Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950.
I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.
Sanki Türkiye’de İsmet İnönü gibi Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı, Turgut Özal gibi Kürt kökenli bir Başbakan ve Cumhurbaşkanı hiç seçilmemiş gibi; sanki Türkiye’de Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Süryani, Yezidi milletvekilleri seçilip de TBMM’ye hiç girmemiş gibi bir hava pompalanıyor ve bu bağlamda “Kürt sorunu var” diye sürekli propaganda yapılıyor. Oysa ülkemizde Kürt kökenli olduğu gibi çeşitli etnik gruplardan seçilmiş bir sürü siyasetçi ve milletvekili vardır. Bazılarının isimlerini aşağıda veriyorum:
Kaludi Laskari (Rum), Cefi Kamhi (Yahudi), Hermine Kalustyan, Markar Esayan, Garo Paylan (Ermeni), Feleknas Uca (Yezidi), Erol Dora, Turna Çelik, George Aslan (Süryani)
İmdi, eğer Türkiye’de ırkçılık ya da etnik ayrımcılık olsaydı bir Ermeni veya bir Kürt cumhurbaşkanı seçilebilir miydi ? Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Yezidi, Süryani, Alevi, Arnavut, Laz, Çerkez, vs milletvekilleri seçilebilir miydi ?
Ancak, isteniyor ki insanlar Türkiye’de ırkçılık ve etnik ayrımcılık olduğuna inansın, kabullensin ve sözde dışlanan o etnik gruplara özerklik veya bağımsızlık verilsin. Propaganda ve dayatmanın amacı ve asıl hedefi bu. Bu propagandayı destekleyenler başta Amerika olmak üzere Batılı eski sömürgecilerdir. Oysa asıl ırkçılar, Siyahların ve Hispaniklerin ikinci sınıf vatandaş olduğu ve polis tarafından en küçük bir bahaneyle sürekli katledildikleri ABD ile, Yahudi olmayanların ikinci sınıf, hatta üçüncü sınıf vatandaş sayıldığı ve etnik temizlikle sürekli katledildiği apartheid rejimin hüküm sürdüğü İsrail’dir. Bu arada Avrupa Birliğinde aşırı sağ, faşist ve yabancı düşmanı partilerin hızla güçlendiğini ve iktidara geldiklerini de vurgulamak gerekiyor. Avrupa’da Mussolini ve Hitler’in hayaletleri kol geziyor.
İnternete girip araştırın. Türkiye’de değişik kökenlerden bir sürü siyasetçi, iş adamı, sanatçı, müzisyen, akademisyen, vs vardır. Bu ülkede kimse etnik kökeni nedeniyle dışlanmaz. O halde tekrar soruyorum: Eğer Türkiye’de etnik sorunsal olsaydı bir Ermeni veya bir Kürt cumhurbaşkanı seçilebilir miydi ? Rum, Yahudi, Ermeni, Kürt, Yezidi, Süryani, Alevi milletvekilleri seçilebilir miydi ?
Türk vatandaşı olan herkesin seçme ve seçilme hakkı vardır bu hak olduğundanTürkiye’de herhangi bir etnik ve ırksal sorun yoktur. Demek ki Kürt sorunu diye bir şey de olmaz ve olamaz. Ama öyle bir hava yaratılması için var güçleriyle çırpınanlar var.
Bugün Orta Doğu halkları üzerinden oynanan oyunlar 1914-1925 yılları arasında Amerikalıların, İngiliz ve Fransızların Osmanlı’ya karşı Anadolu’da oynadığı oyunların ve Sèvres çıkartılarının devamıdır. Terör örgütlerini kullanarak bir ülkedeki etnik unsurları kaşımak, ülkeleri bölmek ve yönetmek Batılı sömürgecilerin eski taktikleridir. Bu taktiklerle emperyalistler hem Osmanlı’nın elinde bulunan yeraltı kaynaklarına ve petrol rezervlerine çökmüşler, hem de İmparatorluğun parçalanmasına yol açmışlardır. Bu strateji ve taktik bugün yıllardan beri Türkiye’ye karşı kullanılmaktadır.
ABD Başkanı Wilson’un “Wilson İlkeleri” doğrultusunda ilk “Kürt Teali (Yükselme) Cemiyeti”nin masonik çabalarla İstanbul’da 17 Aralık 1918’de kurulmuş olduğunu anımsayalım. Cemiyetin kurucuları arasında Osmanlı devletinin yüksek bürokratları, valileri, paşaları, kaymakamları ile aydınlar, yazarlar, şeyhler, tarikatlar, aşiret reisleri vardı ! Bir tek Padişah eksikti ! O cemiyet bugünkü HDP ve DEM benzeri Kürtçü partilerle aynı bölücü misyon ve vizyona sahipti. Cemiyetinin amacı dernek tüzüğünde “Kürdistanın madden ve manen ilerletilmesi ve yükseltilmesine ve Kürt milletinin İslam terbiyesi, fikri ve ruhi vasıflarına ilişkin hususları üzerinde çalışmalar yapmak” olarak belirtiliyordu… Gülünç olan gerçek şuydu: Aşiretler halinde yaşayan etnik kümelere millet denemezdi.
“Kürt sorunu” veya “Ermeni sorunu” gibi Türkiye’nin ulusal birliğini bozmaya, geçmişini ve geleceğini karalamaya yönelik güdümlü iddiaların, bilimsel ve tarihsel olmaktan çok, küresel egemenlerin siyasal tercihlerine, bölgesel ve stratejik çıkarlarına göre oluşturulduğu, onların sosyo-psikolojik yönlendirmelerine dayandırıldığı ve bu yolda sürekli propaganda yapıldığı gerçeğini görmek gerekir. Öyleyse, Türkiye’de yapay bir “Kürt sorunu” değil, ancak bir güdümlü “Kürtçülük sorunsalı” olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Yani bu emperyalizme hizmet eden bir projedir.
Bakın anımsayalım: 2003 yılında “Irak’ta atom bombası var” yalanıyla Irak ABD ve koalisyon güçleri tarafından işgal edildi ve petrolüne el kondu. Daha sonra Irak’ta terör örgütlerinin desteğiyle “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” adıyla özerk bir “Kürt Federe Devleti” ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya himayesinde kuruldu. AKP iktidarı da Büyük Orta Doğu Projesi kapsamındaki bu oluşumu destekledi.
ABD’nin kendi ürettiği, eğittiği ve silahlandırdığı terör örgütlerini kullanarak Ortadoğu’daki sınırları ve demografik yapıyı değiştirdiği, yeni yapay devletçikler, kantonlar kurduğu, savaş ve katliamdan kaçanların mülteci ya da sığınmacı olarak Türkiye’ye doluşmasını, böylece kasıtlı olarak Türkiye’nin demografik yapısını ve ulusal birliğini bozmayı hedeflediği açıktır. Hedefteki ülke Türkiye ve Türklerdir. Öyle ki artık Türkler “ben Türküm” demeye korkar ve utanır hale getirilmiştir.
Oysa, bu ülkede Türk vatandaşı olan herkes etnik kökeni ve dini ne olursa olsun Türk sayılır, tıpkı Fransa’ya yerleşmiş ve Fransız vatandaşı olmuş Cezayirli, Faslı, Ermeni, Türk veya Yahudilerin Fransız vatandaşı sayıldığı gibi. Maalesef ülkenin öyle bir çivisi çıkmıştır ki terör örgütünün hapisteki lideri bile TBMM’de konuşma yapmaya davet edilirken, bu gidişatı eleştiren aydınlar, gazeteciler ve akademisyenler sudan gerekçelerle işten kovulmakta, susturulmakta, tutuklanmakta veya hapse tıkılmaktadır. CHP başta olmak üzere muhalefet partileri iktidarın oyuncağı olmuştur. Bu nedenlerle iş işten geçmeden Türk halkı kendi kuruluş değerlerine, Atatürk devrimlerine ve laikliğe sahip çıkarak bu çirkin oyunları bozmalıdır.
Il était tout à fait approprié que Macron rappelle à Netanyahu qu’Israël, qui a ouvert le feu sur les soldats de la Force de Paix de l’ONU le 15 octobre 2024, avait été créé par une décision de l’ONU. L’opinion publique mondiale s’en est également souvenue et certaines questions ont commencé à se poser.
La région palestinienne est passée sous la domination britannique en 1918, après la défaite de l’Empire ottoman à la fin de la Première Guerre Mondiale. L’invasion des terres palestiniennes par des immigrants juifs et l’établissement des premières colonies se sont accélérés avec l’occupation et les actes terroristes contre les palestiniens par des organisations terroristes juives telles que la Haganah, l’Irgun, Lehi et Stern. À tel point que les Britanniques, incapables de faire face au terrorisme, ont dû se retirer de la région et le problèmatique a été soumis aux Nations Unies.
Pour résoudre le problème l’Assemblée Générale des Nations Unies a formé un « Comité Spécial des Nations Unies sur la Palestine » (UNSCOP). Selon le plan de partage 56 % des terres palestiniennes étaient laissées aux Juifs et 42 % des terres aux Palestiniens, tandis que Jérusalem et ses environs (2 %) étaient sous contrôle international de l’ONU comme un « corpus separatum ». Le plan a été accepté par l’Assemblée générale le 29 novembre 1947 – rés. nr. 181, avec 33 voix pour, 13 contre et 10 abstentions. La Turquie vote non, tandis que la Grande-Bretagne et la Chine s’abstiennent ; L’Allemagne occupée par les États-Unis, l’URSS et l’Angleterre dans ces années-là (1945-49) n’a pas pu voter.
Ceux qui ont voté oui : Australie, Belgique, Canada, Danemark, France, États-Unis, Pays-Bas, Norvège, Suède, URSS, etc… ; ceux qui ont voté non: Cuba, l’Égypte, la Grèce, l’Inde, l’Iran, l’Irak, le Liban, le Pakistan, l’Afghanistan, l’Arabie saoudite, la Syrie, la Turquie, etc…
Cette répartition déséquilibrée des terres palestiniennes constitue la base du problème qui persiste encore aujourd’hui. Suite à la création de l’État d’Israël le 14 mai 1948, l’État de Palestine a été créé à Gaza le 22 septembre 1948. Mais,soutenu par l’aide continuelle militaire et économique des pays occidentaux, Israël disposa bientôt une armée la plus puissante et la plus moderne de la région. En 2023, Israël possède 90 missiles à tête nucléaire selon ICAN et 400 selon WINPAC.
Israël, qui a mené une politique d’expansion par l’occupation, l’annexion de terres, la guerre, le nettoyage ethnique et le génocide depuis le jour de sa fondation, a aujourd’hui conquis l’ensemble du territoire palestinien. Comme si cela ne suffisait pas, ils attaquent également la Syrie et le Liban, et les responsables gouvernementaux déclarent avec défi qu’ils envahiront les pays voisins, qu’ils considèrent comme “la terre promise” selon Torah.
À la suite de ces attaques, des centaines de milliers de Palestiniens ont été tués jusqu’à présent et des millions d’autres ont dû quitter leurs propres terres et fuir vers les pays voisins en tant que réfugiés ou demandeurs d’asile. Ils ont endormi l’opinion publique mondiale, en particulier des pays comme la Turquie, et les intellectuels turcs pendant des années avec le mensonge selon lequel « les Palestiniens ont vendu leurs terres ». Des universitaires turcs et israéliens tels que Roni Margulies, Gideon Levi, Ilan Pappe et le journal israélien de gauche Haaretz ont révélé plusieurs fois que ce n’était pas le cas. Haaretz a publié de nombreux documents sur ce sujet, mais le monde et les médias turcs les ont ignorés.
Israël, transformé en un État d’apartheid avec sa nouvelle Constitution adoptée à la Knesset en 2019, n’est pas satisfait du génocide qu’il mène à Gaza depuis le 7 octobre 2023, qu’il a attaqué le Liban et bombardé Beyrouth et Damas, le capital Syrie. le début octobre 2024.
Cela a semé la panique en Europe. De nombreux pays européens, notamment la France, l’Italie et l’Espagne, ont décidé de suspendre leur aide militaire à Israël. Mais cela n’est pas du tout convaincant. Ils ne pourront jamais laver le sang du génocide sur leurs mains, et sont complices de ce crime contre l’humanité.
De plus, cela ne sert à rien de prendre une telle décision au moment même où les États-Unis et Israël se préparent à une attaque conjointe majeure contre l’Iran. Enivrés par les contes inventés de la Torah, Netanyahu et ses complices se livrent à des illusions pathologiques comme la démolition de la mosquée Al-Aqsa et du Dôme du Rocher et la construction du Troisième Temple à leur place. Pire encore, la majorité des israéliens voyant les victoires de l’armée (!) comme l’accomplissement des prophéties, et même le journal de gauche Haaretz, se sont désormais rendus à cette administration de l’apartheid, à cette mentalité morbide, tout comme les Allemands se sont rendus aux nazis.
Israël n’est pas un pays fondé par la guerre d’indépendance comme la Turquie. Malheureusement, il est devenu une menace claire et actuelle pour la paix mondiale et l’Humanité. Ceux qui gouvernent l’État ne sont pas en bonne santé mentale. Je pense que cet État, qui a été créé par une décision de l’ONU, devrait être liquidé immédiatement, avec la décision de l’ONU étant donné “qu’il ne pourra plus jamais être établi” ou “même une proposition pour sa création ne peut être faite”. Et tout de suite.
15 Ekim 2024 günü Macron’un BM Barış Gücü askerlerine ateş açan İsrail’in BM kararıyla kurulduğunu Netanyahu’ya anımsatması çok yerinde oldu. Dünya kamuoyu da bunu hatırladı ve bazı sorular sorulmaya başlandı.
Filistin bölgesi Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşı sonunda yenilmesi üzerine 1918 yılında İngiliz egemenliğine girmişti. Filistin topraklarının Yahudi göçmenlerce adeta istila edilmesi ve ilk yerleşkelerin kurulması Haganah, İrgun, Lehi, Stern gibi Yahudi terör örgütlerinin Filistin halkına karşı başlattığı katliam, işgal ve terör eylemleriyle hız kazandı. Öyle ki terörle başa çıkamayan İngilizler sonunda bölgeden çekilmek zorunda kaldı ve sorunsal Birleşmiş Milletlere havale edildi.
BM Genel Kurulu sorunu çözmek üzere “Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi”ni (UNSCOP) oluşturdu. Komite tarafından hazırlanan Filistin topraklarının paylaşım planına göre Yahudilere Filistin toprakların %56sı, Filistinlilere ise toprağın %42si bırakılırken Kudüs ve çevresi (%2) “corpus separatum” olarak BM tarafından uluslararası kontrol altına alınıyordu. Plan BM Genel Kurulunun 29 Kasım 1947 tarih ve 181 sayılı kararıyla 33 lehte, 13 aleyhte, 10 çekimser oyla kabul edildi. Türkiye red oyu verirken İngiltere ve Çin çekimser kalıyor; Almanya ise o yıllarda (1945-49) ABD, SSCB ve İngiltere tarafından işgal altında olduğundan oy kullanamıyordu.
