon kayıtlarınızı, kredi kartlarınızı ele geçirebilirim. ‘Seni almak istiyorlarsa, zamanı geldiğinde alacaklardır” der.  [3]

    2006-2017 yılları arasında  Türk savunma ve silah sanayinin en büyük  kuruluşu olan Aselsan’da çalışan 8 değerli yüksek mühendisinin  peş peşe kuşkulu ölümlerinin perde arkasında bu örgütün olması yüksek bir olasılıktır.

     1960larda Türkiye’nin bu hale geleceği söylenseydi buna kim inanırdı ? Tüm bu tarihsel olayların arka arkaya gelmesi tesadüf olabilir mi ? Ancak işte görüldüğü gibi Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ABD ve Batılı ülkeler tarafından kolaylıkla manipüle edilebilir  bir kıvama  gelmiş  ve toplum her çeşit naneyi gözü kapalı yutar bir hale getirilmiştir.       Atatürk’ün yolundan ve devrim ilkelerinden  sapmaya öncülük etmiş olan CHP’nin ihanetiyle Türkiye  sanayi ve teknolojik gelişimi engellenen,   dış borca mahkum   bir ülke olmuştur. Oysa, Türkiye’nin kuruluşundan 16 sene sonra 1949’da kurulan   Çin Halk Cumhuriyeti   imparatorluk ve sömürge döneminden kalma misyoner kurumları ve masonik yapılanmaları temizleyerek bir dünya devi  olmayı başarmıştır.   

    (KAYNAKÇA: Prof. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın yazıları, BBC)

    DİPNOTLAR

    (*) Soner Yalçın, Hulki Cevizoğlu, Yusuf Karaca, Y. Ziya Koca gibi çeşitli görüşlerdeki araştırmacılara göre     ihmaller ve yanlış tedavi sonucunda Atatürk’ün hastalığı ağırlaşmıştır. Bazı yazarlar bunun bilerek yapıldığı ileri sürüyor.   11 Kasım 2020’de CNN’deki bir programda konuşan Hulki Cevizoğlu, “Atatürk, kendisine yanlış tedavi uygulandığını fark ediyor o haliyle” açıklamasında bulununca, programın moderatörü Başak Şengül “ama siz bilerek yanlış tedavi uygulandığını söylüyorsunuz anladığım kadarıyla” sözü üzerine Cevizoğlu, “Kesinlikle,  (…) Atatürk’ün hastalığı sırasında tutulan nöbet defterleri var. Onları okudum baştan sona.  Türk milletinin bugün, Atatürk’ün öldürülmesi iddiasına bile ‘Hep birlikte bakalım kim öldürdü’ sorusunu sormayan bir ülke haline geldi” demiştir. Tedaviyi yapanlardan Dr. Mim Kemal Öke’nin Mason olması bu işin masonik bir komplo olduğu kuşkularını da doğurmaktadır.     Türkiye’deki mevcut yapı sürdüğü sürece bu gibi konuların açığa çıkması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.


    [1] Timaş Yayınları‘ndan   “Dindar Bir Doktor Hanım” isimli eserde Cumhuriyet‘in yakın tarihinde yaşanan olayların perde arkasına ilişkin çarpıcı anlatımlara yer veriliyor. Türkiye‘nin ilk kadın doktorlarından Dr. Ayşe Hümeyra Ökten‘le yapılan söyleşiyi konu alan eserde, Ökten babasının Şemsettin Günaltay tarafından Masonluğa davet edildiğini  anlatıyor.

    [2] Frank P. Briggs’e mektup, 13 Aralık 1939. ABD Senatörü ve Başkan Yardımcısı olarak Makaleler, http://www.trumanlibrary.gov

    [3] E. Snowden, The Guardian, 10 Haziran 2013

  • « En revenant de Paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisi mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    Le nom « Galatasaray » est déshonoré pour défendre avec   obstination une chanson paillarde contenant des paroles obscènes et pédophiles. Malgré une importante réaction de la communauté de Galatasaray sur cette problématique, la direction de l’Association Galatasaray à İstanbul continue de publier une vidéo sur YouTube où l’on peut entendre ladite chanson chantée à l’occasion du Galatasaray Pilaf de juin 2021. Cependant, il a été constaté qu’à partir du 17 juin 2021, certains membres, notamment des dames, ont commencé à démissionner pour protester contre la direction de l’association. C’est une gêne pour l’administration, qui maintient son attitude insensible et arrogante.

    En plus, je trouve scandaleux de trouver la photo de Son Excellence Hervé Magro, ambassadeur de France en Turquie, au tout début de cette vidéo alors que la personne assise à table au moment de la chanson n’est pas l’ambassadeur mais le Consul général de France à Istanbul, Son Excellence Olivier Gauvin. Curieusement, cette chanson, qui raconte que la population de la France a augmenté à la suite d’actes pédophiles et de viols, est applaudie par Son Excellence Gauvin.

    De quels droit et autorité avez-vous présenté cette chanson   – que vous avez interprétée avec un accompagnement à la guitare –   comme « l’hymne de Galatasaray » ou « l’hymne national de Galatasaray », tout particulièrement au sein d’une assemblée où est présent le Consul général de France à Istanbul ? Quel est le but de ne pas supprimer cette vidéo malgré toutes les réactions de la communauté ?     Serait-ce pour humilier   le lycée par souci d’arrogance, d’entêtement et de protection de votre ego, ou pour affaiblir la confiance et le prestige publique de Galatasaray ? Certes, ce n’était pas votre but, n’est-ce pas ?

    Ecoutez les gars, nous sommes en 2021. Vous êtes libres de vous amuser   entre vous comme vous voulez.   Cependant, vous ne pouvez pas exposer cette chanson publiquement au nom   de Galatasaray.  Je vous préviens que les paroles   de cette chanson   ont été modifiées : dans les nouvelles versions les phrases   comme « trois petites filles, J’ai déchiré sa petite culotte, J’ai (enfoncé) ma grande baillonette, Dans sa petite…. Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »     ont été supprimés.     Dans la compréhension socio-culturelle des années de 1960-70   et dans une école dominée par les garçons cette chanson pourrait être tolérée. Mais aujourd’hui, ce n’est plus possible.

    Vous rendez-vous compte qu’un demi-siècle s’est écoulé ? Et la perception de l’éthique, de la moralité et des préférences sexuelles ont subi un changement radical. La pédophilie   propagée comme une épidémie mondiale qui avait été caché et ignoré pendant des années, est soudainement sorti et   été exposé. Les médias et l’opinion publique aux USA, en France, en Europe sont très sensibles à cette question : la pédophilie et son éloge sont perçus comme un délit très grave et honteux. Faire l’éloge ou encourager la pédophilie n’entre pas dans le champ de la liberté d’expression. Nous ne pouvons donc plus tolérer « En vélo ».

    Des avertissements suffisants ont été donnés et sont faits à ce sujet. Des groupes tels que « Galatasaraylılar Ortak Akıl Platformu, Mektepliler Konuşuyor, Mektepli Kızlar »    ont non seulement vivement réagi à cette chanson et à cette vidéo, mais ont également attiré l’attention sur les actes de violence et de harcèlement qui ont eu lieu au lycée.

    Mais encore et toujours, certaines personnes continuent de défendre cette obscénité pédophile avec   insistance en l’appelant la tradition de GS ou même “l’hymne de GS”. Je condamne cette attitude avec fermeté. Vous n’avez pas le droit d’agir ainsi.    Enfin, si cette chanson a causé ou fait blesser même une seule de nos sœurs de GS, je ne la chanterai plus jamais, je l’effacerai de ma mémoire et l’enterrerai dans l’histoire.

    Une administration négligente et insensible ne peut pas rester en place.  Ils devraient démissionner, ou s’ils ne le font pas, ils devraient être forcés de démissionner et ceux actuellement en fonction ne devraient plus servir dans la gestion de Galatasaray pendant au moins cinq ans. Allez, admettez votre erreur, démissionnez immédiatement sans oublier de vous excuser d’abord et avant tout auprès de nos sœurs de Galatasaray et de la communauté. Et ceci très rapidement.

  •  « En revenant de paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    (Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)

    Galatasaray Lisesinde okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı   Yetiştiricide ve Lisedeyken  büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Peki ne oldu da kıyamet koptu ? Anladığım kadarıyla  birileri kalkıyor “Galatasaray İlahisi” olarak tanıtılan bu şarkıyı sanki çok büyük bir marifetmiş gibi 2021 Haziran GS pilavında   gitar eşliğinde söylüyor, hem de Fransa’nın İstanbul Başkonsolosunun önünde. Galatasaraylılar Derneği de bunu Youtube’da bir video klip halinde yayınlıyor.   Ayrıca, videonun en başına Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Hervé Magro’nun resmini de eklemişler. Oysa masada oturan kişi Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Ekselans Olivier Gauvin.  Fransa nüfusunun pedofilik eylem ve tecavüz sonucu çoğaldığını anlatan bu şarkıyı   masada bulunan Fransa Başkonsolosu  alkışlıyor, masadaki bayanlar da  baylara biat ederek bu “ilahi” ye iştirak ediyorlar! İşin bu kepazelik  şovuna, kültürel-siyasal  skandal   boyutuna  girmek istemiyorum ama   Başkonsolos bu parçada Fransa’nın aşağılanmasını nasıl sineye çekmiş doğrusu anlayamadım.   

    İmdi dikkat edersek   şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun   yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo   davranış, hem   tecavüz, hem de  küçük bir kızın aşağılanması söz konusu.      Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan,  açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren   ahlak dışı şarkılar    kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: “Üç küçük kız, donun yırtılması ve Fransa’nın nüfus artışı” sözleri yeni versiyonlardan çıkarılmış.   Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım.   Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.

    50-60 sene öncesinin etik ve sosyo-kültürel anlayışında ve erkek egemen bir okulda “En vélo” hoş görülebilirdi. Ama bugün bu artık mümkün değil. Aradan yarım yüzyıl geçti farkında mısınız ? Ve etik ve ahlak algısı ile cinsel tercihler radikal bir değişim geçirdi. Pedofili dünya çapında bir salgın gibi yayıldı,  yıllardır gizlenen, görmezden gelinen bu  suç çorap söküğü gibi birden açığa çıktı ve patladı. Başta Katolik Kilisesi ve arkasından Türkiye’deki tarikatlarda pedofilinin bir salgın, bir uyuşturucu gibi yaygınlaştığı ve üstelik çocuk evlilikleriyle de kabul gördüğü açığa çıktı. Ne Katolik din adamlarına, ne tarikatlara, ne de Türkiye’de işlenen pedofilik suçlara ciddi ve caydırıcı cezalar verilmedi. Bu ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Çünkü içinde bir takım ultra kapitalistlerin, din adamlarının, tarikatların, hatta psikiyatrların ve bilim insanlarının olduğu bir “pedofiliyi hoş gösterme lobisi”  bu eylemin yasal bir suç olmaktan çıkartılıp LGBT kapsamına alınması için büyük   çaba sarf ediyor.  Neyse ki, şu an için ABD, Avrupa medyası ve kamuoyu, Youtube gibi kanallar bu konuda çok hassas ve pedofili çok ciddi yasal bir suç olarak görülüyor.  İmdi ya biri kalkıp da bu  klipin  “çocuk istismarı” (child abuse) kapsamına girdiğini Youtube’a şikayet ederse, ya da suç duyurusunda bulunursa ne olacak ? Bir düşünün bakalım. Düşünün, düşünün !   