Kabul oyu verenler: Avustralya, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, ABD, Hollanda, Norveç, İsveç, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği; red oy verenler: Küba, Mısır, Yunanistan, Hindistan, İran, Irak, Lübnan, Pakistan, Afganistan, Suudi Arabistan, Suriye, Türkiye ve Yemen gibi ülkelerdi.
Filistin topraklarının bu adaletsiz bölünmesi bugüne kadar süregelen sorunsalın temelini oluşturdu. 14 mayıs 1948’de İsrail devletinin kurulmasından sonra 22 Eylül 1948’de Gazze’de Filistin devleti kuruldu. Batılı ülkelerce askeri ve ekonomik yardımlarla desteklenen İsrail kısa sürede bölgedeki en güçlü ve en yeni silahlarla donatılmış bir orduya sahip oldu. 2023 itibarile İsrail’in elinde ICAN’a göre 90, WINPAC’a göre 400 adet nükleer başlıklı füze bulunuyor.
Kurulduğu günden bu yana işgal, toprak ilhakı, savaş, etnik temizlik ve soykırımla yayılma politikası güden İsrail bugün Filistin topraklarının tamamını ele geçirmiş durumda. Bu yetmediği gibi Suriye ve Lübnan’a da saldırmakta, vadedilen topraklar olarak gördükleri komşu ülkeleri işgal edeceklerini hükümet yetkilileri meydan okurcasına ilan etmektedirler.
Saldırılar sonucu yüzbinlerce Filistinli öldürüldü, milyonlarcası kendi topraklarını terk edip komşu ülkelere sığınmacı ya da mülteci olarak kaçmak zorunda kaldı. “Filistinliler toprak sattı” yalanıyla yıllarca dünya kamuoyunu ve özellikle Türkiye gibi ülkeleri ve Türk aydınlarını uyuttular. Bunun böyle olmadığını ilk kez Roni Margulies, Gideon Levi, İlan Pappe gibi Türk ve İsrailli akademisyenler ile İsrail’in solcu Haaretz gazetesi ortaya çıkardı. Gazete bu konuda bir sürü belge yayımladı ama dünya ve Türk medyası bunu görmezden geldi.
2019 yılında Knesset’te kabul edilen yeni Anayasa ile apartheid bir devlete dönüşen İsrail’in İslamcı terör örgütlerini bahane ederek 7 Ekim 2023 ten beri Gazze’de sürdürdüğü soykırımla yetinmeyip Ekim 2024 başında Lübnan’a saldırması, Beyrut ve Şam’ı bombalaması Batı’da panik yarattı. Fransa, İtalya ve İspanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi İsrail’e silah yardımını güya durdurma kararı aldı. Ancak, bu hiç inandırıcı değil. Ellerindeki soykırım kanını asla temizleyemezler, bu insanlık suçuna ortaktırlar.
Üstelik tam da ABD ve İsrail İran’a joint-venture büyük bir saldırı hazırlığı içindeyken böyle bir kararın alınmasının hiç bir anlamı yoktur. Tevrat masalları ve kehanetleriyle adeta sarhoş olmuş Netanyahu ve suç ortakları Mescidi Aksa ve Kubbetüs Sahrayı yıkıp yerine Üçüncü Tapınak’ı inşa etmenin ve vadedilen topraklara kavuşmanın patolojik hezeyanları içindedir. Ordunun zaferlerini (!) de kehanetlerin gerçekleşmesi zanneden halkın büyük çoğunluğu, solcu Haaretz gazetesi bile artık bu apartheid yönetim ve bu marazi kafaya Almanların Nazilere teslim olduğu gibi teslim olmuş durumdadır.
İsrail Türkiye gibi Kurtuluş Savaşı yaparak kurulmuş bir ülke değildir. Dünya barışı ve İnsanlık için açık ve yakın bir tehdit haline dönüşmüştür. Devleti yönetenlerin akıl sağlığı yerinde değildir. Bu devletin bir an önce yine BM kararıyla “bir daha asla kurulamaz” hatta “kurulması için öneride dahi bulunulamaz” kaydı ile derhal tasfiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem de hemen.
“1 O gün RAB İbrahim ile antlaşma yaparak ona şöyle dedi: Mısır Irmağından büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları senin soyuna vereceğim.” (Tevrat, Doğuş 15:18)
“1 Eğer tanrınız RAB’bin sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, tanrınız RAB sizi yeryüzündeki bütün milletlerden üstün kılacaktır. (…) 8 Tanrınız RAB size vereceği ülkede sizi kutsayacak. 9 RAB söz verdiği ant uyarınca sizi kendisi için kutsal bir halk olarak kabul edecektir . (Tevrat, Tesniye 28: 1; 8-9)
İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotriç, Arte TV’de yayınlanan “Israel: Extremists in Power” (İsrail: Aşırı Uçlar İktidarda) adlı Fransız-Alman yapımı bir belgeselde İsrail’in misyon ve vizyonunu açıkça anlattı. Netanyahu’nun koalisyon ortağı Smotriç “Yahudi Kutsal Yazıları” diye söz ettiği Musa Şeriatı ve Tevrat’taki “vadedilen topraklar’ öğretisine gönderme yaparak İsrail’in sınırlarının daha da genişleyeceğini vurguladı. Temelde bir din devleti olan ve 2019 ‘dan beri Knesset’ten geçirdiği ırkçı yasalarla Apartheid bir devlete dönüşen İsrail’deki bir bakanın Tevrat’a gönderme yapması hiç şaşırtıcı değil.
ARTE belgeselinde Smotriç için “vadedilen topraklarla ilgili radikal bir vizyonu var ve bu vizyon tüm Filistin’in yanı sıra Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Mısır, Suudi Arabistan’ı da içeriyor. Kesinlikle aşırı bir görüş ama İsrail’in kamusal söyleminde kabul gören bir görüş” yorumuna yer verilmesi bu misyon ve vizyonu açığa çıkartıyor. Belgesel 24 Ekim’e kadar Arte’nin internet sitesi üzerinden izlenebilecek. Ancak, copyright – telif hakları gerekçesiyle programı Türkiye’den izlemek olanaksız. Yani kestane kebap, yemesi sevap ama Türkler’e gelince yok !
İsrail’in sınırlarını Arap topraklarının derinliklerine kadar genişletmeyi uman Smotriç, Suriye’nin başkenti Şam dahil olmak üzere, Filistin ve komşu Arap topraklarını kapsayacak salt Yahudilere özgü bir devletin “adım adım büyümekte olduğunu” açıkça savunuyor: “Ben bir Yahudi Devleti istiyorum. Bu çok ama çok karmaşık. Yahudi halkının değerlerine göre işleyen bir devletten bahsediyorum” diyor .
Gerçi Bakan Nil’den Fırat’a kadar olan vadedilen toprakları sayarken Suudi Arabistan’ı da bu kapsama almış. Bunu önce hata sandım ama sonra fark ettim: Nil nehri dünyanın en uzun nehri: 6.650 km. Afrika göller yöresinden doğuyor. Bu durumda Nil ile Fırat arasında Mısır, Sudan, Somali, Eritre, Etyopya, Uganda, Kenya, Suudi Arabistan, Kuveyt, Yemen, Katar vs toprakları da var. Smotriç söz etmemiş ama Fırat’ın Van gölünün kuzey batısından doğması Türkiye’nin güneydoğusunu da bu kapsama almış oluyor (!.) Yani aslında kapsama alanı sandığımızdan da geniş (!). Böylesine marazi ve patolojik bir misyon ve vizyon herhalde başka hiç bir ülkeye nasip olmamıştır !
İsral’in Birleşmiş Milletlere kafa tutmasını, Barış Gücü askerlerine saldırmasını, Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’daki sivil halkı, BM gözlemcilerini ve gazetecileri hedef gözeterek öldürmesini, hiçbir insancıl ve etik değeri umursamayışını, 21. ci yüzyılda hiçbir uygar devletin yapmadığı katliamları, soykırım ve apartheid rejimi açıklamanın tek bir yolu vardır: O da Bakanının açıkça söylediği gibi “Yahudi Kutsal Yazılarına” göz atmaktır. Zira, Nazilerin Nürnberg Yasalarını andıran ırkçı bir Anayasanın Knesset’te onaylanmasıyla apartheid bir devlete dönüşen İsrail işgal, katliam, soykırım gibi eylemleri vadedilen topraklarla ilgili Tevrat kehanetlerini gerçekleştirmek amacıyla yaptığına inanıyor. İsraillilerin büyük çoğunluğu İbrahim’in soyundan geldiklerine, Nil’den Fırat’a kadar olan toprakların tanrı tarafından kendilerine verildiğine, tanrı tarafından tüm milletlerden üstün kılındıklarına ve kutsal bir ırk olduklarına inanıyor. Bir çok aklı başında İsrailli de artık buna inanmaya başladı. Amerikan Evanjelik Kilisesi başta olmak üzere Mormonlar, Hristiyan Siyonistler gibi dinsel gruplar da büyük bir hayranlıkla İsrail’in kuruluşunu ve saldırganlığını tanrısal kehanetlerin gerçekleşmesi olarak görüyor.
Smotriç’in söz ettiği “Yahudi Kutsal Yazıları”nın yani Tevrat’ın tanrısı kendisini “Orduların ve İsrail’in Rabbi” olarak tanımlar. İsrail ordusunun baş komutanı odur. İsrail Rabbin Oğludur ve Rab da İsrail’in babasıdır. Tevrat’taki ismi Elohim, Adonay, Rab veya YHVH olarak geçer. Bu tanrının dünya milletlerini cezalandırmak, onları yok edip zenginliklerini Oğlu İsrail’e miras olarak vermek gibi bir misyon ve vizyonu vardır. Bu öğretilere inanan, Yahudi ırkından olmayanları düşman gören, ırkçı-nihilist bir yönetim şu an İsrail’de iktidardadır. Naziler belli bir ırkı düşman olarak bellemişlerdi. Oysa İsrail’deki yönetim Yahudi olmayan (goyim) herkesi yok edilecek düşman olarak görüyor. İmdi bu hezeyanların kaynağını Tevrat’tan okuyalım:
İsrail Rabbin savaş makinesidir: “1 RAB şöyle diyor: (…) Orduların Rabbi kendi üzerine ant içti. (İsrail) sen benim topuzum ve cenk silahlarımsın; ve seninle milletleri kıracağım; ve seninle ülkeleri yok edeceğim; (…) ve seninle valileri ve kaymakamları kıracağım.” (Tevrat, Yeremya 51: 1-23)
Rab Milletleri Cezalandıracak “Ey milletler, işitmek için yaklaşın! Ey halklar, kulak verin! Dünya ve üzerindeki herkes, yeryüzü ve ondan çıkanların hepsi işitsin! 2 RAB tüm milletlere öfkelendi, onların ordularına karşı gazaba geldi. Onları tümüyle mahvolmaya, boğazlanmaya teslim edecek. 3 Ölüleri dışarı atılacak, cesetleri leş kokacak ; dağlar kanlarıyla sulanacak. (…) Çünkü bu buyruk RAB’bin ağzından çıktı, Ruhu da onları (Yahudileri) toplayacak. 17 RAB onlar (Yahudiler) için kura çekti, ülkeyi ölçüp aralarında pay etti. Orayı (vadedilen toprak) sonsuza dek sahiplenip kuşaklar boyu orada yaşayacaklar.” (Tevrat, İşaya 34: 1-17)
İsrail’in Rabbin Oğlu’dur “1 Niçin milletler komplo kuruyor, ve halklar entrika çeviriyor? 2 Dünyanın kralları kalkıyor,ve liderleri RABBE karşı ve Mesih’ine (Maşiyah) karşı, birbiriyle öğütleşiyorlar: 3 Onların bağlarını koparalım, ve iplerini kendimizden atalım, diyorlar. 4 Göklerde oturan gülecek; RAB onlarla eğlenecektir. 5 O zaman onlara hiddetle söyleyecek, gazabıyla onları sıkıntıya koyacaktır. 6 Fakat ben Kralımı Mukaddes Dağım Siyon üzerine koydum.7 Fermanı ilân edeceğim; RAB bana dedi: Sen benim Oğlumsun; Ben sana bugün Baba oldum. 8 Dile benden, ve miras olarak sana milletleri, mülkün olarak yeryüzünün uçlarını da vereceğim. 9 Milletleri demir çomakla kıracaksın; Bir çömlekçi kabı gibi onları parçalayacaksın. 10 Ve şimdi, ey kırallar, artık aklınızı başınıza alın; ey dünya liderleri, ibret alın. 11 RABBE korku ile hizmet edin, ve titreyerek sevinin. 12 Oğlu öpün ki, hiddetlenmesin, siz de izlediğiniz yolda yok olmayasınız, çünkü bir anda hiddeti alevlenir.” (Tevrat, Mezmurlar 2: 1-12)
Tevrat Türkçe çeviri için “Holy Bible New International Version, 1984, Zondervan Publishing House, Michigan, USA” Kutsal Kitap İngilizcesi baz alınmış olup çeviriler tarafımdan yapılmıştır.
Sonuç olarak İsrail’de iktidar olan kafa kural dışı savaşını ve katliamlarını Tevrattaki ırkçı emirlerin gerçekleşmesi olarak görüyor. İsrail savaşı komşu ülkelere yaydıkça ve ordu zaferden zafere (!) koştukça halkın büyük çoğunluğu efsunlaşmış gibi yönetime daha çok destek veriyor. Haaretz gibi solcu bir gazetenin bile aşırı sağa artık sempatiyle bakmasını ve İsrail’in soykırım yaptığını yadsımasının nedeni bu olsa gerek.
İbranileri seçilmiş ve kutsanmış millet olarak tanımlayan Tevrat ırkçı ve insanlık düşmanı içeriği nedeniyle en azından “Mein Kampf” kadar tehlikelidir. Böylesine ırkçı ve nihilist bir sapıklığın İsrail’i nasıl zıvanadan çıkardığını görüyoruz. Ancak, maalesef başta ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği olmak üzere Batılı ülkeler tüm askeri ve ekonomik katkılarıyla bu sapıklığı destekliyor. Bu gidişatı eleştirenleri, karşı çıkanları sansürlüyor, yok sayıyor, erişim engeli koyuyorlar. Bu ırkçı-nihilist kafada olan ülkeler İnsanlık ve dünya barışı için en büyük tehdittir. Bu ırkçı-nihilist kafa ve küresel çete hepsi bu soykırım suçuna ortak ve sanırım bir gün İnsanlık onları kusacak. Onlar İnsanlığı yok etmeden bu kafanın yok edilmesi gerektiği kanısındayım. İsrail sivil toplum kuruluşu Peace Now’a göre, 2020 itibarıyla Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te İsrail’e ait 132 yerleşim yeri ve karakol var. Buralarda 465.400 insanın yaşadığı düşünülüyor. 7 Ekim’den beri İsrail’in Gazze’de düzenlediği saldırılarda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 50.000’e yakın Filistinli öldürüldü ve yaklaşık 100.000’den fazla kişi de yaralandı. Halen İsrail, Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım suçuyla yargılanıyor.