      Bakın arkadaşlar 2019 yılında romancı Abdullah Şevki’nin     “Zümrüt Apartmanı” adlı   eserinde küçük bir çocuğun cinsel istismarının pornografik bir dille anlatılması ve pedofiliyi öven bölümler için  20 Mayıs 2019’da yayıncısı ve yazarı hakkında suç duyurusunda  bulunuldu.      Kültür ve Turizm Bakanlığının   suç duyurusu üzerine    yazar hakkında TCK     226. maddesi uyarınca müstehcenlik suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Suç duyurusunda bulunanlardan Avukat Müjde   Erden   kitabın pedofiliyi   özendirdiğini, bu suçu övdüğünü, burada geçen ifadelerin düşünce özgürlüğüne girmediğini ve hoş görülemeyeceğini belirtti.

    “En vélo” da bugün bu kapsamdadır. İşin yasal, hukuksal, etik boyutunu geçiyorum. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini kınıyorum.  Battıkça batıyorsunuz. Bundan derhal vazgeçin, hatanızı kabul edin ve en başta GSli kız kardeşlerimizden özür dileyin. Ve hemen.

  • The doctor is injecting male patients.In the medical’s hand have syringes.

    Covid-19’u bahane ederek evrensel hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz!

     Fransa 30 Ocak 2021 günü   Covid-19’a yönelik yeni kısıtlamalar kapsamında Fransa’nın Avrupa Birliği   dışındaki ülkelere sınırlarını   kapattığını açıklamıştı. Bu ülkeler arasında Türkiye de yer alırken, Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’ndan   yapılan duyuruda   “zorunlu nedenler (motif impérieux) dışında, Fransa ile Türkiye arasında   yapılan tüm seyahatler yasaklanacak” denmişti.

    Ancak, haziran ayına geldik ve bu konuda keşmekeş sürüyor. Gümrüklerde giriş çıkışlarda keyfi davranıldığı, baz kişilerden “motif impérieux“   belgesi istenmediği, bazılarının olsa bile çıkış ya da girişlerine izin verilmediği, bazı hava yolları müşterilerinden hiçbir belge istenmediği hakkında arkadaşlarımızdan bir sürü haber geliyor.  

      Yahu ikinci aşısını ve testlerini yaptırmış olanların Türkiye’ye giriş çıkışlarını nasıl yasaklarsınız ? Buradaki mantık ne birader ? Irk ayrımcılığından sonra anlaşılan şimdi de millet ayrımcılığı mı başlattınız ? Türk vatandaşı isen, Türk isen Avrupa’ya giriş yok. Hadi onu anladık diyelim peki Fransa’dan   Türkiye’ye   gidişler niye yasak ? Peki Fransa ve Avrupa’da yaşayan Türkleri ne yapacaksınız ?

     İşin aslı şu: Fransa’yı babasının çiftliği gibi yöneten, ancak halk nezdindeki güvenirliği her geçen gün azalan ve dünyada arzuladığı ‘karizmatik lider’ sıfatına ulaşamayan     Macron salgını bahane ederek Türkiye’ye seyahat edilmesini kısıtlıyor. Bu tamamen ve resmen   Türk ve Türkiye  karşıtı hezeyan, kin ve nefret dolu siyasal bir karardır. Fransa’nın tarihsel Türk ve Türkiye düşmanlığı yeniden hortlamış durumdadır. Buna  son olarak  bir de İslam düşmanlığı eklendi.

    Bak birader akıllı ol, aklını başına topla. Yediğin şamar umarım aklını başına getirir. Yoksa bak bir de meşhur “Osmanlı Tokadı” vardır. O tokadı yiyen iflah olmaz.   Böyle   hamasi bir yazı yazmak istemezdim. Ama sen kaşındın. Senin ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı tavrı sadece eski düşmanlıkları ve   öfkeyi körükler.  Covid-19’u bahane ederek hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz. İnsan haklarına ve seyahat özgürlüğüne engel bu saçma sapan kısıtlamayı derhal kaldırın.

  • V0026693 Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Credit: Wellcome Library, London. Wellcome Images images@wellcome.ac.uk http://wellcomeimages.org Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Published: – Copyrighted work available under Creative Commons Attribution only licence CC BY 4.0 http://creativecommons.org/licenses/by/4.0/

    Kimyager, tarihçi ve düşünür   Prof. Yeşayahu Laybovitz   (1903-1994) “İsrail’in Kötü Bilinci” kitabında     Siyonistler ile Naziler arasındaki ilişkiye dikkat çekerken İsrail’in gelecekte “Jüdeo-Naziler” yönetiminde faşist bir devlet olacağına vurgu yapıyor. 20 Temmuz 1982’de verdiği bir konferansta yönetim için bu terimi kullanan Laybovitz bu sözünü 1994’te yeniden onaylar:

    “İşkencenin yasal  hale getirildiği bir devlette ben bunu açıkça söylüyorum: Jüdeo-Nazi. Anımsatayım ki bazı durumlarda doktorlar da bu işkencelere   katılmıştır.” (…) Alman Mareşal   Rommel’in ordularının İskenderiye’nin batısındaki El Alamayn’a kadar ilerlediği unutulmamalıdır. Bu bana Abraham Ştern,  İzak Şamir     tarafından yönetilen aşırı sağ Yahudi örgütü Lehi’nin Nazi Almanya’sına nasıl hizmet sunduğunu  anımsatıyor. Ştern ve  yandaşları Hitler’e yardım etmeye hazırdı.  Eğer Hitler İsrail’i İngiliz yönetiminden kurtarmaya ve Yahudi devletini yaratmaya söz verseydi onun   neyi temsil ettiğini pek  umursamayacaklardı. İşte milliyetçilik bu kadar  aşırıya gidebilir. Bu noktada en ufak bir  kuşku yok:   Ştern, elçilerini Nazi Almanyası temsilcileriyle görüşmek ve onlara bir ittifak teklif etmek için gönderdi. Anlıyor musunuz?  Bir Yahudi, Hitler ile işbirliği yapmaya çalıştı! Daha da kötüsü bu Yahudi, İsrail’de  milli bir kahraman olarak görülüyor! Kendisine bir müzenin adandığı, sokaklara adının verildiği ve her yıl başbakanın da katıldığı  resmi bir törenle anısının kutlandığı İsrail’de. İnsanlar milliyetçiliği en yüksek değer haline getirdiğinde  olacak olan budur. Bu milliyetçiliği nasıl nitelendireceğimi bilmiyorum: Aptalca bir kötülük mü, yoksa  kötü bir aptallık mı? ” (s:123, 155-156)

    “Sorun şu ki İsrail barışı aramıyor.  Üstelik İsrail’in faşist bir devlete dönüşme riski var. Şu an (1994 yılında) faşist değil, ama yola   koyuldular. Faşizm tehdidinden söz ederken buna (muhalif) Yahudiler için toplama kamplarını da dahil ediyorum. Benim ve sizin gibi Yahudiler. Şu an on binlerce kişinin (Araplar ve Filistinliler) tutulduğu toplama kampları var. Bizim  de sıramız gelecek.   İşgal altındaki topraklarda egemenlik politikasını sürdürmek için iktidar bir gün muhalefeti ezmek zorunda kalacak.” (S: 121-122)

    Nitekim aynen öyle oldu: Sol muhalefet ezildi. İsrail’i eleştiren bir çok akademisyen baskı, aşağılanma ve tehditler sonucunda ya susmak, ya da İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. 17 Temmuz 2018 yılında “İsrail – Yahudilerin Milli Devleti”  adlı Anayasanın    mecliste kabul edilmesiyle    İsrail hem faşist, hem de apartheid bir devlet oldu. Ve bu devleti ABD ve başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa Birliği tüm gücüyle gözü kapalı destekliyor,   savaş suçları ve periyodik demografik etnik temizlik katliamlarını görmezden geliyor ve toz kondurmuyorlar.

    Laybovitz   1993 yılında en yüksek kültürel onur olarak kabul edilen  ve devlet tarafından verilen   “İsrail Ödülü” almaya layık görüldü.     Ödül jürisi   Laybovitz’in İsrail’e karşı yaptığı acımasız ve incitici eleştirilerine rağmen kültürel ve bilimsel alanda yaptığı katkılarından ve toplumdaki eleştirmen ve öngörücü  konumundan dolayı   ödüle  yaraşık görüldüğü açıkladı. Ancak işte o zaman kıyamet koptu. Başbakan Rabin “(işgal altındaki) topraklarda yaşayanları ayaklanmaya çağıran bu adam için yapılacak ödül törenine katılmayacağını” açıkladı. Milliyetçi   sağ ve  şeriatçı milliyetçi partiler buna büyük tepki gösterdiler. İşçi   ve sol  Siyonist partilerden pek çok milletvekili de büyük bir öfke gösterip bu kararı  rezalet olarak tanımladılar. Laybovitz  skandallar çıkartmaya çabalayan, entelektüel olgunluğa erişememiş bir provakatör  olmakla suçlandı. Çok az sayıda milletvekili Laybovitz ve jürinin kararını   destekledi. “Tüm bunlara katlanmak zorunda mıyım?” diyen Laybovitz ise ödülü almayı   reddetti.  

      Kaynakça: “Yechayahou Leibovitz – La mauvaise conscience d’Israël : Entretiens avec Joseph Algazy, ISBN 10: 287899079X  Le Monde Editions, 1994, kitabının özgün Fransızcasından Türkçeye çevrilmiş ve özetlenmiştir. Parantez içi açıklamalar tarafımdan konulmuştur. (“İsrail’in Kötü Bilinci” kitabı tarihçi ve Haaretz yazarı   Jozef Algazi’nin    Prof. Yeşayahu Laybovitz ile yaptığı söyleşilerinden oluşmaktadır. )

  •   Ahed Tamimi 20 yaşında laik ve özgür Filistinli aktivist bir kız.  Kara çarşaflar içinde değil.  2001 doğumlu Tamimi    ilk olarak 2012 yılında henüz 11 yaşındayken bir İsrail askerini yumruklamaya çalışırken görüntülendi.     15 Aralık 2017’de     Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması sonrasında çıkan  olaylarda    İsrail askerlerini protesto eden   kadınlar arasında yer aldı.

    19 Aralık 2017’de   16 yaşındayken   bir İsrail askerini tokatladığı için gözaltına alındı. Olay filme alındı, viral oldu. Bu arada gözaltı süresi 6 kez uzatıldı. Kendisine 12 farklı suç yöneltilen  kızcağız,    13 Şubat 2018’de Batı Şeria Ofer Cezaevi     İsrail Askeri Mahkemesinde basına kapalı kapılar ardında  yargılandı.  Savunmasını Filistinli ve İsrailli  barışçıl aktivistlerin  savunucusu       avukat   Gaby Lasky    üstlendi.

    21 Mart 2018’de  avukat ve mahkeme   anlaşmaya vardılar.      Kuzeni Nur Tamimi 16 gün hapis, 2.000 Şekel (473 Euro) para cezası,   Tamimi ve annesi  ise   8 ay hapis, 6000 Şekel (1.400 Euro) para cezasına çarptırıldı.  Uluslararası Af Örgütü   serbest bırakılması için çağrı yaptı.     Amerikalı Siyahların  simgesi Rosa Parks’a   benzetildi.     Hapishanedeyken lise diplomasını aldı;   hukuk okumaya ve “işgali sorumlu tutmaya” karar verdi.  İsrail ordusunun 2010’dan beri 8.000 Filistinli çocuğu tutukladığına ve yargıladığına dikkat çekti. Genç kız ve annesi cezalarını çektikten sonra 29 Temmuz 2018’de  hapisten çıktılar.        Kendisini sorgulayan iki İsrailli görevlinin taciz ve tehditlerine uğradığını gösteren bir videosu yayımlandı ve Tamimi bu kişiler hakkında dava açtı.

      İtalyan grafiti sanatçılar Jorit Agoch ve   Salvatore Tukios   tarafından  Batı Şeria ile İsrail’i ayıran Ayrılık Duvarı’ndaki Tamimi duvar resmi, hapisten çıkışıyla aynı zamana denk gelecek şekilde     tamamlandı. Ancak, her iki  grafiter de İsrail polisince üç gün boyunca gözaltına alındı, tutuklandı ve İsrail’den  sınır dışı edildiler.   22 Ocak 2018, İsrailli şarkıcı Yehonatan Geffen İnstagram’da   Tamimi’ye adanmış bir şiir yayınladı:

    “17 yaşındaki güzel   kız korkunç bir iş yaptı ve  evini bir kez daha işgal eden  kendini beğenmiş  İsrailli subaya  tokat attı. O tokat  50 yıllık işgal ve aşağılanmalara bir yanıt oldu. Ve bu mücadelenin  öyküsünün anlatıldığı gün geldiğinde, Golyat’a tokat atan Davut gibi kızıl saçlı Ahed Tamimi, Jeanne d’Arc, Hannah Szenes ve Anne Frank’ın  düzeyinde olacaksın. “

    Bu gelişmeler İsrail’deki aşırı sağ ve Siyonistleri kızdırdı. 2018 yılının Nisan ayında İsrail milletvekili Bezalel Smotriç, Tamimi için “dizinden de olsa vurulmuş olsa iyi olurdu” dedi.     Batı Şeria’da yaşayan ailesi ve   köylüler,     Filistin yanlısı Yahudiler ve aktivistlerin   eşlik ettiği, İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine     karşı   her hafta barışçıl protestolar düzenlemeyi sürdürüyor.

    İsrail’deki ırkçı ve   apartheid rejim sürdükçe, bu rejim ABD ve başta Fransa, Almanya olmak üzere  Avrupa Birliğince desteklendiği sürece İsrail Filistinlilere karşı uyguladığı periyodik etnik/demografik temizlik politikasından asla vazgeçmeyecektir. Hadi Almanya Nazi dönemindeki günahların kefaretini ödüyor diyelim, ABD zaten İsrail kontrolunda, Fransa’ya ne oluyor anlamak mümkün değil. Bu insanlık suçunu görmezden gelmeye, kamufle veya sansürlemeye çalışan herkes bunun hesabını vermek zorundadır. Eğer Filistinli kadınların çoğu Tamimi gibi olsaydı, Filistin çoktan özgürlüğüne kavuşmuş olurdu. Din ve örtünmeyle özgürlük gelmez.

  • Ben bu forumu Birleşmiş Milletler gözetiminde düzenlenen bir forum zannediyordum. Herhalde herkes öyle zannediyordu. Oysa bu forum özel bir vakıfmış !

    Dünya Ekonomik Forumu – DEF (World Economic Forum – WEF) merkezi Cenevre’de olan kar amacı gütmeyen uluslararası bir vakıftır. Forum 1971 yılında İsviçreli Prof. Klaus Schwab tarafından kurulmuştur İlk olarak Avrupa Yönetim Forumu adıyla kurulmuş, 1987 yılında adı Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir.

    DEF toplantıları genellikle her yıl İsviçre’nin Davos ilçesinde yapılmaktadır. Ancak, pandemi nedeniyle toplantılar 2020’den beri sanal ortamda sürdürülmektedir. DEF toplantılarına dünyanın en tanınmış kişileri, iş ve siyaset dünyası ile akademik çevrelerin etkin isimleri katılmaktadır. Katılımcılara “Davos Adamları” (Davos Men) denir ve onlar kendilerini tamamen “uluslararası” küresel bir elit grup olarak görürler.

    Bu terimi ortaya atan siyaset bilimci Samuel P. Huntington’a göre Davos Adamları ulusal değerlere çok az önem veriyor, ulusal sınırları ve ulusal hükümetleri kaybolmakta olan engeller olarak görüyorlar. Geçmişin kalıntıları olan ulus-devletlerin tek yararlı işlevi elitlerin küresel operasyonlarını kolaylaştırmak olmuştur. Huntington, 2004te yayımlanan “Ölü Canlar: Amerikan Elitinin Milliyetsizleştirilmesi” başlıklı makalesinde, Davos Adamlarının bu görüşünün halkın milliyetçi çoğunluğu tarafından paylaşılmayan azınlık ve elitist bir görüş olduğunu vurgular.

    Avrupa Parlamentosunun Düşünce Kuruluna göre, yapılan eleştiriler DEF’i siyaset veya iş dünyası liderlerinin seçmenlere veya hissedarlara hesap vermek zorunda kalmadan tek başlarına karar aldıkları bir kuruluş olduğunu açığa çıkartıyor. Yani aslında DEF anti-demokratik ve anti-ulusal bir yapıya sahip, halkın çıkarlarını gözetmekten çok elit ve oligark bir zümrenin çıkarlarına ve amaçlarına hizmet eden bir kuruluş. Buradan DEF’in halk düşmanı ve insanlık düşmanı anti-hümanist bir yapı olduğu sonucuna varabiliriz. Zaten aldıkları kararlar ve yaptıkları işler de bu yöndedir.

    Bunun en somut örneği Prens Charles’ın 2020 Davos toplantısında ortaya attığı “Covid-19 The Great Reset” Covid-9 – Büyük Sıfırlama projesidir. Charles salgının ekonomiyi ve dünya düzenini sıfırlamak, yani baştan kurgulamak için “altın bir fırsat” olduğunu ileri sürmüştür. Yüz binlerce belki de milyonlarca insanın ölümüne yol açan, sürekli mütasyon geçirip aşılara karşı bile direnç gösteren böylesine korkunç bir salgını “altın bir fırsat” olarak gören bu zihniyete nasıl olur da kimse tepki göstermez ? Bu insanlık dışı zihniyeti ve DEF’i kınıyor ve lanetliyorum. DEF’in tepeden inmeci dayatmalarını körü körüne kabul etmek yerine onlara direnmek ve eleştirmek gerekir. Zira DEF’in aldığı ve alacağı kararlar küresel ekonomik ve sosyal bir apartheid’a yol açabilir. Bunu yapmazsak en sonunda özgürlüğümüzü yitirip sanki onları tebasıymış gibi, salt elitler ve oligarkların refah ve mutluluğuna hizmet eden, onlara boyun eğen kişiliksiz varlıklara ve suç ortaklarına dönüşeceğiz. Tabi çocuklarımız ve bizden sonraki kuşaklar da…

    (Kaynakça: DEF web sitesi ve twitter hesabı, Euronews, BBC, The Guardian, Le Monde, Vikipedi)

  • Merhaba Mark,

    Bildiğin gibi 19 Temmuz 2018’de ülkeyi sadece “Yahudilere ait özel bir yurt” olarak tanımlayan yeni bir yasa “Temel Yasa – Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adıyla Knesset’e oylanarak yürürlüğe girdi. Nazilerin Nürnberg Yasalarını andıran fakat İsrail’in anayasası olarak kabul edilen bu yasayla İsrail apartheid ve ırkçı bir devlete dönüştü.  Neden ?

    İsrail’deki bu korkunç apartheid dönüşümünü  “kurumsallaşmış ırkçılık” olarak tanımlayan İsrailli tarihçi İlan Pappe “bu tür ırkçılığa karşı son savaşın Güney Afrika’da zaferle sonuçlandığını” belirtiyor ve Ortadoğu’da Batı’nın dokunulmazlık kalkanı altında olan yeni bir apartheid devletin hoş görülmemesi gerektiğine dikkat çekerek şunları yazıyor:

    “Tarihsel Filistin’de ırkçılığa böylesine uluslararası bir destek verilmesi, hepimizin söndürmeye çalıştığı ateşi daha da körükleyecektir. Bu tür ırkçılığın özünü geçmişte tanımlamak zor olabilirdi, ancak günümüzde tüm insanlık dışı yapısı ve çirkinliğiyle ortaya çıkmış olup biraz onur ve utanması olan herkesin buna karşı çıkması gerekir. Dünya daha önce apartheid’ı yok etmeyi başarmıştı ve bunu tekrar başarabilir.”

    Haaretz gazetesinin yazarı Gideon Levi 7 Nisan 2019’daki seçimlerle ilgili şöyle yazmıştı:

    “Böylesine bir çoğunlukla İsrail’i resmen bir Apartheid devleti ilan etmek mümkün olacak. Ayrımcılığa verilen bu destek ve işgalin sürdürülmesi göz önüne alındığında hiçbir şey şu yalın gerçeği çürütemez: Neredeyse tüm İsrailliler apartheid’ın sürmesini istiyor. Salı günkü sonuçlar ne olursa olsun, işgalcinin ülkesi işgalcinin ülkesi olarak kalacaktır. Aşırı sağ, Batı Şeria’nın ilhak edilmesini istiyor. Böyle bir adım oy toplamada avantaj sağlayacak, ancak, sonunda İsrail’in demokrasi maskesini parçalayacak, hem yurt içi hem de yurt dışında tepkiler yaratacaktır. Ancak, Filistinlilerin kovulmasını veya yok edilmesini veya Tapınak Dağına Üçüncü Tapınağın inşasını, oradaki camilerin yıkılmasını savunan veya hayal eden faşist sağ kanat için hiçbir vicdan sahibi oy kullanamaz. Netanyahu’nun ılımlı olduğu iddia edilen Likud partisi, yalnızca mevcut durumu, yani ilan edilmemiş apartheid’ı sürdürmek istiyor.”

    Sol kanat barış aktivistlerinden İsrailli yazar Davit Grosman 25 Nisan 2018 tarihli Fransız L’OBS dergisindeki yazısıyla bu tehlikeli gidişata dikkat çekiyordu:

    “51 yıldır başka bir halkı işgal altında tutuyoruz. İçinizde iki tür insanlık algısı olduğuna inanmaya başlamadan bir başka ulusu işgal edemez ve baskı altında tutamazsınız: Üstün insanlar ve aşağı insanlar ! Bu görüş her şeyi kirletiyor. Büyük çoğunluk, baskın olan bu görüşü benimsiyor: Doğru olduğu için değil, baskın olduğu için ! Biz kendimiz işgali yasallaştırıyoruz. (…) Şundan eminim ki Filistinlilerle çatışmanın sürmesi bizi daha hayvani yaratıklar haline getiriyor. Hayvani, ırkçı, acımasız oluyoruz.”