Albert Camus “Veba” (La Peste) adlı romanında veba salgınına karşı mücadeleyi “Kötülük” olgusuna karşı bir mücadele gibi genişletir. Camus’ye göre salgınla mücadele Nazi işgaline karşı Fransız direnişini de simgeler. A priori, bu simgesellik tüm Kötülük biçimlerini de içerebilir: Irkçılık, apartheid, ayrımcılık, adaletsizlik, hoşgörüsüzlük, işgaller, savaşlar ve soykırımlar gibi. Romanın başkarakteri Dr. Rieux, korkusuna ve tıbbi zorluklara rağmen salgına karşı zorlu bir mücadeleye girişir:
“Ancak, getirdiği sefaleti ve acıyı gördüğünüzde, kendinizi vebaya teslim etmek için deli, kör veya korkak olmanız gerekir”
diye düşünür. Rieux bir savaşçıdır, ancak kahraman olmayı yadsır: Ona göre “veba ile savaşmanın tek yolu dürüstlüktür” yani “işimizi yapmak”, ne eksik ne fazla, asla pes etmeden.
Nazi işgalini vebaya benzeten Camus gibi düşünürsek, tüm insanlık bugün Yeni Dünya Düzeni denilen bir salgının işgali ve tehdidi altındadır. Elit bir küresel çetenin dayattığı bu bela, İnsanlığı ve Avrupa’daki tüm demokrasileri, özellikle de Fransa’yı tehdit ediyor.
PAYS DE DROIT DE L’HOMME ?
Giderek daha fazla Fransızın Fransız olmayanlara veya Avrupalı olmayanlara karşı duyduğu nefretini bastıramayan bir ülkeye dönüşen Fransa, hala bir insan hakları ülkesi olabilir mi?
Aşırı sağ laikliği, Fransız devrimini savunurken, Ukrayna’daki savaşa karşı çıkarken, sol partilerin “Ukrayna’yı silahlandırmaya devam edelim” dediği bir ülke anayasal bir devlet olabilir mi?
Laikliği terk eden, dini fanatizme göz yuman, imamların veya hahamların gözetiminde dini kurallara göre kesim yapılan mezbahalara ve helal-koşer marketlere izin veren bir ülke laik bir devlet olabilir mi?
Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres gibi insan hakları ve özgür düşünürlerin ülkesine neler oldu ? Fransa’nın hala demokratik bir insan hakları ülkesi olduğundan şüpheliyim: Hayır, tüm ülke ciddi şekilde hasta.
MONTMARTRE HÜLYALARI
1969’da, 19 yaşında bir lise öğrencisiyken (Normandiya’daki bir öğrenci kampına gidiyordum) Fransa’ya ilk geldiğimde Paris’e aşık oldum. Bu adeta bir yıldırım aşkıydı. Zira Galatasaray Lisesinde aldığım Fransızca eğitim sanki böyle bir ülkede yaşamam için verilmişti. Hiç yabancılık çekmedim.
İlk işim Montmartre tepesine tırmanmak ve kenti oradan kucaklamak oldu. Pigalle’den merdivenleri tırmanırken sağda solda sokak ressamlarını gördüm; bir sokaktan geçerken, bir evin üst katlarından akordu bozuk eski bir piyanonun tıngırtısını duydum: Chopin’in bir bestesiydi. Tamamen büyülenmiştim. Ağustos sıcağında tepeye ulaştığımda yorgundum ve kan ter içinde kalmıştım. Sacré-Cœur Katedrali’nin basamaklarına oturdum, bir Gauloises sans filtre yaktım. Bir süre sora yanıma bir genç geldi ve benden bir frank istedi. Ona öğrenci olduğumu söyledim, başını salladı, gülümsedi ve gitti.
Merdivenlerde dinlenirken ve Montmartre tepesinden Paris’i dalgın dalgın seyrederken, birden orada bambaşka bir rüzgarın estiğini hissettim. Bu rüzgar, ülkemde var olmayan ve hiç bir zaman var olmamış çok değişik bir rüzgardı. Daha önce hiç tatmadığım, deneyimlemediğim bir rüzgardı. Bu rüzgarın adı: Özgürlük idi.
Aklıma Ginger Baker, Eric Clapton ve Jack Bruce gibi efsane isimlerden kurulu İngiliz Cream grubunun söylediği “I feel free” nin sözleri geldi:
“Though my mind wants to cry out loud I, I, I, I feel free”
“Aklım yüksek sesle haykırmak istese de Ben, Ben, Ben, Ben kendimi özgür hissediyorum” diyorlardı.
“Ben” sözcüğünün büyük harfle yazıldığı İngilizce’de Türkçe ve Fransızca’da karşılığı olmayan bir sözcük vardı: Freedom ! Özgürlük veya hürriyet anlamına gelen “freedom” daha çok bireysel-kişisel özgürlüğü, liberté/liberty ise toplumsal özgürlüğü kapsıyordu.
Daha sonra kiliseye girdim. Kilise bakımsızdı, ahşap sıralar eskimiş ve kırık döküktü. Üç beş kişiden oluşan bir topluluğa bir papaz hüzünlü bir sesle vaaz veriyordu. Kiliselere artık kimsenin gelmediğinden yakınıyor, gençleri kiliseye katılmaya davet ediyordu. Benim ilerleyip oturduğumu görünce sesi canlanır gibi oldu.
Orada ne kadar kaldığımı anımsamıyorum ama çıktığımda o rüzgarı tekrar hissetim. GS’den sıra arkadaşım Ercü’nün (Ercüment Günkut) Paris 15. Bölge Dantzig Sokağındaki evine doğru yola koyulurken bambaşka bir insan olduğumu fark ettim. Artık ben özgür bir bireydim ve bireysel özgürlüğümü hiç kimsenin elimden almasına izin vermeyecektim.
Ercü bir gün sonra anahtarları bana bırakıp Türkiye’ye döndü. O minicik çatı katındaki dairede bir hafta kadar kaldım. Çatı penceresinden Paris’in damlarını ve bacalarını seyretmek de bir başka keyif idi. Eiffel, Allée des Cignes, Quartier Latin, St Michel, Opéra, Pigalle, Concorde, Rue de Rennes, Vaugirard, Rue d’Alésia, Seine kıyıları gibi yerleri hep yürüyerek dolaştım. Metroya çok az bindim. Paris bomboştu, millet tatildeydi.
Sabah erkenden pipo ve sigaramı alıp sırt çantamla çıkıyor, Monoprix’den baget, jambon, peynir, su alıyor, bazan yakındaki George-Brassens Parkına uğruyor, her gün başka bir bölgeye gidiyor, akşam hava kararırken eve dönüyordum. Concierge kadın çok sempatikti, Le Tronquay’e giderken anahtarları ona bırakacaktım. En sık uğradığım kafe Rue de Rennes’deki “Café du Metro” idi. (Şimdi adı değişmiş). Burası Ercü ile buluştuğum ilk kafeydi. Orada Anisette ve Pastis içmiştik. Sonra coşmuş neredeyse “L’Internationale” ı söyleyecektik. Sonunda ben bir bardağı yere düşürüp kırdım. Bardak parası da faturaya eklendi tabi ki !
ANTAGONİZM-DÜŞMANLIK
Kuşkusuz, o yıllarda da Türklere karşı düşmanlık vardı. Bunu en çelişik bir şekilde ben yaşadım. Zira sarışın ve mavi gözlü olduğum için, ilk başta beni İngiliz sanıyor ve sempati gösteriyorlardı. Hatta bana Fransa’nın hangi bölgesinden olduğumu soranlar bile vardı. Ama Türk olduğumu öğrendiklerinde, bir hayalet görmüş gibi suratlar şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla çarpılıyor, eşekten düşmüş gibi şallak mallak oluyorlardı. Kesinlikle abartmıyorum.
Eğer kara kuru bir tipim olsaydı baştan tavır koyacaklar ve kuşkusuz bana mesafeli davranacaklardı. Ancak benim tipim onları yanıltıyor ve suç üstü yakalanıyorlardı. Sonunda bu durumdan iyice bıktığımdan “Türk” yerine “Norveçliyim” demeye başladım. Vay canına! Yani, böyle demeye başladıktan sonra mucizevi bir şekilde sorun yok oldu ! Herkes mutlu oldu! Ama yaşadığım tüm bu traji-komik tiyatro aslında Fransızların gerçekte ne kadar ırkçı ve ikiyüzlü olduklarının açık bir kanıtıydı.
Le Tronquay’deki gençlik kampında İngiliz, Amerikalı, Yunan, Çekoslovak, Fransız ve Cezayirli öğrenciler vardı. Onlarla hiçbir zaman böyle ırkçı sorunlar yaşanmadı. Çünkü o zamanlar, dünya gençliği sola yatkındı ve birlik halindeydi: Hippi hareketi, Joan Baez ve Bob Dylan gibi protest folk şarkıcıları, dünya gençliğini birleşmeye yönlendiriyordu. Gençler birleşmişti ve yollarda korkmadan otostop yapıyorduk. Terörizm gibi küresel bir sorun yoktu. Dünya bugün olduğundan çok daha güvenliydi.
Peki, bugün durum nasıl? Maalesef durum daha da kötü. Fransızlar aksanımı duyduklarında, beni bir mülteci veya göçmen sanıyorlar. Suratlar asılıyor. Ancak İngilizce konuştuğumda turist sanıyorlar ve bir sorun oluşmuyor. Bu kere İngilizce konuşmaya çabalayan Fransızların aksanları beni çok eğlendiriyor.
Olayın dramatik yanı şu ki: Ben Galatasaray Lisesi ve İstanbul Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi mezunuyum. Fransızcanın inceliklerine hakimin. Ancak Fransa’da Fransızca konuşamıyorum. Fransızların bana böyle çelişik ve ikiyüzlü davranmaları içimde kaçınılmaz bir hüzün ve tiksinti yaratıyor. Öfkeleniyorum. Avusturya’da yaşayan Yahudi bir arkadaşım var. O da Fransa’ya geldiğinde aynı sorunu yaşıyor: Fransızca bilmesine rağmen artık İngilizce konuşuyor ve o stresi yaşamıyor.
GERİYE DOĞRU BİR BAŞKALAŞIM
1969’dan beri “La Belle France” ın nasıl mahvolduğunu, bu ülkedeki geri dönülemez ve karşı konulamaz yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve şovenizmin yükselişini tiksinti ve hüzünle gözlemliyorum. Her gelip gidişimde, Fransa gözle görülür bir başkalaşım geçiriyor, ama geriye doğru: Kelebek çirkin bir tırtıla dönüşüyor! Fransızların yabancılara, daha doğrusu ne Fransız ne de Avrupalı olmayanlara karşı hissettiği gizli nefreti ve hoşgörüsüzlüğü hissetmemek olanaksız. Ancak, bu karşılıklı: onlar da Fransızlardan nefret ediyor. Söze gerek yok: Gözler, bakışlar, davranışlar ve beden dili onları ele veriyor.
KÖTÜLÜK VE HOŞGÖRÜSÜZLÜK
O halde, sadece aşırı sağ veya aşırı solun yükselişi karşısında endişelenmek ve seçmenleri ortada konsolide etmeye çalışmak mantıklı mıdır ? Ve bu Fransa’yı kurtaracak mı ? Hayır daha da kötü olacak, zira o eşik aşıldı. Fransa ırkçılar, yabancı düşmanları, dinci fanatikler, cemaatçiler, cihatçılar, teröristler, mülteciler, Siyahlar, Afrikalılar, Asyalılar, Selefistler ve Siyonistleri ile kötülük ve hoşgörüsüzlüğün postmodern bir Babil Kulesi’ne dönüşmüş durumda. Herkes kendisine benzemeyenden rahatsız ve kendisinden farklı olandan nefret ediyor. Hoşgörü yok: Tüm çabalara rağmen hoşgörüsüzlük ve nefret ülkede egemen.
Üzülerek söylüyorum: Ne yazık ki durum her geçen gün daha da kötüleştiği için bu geri döndürülemez bir süreç gibi görünüyor. Temmuz 2024 seçimlerinde bazı siyasetçiler iç savaş çıkabileceği uyarısında bile bulundu. Paris Olimpiyatlarının aldatıcı köpüğü de kötülük ve hoşgörüsüzlüğün üstüne örtmeye yetmeyecek. Cadı kazanı fokurduyor. Doğrusu bir iç savaş olacağını sanmıyorum. Ancak gidişattan hiç umudum yok. Son söz olarak şunu eklemek istiyorum: Yaşayan görecektir… tabi hayatta kalmayı başarabilirsek.
Erkek mi kadın mı olduğu anlaşılamayan genetiği değiştirilmiş 175 atletin katıldığı Paris Olimpiyatları’nda göstere göstere LGBT propagandası yapıldı. Olimpiyat meşalesini sporcular değil LGBT’liler taşıdı. Geçit töreninde sakallı kadınlar, kadın kıyafeti giyen erkekler yer aldı. 10 yaşlarında bir kız çocuğu, LGBT sapkınlarının arasında dans ettirildi. Kesik bir kafa şarkı söyledi, dans eden sakallı bir kadın ile çıplak bir Şirin (Schtroumpf) boy gösterdi. Şarap ve dans tanrısı Diyonizos da “anadan doğma çıplağım” diye şarkı söyledi. Bir transın cinsel organı ekranlarda gözüktü.
Muhammet ve Musa ile alay etmeye cesaret edemeyenler Hristiyanlık ve İsa’yı hedef aldılar İsa’nın havarileriyle yediği son akşam yemeğini ifade eden, Vinci’nin ”Son Akşam Yemeği” tablosundaki kişiler LGBT trans öğelerle değiştirildi.
Öte yandan İncil’de dünyanın sonunun alameti olarak kabul edilen ”Mahşerin Dört Atlısı” simgesindeki salgın hastalıkları ve ölümü getiren atlının yaptığı şov gereksiz ve çocuklar için korkutucuydu. İncil’in Apokalips bölümündeki beyaz, kızıl, siyah ve soluk renkli dört atlı Mesih, savaş, kıtlık ve ölümü simgeler. İyi de Olimpiyatlar ile bunların ne alakası var ? Alakası şu:
Küresel elit çete ve küresel sermaye milyonlarca insanın izlediği olimpiyatları kendi karanlık emelleri ve propagandası için kullandı: Amaç insanları korkutmak, paralize etmek, sindirmek, yılgınlık ve umutsuzluğa sevk etmek. Tüm bunların arkasında ABD, Evanjelikler ve Siyonist lobinin olduğu artık iyice açığa çıkmış durumda.
Kendilerinden o kadar eminler ki artık gizlenmeye de gerek görmüyorlar. Kendi ırklarının seçilmiş ve üstün olduğuna ve diğer insanların onlara hizmet etmek için yaratılmış ”goyimler” olduğuna inanıyorlar. Dünyayı bu inanışa göre şekillendiren küresel çete Orta Doğu’da savaşlar çıkarıyor, göstere göstere soykırım yapıyor, ulusal devletleri ortadan kaldırmak, dünya nüfus dengesini bozarak Avrupa’da kültürel ve etik yozlaşmaya, ırkçılık, apartheid ve faşizmin güçlenmesine neden oluyorlar. Aslında kendilerine bir ”yeni dünya” oluşturmak hedefinde ilerliyorlar.
Dünyanın birçok bölgesinde savunmasız insanları soykırımla katleden küresel çete uygarlıklar, kültürler, insancıl değerler, etik, Hümanizm, aile ve ulusal değerleri de hedef alıyor. Güya yeni bir insan ve yeni bir toplum oluşturmak gerekçesiyle her türlü ekonomik, sosyal ve cinsel ahlaksızlığı yüceltiyorlar. Kara para aklamak, rüşvet ve avanta artık olağan karşılanıyor. İşte Yeni Dünya Düzeni bu !
In his novel “The Plague” (La Peste) Albert Camus extends the fight against epidemics to a global fight against the phenomenon called “Evil”. According to Camus the fight against the epidemic also symbolizes the French resistance against the Nazi occupation. A priori, this can also include all forms of Evil: Racism, apartheid, discrimination, injustice, intolerance, occupations, wars and genocides. Dr. Rieux, main character of the novel, launches into a hard fight against the epidemic, despite his fear and his medical difficulties:
“However, when you see the misery and the pain it brings, you have to be crazy, blind or coward to resign yourself to the plague”
thinks Rieux. He is a warrior, but refuses to be a hero: according to him “the only way to fight the plague is honesty” that is to say “doing your job” no more, no less , never give up.
If we think like Camus, who compared the Nazi occupation to a plague, all of Humanity is today under the occupation of a new epidemic called the New World Order. This scourge imposed by an elite global gang threatens Humanity and all democracies in Europe, particularly France.
PAYS DE DROIT DE L’HOMME ? Can France, a country where more and more people can no longer repress their hate towards non-French or non-Europeans, be a country of human rights? While the far-right defends secularism, the French revolution and opposes the war in Ukraine, can a country where left-wing parties say “let’s continue to arm Ukraine” be a constitutional state ? Can a country that abandons secularism, turning a blind eye to religious fanaticism by allowing religious slaughterhouses and halal-kosher markets under the supervision of imams or rabbis, be a secular state? What happened to this country of human rights and free thinkers like Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres etc.? I doubt that France is still a democratic and human rights country: No, the whole country is seriously ill.
MEDITATION ON MONTMARTRE HILL When I first arrived in France in 1969, at the age of 19, (going to a student camp in Normandy) I fell in love with Paris. The first thing I did was to climb the Montmartre hill and see the city as it was. As I climbed the stairs from Pigalle, I saw sreet painters. As I passed through a street, I heard the sound of an old piano not well-tempered from the upper floors of a house. It was a tune by Chopin. I was completely spellbound. I was tired and sweating when I reached the hill. I sat down on the steps of Sacré-Cœur Cathedrale. A little later, a young boy came and asked me for a franc. I told him I was a student and an “étranger”, he nodded and smiled, walking away.
As I took a rest on the steps of Cathedrale and contemplate Paris from the Montmartre hill, suddenly I felt a completely different wind blowing there. This wind was a wind that did not exist and never existed in my country. It was a wind I had never experienced before. The name of this wind was: Freedom!
ANTAGONISM AGAINST TURKS Indeed, there was also hostility towards the Turks at that time. But, as I was blonde and blue-eyed, they initially thought I was British and treated me sympathetically. There were also people asking me which region of France I was from! But when they learned that I was Turk, they were shocked as if they had seen an abominable creature with their faces distorted by surprise and pain, as if they looked like to fall from a donkey ! In fact, their reaction revealed to me how covered racists and hypocrites they are.
Finally, when I noticed that the French had such prejudices and antagonism against the Turks, in order to avoid their racist reactions, I started saying “I am Norwegian” instead of saying “Turk”. Wow ! So, when I present myself like that, miraculously no problem! Everybody is happy !
In the youth camp in Tronquay there were British, American, Greek, Czechoslovakian, French and Algerian students. There have never been such racist problems with them. Because at that time, the youth of the world was left-wing and united: The hippie movement and protest folk singers such as Joan Baez and Bob Dylan led the youth of the world to unite. The young people were united and we made auto-stop without fear. There was no global problem like terrorism. The world was much safer than it is today.
So how do you think things are today? Unfortunately, the situation is even worse. When they hear my French accent, they think I am a refugee or an immigrant. Their faces fall again. Then I speak English. Then they think I am a tourist, try to speak with their ridiculous English accent. I am very amused by their accent. As a matter of fact, I am graduated from Galatasaray High School and French Philology of Istanbul Faculty of Letters. But the way that treat me likes this creates in my soul an uncontrollable sadness and disgust. I have a Jewish friend who lives in Austria. He also had the same problem when he came to France. Although he speaks French he speaks English to avoid reactions. It is a tragicomic situation.
A BACKWARDS METAMORPHOSIS Since 1969 I observe how “La Belle France” is devastated. Every time I came and went, France underwent a metamorphosis but backwards: The butterfly turns into an ugly caterpillar! Today I continue to observe with disgust the irrevocable and irresistible rise of xenophobia, racism and chauvinism in this country. It is difficult not to feel the hidden hate and intolerance that the French feel towards those who are neither French nor European. Vice versa: Non-French people reciprocally hate the French. No need for words: eyes, looks, behavior and body language betray them.
EVIL & INTOLERANCE
So, would it be logical to worry about only the rise of the far right or the far left, trying to consolidate voters in the middle? There is worse problem: Evil and intolerance are growing in France with its racists, its xenophobes, its religious fanatics, its communitarians, its jihadists, its terrorists, its refugees, its Blacks, its Africans, its Asians, its Salafists and its Zionists. Everyone is uncomfortable for those who aren’t like them and hates those who are different. No tolerance: Intolerance and hate dominate the country.
I regret to say but unfortunately this seems as an irrevocable and irreversible process as the situation worsens every day. Nevertheless, I want still to hope that there will not be a civil war as the French President warned before the elections. Finally, whoever will live, will see…. if we can survive.
Dans son roman « La Peste » Albert Camus étend la lutte contre les épidémies à une lutte globale contre le phénomène appelé « Mal » : Selon Camus la lutte contre l’épidémie symbolise aussi la résistance française contre l’occupation nazie. A priori, cela peut inclure également toutes les formes du “Mal” , ie, de racisme, d’apartheid, de discrimination, d’injustice, d’intolérance, d’occupations, de guerres et de génocides. Le Docteur Rieux, personnage principal de La Peste, se lance dans une lutte acharnée contre l’épidémie, malgré sa peur et ses difficultés:
“Cependant, quand on voit la misère et la douleur qu’elle apporte, il faut être fou, aveugle ou lâche pour se résigner à la peste”
pense Rieux. Il est un guerrier, mais refuse d’être un héros ou un leader: selon lui, « le seul moyen de lutter contre la peste est l’honnêteté » c’est-à-dire « faire son travail » ni plus, ni moins, ne jamais baisser les bras.
Si l’on pense comme Camus, qui comparait l’occupation nazie à un fléau, l’Humanité toute entière est aujourd’hui sous l’occupation d’une novelle épidémie appelée Nouvel Ordre Mondial. Ce fléau menace toute les démocraties de l’Europe, notamment la France.
La France, un pays où de plus en plus de gens ne peuvent plus réprimer leur haine envers les non-français ou les non-européens peut-il être un pays des droits de l’homme ? Alors que l’extrême droite défend la laïcité, la révolution française et s’oppose à la guerre en Ukraine, un pays où les partis de gauche disent “continuons à armer l’Ukraine” peut-il être un État de droit ? Un pays qui abandonne la laïcité, fermant les yeux sur le fanatisme religieux en autorisant les abattoirs et les marchés halal-casher sous la supervision d’un imam ou d’un rabbin peut-il être un État laïc ? Qu’est-il arrivé au pays des droits de l’homme et des libres penseurs comme Montaigne, Descartes, Diderot, Voltaire, Camus, Sartres etc. ?
Je doute que la France soit encore un État démocratique et de droits de l’homme: non, le pays tout entier est gravement malade.
Lorsque je suis arrivé première fois en France en 1969, à l’âge de 19 ans, (pour aller à un campe d’étudiants en Normandie) je suis tombé amoureux de Paris. Alors que j’étais assis sur les marches du Sacré-Cœur et que je contemplais la ville du haut de Montmartre, j’ai senti un vent complètement différent y souffler. Ce vent était un vent qui n’existait pas et n’a jamais existé dans mon pays. C’était un vent que je n’avais jamais connu auparavant. Le nom de ce vent était : Liberté !
En effet, il y avait aussi de l’hostilité envers les turcs à cette époque. Mais, comme j’étais blonde et aux yeux bleus, ils ont d’abord croyé que j’étais anglais en me traitant avec sympathie. Il y avait aussi des français qui me demandaient de quelle région de France j’étais originaire ! Mais quand ils aprennent que j’étais turc, ils ont été choqués comme s’ils avaient vu une créature abominable avec leurs visages déformés par la surprise et la douleur, comme s’ils avaient l’air d’avoir été tombés d’un âne ! En fait, leur réaction m’a révélé à quel point ils étaient racistes camouflés et hypocrites.
Finalement, quand j’ai constaté que les français avaient de tels préjugés et antagonismes contre les turcs, fatigué de leurs réactions racistes, j’ai commencé à dire “Je suis norvégien” au lieu de dire “turc”. Voilà ! Quand je me présente comme ça, miraculeusement aucun problème ! Tout le monde est content !
Dans le camp de jeunesse à Tronquay il y avait des étudiants britanniques, américains, grecs, tchécoslovaques, français et algériens. Il n’y a jamais eu de tels problèmes raciaux avec eux. Parce qu’à cette époque, la jeunesse du monde était de gauche et unie : le mouvement hippie et les chanteurs folk protestataires tels que Joan Baez et Bob Dylan ont amené la jeunesse mondiale à s’unir. Les jeunes étaient solidaires et on fesait des auto-stop sans crainte. Il n’y avait pas de problème mondial comme le terrorisme. Le monde était beaucoup plus sûr qu’aujourd’hui.
Depuis 1969 j’observe à quel point “la Belle France” était dévasté. A chaque fois que j’allais et venais, la France subissait une métamorphose mais en arrière: le papillon se transforme en une vilaine chenille !
Aujourd’hui je continue à observer avec dégoût la montée imparable et irrésistible de la xénophobie, du racisme et du chauvinisme dans ce pays. Il est difficile de ne pas ressentir la haine et le ressentiment refoulés qu’éprouvent les français à l’égard de ceux qui ne sont ni français, ni européens. Vice versa : les non-français détestent réciproquement les français. Pas besoin de mots : les yeux, les regards, le comportement et le langage corporel leurs trahissent.
Donc, serait-il suffisant de s’inquiéter de la montée de l’extrême droite ou de l’extrême gauche, et de riposter et de consolider les électeurs au milieu ? Le Mal et l’Intolérance grandissent en France avec ses racistes, ses xénophobes, ses fanatiques religieux, ses communautaristes, ses djihadistes, ses terroristes, ses réfugiés, ses Noirs, ses Africains, ses Asiatiques, ses salafistes et ses sionistes. Tout le monde est mal à l’aise avec ceux qui ne leur ressemblent pas et déteste ceux qui sont différents. Pas de tolérance: c’est l’Intolérance et la haine qui dominent le pays.
Je regrette de dire mais malheuresement cela semble être un processus irrévocable et irréversible comme la situation vertigineuse empire chaque jour. Malgré tout ça, je veux espérer qu’il n’y aura pas lieu à une guerre civile comme averti le Président avant les élections. Enfin, qui vivra, verra…. si on peut survivre.
Galatasaray Lisesi’nin tarihi hakkında sosyal medyada Galatasaray kurumları tarafından yayımlanan yazılar bana çok yetersiz, hayali, hamasi, ve etnosantrik geldi. O nedenle çeşitli yerli ve yabancı kaynaklardan faydalanarak kısa bir araştırma ve derleme hazırladım. Lisenin kuruluşunu tarihsel ve siyasal olaylardan soyutlayarak ele alamayız. Kuşkusuz yazdığım her şeyin doğru ve bilimsel olduğunu iddia edecek değilim. Eksiklik ve yanlışlıklar konusunda arkadaşlar uyarırsa sevinirim. Ama sanırım afra tafra ve maçoluktan uzak eleştirel bir yazı oldu.
Bugün Galatasaray Lisesi’nin bulunduğu yapının tarihi 1481 yılına kadar gider. İlk başta ahşap olarak inşa edilen bina imparatorluk saray mektebi, tıbbiye ve kışla olarak kullanılmış, iki yangın geçirdikten sonra taş olarak yeniden inşa edilmiş ve yapının ilk kez lise olarak kullanıma başlaması 1868’de gerçekleşmiştir. O nedenle GS lisesinin tarihinden söz ederken Enderun, Tıp Mektebi, Mektebi Sultani/Galatasaray Lisesi dönemi diye tarihi üç bölüme ayırmaya gerek yoktur. Zira ne Enderun, ne tıbbiye, ne de kışlanın günümüzdeki Galatasaray Lisesi ile hiç bir ilgisi yoktur. Ben soyut masallara, kibir ve hamasete dayanmadan lisemizin tarihini irdelemeye çalışacağım.
ENDERUN VE GALATA SARAYI HUMAYUN MEKTEBİ
İslam ülkelerinde medrese günümüzde orta ve yüksek öğretimin yapıldığı kurumlarının genel adıdır. Kuşkusuz, medreselerin eğitim seviyesi ve kalitesi günümüzdeki orta ve yüksek öğretim kurumlarına göre çok daha düşük bir düzeydeydi. Üstelik, XII yüzyıldan itibaren şeriatçı-dinci baskının egemen olmaya başlamasıyla medreselerde verilen eğitim IX-XII yüzyıldaki seviyelerinin bile çok altına düşmüş ve artık buralardan “Kındi/Alkindus (801- 873), Farabi/Alparabius (872-951), Biruni/Alberuni (973-1048), İbni Sina/Avicenna (980-1037), İbni Rüşt/Averroes (1126-1198) gibi bilim insanlarının çıkması olanaksız hale gelmişti.