    KÜRESEL BİR TEHDİT: NEO-SİYONİZM

    İsrail’de iktidarı ele geçiren Neo-Siyonist zihniyet ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye’de İsrail’de olduğundan çok daha güçlü bir biçimde basını, sosyal medyayı, akademik çevreleri ve hükümetleri kontrol etmekte ve yönlendirmektedir. Örneğin, Fransa’da Macron’un başa oturmasıyla öylesine utanç verici ve akıl almaz gelişmeler yaşandı ki İsrail’i eleştirmek veya Siyonizm karşıtlığı Macron tarafından “antisemitizmin modern bir biçimi” olarak görüldü ve bu konuda yasa çıkarıldı. Neden ?

    Çeşitli ülkelerden anti-Siyonist 127 Yahudi entelektüel ve akademisyenin protestolarına ve Macron’a uyarı mektubu göndermelerine rağmen yasa yürürlüğe girdi. Akademisyenlerin Aralık 2019da tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri bildiri özetle şöyle:

    “Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her eylem ve söylemi antisemit olarak tanımlıyor, anti-Siyonizm ile antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı verici. Fransa Meclisini antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin Siyonizm karşıtlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler ayrıca yasa tasarısındaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyan İsrail vatandaşlarından oluştuğuna dikkat çektiler.

    İsrail’deki apartheid’ın yasalaşmasına dünya çapında yapılan itirazların hepsini buraya almaya olanak yok. Ama bazı olayları aktarıyorum: Temel Yasayı protesto eden İsrailli sanatçı Rotem Sela “Araplar ve Yahudiler kardeştir” dediği için Netanyahu tarafından tehdit edilmiştir. Netanyahu “ İsrail tüm vatandaşların devleti değildir. Meclisten geçirdiğimiz Yahudi Milli Devlet Yasasına göre, İsrail sadece Yahudilerin milli devletidir” diyerek Sela’yı susturmuştur.Bu ırkçılık ve apartheid değil mi ?

    İsrailli aktör Tzaçi Halevi’nin Arap artist Lusi Ahariş ile 2018 yılında evlenmesi de İsrail’de büyük sorun yaratmıştı. Lusi “bir Yahudi’yi baştan çıkartmak” ile suçlanmıştı! İsrail İçişleri Bakanı evliliği sert bir şekilde eleştirmiş, Yahudi ile Arap arasındaki evliliklerin asimilasyon ve bunun sonucunda Yahudi ırkının tamamen tükenmesine neden olacağını iddia etmişti. Bir Bakan bunları nasıl söyler ? 

    ANTİSEMİTİZM: DAMOKLESİN KILICI MI ?

    21.7.2020’de canlı TV programında aşırı sol lider Melenchon’un “Ecoutez, je ne sais pas si Jésus était sur la croix. Je sais qui l’y a mis, parait-il, ce sont ses propres compatriotes” diyerek İsa’yı haça gerenlerin Yahudiler olduğunu ima etmesiyle Fransa’da adeta yer yerinden oynadı. Melenchon’un ne antisemitliği kaldı, ne cehaleti, ne deliliği, ne de İslamcılığı. Eski antisemit basmakalıp söylemleri geri dönüştürmekle ve Yahudileri İsa’nın öldürülmesinden sorumlu tutmakla suçlandı.Ne oluyor birader ? Yani bu kadar yaygara koparmaya değer miydi ? 

    Londra İnsani Bilimler Enstitüsü Direktörü Slavoj Zizek antisemitizm suçlamasının İsrail’e yönelik haklı eleştirileri karalamak amacıyla sıklıkla başvurulan bir yöntem olduğunu, bunun artık herkese yöneltilir hale geldiğini belirtiyor ve ekliyor: 

    “Holokost’un bundan daha itici ve alaycı bir manipülasyonu düşünülebilir mi? Birinin çıkıp, Holokost kurbanlarına asıl saygısızlık edenin, siyasal hedeflerini meşrulaştırmak için bunu bir araç olarak kullanan İsrail devletinin ta kendisi olduğunu dile getirmesi gerekir.”

    Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Finkelstein’ın Holokost’un endüstriye dönüştüğünden söz etmesinin nedeni de budur: Zira İsrail’in bunu siyasal istismar, mağduru oynama ve ticari kazanç kapısına dönüştürdüğü artık iyice açığa çıkmış durumda. Bu bağlamda, Haaretz gazetesinin 24.1. 2020 haberine göre Netanyahu hükümeti Holokost kurbanlarının anılarını ihaleye çıkarıp en yüksek teklifi veren ülkeye satacakmış ! Bir önceki müşteri Polonya, yeni müşteri ise Rusya imiş! Gazete şöyle diyor:

    “Çok üzücü olsa da, ne tarihsel gerçekler, ne kurbanların anıları, ne de geleceğe yönelik dersler İsrail’in politikasına yön vermiyor ve bu şaşırtıcı değil. Bu politikayı dar, anlık, siyasal ve diplomatik çıkarlar belirliyor, temsil ettiğini iddia ettiği insanların trajedisi de bu kapsamda.”

    Bu karanlık zihniyet, antisemitizmi Damokles’in kılıcı gibi kullanarak, İsrail’in apartheid ırkçı politikalarını ve savaş suçlarını açığa çıkaran, eleştiren, paylaşan insanları en küçük bir bahaneyle susturmaya ve tehdit etmeye çalışıyor. Aynı şekilde, bu paylaşımlar  Haaretz, BBC, DW, Reuters, Associated Press, Euronews   gibi medya kanallarından paylaşılmış olsa bile Facebook ve Twitter gibi sosyal medya devleri kendi topluluk kuralları ihlal ediliği gerekçesiyle bu paylaşımları engelleme çabası içindeler. Neden ? 

    FACEBOOK – İSRAİL İŞBİRLİĞİ VAR MI ?

    Bağımsız medya kanallarından The Intercept’in editörü Gleen Greenwald ’ın 12 Şubat 2016 günü Associated Press’ten aktardığı habere göre İsrail hükümeti Facebook’u kendi siyasal çıkarları için kullanmakta, eleştirel yazı ve yorumları sansürlemeye, gerektiğinde hesapları kapatmaya zorlamaktadır. Yine 30 Aralık 2017 tarihli “Facebook ABD ve İsrail hükümetlerinin talimatlarıyla hesapları kapattığını duyuruyor” başlıklı yazısıyla Greenwald hangi içeriğin sansürlenmesi gerektiğinin belirlenmesinde Facebook’un ABD ve İsrail ile doğrudan işbirliği yaptığına dikkat çekmişti.

    İşte, sanırım, bu nedenlerden dolayıdır ki, yani ABD ve İsrail’in politikalarını eleştirdiğim için, 2016 yılından beri Facebook benim ve başka birçok kişinin sesini kısmak için girişimlerde bulundu, bulunuyor. 30 gün boyunca yorum ve paylaşım yapamayacağıma dair iki kez ceza aldım. Facebook  Nazi karşıtı paylaşımlarımı saptırdı ve sanki ben “tehlikeli kişilerin veya kuruluşların sembollerine, övgü veya destek” veriyormuşum gibi göstermeye çalıştı. Peki neden böyle yapıldı Mark ? İşte etik olmayan, utanç verici çirkin durum budur. Hitler, Mussolini, Çavuşesku, Franco gibi diktatörlere karşı yaptığım eleştiridir, övgü değildir. Anlıyor musun Mark ? Bana haksız yere ceza verildi.

    Hal böyleyken, öte yandan bir de bakıyoruz ki özellikle Türkiye’deki  Hristiyan ve Yahudi vatandaşlarımızı aşağılayan, antisemit, gerici, ırkçı ve dinci çevreler Facebook’ta cirit atıyor: Üye olmuşlar, sayfalar açmışlar, gruplar kurmuşlar, vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyorlar, maşallah, maşallah! Facebook onlara hiç ses çıkarmıyor. Neden Mark ?

    Eğer bana 60 gün ceza veriliyor, fakat onlara dokunulmuyorsa bu işte bir fırıldak yok mu ? Elbette var. Hem de ne fırıldak! Bu fırıldağın açıklaması aslında çok basit: Nasıl ki Müslüman Kardeşler Örgütünü İngiltere; nasıl ki Hamas’ı İsrail; nasıl ki El Kaide, Taliban, IŞİD, PKK gibi terör örgütlerini ABD oluşturmuş, örgütlemiş, desteklemiş ve finanse etmişse, Türkiye’deki tarikatçı ve dinci yapılanmaları da büyük ölçüde ABD ve İsrail oluşturmuş, örgütlemiş, desteklemiş ve finanse etmiştir.

    Bu emperyalizmin tarihsel ve en eski stratejilerinden biridir Mark. Bilmiyorsan öğren.  Bu strateji gazeteci Uğur Mumcu ile ekonomist Prof. Yalçın Küçük’ün yazılarında, yapıtlarında sıkça anlatılmış, açığa çıkarılmıştır. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” söylemi işte bu çarpıcı gerçeğe işaret eder.

    Buradan çıkan önemli bir sonuç da Evanjelizm, Neo-Siyonizm ve İslamizm’in dayanışma ve işbirliği içinde olduğudur. İşte, bundan dolayı, İsrail’in gözetimi altında bulunan fanatik ve antisemit gruplara Facebook’ta izin veriliyor değil mi Mark? Zira İsrail’in antisemitizmi canlı tutması, ateşlemesi, soğutmaması, bu kozu kullanması, Holokostu da sıkça gündeme taşıyarak sürekli mağduru oynaması, işgal, yayılma, ilhak, etnik temizlik politikalarını, yasadışı yerleşimleri, savaş suçlarını, ırkçı apartheid rejimini maskelemek için bu tür malzemeye gereksinimi vardır. İsrail’in en çekindiği şey aydın ve entelektüellerden yani Türk entelijentsiyasından yapılan ve yapılacak bilimsel ve akademik eleştirilerdir. Üstelik bu eleştiriler İsrail’in muhalif yazarlarına, anti-Siyonist İsrailli bilim insanlarına, medyasına veya uluslararası saygın haber kanallarına dayanıyorsa, bu İsrail rejimi için çok daha büyük bir sorun oluşturur. Çünkü o zaman eleştiriler Türk kamuoyu ve Facebook’taki entelektüel çevre tarafından ciddiye alınmaya başlanacak ve İsrail’in işi zorlaşacaktır.

    FACEBOOK NEO-SİYONİST BİR PLATFORM MU ?

    Kuşkusuz, dünyanın tek derdi Holokost, antisemitizm ya da islamofobi değildir. Zira, resme geniş açıdan baktığımızda terör, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, aşırı sağ, şoven milliyetçilik, ve Fransız siyasal bilimci Prof. Gilles Kepel’in dikkat çektiği gibi, dinsel özgürlük gerekçesiyle dincilik, fanatizm ve tarikatlaşmanın tehlikeli bir şekilde yükselmesi, buna karşın laiklik ile ifade özgürlüğünün çöpe atılmasıyla karşı karşıyayız. İşte ön plana çıkarılması gereken toplumsal ve uluslararası sorunsal budur ve diğer hepsi zaten bu sorunsalın kapsamındadır.

    İsrail’de iktidardaki Neo-Siyonistler ırkçı apartheid yasalarıyla; yabancı düşmanlığıyla; ultra-ortodoks şeriatçı partileriyle; Tevrat masallarına dayanan “seçilmiş halk” hezeyanlarıyla; üçüncü tapınağı Kudüs’e inşa etmenin mesihsel coşkusu içinde körkütük sarhoş olmuş durumdadırlar. Bu yeni ideoloji eskisinden çok daha tehlikeli, azgın, acımasız ve cüretkardır. Zira arkasında Evanjelistler ile ABD gibi dev bir emperyalist-kapitalist gücün koşulsuz desteği vardır.

    Musa Şeriatı, Tevrat ve Talmud’u eleştirdiği için Spinoza’yı Yahudilikten aforoz eden, öldürmeye çalışan; Karl Marx’ı antisemit olmakla suçlayan; tarihçi Prof. İlan Pappe’yi İsrail’deki üniversiteden atan ve ülkesinden kovan bu gözü dönmüş zihniyet bugün İsrail’de iktidardadır. Bu zihniyet George Orwell’in “Big Brother”ı gibi – benliğini bu yola adayanlar dışında – kendinden başka hiç kimseye, hiçbir ulusa, hiçbir devlete, hiçbir inanca, hiçbir değere en küçük bir saygı ve var olma hakkı duymamaktadır. Zira, onların hepsi goyim, kafir ve tanrısal lanet altındadır, zamanı geldiğinde yok edileceklerdir. Bu zihniyet ABD ve Fransa’da iktidarı ve medyayı büyük ölçüde ele geçirmiş ve tüm dünyaya meydan okumaktadır. COVID-19’u fırsat bilen dünya oligarkları ve ultra-kapitalistler gereksiz gördükleri devlet ve ulusları yıkıma uğratacak, insanları tamamen sindirecek, pasifize edecek totaliter ve nihilist bir dünya düzenine dönmenin hazırlığı içinde kolları sıvamışlardır.

    Bu bağlamda, Facebook ve diğer ağ sağlayıcıları kendi durumlarını ivedilikle gözden geçirmeye, sapkın ideolojilere ve totaliter kuşatmaya karşı direnmeye davet ediyorum. Bireysel özgürlük ve insan hakları savunucusu mu, yoksa karanlık nihilist rejimlerin perde arkasındaki işbirlikçisi ve avukatı mı olacaklardır? Bir yeryüzü yurttaşı olarak özgür düşünen dünya aydınlarının birleşerek dünya barışını, insan mutluluğunu ve insanlığın geleceğini tehlikeye atan her çeşit dinci, etnik, şoven, ırkçı, ayrımcı ideolojilere karşı direneceğini, er veya geç, dur diyeceğini umut etmek istiyorum.

    Eğer Facebook Neo-Siyonist bir platforma dönüştüyse bunu açıkça ilan et Mark.  Benim apartheid ve neo-siyonist rejimleri destekleyen, onlara toz kondurmayan platformlarla zaten işim olmaz. Bak aslanım şu iyice bilinsin ki bu Nazi artığı algı operasyonları ve taktiklerle insanları susturamazsınız, korkutamazsınız. Naziler başarılı olamadı, siz de başarılı olamayacaksınız. Kaynayan tencerenin kapağını kapatmaya çalıştıkça alttan çok daha büyük patlamalar gelir. Bu işleri bırakın. İsrail’i eleştirmek antisemitizm değildir: Zira İsrail’de her milletten insan Yahudiler,, Filistinliler, Hristiyanlar, vs yaşamaktadır. Antisemitizm belli bir etnik gruba yöneltilen nefret söylemidir. Bir devletin politikasını eleştirmek antisemitizm değildir. Anlaşıldı mı Mark ?

    KAYNAKÇA VE DİPNOTLAR

    1) İsrailli tarihçi İlan Pappe (1954) şu an İngiltere Exeter Üniversitesinde Sosyal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümde görev yapıyor. Üniversitenin Filistin Etno-Siyasal Araştırmalar Merkezinin direktörü. Sol görüşleri ve anti-siyonist eleştirileri nedeniyle İlan Pappe İsrail Meclisince suçlu bulundu. Eğitim Bakanlığı ülkeden atılması için çağrı yaptı, fotoğrafı gazetelerde yayınladı, hedef gösterildi, ölüm tehditleri aldı. Hayfa Üniversitesi Tarih Profesörlüğünden kovuldu, 2008’de İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. Pappe’nin ailesi de 1930 da Nazilerden kaçmıştı.

    2) The Hindu, Israel’s new law is a form of apartheid, Ilan Pappe, 26.7.2018

    3) Kaynak: https://theintercept.com/2016/09/12/facebook-is-collaborating-with-the-israeli-government-to-determine-what-should-be-censored/)

    4) Kaynak: https://theintercept.com/2017/12/30/facebook-says-it-is-deleting-accounts-at-the-direction-of-the-u-s-and-israeli-governments/

    5) Haaretz, Gideon Levi, “Apartheid’a oy verin” 7.4.2019 –

    6) L’OBS dergisi, sayı 2789, 25.4.2018, s: 22-43

    7) BBC, Reuters, Euronews, The Guardian, VOA

    8) Glenn Edward Greenwald (1967) Amerikalı avukat, yazar ve gazeteci. Edward Snowden’in ABD ve İngiltere’nin dünyayı denetlemesiyle ilgili gizli belgelerini The Guardian gazetesinde yayımladı.

  • Nüfusu azaltma ve ırkı arındırma sanıldığı gibi salt Nazi Almanyasına özgü bir uygulama değildir. Bu tür projeler ve çalışmalar çok önceleri ABD ve İngiltere’de başlamıştı.

    İlk olarak 1907’de İngiliz Öjenik Eğitim Derneği (British Eugenics Education Society) arkasından 1921’de “Amerikan Öjenik Derneği” (American Eugenics Society) kurulur. Bu kuruluşlar nüfus denetiminin yanı sıra sağlıklı nüfusun çoğaltılması, sağlıksız nüfusun ise çeşitli yöntemlerle azaltılması yoluyla insan ırkının arınmasını ve geliştirilmesini amaçlıyordu. Fakat insancıl amaçlarla kamufle edilmiş bir gizli hedefleri de vardı: Nüfus denetleme gerekçesiyle gereksiz gördükleri ırkların, etnik grupların eritilmesi ve yok edilmesi.

    Özellikle I. Dünya Savaşından sonra ABD’de öjenik sterilizasyon ve kısırlaştırma programlarına hız verildi. Kaliforniya diğer tüm Amerikan eyaletlerinin toplamından daha fazla insanı zorla kısırlaştırdı. Bu programlar daha çok Siyahlar, Kızılderililer ve Hispaniklere yönelikti. Amerikalılar Alman bilimcileri ve tıp uzmanlarına bu konuda bilgi ve materyel gönderdiler. 1927’de Rockefeller Vakfının desteğiyle Berlin’de “Kaiser Wilhelm İnsan Kalıtımı ve Öjenik Antropoloji Enstitüsü” kuruldu. Enstitü insan genetiğinin yanı sıra fiziksel ve toplumsal antropoloji üzerine çalışmalar da yürütüyordu. Hitler Landsberg hapishanesindeyken enstitü müdürü antropolog Eugen Fischer’in “İnsan Kalıtımı ve Irk Hijyeni İlkesi” adlı kitabını okumuştu.

    Almanya’da 1939’dan itibaren ötanazi merkezleri kuruldu. Bu merkezlerde genetik hastalık, doğuştan gelen rahatsızlıklar nedeniyle “yaşamasına gerek görülmeyen” ve Alman ırkı için genetik bir tehdit olarak görülen kişiler sistematik olarak öldürüldü. Bernburg, Brandenburg, Grafeneck, Hadamar, Hartheim ve Sonnenstein’ta ötanazi ve gaz odası tesisleri kuruldu.

    NAZİ-AMERİKAN İTTİFAKI

    Amerikalı Tarihçi Edwin Black “IBM ve Holokost: Nazi Almanyası ile Amerika’nın En Güçlü Şirketi arasındaki Stratejik İttifak” (IBM and the Holocaust: The Strategic Alliance between Nazi Germany and America’s Most Powerful Corporation) kitabında 1930 yıllarından itibaren ve II. Dünya Savaşı boyunca IBM ile Hitler hükümeti arasındaki sıkı işbirliğini gün yüzüne çıkartır. 2001de yayımlanan kitapta Black, IBM’in nüfus denetleme verilerinde kullanılan teknolojileri Nazilere vermekle Holokostu kolaylaştırdığını ve hızlandırdığını ana hatlarıyla açıklar.

    Black, San Fransisco Chronicles internet sitesinde 9 Kasım 2003te yayımlanan “Öjenik ve Naziler – Kaliforniya Bağlantısı” (Eugenics and the Nazis — the California Connection) yazısında ise Nazi – Amerikan ırkçı dayanışmasına dikkat çeker. Nazilerin Amerikan nüfus denetimi, sterilizasyon ve zorla kısırlaştırma programlarından, özellikle Kaliforniya Eyaletinde yürürlüğe giren öjenik-ırkçı yasalardan yararlandığını açığa çıkartır.

    Karanlık, tehlikeli ve art niyetlere hizmet eden nüfus denetleme projeleri her zaman ırkçılıkla yakından bağlantılı olmuştur, çünkü nüfusu denetleme arzusunun temelinde insana ve başka ırklara duyulan bastırılmış nefret vardır. Küresel nüfus denetleme programları ABD ve Avrupa’nın eski emperyal güçlerinin özellikle Üçüncü Dünya ülkelerindeki nüfusu azaltmaya yönelik bir uygulamasıdır.

    İnsanları yaşatmak yerine onları böcek gibi ortadan kaldırarak dünya sorunlarına çare bulunamaz. Önemli olan dünyayı bu hale gelmesinden sorumlu olan perde arkasındaki oligarkları ve elitleri tasfiye etmek ve onların dayatmalarına karşı çıkmaktır.

    (Kaynakça: Holokost Ansiklopedisi)

  • Avrupa Birliğinin 21 Ocak toplantısında   insanlara zorla dayatmayı  planladıkları “Aşı Pasaportu” hala gündemde. Ancak, a priori, bu mantık dışı   bir uygulama. Zira iyileşen ya da aşı olanların yeniden hasta olmayacağına dair bir kanıt ortalıkta yok. Ayrıca, bir çok hukukçu ve akademisyen bunu insanların özgürlüğüne ve insan haklarına aykırı buldu.       Peki o zaman bu telaş ne ?