İstanbul’un fethinden sonra imparatorluğa dönüşmeye başlayan Osmanlı’da medreseler yetersiz kaldığından devlet adamı yetiştiren mekteplere gereksinim doğmuştur. Bu bağlamda sadrazam, kaptanı derya, yeniçeri ağası, eyalet valisi, sancak beyi gibi devlet memurlarını yetiştirecek “Enderun Saray Mektebi” kurulmuştur. Enderun, Farsça “sarayın içi” demektir. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478’de Topkapı Sarayı ile birlikte inşa edilen Enderun Mektebi sarayın bahçesindeydi.
Enderun’da Hristiyan ailelerden alınan devşirmelerden oluşan ve iç oğlanı denilen öğrencilere din eğitimiyle birlikte Arapça-Farsça dil ve edebiyatı, matematik, coğrafya, mantık gibi derslerle Osmanlı saray geleneği öğretiliyordu. Dinsel ağırlıklı bu eğitim Türk dili, halk edebiyatı, kültürü ve folklorundan kopuk ve halka yabancıydı.
Başka bir sorun daha vardı: Enderun’da ders verecek düzeyde hoca bulmak zordu. İşte bu nedenle II. Bayezit, Enderun’a hoca yetiştirmek amacıyla 1481 yılında bugün lisenin bulunduğu yerde “Galata Sarayı Hümayun Mektebi” adında ayrı bir imparatorluk mektebi kurmuştur. Hümayun Farsça “padişahın malı” demektir. Ahşap olarak inşa edilen bu mektebe yine devşirme çocuklardan iki yüz kişi seçilerek getirilmiş, bunlara Arapça, Farsça, okuma, güzel yazı ve müzik dersleri verilmiştir.
Gerek Enderun, gerek Hümayun Mektebi medrese türü imparatorluk mektepleri olup Şark-İslam kültürüne özgü öğretim verdiklerinden Avrupa’daki benzerlerinin çok gerisindeydiler. Zaten bu okulların devlet yönetimine önemli bir katkısı olmadığı 1529 Viyana bozgunundan sonra ortaya çıkmıştır. Bu tarihinden sonra Osmanlı toprak kaybına ve gerileme sürecine girmiştir. 1683’te düzenlenen II. Viyana Kuşatması da aynı şekilde büyük bir bozgunla sonuçlanınca Osmanlı çöküş sürecine girer.
Galata Sarayı Hümayun Mektebinin bir işe yaramadığı ortaya çıkınca mektep 1820’de kapatılarak kışla olarak kullanılır. 1838 yılında ise Tıbbiye (Tıbbiye Adliye Şahane) olur. 1848 tarihinde büyük bir yangın geçiren Tıbbiyeyi Abdülmecit taş olarak yeniden inşa ettirir. (İşte bugün Galatasaray Lisesi’ne ev sahipliği yapan bu taş binadır. 1868 yılında “Mektebi Sultani” nin açılması gündeme gelince Tıbbiye Beyoğlu’ndan Gülhane’ye taşınacaktır.)
MEKTEBİ OSMANİ, TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANLARI
XIX. yüzyılın başında 14.9.1829’da Osmanlı egemenliğindeki Yunanistan bağımsız bir devlet olur. Bu şok gelişmeyle Osmanlı’nın bilimsel, hukuksal, siyasal ve sosyal alanda Avrupa’nın çok gerisinde kaldığı fark edilir; reform ve yenilikleri yaşama geçirecek aydın kadrolara ve bu kadroların yetiştirilmesi için Avrupa programlarını uygulayan Batılı eğitim kurumlarına gereksinim olduğu en sonunda anlaşılır.
3 Kasım 1839’da Abdülmecit’in yayınladığı “Tanzimat (Düzenleme) Fermanı” Batılılaşmanın ilk somut adımını oluşturur. Ama laçkalık ve vurdumduymazlık had safhada olduğundan Batılılaşma kağnı hızıyla ilerler. Bu arada Avrupa’da 1769’da buharlı makine, 1805’te buharlı lokomotif ve gemiler, 1825 telgraf, 1832 dinamo, 1839 fotoğraf makinesi, 1846 dikiş makineleri ve dokuma tezgahları, 1856’da demir çelik fabrikaları devreye girmiştir.
Osmanlıdaki lapacılar bu keşiflerle ilgilenmedikleri gibi Cezayir eyaletini 1830’da Fransa’ya kaptırırlar. Yönetimdeki laçkalığı sezen Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa Osmanlı’ya karşı ayaklanır. 30 bin kişilik güçlü bir ordu ve 20 gemiden oluşan donamasıyla Mısırdan yola çıkar. Suriye Eyaletini ve Akdeniz bölgesini ele geçirip 1833’te Kütahya’ya kadar gelir. Kavalalı’nın amacı başkent İstanbul’u ele geçirip yeni bir devlet kurmaktır. Mısır ordusunu durdurmaktan aciz Osmanlı sultanı II. Mahmut İngiltere ve Fransa’dan yardım ister. Bu iki devletin Mısır valisini desteklediğinin fakrında bile değildir. II. Mahmut Rus Çarından da yardım ister. Ruslar Beykoz’a asker çıkarır, Rus donanması İstanbul’a gelir. Boğazların Rusya’nın eline geçmesinden endişe eden İngiltere ve Fransa’nın araya girmesiyle Kütahya Antlaşması (14 Mayıs 1833) imzalanır. Tüm bunlar olup biterken Osmanlı’daki yağma ve talan tam gaz sürmektedir: 1843’te, Abdülmecit tarafından, sanki saray kıtlığı varmış gibi Dolmabahçe sarayının yapımına başlanır.
18 Şubat 1856’da Avrupa ve Fransa’nın baskısıyla eğitim ve öğretimde yapılacak reformları belirleyecek “Islahat (Reform) Fermanı” yürürlüğe girer. Bu arada 1853ten beri süren Osmanlı – Rus savaşı Avrupa devletlerinin araya girmesiyle sona erer. 30 Mart 1856’da imzalanan Paris Barış Antlaşmasıyla Osmanlı devletinin toprak bütünlüğü Avrupa devletlerinin güvencesi altına alınır.
Islahat Fermanı uyarınca Avrupa’ya öğrenci gönderildiği gibi, Fransız yöntemlerine göre devlete diplomat ve yabancı dil bilen subay yetiştirmek üzere Paris’te 1857’de Mektebi Osmani açılır. Ama bu okul Avrupa düzenine ayak uyduramadığından 1864’te kapatılır.
Islahat Fermanı reformları Osmanlı’nın ve İslam dininin aslında uzaktan yakından bilimsel ve özgür düşünce, eleştirel bakış, hümanizm, etik ve hoşgörü ile bir ilgisinin olmadığını, Avrupa bilim ve kültüründen ne kadar geride olduğunu açığa çıkarması bakımından çok önemlidir. Zira bu reformların sayesinde Müslüman ve Gayrimüslim Osmanlı yurttaşları arasındaki din ayrımcılığı kaldırılmış, din değiştirme özgürlüğü kabul edilmiş, İslam’dan çıkmanın ölüm cezasıyla cezalandırılması gibi insanlık dışı uygulamalar iptal edilmiştir. Ayrıca Gayrimüslim yurttaşlara askeri okullara gitme hakkı ve devlet memuru olma yolu da açılıyordu. Ancak, Rumlara devlet memuru olmak hala yasaktı. Gayrimüslim yurttaşlara uygulanan haksız vergiler de iptal edilmiş ve vergi eşitliği sağlanmıştır. Askerlik yapmak istemeyeler de ister Müslüman, ister Hristiyan olsun dinlerine bakılmaksızın para karşılığında askerlikte muaf olabiliyorlardı
Bu yenilikler sonucunda yeni mesleki okulların açılmasıyla medreseler sadece din eğitimi veren kurumlar haline getirildi. Zaman içinde ise emperyalizmin maşası ve gericiliğin kalesi haline geldiklerinden Kurtuluş Savaşından sonra 13.03.1924’te tüm medreseler kapatılmıştır
FRANSA MUHTIRASI VE MEKTEBİ SULTANİ
Islahat Fermanı’nın ilân edilmesinin üzerinden on bir yıl geçmesine rağmen Osmanlı hükümetinin bir girişimde bulunmadığını gören Fransa 22 Şubat 1867’de bir muhtıra vererek reformların bir an önce başlatılmasını ister. Muhtırada özellikle eğitimde yapılması gereken yenilikler üzerinde duruluyor, lise seviyesinde okulların açılması gerektiğine vurgu yapılıyordu. İstanbul’daki Fransız Elçisi M. de Bourrée, Sadrazam Ali Paşa ve Dış İşleri Bakanı Fuat Paşa’ya muhtıra koşullarının yerine getirilmesi için baskı yapıyordu. Fransız Eğitim Bakanı Victor Duruy ise kurulacak lisenin programını hazırlamış ve İstanbul’a göndermişti.
O devirde genelde Osmanlı vatandaşı Rum, Yahudi ve Ermenilerin devam ettiği Fransızca, İngilizce, Almanca eğitim yapan bir çok yabancı vakıf, dernek ve misyoner okulu vardı. Müslümanların da gidebileceği ve Fransız sistemine göre eğitim verecek bir okul açılması amacıyla 15 Mart 1867’de, Paris Elçisi Cemil Paşa ile Fransız Dışişleri Bakanı Lionel de Moustier arasında ilk görüşmeler başlar. Fransa okulun lise seviyesinde olmasını, cinsiyet ve din farkı gözetilmeksizin okula kız ve erkek öğrenci alınmasını, öğretimin Fransızca olmasını ve yönetimin Fransızların elinde bulunmasını istiyordu. Sonuçta Osmanlı bazı derslerin Türkçe okutulması koşuluyla Fransız önerisini kabul etti. 15 Nisan 1868 tarihli tezkere ile “Mektebi Sultani” nin açılması onaylandı ve on maddelik okul yönetmeliği Türkçe, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak yayımlandı.
Yönetmelikte mektebin farklı dinlerden kız ve erkek öğrencilerin eğitim ve öğretimleri için Avrupa okulları örnek alınarak kurulduğu, okulu bitiren öğrencilere sınavla diploma verileceği ve her türlü devlet hizmetinde çalışabilecekleri yazılıydı. Öğrenciler sınavla okula alınacak, eğitim süresi beş yıl olacak, sınavı kazanamayanlar üç yıl hazırlık okuduktan sonra normal sınıflara alınacak ve beş yıllık eğitimlerini tamamlayacaklardı.
Mektebe yarısı Müslüman, yarısı Gayrimüslim 600 öğrenci kabul edilecekti. Öğrencilerden yatılı ve gündüzlü oluşlarına göre alınacak bir ücret dışında masrafların mektepçe karşılanması öngörülmekteydi. Müslüman öğrenciler mektepteki camiye gidecek ve mektepte bir imam bulunacaktı. Aynı şekilde Gayrimüslim öğrenciler de kendi kilise veya havralarına gönderilecekti.
Türkçe, Fransız dili ve edebiyatı, ahlâk, Latince, Yunanca, Osmanlı tarihi, genel tarih, genel coğrafya, matematik, kozmogoni, mekanik, fizik, kimya, biyoloji, hukuk, mülki idare, edebiyat, hat, resim, muhasebe, defter tutma gibi dersler okutulacaktı. Rumca ve Ermenice genel dersler kapsamına alınmayacak, ancak aileler isterse bu diller okutulacaktı.
Öğrenci kaydına Mayıs 1868’de başlandı. Fransız eğitimci Ernest de Salve-Villedieu üç yıllık bir anlaşmayla 1 Temmuz 1868’de okul müdürlüğüne atandı, Kaymakam İsmail Bey müdür yardımcısı oldu. Diğer Fransız öğretmen ve belletmenler ile de anlaşmalar yapıldı. 1 Eylül 1868’de öğretime başlayan okuldaki törene Abdülaziz, Osmanlı ve Fransız devlet adamları, Şeyhülislam, Hristiyan ve Yahudi din adamları da katıldılar. Okula alınacak 600 öğrencinin yarısının Müslüman, yarısının Hristiyan-Yahudi olması öngörüldüğü halde ilk kaydolan 409 öğrenciden sadece 172’si Müslümandı. Diğer öğrencilerden 58 Gregoryen Ermeni, 47 Yahudi, 31 Katolik Ermeni, 26 Katolik Latin, 41 Ortodoks Rum, 34 Ortodoks Bulgar idi.
1888 yılında Sultaniden birincilikle mezun olan Tevfik Fikret’in II. Meşrutiyetin ilan edildiği 1908 yılında okulda müdür olmasıyla önemli yenilikler yapılır. İlk, orta ve lise için üçer yıllık programlar hazırlanarak eğitim süresi 9 yıla çıkar. Ayrıca Farsça, Arapça, İtalyanca, Latince, Rumca, Ermenice ve Almanca dersleri isteğe bağlı seçmeli ders statüsüne getirilirken, piyano ve keman dersleri de programa dahil edilir. Bu arada 1905 yılında, Ali Sami Yen ve arkadaşlarından oluşan bir grup öğrenci de Galatasaray Spor Kulübü’nü kurmuşlardır.
Tüm bunlar olup biterken Amerika ve Avrupa’da 1876 telefon, 1880 elektrik ampulü, 1885 benzinli motor, 1887 elektrik motoru, 1894 ilk otomobil, 1896 radyo, telsiz ve sinema, 1897 dizel motoru, 1903 uçak, 1904 çamaşır makineleri devreye girmiştir. 1908’de Batı’da helikopter uçmaya başlandığında Osmanlıda II. Meşrutiyet ilan edildi diye sevinçten fesler havada uçuşmuştur.
GALATASARAY LİSESİ
Galatasaray Sultanisinde beş vakit namaz kılmak Müslüman öğrenciler için zorunluydu. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra okulda da büyük bir değişim ve devrim gerçekleşir: 1924 yılında okulun camisi kapatılarak depoya dönüştürülür. 1927’de okulun adı Galatasaray Lisesi olarak değiştirilir ve Atatürk devrimlerine uygun olarak eğitime başlanır. Teneffüslerde Fransızca konuşma zorunluluğu kaldırılır ve genel kültür dersleri Türkçe verilmeye başlar. 1965 yılında okula kabul edilen kız öğrenciler için Feriye Sarayları hizmete açılır.
1968’de Galatasaray Lisesi’nin 100. kuruluş yılı nedeniyle dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle liseyi ziyaret eder. 1975’te ise kurum, Anadolu lisesi konumuna getirilir. 14 Nisan 1992 tarihinde François Mitterrand ile Turgut Özal arasında imzalanan protokol ile ilkokul ve üniversite eğitimini kapsayan Galatasaray Eğitim Öğretim Kurumu (GEÖK) hayata geçirilir. GEÖK bünyesinde 1993 yılında Galatasaray İlköğretim Okulu, 1992 yılında ise Galatasaray Üniversitesi kurulur. Günümüzde Galatasaray Lisesi eğitim dili Fransızca, Türkçe, İngilizce, İtalyanca ve Latince olan bir devlet lisesidir. Lise, Fransız Hükümetince resmen tanınmış bir kurumdur.