    Bu haberden hareketle  “salgın ne zaman bitecek?” sorusunun  yanıtı açığa çıkıyor:  Aşı  gerçi salgını önlemeyecek. Salgın,   herkesi aşılamak için bir bahane. Salgın herkes aşılandığı zaman bitecek. Daha doğrusu herkes aşılandığı zaman salgını bitirecekler. Ondan sonra bekleyecekler: Salgın kısa vadeli, aşı ise uzun vadeli bir kitle imha silahı. Özellikle RNA’lı aşılar. Açıkçası oligarklar ve elitler küresel soykırıma hazırlanıyor. Hayır daha neler, bu komplo teorisi derseniz o zaman şu soruları yanıtlayın:

    1952 yılında J. D. Rockefeller III ve Rockefeller  Biraderler Vakfı     tarafından  “The Population Council” (Nüfus Konseyi) adlı örgüt neden kuruldu? Konsey   gelişmekte olan ülkelerde üreme, kısırlaştırma ve cinsiyet üzerine neden    araştırmalar yapıyor?   Neden özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da 18 ofis açtı ve 60’tan fazla ülkede faaliyet  gösteriyor ? Size ne  birader dünya nüfusundan ?   

    “Dünya Derin Devleti” olarak bilinen Bilderberg Grubu  1954 yılında  oluşturuldu. O tarihten beri   grup toplantıları neden basına kapalı, neden gizli yapılıyor  ?   Bu toplantılara neden sadece120-150     seçkin iş adamı,   medya  patronu ve akademisyen katılıyor ? Milletten  saklanan nedir ?

    1973’te D. Rockefeller, J. Carter ve Z. Brzezinski tarafından kurulan ve  bankacılık, siyaset, iş dünyasından seçkin 325 üyesi olan  Trilateral Komisyon neden kuruldu ?  Ve bu üç kafadarın kurduğu bu örgüt nasıl ve hangi hakla  yeni  dünya   düzenini   dayatmak, dünya nüfusunu kontrol etmek, dünya ülkeleri adına kararlar almak, savaşları organize ve kontrol etmek gibi misyonlar üstlenebiliyor ?

    1999 yılında Türkiye’den toplanan 120 bin kan örneğinin   DNA testi  ve genetik tiplendirme yapan ABD’deki Lifecodes laboratuvarına gizlice gönderildiği ortaya çıktı ! O dönem Ecevit Hükümetinin     Sağlık Bakanı   tıp doktoru Prof. Osman Durmuş  “Kan örneklerinin yurtdışına gönderilmesi, genetik şifremizin çözülmesi açısından Türkiye için stratejik tehlike oluşturur” uyarısında bulunmuş ve Türk halkının gen haritasının ABD’nin eline geçtiğini açıklamıştı. Bu açıklama üzerine tüm medya adamı makaraya almış dalga geçmişti. Neden?   Gerçi toplanan ilik ve kanların ABD’den iade edilmesi için Ecevit hükümeti bir çok girişimde bulunmuş ancak     kan örnekleri iade edilmemişti.   Neden, neden ?

    Prof. Durmuş, 5.8.2018’de Milliyet gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide  “Gen haritası biyolojik savaşın ön çalışmalarıdır. Irak Savaşı’nda ABD Hava Kuvvetleri, Irak hava sahasına girerek uçaklardan grip virüsü saldı. Irak askerlerinin birçoğu  grip   nedeniyle savaşma kabiliyetini yitirdi. Bu tehdit bizim ordumuz için de geçerli. Babuna için gerçekleştirilen kampanya sonrası gen haritamız çıkartıldı. Muhtemel bir savaşta bizim genlerimize duyarlı bir virüs üretip, Türk askerlerinde savaşacak güç bırakmayabilirler” uyarısında bulunmuştu ama  kimse adamı ciddiye almadı. Neden, neden ?

    Zira aşılar gen haritalarına ve genetik koda göre tasarlanabilir ve bir ulus için faydalı olan aşı bir başka ulus için zararlı olabilir. Zira  RNA tabanlı aşılarda   virüsün   genetik bilgisini taşıyan RNA zincirinden kritik bir kısım vücuda enjekte ediliyor. Viral vektör aşılarında da yine gen teknolojisi kullanılarak, virüsün taşıdığı genetik materyalin bir kısmı başka bir virüs içine yerleştirilerek   enjekte ediliyor. BioNtech ve Moderna aşıları RNA tabanlı, Sputnik V ve Oxford/Astrazeneca aşıları da viral vektör tabanlı aşılar.

    Bill Gates 2010’da şöyle demişti: “Dünyanın nüfusu bugün 6,8 milyar ve 2030’da 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, sağlık hizmetlerini yeniden kurgularsak bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz.” İyi de aslanım sana ne dünya nüfusundan ? Sen  neden kendi işine bakmıyorsun ve kimin adına konuşuyorsun ?

    25.1.2020 tarihinde Macron’un partisinden milletvekili Dominique da Silva    “eğer yaşam süresi uzarsa,     emekli maaşıyla 60 yaşında emekli olma  projesine    kimse inanmıyor.     Koronavirüs   salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını umut etmek zorunda kalacağız”  dedi. Silva bunu bilerek mi söyledi, yoksa ağzından mı kaçırdı ? Peki neden kimse oralı olmadı ? 

    20 Mayıs 2020’de dijital ortamda  gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşan Prens Charles “Pandemic is a chance to reset global economy”  diyerek COVİD-19 salgınının  dünya ekonomisini sıfırlamak için bir şans olduğunu ve  “COVID 19: Büyük Sıfırlama”  adlı bir projeleri olduğunu   söyledi? Neden ? Rastlantı mı ? 

    Bu proje önerisi neden Charles ve  Dünya Ekonomik Forumu  direktörü Klaus Schwab tarafından  yapıldı ?  Yoksa “COVİD-19” aslında bu sıfırlama projesinin adı mı ? Zira virüsün adı  SARS-COV2 yani “Severe Acute Respiratory Syndrom Coronavirus-2” (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüs-2) 

    DEF Direktörü Klaus    Schwab ile ekonomist Thierry Malleret neden       “COVİD-19: The Great Reset” (COVID 19: Büyük Sıfırlama) adlı  bir kitap yazıp bunu  4 Ağustos 2020 tarihinde   yayınlandılar ? Bu neyin hazırlığı?

    Dijital bir ekonomi, dijital bir kamu altyapısı  ve dijital bir dünya düzeni öngören     “Büyük Sıfırlama” planı 2021 Dünya Ekonomik Forumu’nda da ana tema olacak mı ?

    Salgın hakkında Haziran 2020’de Prof. Dr. Roberto Petrella    Youtube’da bir video yayımlayarak COVİD-19’un bir kitle imha silahı olduğunu  ve projenin adının COVİD-19 olduğunu iddia etti: Aynen şunları söyledi:   Covid-19 bir kitle imha silahıdır ve bundan kurtulmanın tek yolu bu testi yaptırmamaktır. Televizyonlardaki p.çler bunları size söylemez. Politikacılar da bu düzenin piyonlarıdır.    Aşı olmayanın seyahat etmesi, sinemaya gitmesi, hatta evden çıkması bile mümkün olmayacak.”    1 Aralık 2020’de Youtube bu videoyu yasakladı.  Petrella İtalyan Tıp Konseyinden kovuldu. Video neden yasaklandı, Petrella neden kovuldu?

    Principia Scientific International (Uluslararası Bilimsel İlkeler) internet sitesinden R. F. Kennedy  19.11.2020 tarihli yazısıyla herkesi virüs ve aşılar konusunda bir soru-yanıt çizelgesi yayımlayarak uyardı. Kennedy  virüsün laboratuvarlarda üretildiğine ve aynı laboratuvarlarda virüse karşı aşı üretenlerin aşısına güven duyulamayacağına vurgu yaptı. Kennedy’nin şarlatan ve komplocu olduğu ileri sürüldü ve itibarsızlaştırmak için kampanya başlatıldı. Neden, neden ?

    Küresel kapitalizmin  önemli yayın organlarından The Economist dergisinin Haziran-Temmuz 2020 sayısında          “The Next Catastrophe”   “Sıradaki Felaket” başlığı kullanıldı. Hayrola ? Dünya bir felakete mi gidiyor? Derginin kapağında neden simgesel ve apokaliptik fenomenlere (tektonik olaylar, volkanik patlamalar,  kutupların erimesi ve iklimsel felaketler, meteor çarpması, salgın hastalıklar, nükleer savaş, jeomanyetik güneş fırtınaları)  vurgu yapıldı ? Kapakta neden savaş miğferi giymiş bir çocuk ile gaz maskeli anne baba   var?

    Bilderberg,  Nüfus Konseyi, Rockefeller, Rothschild, Carnegie ve  Ford Vakıfları,   Mac Arthur Vakfı,   Bill & Melinda Gates Vakfı,   Rotary,    Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI)   ile Dünya Sağlık Örgütü  gibi kuruluşlar neden  yıllardan beri bu nüfus azaltma projesi üzerinde  çalışıyorlar ?

     “Oligarklar ve elitler için ulus, milliyet, din, ırk vs.nin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan tek şey zenginlik, para ve mal mülktür. Onların  hayalleri dünya nüfusunun %80 azaltılması, emeklilerden, yaşlı nüfustan kurtulmak   ve  kendilerine itaat edecek kukla yönetimlerin olduğu bir  düzende dünya zenginlikleri ve kaynaklarının üstüne çökmektir”   diyenler   var. Bu konuda neden bir tepki verilmiyor ?

    İsrail Uzay Güvenlik Şefi   Prof.  Hayim Eşed’in 7.12.2020’de uzaylıların var olduğunu açıklamasından sonra  Harvard Üniversitesi Astronomi Bölümü Başkanı Prof. Avi Loeb de 3.1.2021’de dünya dışı yaşama ilişkin  bir cismin  gelmekte olduğunu duyurdu. Loeb’e göre bu nesne dünya dışı bir  uygarlık tarafından gönderilmiş bir ‘araç’. İmdi şaka bir yana bu peş peşe açıklamalar niye şimdi yapılıyor ? Niye  bir takım bilim (!) adamları birdenbire insanları uzaylıların ve UFO’ların gerçek olduğuna inandırmaya çalışıyor ?

    Yoksa dünya nüfusunu azaltmak için başka taktiklerin (kontrollu nükleer savaş, yanlışlıkla ateşlenen füzeler, nükleer santral kazaları, vs) yanı sıra bu kurgulanmış uzaylı (!) saldırısını da mı kullanacaklar ?           Zira insanlar o kadar serseme dönüşmüş bir durumda ki bu uzaylı tezgahına gözü kapalı  balıklama atlamaları kaçınılmaz  görünüyor.         Malum odaklar kendi düzenleyecekleri bir saldırıyı uzaylılar (!) yapmış gibi mi gösterecekler ?   Tüm bu ön hazırlıklar, algı operasyonları ve olup bitenler bunun için mi? Yani, bir şekilde gözlerine kestirdikleri    toplumları, kentleri, hatta ülkeleri yok edip bunları uzaylılar (!) mı yaptı diyecekler? İnsanların böyle bir yalan senaryoya inanmalarını mı istiyorlar ? Tıpkı Irak’ta atom bombasının var olduğu yalanına herkesin inandığı gibi ?   Bakın  Elon Musk   bile piramitleri UFO’larla gelen uzaylıların inşa ettiğini söylemiyor mu?

    Salgına   karşı önlemleri eleştiren, salgının dünya nüfusunu azaltmayı amaçlayan bir kitle imha  silahı olup kasten çıkarıldığını öne süren, aşıların tehlikesine dikkat çeken doktorlar, tıp uzmanları ve bilim insanları neden tehdit ediliyor, susturuluyor, mahkemeye veriliyor,    şeytanlaştırılıyor ve sosyal medya paylaşımları sansürleniyor ?