Türkiye’nin en köklü ve saygın eğitim kurumlarından biri olan Galatasaray Lisesi kurulduğu günden bu yana her zaman gerici ve dinci çevrelerin tepkisini çekmiştir. Bu çevrelerin temcit pilavı gibi ileri sürdükleri iddiaya göre Galatasaray Lisesi, kendi milli ve manevi değerlerine inançsız öğrencilerin yetişmesine yol açmıştır. Bu gülünç ve aslı astarı olmayan bir iddiadır.
Zira, ne zamandan beri Arap-Fars kültürünün karışımından oluşan Osmanlı kültürü ile Araplara özgü bir aşiret dini Türklerin ve Türkiye’nin milli ve manevi değerleri olmuştur ki ? Türk halkına asıl yabancı olan Farsça-Arapça karışımı ve tek bir sözcüğü bile anlaşılmayan, Osmanlı saray edebiyatı ve kültürüdür. Bu yoz edebiyatı milli edebiyat ve kültür diye dayatmak tarihsel ve toplumsal gerçeklere aykırı olduğu gibi akıl ve mantık dışıdır. Türklerin ulusal edebiyat ve kültürü Avrupa’daki Aydınlanma’nın etkisiyle aydın ve yazarların halk edebiyatına yönelmesi ve halk dilini kullanarak bir ulusal edebiyat ve kültür yaratmak için çaba göstermesiyle gelişmeye başlamıştır.
Türklerin Orta Asya’daki eski komşularından Çinliler, Japonlar, Koreliler kendi öz geleneklerini, dinlerini ve alfabelerini değiştirmeden dünyanın en önemli ve gelişmiş ülkeleri arasına girmişlerdir. Oysa, Türklerin kendi öz dinleri olan Göktürk dini ve Türk alfabesini bırakıp Arapların dinine geçmeleri ve Arap harflerini kabul etmeleri Türk ulusu için geri kalmışlığın, toplumsal felaket ve bugüne kadar süre gelen çapaçulluğun en önemli etmenlerinden biri olmuştur.
Bu yazının araştırmanın ortaya koyduğu en önemli sonuç ve gerçek ne Enderun, ne Hümayun, ne kışla ve ne de Tıbbiye ile Galatasaray Lisesi’nin bir bağının olmadığı ve olamayacağıdır. Bunlar arasında bir bağlantı oluşturmaya kalkışmak mantık dışı bir yaklaşımdır. Bina veya kurumların Galata Sarayı ya da Galatasaray adını taşımaları veya lise binasının bulunduğu sahada yer almalarının da bir önemi yoktur. Zira eğer bina itfaiye, tabakhane veya mezbaha olarak kullanılsaydı onlarla da mı bağlantı kurulacaktı ? Bu şekilde zoraki tarihsel bir bağlantı kurmaya çabalayarak bunu güya “köklü bir maziye sahip olmak” gibi değerlendirmeye kalkışmak megalomanlık ve ucuz işportacılıktan başka bir şey değildir. Galatasaray Lisesi’nin, imparatorluk kalıntısı hurda kurumları referans olarak göstermesine gerek yoktur. Galatasaray Lisesi gibi saygın ve yüksek düzeyde eğitim veren okullar Türkiye’nin bütün kentlerinde açılmalıdır. Tek bir “pencere” yeterli değildir. Tüm pencereler ve kapılar Batı’ya ve Avrupa’ya açılmalıdır.
(Kaynakça: Galatasaray’la ilgili internet siteleri, Wikipedia, ansiklopediler)
DİPNOTLAR
1. Enderun mektebindeki eğitim II. Mahmut devrine kadar sürer. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Avrupa yöntemlerini benimseyen yerli ve yabancı çeşitli okulların açılmasıyla Enderun’un önemi azaldı, II. Abdülhamit devrinde 1908 İkinci Meşrutiyetin ilanını takip eden günlerde kapatıldı.
2. Türkiye’de folklor (halkbilim) sözcüğü salt “halk oyunları” olarak algılanmıştır. Oysa bu yanlış bir yaklaşımdır. Folklor halk kültürünün tamamını kapsar. Bu bağlamda halk oyunları, türküler ve müziğinin yanı sıra halk ozanları, halk şiiri, halk edebiyatı, Dede Korkut masalları, Türk destanları, töreler, Nasrettin Hoca, Karagöz-Hacivat, maniler, bilmeceler, oyunlar, ninniler, deyimler ve atasözleri Türk folkloru kapsamına girer.
3. Bu arada 1855 yılında yapımı biten Dolmabahçe Sarayı’nın açılış töreni de Paris Antlaşması’ndan hemen sonra yapılır. Ekonomik anlamda tam bir iflas hâlinde olan Osmanlı yöneticileri halkın sıkıntılarını umursamadan itibardan tasarruf olmaz diyerek sarayın yapımı için 5.000.000 altın ödemiş, Osmanlı Maliyesi memurların aylıklarını 4 ayda bir ödemek zorunda kalmıştır. Abdülaziz devrinde 5.320 kişinin hizmet verdiği sarayın yıllık masrafı 2.000.000 İngiliz Sterliniydi.
4. Lise bünyesinde her biri otuz öğrenci kapasiteli 54 sınıf, 250 kişilik kız öğrenci yurdu, 675 kişilik erkek öğrenci yurdu, iki multimedya merkezi, iki resim atölyesi, iki müzik odası, iki toplantı merkezi, bilgisayar laboratuvarı, tenis kortu, üç jimnastik salonu, futbol sahası, 15 kişilik revir, her biri 400 kişilik üç büyük yemekhane yer almaktadır.
Fransa’da 1898 yılından beri faaliyet gösteren İnsan Hakları Derneği (LDH-Ligue de Droit de l’Homme) 19 Aralık 2023’te Milli Mecliste yabancı düşmanı ve ırkçı bir yasanın kabul edilmesine dikkat çekti. Ama kimse oralı olmadı. Macron “Göçün Kontrol Edilmesi ve Entegrasyonu Geliştirme” adındaki bu yasayı 26 Ocak 2024’te imzalayıp yürürlüğe koydu. Apartheid bir rejime gidişin ilk ciddi adımı olan bu yasanın kabul edilmesi ana akım medya tarafından da görmezden gelindi.
Ancak yasa, Fransa İnsan Hakları Derneği, bir çok akademisyen, sosyalist, demokratik kişi ve kurumlar tarafından eleştirildi ve sert tepkiyle karşılandı. LDH yasanın Fransız kökenli olmayanların yaşamlarına ve haklarına zarar veren bir dizi hüküm içerdiğini belirtti. Anayasa Mahkemesi de yasanın belli bölümlerinin anayasaya aykırı olduğuna hükmetti.
Zira, bu yasa 2018 yılında İsrail’de yürürlüğe giren ve “Yahudiler ile Yahudi ırkından olmayanlar” arasında kesin bir ayırımı belirleyen, İsrail’in Anayasası “Temel Yasa” gibi, Fransa’da da “Fransız olanlar ile Fransız olmayanlar” arasında ciddi bir ayrışma ve kopuşa neden olabilir. Yurttaşlar arasında eşitlik bozulabilir ve Fransız kökenli olmayanlar ikinci sınıf vatandaş konumuna düşebilir. Bu yasanın arkasından Nazilerin Nürnberg Yasaları gibi daha sert ırkçı yasalar Milli Meclis tarafından kabul edilebilir ve yürürlüğe girebilir. Bu bağlamda LDH şu açıklamayı yayımladı (özetle):
“Bu yasa kendisine “insan hakları ülkesi” diyen Fransa için bir utançtır, Cumhuriyete hakarettir. En kötüsü, Fransa’da yaşayan insanlar arasındaki eşitliğin bozulmasıdır. Yabancı biriyle bir terörist arasındaki asimilasyon bu metne esin kaynağı olmuş gibi görünüyor… Yasada yer alan “Fransız topraklarını terk etme zorunluğu” (OQTF) ve “kamu düzenini bozma riski” gibi muğlak kavramlar çok tehlikelidir. Çünkü bu kavramlar, yetkili mercilerin tamamen keyfi kararlarıyla kişilerin yargılanmadan sınır dışı edilmesine olanak sağlayacaktır. Bu yasa Fransa’nın imzaladığı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Aile yardımının ödenmesini oturma iznine sahip olma şartına bağlamak çocuk haklarının ihlalidir. Karma evliliklere ilişkin yaptırımlarla aile hayatına getirilen engeller ciddi insan hakları ihlalleridir. Bu kanuna karşı Anayasa Konseyi huzurunda dava açılacaktır.”
Ne yazık ki Avrupa Birliği ve Fransa’da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık hızla artarken bunlarla beslenen yabancı ve göçmen karşıtı aşırı sağcı ve faşist partiler giderek iktidar olmaya başladı. İtalya ve Avusturya 2024 itibarile artık faşist partilerce yönetiliyor. Meşruti Krallıkla yönetilen İngiltere, İsveç, Hollanda, Danimarka, Norveç, Belçika gibi ülkeler ile Almanya, Yunanistan ve Fransa’da faşist ve ırkçı partiler çok güçlü. İngiltere’nin Avrupa Birliğinden kopmasının öncülüğünü yapan aşırı sağcı ve ırkçı “Reform Birleşik Krallık” partisi Türk ve Siyahlara düşmanlığıyla biliniyor. İngiltere 4 Temmuz’da erken seçime gidiyor ve muhtemelen aşırı sağ ve muhafazakarlar önemli bir mevzi kazanacaklar.
Marine Le Pen’in aşırı sağ faşist “Milli Toplanma” (RN) partisi 9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Fransa’da birinci parti olarak çıktı. Bu faşist parti 30 Haziran ve 7 Temmuz erken seçimlerinden sonra iktidara gelebilir.
Merak ediyorum: Fransa gelecekte İsrail gibi apartheid bir devlet mi olacak ? Peki Avrupa Birliği ? O da apartheid bir birliğe mi dönüşecek ?Bu korkunç gidişatı kim durduracak ?
NOM-Nouvel Ordre Mondial or NWO-New World Order, is the name of the order imposed on humanity by the global elites or global gang after the 9/11 plot. In this system, low-income people, old people, retirees, workers, small traders do not have the right to live. When I say global elites or global gang, I mean world rulers, corrupt politicians, former European colonialists; European kingdoms, dynasties and families; ultra-capitalists, tech giants, drug gangs, warlords, arms dealers, masonic and mafia organizations, clergy, as well as the United Nations, the European Union, NATO, WHO, Global Charity Foundations, World Economic Forum, World Bank, IMF, G-7, G-20, Bilderberg, Davos, the Trilateral Commission and similars. The ancient ancestors of global elites, their grand parents, once colonized China. They also tried to invade Russia in 1812 and 1941, but failed. They destroyed Hiroshima and Nagasaki with atomic bombs; They devastated countries such as Vietnam, Laos, Cambodia; They delivered Afghanistan to the Taliban, the terrorist organization that they created; They overthrew the secular regimes in Libya and Iraq and gave them to sharia extremists and ethnic groups; They seized the oil and underground resources of those countries; They used to support terrorist organizations such as Muslim Brotherhood, Asala, Al-Qaeda, Daesh, Hamas, PKK and used these organizations to destroy secular regimes such as Turkey and to change the ethno-demographic structure of the Middle East; They invaded the oil regions of Syria and Iraq and established military bases. Millions of people have been displaced from their homes and become refugees and asylum seekers because of the massacre and aggression organized and committed by them. In other words, they are the ones who created the refugee-asylum seeker problematic in Europe. Clearly, their crimes, sins, murders, massacres, genocides are worldwide and horrific. But they present themselves as apostles of peace, saviors of democracy and defenders of freedoms, as if everything is fine. And that’s what most people believe. And finally, since 7 October 2023 they continue to support fervently an apartheid and racist state that was a boil head for peace in the Middle East turning a blind eye to this state’s planned ethnic-demographic cleansing atrocities and genocide in the West Bank and Gaza. In fact, I guess that the death toll in this planned genocide, which has been carried out systematically since 1948 and in which more women and children were killed, will exceed one million.
Unfortunately and much to my regret there is no any power in the world that can stop to this NWO imposed on humanity. The world public opinion, the governments of the world, the internet, social media, newspapers, communication channels and news have largely controlled, manipulated and guided by the global gang. Those who oppose or resist the NWO lose their jobs or demonized. But we, the good people of this world, have still hope for a better world and will continue to resist this evil NWO to the end. We will not accept any of their proposals – no matter how beautiful and attractive they may seem. Because even under every seemingly good deed they do, there is always an evil, an abomination, a monstrosity and filth. In fact, They are ruthless monsters and killers. We will never obey them. We will defend our freedom of thought and expression, our individual freedom. We will never surrender to them. You may say I’m a paranoid or dreamer. But I’m not the only one. I hope someday you’ll join us, and the world will be as one.
Fransa’da AP-Avrupa Parlamentosu seçimleri 9 Haziran’da yapıldı. Marine Le Pen’in UBP – Ulusal Birlik Partisi oyların yüzde 31,4’ünü alarak seçimlerde birinci parti oldu. Macron’un partisi Rönesans ile ortakları ise yüzde 15’in altında kaldı. Macron bunun üzerine Meclis’i feshetti ve erken seçim kararı aldı.
UBP Meclis’te 88 milletvekili ile temsil ediliyordu. Partinin lideri Jordan Bardella, Meclis Grup Başkanı ise Marine Le Pen. Macron’un en büyük rakibi Le Pen, 2017 ve 2022 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura kalmış; oyların 2017’de yüzde 34’ünü, 2022’de ise 41’ini almıştı.
Bu durumda 30 Haziran ve 7 Temmuz’da Fransızlar sandık başına gidecek. Meclis’in 577 üyesi seçilecek. Bir partinin Meclis’te çoğunluğu sağlaması için en az 289 milletvekili çıkarması gerekiyor. Seçim sonucu ne olursa olsun Macron’un konumunu etkilemeyecek. Zira 2022’de seçilen Macron’un görev süresi 2027’de doluyor. Ancak en fazla milletvekilini UBP çıkaracağından Macron UBP’nin lideri Jordan Bardella’yı Başbakan olarak atamak zorunda kalacak. Zaten kamuoyu araştırmaları, UBP’nin Mecliste en büyük parti olacağını gösteriyor. Fransa’da Kohabitasyon denen bu durumda, Macron karşı olduğu bazı siyasi kararları kabul etmek zorunda kalacak
Fransa’da genel seçimde hangi partiler yarışacak? Macron’un Rönesans Partisi’nin ve ittifak yaptığı partilerin sandalye sayısı 250’ydi. Rönesans, Meclis’te çoğunluğa sahip olmadığından, Macron Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri çıkarıyordu.