    Yurtiçi ve yurt dışı seyahat özgürlüğü, içki satışları, eğlenceler, hayattan zevk ve keyif almak, hatta sigara içmek, ulusal bayramlar, sinemalar, tiyatrolar, konserler yasaklanıyor ve kısıtlanıyor.    Ama milletin AVM’lere, dinsel mekanlara veya toplu ulaşım araçlarına, otobüse, metroya,  tepeleme doluşmasına kimse ses çıkarmıyor. Neden acaba ? Virüs camilere, kiliselere uğramıyor mu ?

    Dünya Sağlık Örgütü 2021 yılı için yayımladığı bildirgede daha büyük salgınlara hazır olmamız gerektiğini ilan etti ? Yani daha büyük bir katliam, bir soykırım mı geliyor ?

    Rockefeller Vakfı’na bağlı    “Küresel İş Ağı”   adlı  danışmanlık şirketince   2010 yılında yayınlanan “Uluslararası Kalkınma ve Teknolojinin Geleceği için Senaryolar”  adlı  raporda, günümüz korona virüs sürecinde yaşanan bir çok olayın neredeyse bire bir  öngörülmesi  nasıl mümkün olabiliyor?

    2010’da hazırlanan bu senaryonun 2020’de neredeyse %100’e yakın gerçekleşmesi öngörülerin ne kadar doğru olduğunu mu gösteriyor, yoksa bu bir rastlantı mı,  ya da en kötüsü, senaryoyu gerçekleştirmek için böyle bir salgını ve eklentilerini kasten mi  tetiklediler ?       

    Senaryoyu hazırlayan “Küresel İş Ağı” (Global Business Network – GBN” adlı  danışmanlık şirketi 1987 yılında kurulmuş. Ancak bu raporu yayımladıktan sonra 2013 Ocak ayında apar topar feshedilmiş. Neden acaba ? Artık başka  öngörüye gerek kalmadığı ve bunun son senaryo olması nedeniyle mi ?

    SON NOT OLARAK  

    Salgın 1952 yılında Rockefeller vakfı tarafından kurulan     “Nüfus Konseyi”    adlı örgütün yıllardan beri sürdürdüğü dünya nüfusunu azaltma ve yaşlı nüfustan kurtulma projesine büyük katkıda bulundu.        BM Kalkınma Programı, Rockefeller, Rothschild ve  Ford Vakıfları, Dünya Bankası, Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI)   ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  de bu projeye destek verdiler.  İlaç şirketleri, iş adamları ve hastaneler büyük  kazançlar  elde ettiler. Peki  sizin bir kazancınız oldu mu ?  

  • Depuis le début de l’histoire, les dirigeants politiques n’ont pas été en mesure de faire régner la paix et l’amour dans le monde. Au lieu de cela, la guerre, la haine, les massacres, les génocides, le racisme et les régimes oppressifs ont dominé le monde entier. Avec l’épidémie du Covid, ce processus s’est de plus en plus accéléré et les événements sont devenues incontrôlables.

    Les oligarques et les élites s’attaquent de toute leur puissance contre les valeurs concernant les libertés et les droits de l’homme pour opprimer et contrôler les gens en utilisant l’épidémie comme un prétexte ou comme une épée de Damoclés. Ce n’est ni juste, ni humain. Toute personne de libre conscience doit donc résister à cette pression sociale injuste. En tant que citoyen du monde, je voudrais humblement partager avec vous mes suggestions et propositions à cet égard:

    1. Tout d’abord, toutes les monarchies européennes telles que le Royaume-Uni, l’Espagne, la Belgique, les Pays-Bas, la Norvège, la Suède, le Danemark, le Luxembourg, Monaco, Saint-Marin, le Liechtenstein, Andorre, le Vatican devraient être abolies et leurs richesses transférées au peuple. On ne peut plus accepter que ces anciens régimes colonialistes, racistes et féodaux dominent encore le monde.

    2. Toutes ces dynasties devraient être interdites de s’impliquer dans la politique, d’être le centre du pouvoir économique et politique et d’utiliser leurs titres de noblesse à cette effet.En outre, «Le Conseil de la Population», créé en 1952 par J.D. Rockefeller, mène des projets de contrôle de la population et de stérilisation dans plus de 60 pays, en particulier au Brésil, en Inde, au Pérou, au Bangladesh et au Malawi. Mais pourquoi n’envisage-t-il pas d’appliquer ce projet de contrôle aux nobles et aux élites?

    3. Les activités culturelles, artistiques, sociales ou économiques, les films, les théâtres, les œuvres qui glorifient ou louent, directement ou indirectement, les royaumes, l’aristocratie, les dynasties ne devraient plus être autorisés. Nous ne pouvons plus tolérer, supporter et accepter le pouvoir de ces oligarques et ces dynasties.

    4. Quant aux dirigeants politiques élus (!) par le peuple, il ne faut plus leur fournir d’incroyables privilèges et une armée des gardes, des palais tels que la Maison Blanche, l’Elysée, le Kremlin, Buckingham et des salaires très élevés ou de privilèges extraordinaires. Les dirigeants élus par le peuple ne devraient pas vivre dans des conditions plus élevées que le peuple, ni être dans une prospérité économique plus haute que le peuple. Ils doivent avoir des habitaions ordinaires et servir exclusivement le public. Ils ne devraient plus recevoir de salaire de l’État. Leur tâche doit être effectuée bénévolement. L’Etat ne devrait leur fournir que des logements et une aide alimentaire à la carte.

    5. Les concepts racistes, religieux, fascistes ou nazis tels que l’impérialisme, le sionisme, l’apartheid, le turanisme, le panislamisme et l’islam politique qui menacent l’humanité doivent être éternellement abandonnés, oubliés et ces concepts doivent être acceptés comme les plus grands crimes contre l’humanité.

    Ces propositions ci-dessus sont les premiers pas à franchir sur le chemin de la paix et de l’amour pour l’avenir de nos êtres chers et de nos enfants. Je crois que, sans prendre des mesures radicales, il ne sera pas possible de ralentir l’impulsion de ce terrible chaos dans le monde. Mes propositions peuvent bien sûr sembler ridicules à de nombreuses personnes. Cependant, la situation encore plus ridicule et triste est de se soumettre à ce système mondial actuel, au Nouvel Ordre Mondial, et de l’accepter les yeux et la bouche fermés.

  • Rockefeller Vakfına bağlı “Küresel İş Ağı” (Global Business Network – GBN” adlı danışmanlık şirketi 2010 yılında “Uluslararası Kalkınma ve Teknolojinin Geleceği için Senaryolar” adlı bir rapor yayınlandı. Raporda, günümüz korona virüs sürecinde yaşanan bir çok olayın şaşılacak bir şekilde bire bir öngörülmesi bu işin içinde bir çapanoğlu varmış gibi geldi bana.

    Zira söz konusu raporda 2012 yılında başlayacak küresel bir salgın senaryosu öngörülmüş. “Kilit Altında Tutma Aşaması” başlıklı bölümde ortak alanlarda uygulanan ateş ölçme, zorunlu maske kullanımı ve karantina gibi önlemlerin salgın süresince ve sonrasında da devam edeceği öngörülüyor. Salgına en hazırlıklı ülkeler bile çok kısa bir sürede yenik düşüyor. Küresel nüfusun %20’sini etkileyen virüs yedi ay içinde 8 milyon insanın ölümüne neden oluyor. Rapor özetle şu konulara değiniyor:

    EKONOMİK VE SOSYAL DURUM

    Pandeminin ekonomi üzerinde ölümcül bir etkisi olur: İnsanların ve malların uluslararası trafiği durma noktasına gelir. Turizm zayıflar, dükkan ve ofis binaları aylarca boş kalır Afrika, Güneydoğu Asya, Orta Amerika’da toplu ölümler görülür. Gelişmiş ülkelerde bile salgınla mücadele çok zor geçer. Bir tek Çin çok sıkı kurallar koyarak virüsle mücadele başarılı olur. ABD seyahat kısıtlamalarını gevşetince virüsün yayılımı sadece Amerika’da değil sınır ötesinde de hızlanır. Yani baskıcı yönetimler dünya çapında yaygınlaşıyor ve özgürlükler rafa kalkıyor.

    Hükümetler internet trafiğinin denetimi ve izlenmesi için önlemleri arttırırlar. Kimlik doğrulama teknolojisi günlük hayatın bir parçası haline gelir. Buna rağmen hiçbir devletin faaliyetlerini izleyemediği, tanımlayamadığı, spam ve güvenlik tehditleriyle dolu ve yasadışı faaliyetler sürdüren “karanlık ağlar” internette yaygınlaşır. 2017’de bilgisayar korsanları tarafından çalınan retina kayıtları 2020’lerde çok sayıda sahte kimlik oluşturmak için kullanılır.

    Yeni bir sıtma aşısı gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca hayat kurtarır. Düşük maliyetli zihin kontrollü protezler amputelerin %80’ine destek olur. Polimer ve nanoparçacık teknolojisindeki gelişmeyle güneş enerjisinden faydalanma daha verimli hale gelir. Wi-fi ağlarına kadar her şey için güneş enerjisinden yararlanılır. Nanosensörler ve akıllı ağlar üzerinden veri yakalamanın maliyeti düşer. Yiyecek ve içecekler için akıllı ambalajlama geliştirilir. Devletçe finanse edilen sentetik biyoloji (yapay et gibi) kıt hale gelen besin kaynaklarını ve gıdaları “büyütmek” için kullanılır.

    SALGIN BİTSE BİLE DENETİM DEVAM EDECEK

    Senaryoya göre salgın bitse bile insanlar üzerinde bireysel ve ticari denetim ve gözetimler devam edecek hatta yoğunlaşacaktır. Bu arada giderek yaygınlaşan küresel terörizm, salgın, çevresel krizler ve artan yoksulluk gibi sorunlara karşı daha sert önlemler alınacaktır. “Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme” (fMRI) teknolojisini kullanan tarayıcılar “anti-sosyal niyet” gösterebilecek kişileri ve anormal davranışları saptamak için hava alanlarına ve kamu alanlarına yerleştirilecektir. Yani salgın bahanesiyle tam bir küresel faşizm ve baskı rejimleri dünyada egemen olacaktır. Ki olan da zaten budur.

    “APTALLAR ERKEN ÖLÜR”

    İmdi dünyayı yöneten ve yönlendiren ultra-kapitalist seçkinlere (Rockefeller Vakfı, Rothschild Vakfı, Melinda & Bill & Melinda Gates Vakfı, Ford Vakfı, Mac Arthur Vakfı, Carnegie Vakfı, ve benzerlerine) sorulması gereken sorular şunlar sanırım:

    Söz konusu raporda ulusların kalkınmasından ziyade ulusların çöküşü ve yok oluş temaları öngörülmüş. O zaman neden rapora “uluslararası kalkınma” dediniz birader? Hem kalkınma diyeceksin, hem de ulusların çöküş ve yıkımından söz edeceksin. Raporun adının “Uluslararası Çöküş ve Teknolojinin Geleceği için Senaryolar” olması gerekmez miydi ?

    6.2. 2010’da hazırlanan bu senaryonun 2020’de neredeyse %100 gerçekleşmesi öngörülerinizin ne kadar doğru olduğunu mu gösteriyor, yoksa bu bir rastlantı mı, ya da en kötüsü, bu senaryoyu gerçekleştirmek için böyle bir salgını ve eklentilerini kasten mi başlattınız ? Birinci ve ikinci seçeneğe bence anca aptallar inanır. Üçüncü seçenek akla en yakın olan.

    Senaryoyu hazırlayan “Küresel İş Ağı” (Global Business Network – GBN” adlı danışmanlık şirketi 1987 yılında kurulmuş. Ancak bu raporu yayımladıktan sonra 2013 Ocak ayında apar topar feshedilmiş. Neden acaba ? Bundan sonra başka rapor yayımlanmayacak mı ? Artık başka öngörüye gerek kalmadığı ve bunun son senaryo olması nedeniyle mi ?

    (Kaynakça: Yeniçağ Gazetesi Tolga Şahin’in 13.5.2020 tarihli yazısından ve çeşitli medya haberlerinden derlenmiştir.)

  •  The “Vaccine Passport” which the European Union planned to impose   after the 21 January 2021 meeting, remains still on the agenda. But  it is an illogical plan as   there is no evidence that those who recover or are vaccinated will not get sick again. In addition, many lawyers and academics have found this to be against people’s freedom and human rights. So why this rush then?

     In this context I guess that  the answer to the question “when will the epidemic end?” becomes clear: The vaccine will not prevent the epidemic. The epidemic is a  pretext to vaccinate everyone. It will end when everyone is vaccinated. More precisely, when everyone is vaccinated, they will end the epidemic.

    After that, they will wait. I hypothesize that the  epidemic is a short-term mass destruction weapon, and the vaccine is a long-term mass destruction weapon, especially vaccines with RNA. Obviously, oligarchs and elites are preparing to reset mankind   for a global genocide.  But if you say that this is a conspiracy theory, then please answer to the following   questions:

    1.  What was the purpose  of the “The Population Council” founded in 1952 by J. D. Rockefeller  and the Rockefeller Brothers Foundation? Why is this Council still doing research on reproduction, sterilization and sex in  the countries under development? Why did the Council open 18 offices and operate in more than 60 countries,  mainly in Africa, Asia and Latin America?    

    2. “The Bilderberg Group” known as the “World Deep State” was created in 1954. Since then, why are the group meetings held always closed to the press  ? Why are only 120-150 distinguished businessmen, media bosses and academics attending these meetings? What are they hiding from the ordinary people?

    3. Why was the “Trilateral Commission” established in 1973 by D. Rockefeller, J. Carter and Z. Brzezinski, with 325 distinguished members from  the banking, politics and business world?   How and  by what right and authority this organization   undertakes missions such as imposing the “New World Order”, or controlling the world population, or making decisions on behalf of the world countries, or organizing and controlling the wars?

    4. In the year 1999, 120.000 pc of blood samples   collected from Turkish people were secretly sent to the Lifecodes Laboratory in USA in order to analyze genetics   and   DNA structures.    At that time, the Minister of Health of the Ecevit Government, Prof. Osman Durmuş  warned   that the   gene map of the Turks is now at the USA’s hands  and this can     create a strategic danger for Turkey in terms of resolving  the  genetic code of Turks.   But Turkish main   media and the intellectuals considered this warning as a racist paranoia,  mocked and made fun   of him. Why?    The Ecevit government made many attempts to  get back these samples from the US, but they were not returned. Why ?

    5. Prof. Durmuş, in his last interview with Milliyet newspaper on 5.8.2018, said, “Gene maps are preliminary studies of biological warfare. During the Iraq War,   US Air Force entered Iraqi airspace and released the flu virus from planes. Many of the Iraqi soldiers have lost their ability to fight because of the flu. A similar threat  is also valid for   our army.   In a possible future war,  USA may produce a virus sensitive to our genes and this can diminish   the power  of the Turkish  army.” But nobody took him seriously. Why?

     As a matter of fact, vaccines can be designed according to gene maps and genetic codes, and a vaccine    useful for one nation can be harmful to another.   In RNA-based vaccines, a critical part of the RNA chain, carrying the genetic information of the virus, is injected into the body. In viral vector vaccines, some of the genetic material carried by the virus is inserted into another virus and then injected. BioNtech and Moderna vaccines are RNA-based, Sputnik V and Oxford / Astrazeneca vaccines are viral vector-based vaccines.

    6. Why Bill Gates said in 2010: “The world’s population   reach 6.8 billion today and will reach around 9 billion in 2030. If we produce new vaccines and reestablish health services, we can reduce the population by 10-15%”.

    Bill, on whose behalf are you speaking? Are you     an expert  or an  authorized person in healthcare ? It is not your business to brag all the time. You are not even a university graduate. You are an uncultured person and   unaware of the world history. So, why do not you mind your own business? So, shut up !

    7. On 25.1.2020, Dominique da Silva, MP from Macron’s party, said, “If the life expectancy gets longer, nobody believes in   60-year-old pension project. We will have to hope that the coronavirus epidemic will reach those over the age of 70″. Did Silva say this  intentionally   or did he slip it out of his mouth?  

    8. Speaking at the World Economic Forum, digitally held on 20 May 2020, Prince Charles said, “Pandemic is a chance to reset the global economy”. He added that  they   have a  project named “COVID 19: The Big Reset”.  Wow ! What a big chance. Thanks to epidemic  they  will reset the world !

    So, why was this project proposal made by Charles and Klaus Schwab, director of the World Economic Forum?  Is “COVID-19”   the name of this reset project? Because the real name of the virus is SARS-COV2, namely “Severe Acute Respiratory Syndrom Coronavirus-2.”  

    9. Why did WEF Director Klaus Schwab and economist Thierry Malleret wrote a book called “COVID-19: The Great Reset” and published it on August 4, 2020?  

    10. The “Big Reset” project   envisions a digital economy, a digital public infrastructure and a digital world order. Will it be the main theme of the 2021 World Economic Forum?

    11.   In June 2020, Prof. Dr. Roberto Petrella posted a video on YouTube, claiming that COVID-19 is a weapon of mass destruction and that the name of the project is “COVID-19”. In summary he said   the following:

    “Covid-19 is a weapon of mass destruction and the only way to get rid of it is to not have this test. The bastards on TV will not tell you that. Politicians are also  the puppets of this order. Those who are not vaccinated will not be able to travel, go to the movies, or even leave the house. “

    On December 1, 2020, YouTube banned this video. Petrella was expelled from the Italian Medical Council. Why was this video banned, why was Petrella fired?

    12. R. F. Kennedy from the “Principia Scientific International” website warned on 19.11.2020 everyone by publishing a question-and-answer chart  about the virus and vaccines. Kennedy emphasized that the virus is produced in laboratories and that those who produce vaccines against the virus in the same laboratories cannot be trusted.  He was  immediately blamed to be a quack and conspirator, and a campaign was launched to discredit him. Why ?

    13. In   June-July 2020 issue of  “The Economist” was titled “The Next Catastrophe” ! What goes on brother ? Is the world going to a disaster?   Why  The Economist  emphasized on symbolic and apocalyptic phenomena like  tectonic events, volcanic eruptions, polar melting, climatic disasters, meteor strikes, epidemics, nuclear war, geomagnetic solar storms on  his cover ? Why is there a boy wearing a war helmet and his parents wearing a gas mask on the cover?

    14. Why organizations such as Bilderberg, The Population Council, Rockefeller, Rothschild, Carnegie and Ford Foundations, Mac Arthur Foundation, Bill & Melinda Gates Foundation, Rotary Club, Vaccine Developing Pharmacists Association (GAVI) and WHO   have been working on this population reduction project for years. ?

    15. Israel Space Security Chief Prof. Hayim Eşed announced    on 7.12.2020 that aliens really exist. Then, Harvard University Astronomy Department Head Prof. Avi Loeb also announced on 3.1.2021 that an object related to extraterrestrial life is  on the way. According to Loeb, this  UFO is a “space vehicle” sent by an extraterrestrial civilization. But  why are these consecutive statements made now? Why are some scientists  suddenly trying to make  people believe that aliens and UFOs are real?

    16.  Do they plan to use this fictional alien  attack alongside with other strategies like controlled nuclear war, accidentally fired missiles, nuclear power plant accidents, etc. in order to reduce the world population? Because people are so stupid and it seems inevitable that they will jump to this alien  tales with eyes wide shut. Will the US and its supporters   plan to make an attack  that they will  show it   as done by aliens ? Are all these preliminary preparations and perception operations for this purpose?

     So, will they somehow destroy the cities and even countries  and will say “it was done by aliens”   just like they did before? Remember: Everybody believed in the lie that there were  the nuclear weapons and atomic bomb in Iraq. Look, does not even Elon Musk said that he is an alien and that the pyramids were built by UFOs civilization?

    17.Why are the doctors, medical professionals or  scientists who criticize the epidemic measures, or who claim that the epidemic is a weapon of mass destruction  or who draw attention to the danger of vaccines, are threatened, silenced, sued, demonized and their social media  declarations are censored, their accounts are closed ?

    18. Domestic and international travel freedom, beverage sales, entertainment, enjoying life, even smoking,  national holidays, cafes, cinemas, theaters and concerts are banned and restricted. But nobody objects   to crowded shopping malls, religious  places, buses or subways.   Does not the virus hit such places, mosques or churches?

    19. In  a declaration published by the WHO  for 2021, it  is  declared  that we should be ready for the bigger epidemics. So, is a bigger massacre  on the way or  a global genocide is coming?

    20. How is it possible to predict almost exactly   many events in the current coronavirus process in  a report titled “Scenarios for the Future of International Development and Technology” published in 2010 by the consultancy company “Global Business Network” affiliated to the Rockefeller Foundation?

    21. Does this scenario,  realized almost 100% in 2020-2021, show how accurate the predictions are, or is it a coincidence, or worst of all, did they deliberately triggered this epidemic   to  fulfill this prophetic scenario?

    22. So strangely,   after the publishing of this scenario  “Global Business Network”           was abruptly terminated in January 2013.     Why?

    AS THE END NOTE

    The concepts as nations, nationality, religion, race, ethics, freedom, human rights, humanity, love, peace, etc. matter nothing for the oligarchs and elites. The only thing that matters for them is wealth, money and possessions. They  imagine reducing the world population by 80%, they imagine getting rid of the retirees and the old population,  they imagine to  size and plunder  completely  the world’s wealth and resources in a new world system where the puppet-doggy governments will   obey them.   

    The epidemic contributed greatly to   population reducing   project  of “The Population Council”. The UN Development Program, Rockefeller, Rothschild and Ford Foundations,   World Bank,   GAVI and    WHO  fervently  supported this project. Pharmaceutical companies, businessmen and hospitals made huge profits thanks the epidemic. Well, did you make a profit, you ? What will be your gain ? Are you happy ? Can you look to the future with full confidence? Are you really sure that you will leave something to your children and to your loved ones as a legacy? Will you accept all these unfair impositions and the reset scenario, or will you resist them?