Cumhuriyetçi Parti Meclis’te 61 milletvekili ile temsil ediliyordu. Partinin lideri Eric Ciotti, UBP ile ittifak kurmaya çalışmasının ardından ihraç edildi. Sosyalistler, Yeşiller ve La France Insoumise (Boyun Eğmeyen Fransa) gibi diğer sol partilerin sandalye sayısı 149’du.
Kamuoyu araştırmasına göre, UBP 235-265 arasında milletvekili çıkaracak. Bu da Meclis çoğunluğu için gerekli 289 sandalyeye ulaşmasa da açık farkla en güçlü parti olacağı anlamına geliyor. Macron’un Rönesans Partisi ve ortakları ise ancak 125-155 arasında milletvekili çıkarabilecek.
KK başa oturduğundan beri CHP’nin hiçbir zaman iktidar olma çabası olmadı. Bu ÖÖ ile iyice açığa çıktı. Erken seçim gündemde yok. ÖÖ’nün saray rejimini devirip parlamenter rejime geçmek gibi bir amacı, iradesi ve cesareti yok.
Ancak CHP uzun süredir iktidara aç. O nedenle AKP ile koalisyona balıklama atlaması çok yüksek bir olasılık. Böyle bir koalisyonda CHP’li milletvekilleri için yeni kapılar açılacak, bakanlıklar, yeni makamlar, makam araçları, ek maaşlar, ihaleler, avantalar, lavantalar doğacaktır. Yağma sofrası önlerine serilecektir.
Böyle bir koalisyon 22 yıldır yozlaşmış, kirlenmiş, ülkeyi iflas ettirmiş, halkı bıktırmış bir iktidar için kurtuluş olacaktır. Bu gerçekleşirse AKP muhalefetten de kurtulmuş, onu iyice susturmuş olur. Ayrıca meşruiyetini yeniler, saray rejimine ve iktidarına ilave ömür kazandırır. Birikmiş ağır sorunları CHP ile paylaşmış olur.
Kuşkusuz CHP’nin AKP ile koalisyon kurması, lağım suyunda yıkanmaya benzer. Seçmen kitlesine, demokrasiye, Atatürk ilkelerine, laikliğe, devrimlere, ülkeye ihanet etmek anlamına gelir. Tek adamın her şeye mutlak hâkim olduğu, TBMM’nin, bakanlıkların, anayasal kurumların hiçbir etkisinin kalmadığı mevcut durumda koalisyon ortağı olmak Saraya taze kan vermek, payanda olmaktır. Bunun ülkeye ve halka hiçbir faydası olmaz. Yıkılışı hızlandırır.
İyi de kimin umurunda ? Halkı ve seçmeni takan kim ? Yeter ki onları cepleri dolsun. Zaten artık Y-CHP olmadı mı bu parti ? Bir de şurası çok önemli: Meclis’te çok sayıda yepyeni milletvekilleri var. Bu cillop vekillerin “kıyak emeklilik” hakkı kazanmaları için en az iki yıl milletvekili olmaları gerekmiyor mu? Yaaaaaa ???? Peki şimdi iyice anladık mı kimse neden erken seçim istemiyor ?
“Philosophers have been silenced, intellectuals have been silenced, scientists have been silenced; now, only the only global elites are talking, with their cheeky, ugly and big mouths, and everyone is listening to them.”
The “Vaccine Passport” which the EU planned to impose after the 21 January 2021 meeting, remains still on the agenda. But this is an illogical plan as there is no evidence that those who recover or are vaccinated will not get sick again. In addition, many lawyers and academics have found this to be against people’s freedom and human rights.
There is complete confusion, misinformation and disinformation on this issue, about epidemic, vaccines and the New World Order. Some, in panic, claim that NWO is a conspiracy theory, while others – again in panic – claim that it is a fact. In this context I just simply ask you to reply the questions below. In this way, I hope to contribute to revealing some dark points or unknown issues about the matter.
What was the purpose of the “The Population Council” founded in 1952 by J. D. Rockefeller and the Rockefeller Brothers Foundation? Isn’t this person a businessman? Then what does the world’s population have to him? Why doesn’t he mind his own business? Why is this Council still doing research on reproduction, sterilization and sex in the countries under development? Why did the Council open 18 offices and operate in more than 60 countries, especially in Africa, Asia and Latin America?
“The Bilderberg Group” known as the “World Deep State” was created in 1954. Since then, why are the group meetings held always closed to the press ? Why are only 120-150 distinguished businessmen, media bosses and academics attending these meetings? What is hiding from the mankind?
Why was the “Trilateral Commission” established in 1973 by D. Rockefeller, J. Carter and Z. Brzezinski, with 325 distinguished members from the banking, politics and business world? Commission aimed at fostering closer cooperation between Japan, Western Europe and North America. But, how and with what right this organization undertakes missions such as controlling the world population, or making decisions on behalf of the world countries, or organizing and controlling the wars?
In the year1999, 120.000 pc of blood samples collected from Turkish people were secretly sent to the Lifecodes Laboratory in USA in order to analyze genetics and DNA structures. At that time, the Minister of Health of the Ecevit Government, Prof. Osman Durmuş warned that the gene map of the Turks is now at the USA’s hands and this can create a strategic danger for Turkey in terms of resolving the genetic code of Turks. But Turkish main media and the intellectuals mocked the Minister. Why? The Ecevit government made many attempts to get back these samples from the US, but they were not returned. Why ?
Prof. Durmuş, in his interview with Milliyet newspaper on 5th August 2018, said, “Gene maps are preliminary studies of biological warfare. During the Iraq War, US Air Force entered Iraqi airspace and released the flu virus from planes. Many of the Iraqi soldiers have lost their ability to fight because of the flu. This threat is also valid for our army. In a possible future war, USA may produce a virus sensitive to our genes and this can diminish the power of the Turkish army.” But nobody took him seriously. Why, why ?
In fact, vaccines can be designed according to gene maps and genetic codes, and a vaccine that is useful for one nation can be harmful to another. Because in RNA-based vaccines, a critical part of the RNA chain carrying the genetic information of the virus is injected into the body. Using gene technology in viral vector vaccines, some of the genetic material carried by the virus is inserted into another virus and then injected. BioNtech and Moderna vaccines are RNA-based, Sputnik V and Oxford / Astrazeneca vaccines are viral vector-based vaccines. Why many scientists and academicians claimed that the pandemic is a short-term and the vaccines are a long-term weapon of mass destruction? Especially vaccines with RNA ?
Why Bill Gates said in 2010 that “The world’s population reach 6.8 billion today and will reach around 9 billion in 2030. If we produce new vaccines and reestablish health services, we can reduce the population by 10-15%”. Bill are you are an expert or an authorized person in healthcare ? Besides on whose behalf are you speaking? It is not your business to brag all the time. You are not even a university graduate. You are an uncultured person and unaware of the world history. So, why do not you mind your own business?
On 25th January 2020, Dominique da Silva, MP from Macron’s party, said that “If the life expectancy gets longer, nobody believes in the 60-year-old pension project. We will have to hope that the coronavirus epidemic will reach those over the age of 70″. Did Silva said this intentionally or did he slip it out of his mouth?
Speaking at the World Economic Forum, digitally held on 20 May 2020, Prince Charles — now King— said “Pandemic is a chance to reset global economy” and added that they have a project named “COVID 19: The Big Reset”. Wow ! What a big chance. Thanks to epidemic they will reset the world ! But why ? Why was this project proposal made by Charles and Klaus Schwab, director of the World Economic Forum? Is “COVID-19” the name of this reset project? Because the real name of the virus is SARS-COV2, namely “Severe Acute Respiratory Syndrom Coronavirus-2.” It seems to me that Charles and Schwab will almost dance with joy, saying “we are very happy that the epidemic happened.” Why they are so joyfull ?
Why did WEF Director Klaus Schwab and economist Thierry Malleret wrote a book called “COVID-19: The Great Reset” and published it on August 4, 2020 ? The “Big Reset” project envisions a digital economy, a digital public infrastructure and a digital world order. Will it remain the main theme of the future World Economic Forums ?
In June 2020, Prof. Dr. Roberto Petrella published a video on YouTube, claiming that COVID-19 is a weapon of mass destruction and that the name of the project is “COVID-19”. He said exactly the following:
“Covid-19 is a weapon of mass destruction and the only way to get rid of it is to not have this test. The bastards on TV will not tell you that. Politicians are also the puppets of this order. Those who are not vaccinated will not be able to travel, go to the movies, or even leave the house. “
On December 1, 2020, YouTube banned this video. Petrella was expelled from the Italian Medical Council. Why was this video banned, why was Petrella fired?
R. F. Kennedy from the “Principia Scientific International” website warned on 19.11.2020 everyone by publishing a question-and-answer chart about the virus and vaccines. Kennedy emphasized that the virus is produced in laboratories and that those who produce vaccines against the virus in the same laboratories cannot be trusted. He was claimed to be a quack and conspirator, and a campaign was launched to discredit him. Why, why ?
In the June-July 2020 issue of The Economist was titled “The Next Catastrophe” What goes on brother ? Is the world going to a disaster? Why The Economist emphasized on symbolic and apocalyptic phenomena like tectonic events, volcanic eruptions, polar melting, climatic disasters, meteor strikes, epidemics, nuclear war, geomagnetic solar storms on his cover ? Why is there a boy wearing a war helmet and his parents wearing a gas mask on the cover?
Why organizations such as Bilderberg, The Population Council, Rockefeller, Rothschild, Carnegie and Ford Foundations, Mac Arthur Foundation, Bill & Melinda Gates Foundation, Rotary Club, Vaccine Developing Pharmacists Association (GAVI) and WHO have been working on this population reduction project for years ?
Israel Space Security Chief Prof. Hayim Eşed announced on 7th Dec 2020 that aliens really exist. Then, Harvard University Astronomy Department Head Prof. Avi Loeb also announced on 3rd Jan 2021 that an object related to extraterrestrial life is on the way. According to Loeb, this object is a “space vehicle” sent by an extraterrestrial civilization. But why are these consecutive statements made now? Why are some scientists suddenly trying to make people believe that aliens and UFOs are real?
Do they plan to use this fictional alien attack alongside with other strategies like controlled nuclear war, accidentally fired missiles, nuclear power plant accidents, etc. in order to reduce the world population? Because people are so stupid and it seems inevitable that they will jump to this alien tales with eyes wide shut. Will the US and its supporters plan to make an attack that they will show it as done by aliens ? Are all these preliminary preparations and perception operations for this? So, will they somehow destroy the cities and even countries and will say “it was done by aliens”, just like they did before? Remember: Everybody believed in the lie that there was the nuclear weapons and atomic bombs in Iraq. Look, does not even Elon Musk say that he is an alien and that the pyramids were built by UFOs civilization?
Why are the doctors, medical professionals or scientists who criticize the epidemic measures, or who claim that the epidemic is a weapon of mass destruction or who draw attention to the danger of vaccines, are threatened, silenced, sued, demonized and their social media declarations are censored?
Domestic and international travel freedom, beverage sales, entertainment, enjoying life, even smoking, national holidays, cafes, cinemas, theaters and concerts are banned and restricted during epidemic. But nobody objects to crowded shopping malls, religious places, buses or subways. Does not the virus hit mosques or churches?
In a declaration published by the WHO in 2020, it is declared that we should be ready for the bigger epidemics. So, is a bigger massacre on the way or is a global genocide is coming?
How is it possible to predict almost exactly the many events in the current coronavirus process in a report titled “Scenarios for the Future of International Development and Technology” published in 2010 by the consultancy company “Global Business Network” affiliated to the Rockefeller Foundation? Does this scenario, realized almost 100% in 2020, show how accurate the predictions are, or, is it a coincidence, or worst of all, did they deliberately triggered this epidemic to fulfill this scenario? So strangely, after this scenario was published by “Global Business Network” the company was abruptly terminated in January 2013. Why?
AS THE END NOTE It seems to me that the concepts as nations, nationality, religion, ethics, freedom, human rights, humanity, love, peace, etc. matter nothing for the global oligarchs and elites. The only thing that matters for them is wealth, money and possessions.
I ask whether they plan reducing the world population by 80%, whether imagine getting rid of the retirees and the old population, whether imagine to size and plunder completely the world’s wealth and resources in a system where puppet governments will despicably villainously obey them ? Is epidemic contributed greatly to population reducing project of “The Population Council”, The UN Development Program, Rockefeller, Rothschild and Ford Foundations, World Bank, GAVI and WHO ?
Did pharmaceutical companies, businessmen and hospitals make huge profits thanks the epidemic. Well, you, did you make a profit, you ? What will be your gain ? Are you happy ? Can you look to the future with full confidence? Are you really sure that you will leave something good and lasting to your children and to your loved ones as a legacy? I hope you won’t let the answers to all these questions “to blow in the wind” as the song says.
Efendim 1970ler. Gazete ilanıyla başvurduğum büyük bir bankanın dış işler müdürlüğünde çalışıyorum, bir taraftan da üniversiteye devam ediyorum. Banka bünyesinde çalışan tüm personel, şefler ve müdürler dahil herkes sendikalı. Bir tek bankanın Genel Müdürü değil. Sendika işveren gözetiminde kurulmuş bir sarı sendikaydı. Biz banka çalışanları üç beş arkadaş sendikanın gerçek bir sendikaya dönüşmesini istiyorduk. Bazı radikaller ise sendikayı tamamen dışlayıp sendika üyeliğinden ayrılmamızı ya da dışarıdan sol bir sendikayı banka bünyesine sokmayı öneriyordu. Ben buna “böyle bir bankada sarı da olsa yerleşik bir sendika olması hiç yoktan iyidir” diye karşı çıkıyordum. O mangalda kül bırakmayan solcu (!) radikallerden birinin babasının aşırı sağ bir partiye üye olduğu ortaya çıkınca bu haber personel arasında hemen yayıldı ve o grup dışlandı. Tabi tüm bu harala gürele olurken Şef Yardımcıları, Şefler, II. Müdürler, Bölüm Müdürleri ve memurlar herkes çok gergin ve iğne üstündeydi. Herkes birbirine espiyon gözüyle bakıyordu.
Derken 1974 Kıbrıs çıkarması oldu ve Genel Müdürlük bir deklarasyon yayınlayarak maaşların bir kısmının bazı vakıflara bağışlanmasını talep etti ve imza bildirgesi dolaştırıldı. Ben ve bankadaki yakın arkadaşım Ahmet “bu kararı sendikanın alması gerekirdi” diyerek maaşlarımızdan kesinti yapılmasını kabul etmedik ve imza vermedik. İmza kağıdını dolaştıran elemanın yüzündeki acı ifadeyi unutamadım: Bize iki vatan haini gözüyle bakmıştı.
Bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Kısa bir süre sonra Dış İşler Müdürü Meşhut Ababay kırgın bir şekilde beni makamına çağırarak özel bir şirkette olsaydım işime derhal tazminatsız son verileceğini, ancak saygın bir banka olduklarından beni Kuledibi şubesine tayin ettiğini ve bu şekilde bana “yumuşak bir ceza” verdiğini söyledi. “Siz Galatasaray Lisesi mezunusunuz, bankamızdan Fransızca birinci derece dil ödentisi alıyorsunuz, İngilizceniz de var. Bu sendikal işlere neden karışıyorsunuz anlamıyorum” demişti. Ben sol jargonuma devam edince Meşhut “bir daha karşılaşacağımızı sanmıyorum” diyerek beni odasından sepetledi. Ahmet de Edirne şubesine tayin edilmişti.
Bu arada öğrendim ki ben kule dibine şutlanırken Meşhut da İzmir Şubesine, yardımcısı da Dolapdere’ye müdür olarak tayin ediliyormuş. Bu kuşkusuz Dış İşler Müdürlüğündeki huzursuzluktan dolayı yapılan bir “tenzili rütbe” idi.
Tayin edildiğim Kuledibi’de kambiyo bölümündeydim ve işler çok sıkıcıydı. Erenköy’de oturuyordum ve gidip gelmek de zor oluyordu. Derken şube müdürüne dilekçe verip Kadıköy şubesine naklimi istedim. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen nakil işlemim bir türlü gerçekleşmiyordu.
Bu arada şubedeki II. Müdür yolsuzluk yaptığı için müfettişler gelmiş, tüm evraklar didik didik taranıyordu. Fakat adam hiç oralı değildi. Eleri cebinde hiç bir iş yapmadan geziyor, fosur fosur sigara içiyordu. Beni Mason sanmış olmalı ki bir gün tokalaşırken lems işareti yaptı. Ben gülerek “ben Mason değilim Haris bey” dedim. Hiç bozuntuya vermedi: “Benim yerim hazır işten ayrılıyorum Erbağ bey” dedi. Bir süre sonra büyük bir holdingde işe başladığını duyduk. İmdi Üsküdar Amerikan Kız kolejinden Maçka Maden Fakültesindeki konserlerde tanıdığım Jülide isminde bir arkadaş vardı. Son sınıftaydı. Bir gün antrakta konuşurken benim tayin sorunumu duyunca ilgilendi. “Ben halledeyim ister misin ?” dedi. Şaşırmıştım. — Nasıl yani ? — Benim sınıf arkadaşlarımdan biri senin bankandan çok yüksek mevkideki biriyle çıkıyor. Adam üstat Mason, üstelik evli barklı. — Çıkıyor mu ? Hadi canım, adamın sevgilisi mi yani? — Evet ! — Kim bu kız ben tanıyor muyum ? —Tanıyorsun tabi, konserlere de geliyor ama ismini söylemem. —Peki tamam nasıl yapacaksın ? —Kıza söylemem yeterli — Hadi canım — E gör bak. Aradan bir hafta kadar geçmişti ki sıcak bir öğleden sonra kambiyo servis şefimiz Ayten Morgül hayret dolu bir yüz ifadesiyle elindeki direkt telefon ahizesini sallayarak bana seslendi: “Erbağ bey bakar mısınız Kadıköy Şube Müdürü sizi arıyor.” Servistekilerin hepsi ben dahil apışıp kalmıştık. Telefonu aldım: — Alo buyrun efendim, — Erbağ bey, merhaba ben Kadıköy Şube Müdürü Norayr Pideciyan. İzmir Şube Müdürü Meşhut Ababay beni aradı sizin bir tayin isteğiniz varmış. Öyle mi efendim ? — E-Evet Norayr bey, ben…. — Ama maalesef kadromuz müsait değil efendim. Acaba sizi bir süreliğine Kalamış Şubemize alsak, sonra kadromuz müsait olunca sizi Kadıköy’e aktarsak acaba olur mu ?”
Ay ay ay… Yahu Kadıköy Şube müdürü direkt telefondan basit bir memuru arıyor, sizli mizli, efendimli mefendimli konuşuyor. Bu arada beni dış işlerinden sepetleyen Meşhut da devredeydi, ve anlaşılan talimat ondan geliyordu. O kadar afallamıştım ki biraz kem küm ettikten sonra kendimi toparlardım: —Norayr bey ilginize çok teşekkür ederim ama ben bankada kalmayı düşünmüyorum, özel sektöre geçeceğim” dedim. Norayr uzun süre beni bu kararımdan vazgeçirmek için telefonda dil döktü ama ben kendisine içtenlikle teşekkür edip telefonu kapattım. Meşhut’a da teşekkür ve selamlarımı ilettim
Kambiyo servisindeki tüm elemanlar işi gücü bırakmış gözlerini dikmiş hayretle bana bakıyordu. Ben ise Pirüs zaferi kazanmış biri gibi şişinip pipomu yeniden ateşlemiştim. 1970li yıllarda kapalı alanlarda, otobüs, tren ve işyerlerinde sigara içmek yasak değildi. Ahhh ne güzel günlerdi onlar. Sonra Jülide’yi aradım. Çok ısrar ettim ama ne kızın ne de o üstadı muhteremin ismini bana söylemedi. Belki de kendisiydi üstadı muhteremle mercimeği fırına veren… Ahh aşk sen nelere kadirsin ! (Öyküdeki tüm isimler, kişiler, olaylar, mahaller, ortamlar eski bir bankacının gerçek dışı, hezeyanları ve hayalleridir.)
İsrail ne yapmak istiyor ? Tevrat’ta belirlenmiş olan vaat edilen topraklara kavuşmak, etnik ve demografik olarak Goylardan (Goyim) arındırılmış bir ülke oluşturmak, 3.cü Tapınağı Yeruşalim (Kudüs) deki “Tapınak Dağı” bölgesine (Haremi Şerif) inşa etmek, böylece gelecek olan İsrail’in kurtarıcısı Maşiyah’ı karşılamaya hazırlanmak.
Bunları gerçekleştirmek için ne yaptı, ne yapıyor? 1948de İngiltere ve ABD desteğiyle “Yahudi Devleti” olarak kuruldu. Filistinlere ait toprakları işgal etti, yerli halkı göçe zorladı, tapu kayıtlarını yok etti, yerel halka ait yerleşkeleri haritadan sildi, ağaç dikerek ormanlık alanlara dönüştürdü. 2018 yılında Anayasa değişikliği yapılarak İsrail sadece Yahudi ırkından olanların birinci sınıf vatandaş olarak kabul gördüğü apartheid bir devlete dönüştü. Yahudi ırkından olmayan unsurları (Filistinliler başta olmak üzere diğer bütün milletler) sistematik bir şekilde etnik-demografik temizlik ve soykırımla imha ediyor. 3.cü Tapınağın inşa edileceği yerde bulunan Mescidi Aksa ile Kubbetüs Sahra’yı yıkmayı planlıyor ve bu bağlamda ciddi hazırlıklar içindeler.
Tevratta anlatılan İsrail’in sınırları nereleri kapsıyor ? Nil nehrinden Fırat’a kadar olan topraklar, yani Sina yarımadası, Ürdün, Gazze, Lübnan, Batı Şeria (West Bank), Suriye, Hatay, Güney Doğu Anadolu.
Yahudilikte kurban kesimi neden yok ? MS 70 yılında Yeruşalim Roma ordularınca işgal edildi Tapınak yıkıldı. Tapınaktan geriye bir tek “Ağlama Duvarı” olarak bilinen duvar kalıntısı kaldı. Tapınak yıkıldıktan sonra kurban kesimi durdu. Zira Yahudilikte kurban sadece Tapınak’ta ve yakılarak “sürekli yakılan sunu” (daimi yakılan takdime) şeklinde Elohim’e sunuluyordu. Yani kurban etini yoksullara dağıtmak gibi bir uygulama yoktu. Kurban tamamen yakılıyordu.
Yahudilikte ne amaçla kurban kesilip yakılıyordu ? Kurban Adem ve Havva’nın işlediği günahın kefareti olarak Elohim’e sunuluyordu. Bu günah tüm insan soyuna geçmişti ve insanlık Elohim’in gözünde lanetliydi, yaşamaya hakkı yoktu. Ancak, bir tek İbrahim’in soyundan gelen İbranilerin kurban sunarak yaşama hakkı vardı. İbraniler veya Yahudiler Tevrat’a göre Elohim’in gözünde lütuf bulan İbrahim’in soyundan gelmeleri sayesinde “meshedilmiş ve seçilmiş kutsal millet” olarak tanımlanıyordu. Kurbanın anlamı şuydu: Bizi öldürme onun yerine bu kurbanı al. Bu kurban sunusu Maşiyah gelene kadar sürecekti. Maşiyah Yahudileri günahtan arındıracaktı.
Maşiyah ne zaman gelecek ? Maşiyah “milletlerin tayin edilmiş zamanı” dolduğu vakit gelecekti. İsa “ben Maşiyah’ım” (Mesih) diyerek geldi, ancak Hahamlar, Sanhedrin ve cemaat bunu kabul etmedi.
Hahamlar İsa’yı neden Maşiyah (Mesih) olarak kabul etmediler? Zira İsa haham olduğu halde Musa Şeriatını çöpe attı, oruç tutmayı bıraktı, “kurban kuzusu” benim dedi. O devirdeki tüm hahamları, yazıcıları, din adamlarını ve jüdaik tarikatları çok ağır bir dille hakaret edercesine suçladı. Onlara “ikiyüzlüler, yılanlar, engerekler, kör kılavuzlar, soyguncular, katillerin oğulları, içi pislikle dolu mezarlar” dedi. Üstelik Elohim (Yahve) in oğlu olduğunu hatta bizzat o olduğunu “İbrahim’ten önce varım” diyerek ima etti. Bugün bir din adamına “içi pislikle dolu mezar” demek hukuki açıdan ağır bir suçtur.
Üçüncü Tapınak inşa edilince ne olacak ? Tevrat’a göre “milletlerin tayin edilen zamanları” dolmuş olacak ve Maşiyah tüm Goyimlere karşı savaşarak İsrail’i dünyanın en güçlü devleti ve egemeni konumuna getirecek. Zira Elohim veya Yahve’nin Yahudi olmayan milletlere karşı büyük öfkesi ve kızgınlığı var (İşaya 34: 1-3) “Milletler İsrail’in çocuklarını kucaklarında ve sırtlarında taşıyacaklar, dünya kralları İsrail’e lâlâ, kraliçeler İsrail’e dadı olacak ve yere kapanıp İsrail’in ayaklarının tozunu yalayacaklar” (İşaya 49: 22-23). Daha sonra tüm dünya milletleri Rabbin Dağı Siyon’a çıkacak, orada toplanıp ebedi ve tanrısal Musa Şeriatını kabul edecekler, savaşlar sona erecek, barış devri başlayacaktır. (İşaya 2: 1-4)
Tüm bu Tevrat öykülerine ve kehanetlerine inanlar var mı ? Var. İsrail meclisindeki aşırı sağcı, faşist, yabancı düşmanı, ırkçı ve Siyonist siyasal partiler, ayrıca sivil toplum kuruluşları, dernekler, tarikatlar, Hristiyan Siyonistler, Evanjelikler, Mormonlar gibi dinsel cemaatler. Özellikle dinsel ve mezhepsel örgütler ve kiliseler Batılı ülkelerde çok etkindirler.
Maşiyah nasıl gelecek ? Kuşkusuz bu gerçekte Tanrı tarafından gönderilmiş tanrısal bir yaratık olmayacak. Labotavurlarda üretilen biyonik insanımsı bir robot veya dijital bir plazmatik hologram olacak. Yani bir şekilde bu tür göz boyamalar ve propagandayla laboratuvar üretimi bir varlık Maşiyah olarak millete yutturulacak. Ve zaten kafası uyuşturucu, uzay filmleri, UFO ve uzaylı masallarıyla iyice sersemlemiş olan insanlar, küresel elit çetenin kontrolundaki medyanın da dolduruşu ve propagandasıyla bu zokayı hamuduyla yutacaklardır. 11 Son olarak ne diyelim ? Umalım da insanlık bu ahmakça ve sapıkça hezeyanlardan ve cinnetten bir an önce kurtulur. Hiç umudum olmasa da…
Judges at the International Court of Justice (ICJ) rule on emergency measures against Israel following accusations by South Africa that the Israeli military operation in Gaza is a state-led genocide, in The Hague, Netherlands, January 26, 2024. REUTERS/Piroschka van de Wouw
Lahey Uluslararası Adalet Divanı’ndaki 17 yargıçtan oluşan heyet, 26.1.2024 günü İsrail ve onun baş savunucuları ABD ve Almanya için önemli bir hukuki yenilgi teşkil eden bir dizi karar yayınladı.
Mahkeme İsrail’e karşı soykırım davasına devam etmek için bir temelin bulunduğunu ve Güney Afrika’nın soykırım iddiasının sağlam bir temele sahip olduğuna karar verdi. UAD baş yargıcı Joan Donoghue, İsrail’e karşı geçici tedbirlerin gerekli olduğunu, çünkü “mahkeme nihai kararını vermeden önce Gazze Şeridi’ndeki felaket niteliğindeki insani durumun daha da kötüleşme riskiyle karşı karşıya olduğunu” söyledi. Zira İsrail’e karşı açılan davanın tamamlanması uzun yıllar alacak.
Mahkeme İsrail’e Gazze’ye yönelik askeri saldırılarını derhal durdurması veya ablukayı kaldırması yönünde açık bir talimat vermedi. Bunun yerine İsrail’e “Soykırım Sözleşmesi’nin II. Maddesi kapsamındaki tüm eylemlerin işlenmesini önlemek için talimat verdi. ABD ve İsrail buna dayanarak mahkemenin 26 Ocakta verdiği kararda soykırıma ilişkin bir tespitte bulunmadığı iddia etti.
Ancak, Mahkemenin kararının bu şekilde yanlış tanımlanması, mahkemenin Soykırım Sözleşmesi kapsamında İsrail’e yaptığı uyarı ve talimatları çarpıtmaya yönelik bir çabadır.
Zira UAD yargıçları, Soykırım Sözleşmesi kapsamında 15’e 2’lik bir kararla Gazze’de Filistinliler olarak tanımladığı “grup”a karşı İsrail’in aşağıdaki eylemleri durdurması ve engellemesi için emir verdi:
(a) Grubun üyelerini öldürmek;
(b) Grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar vermek;
(c) Grubun tamamen veya kısmen fiziksel olarak yok edilmesine yol açacağı hesaplanarak yaşam koşullarını kasıtlı olarak bozmak; ve
(d) Grup içinde doğumları engellemeye yönelik tedbirleri uygulamak.
Yani Mahkeme kelimenin tam anlamıyla İsrail’e Filistinlileri katletmeyi derhal durdurma emrini vermiş oldu ve
1) Soykırım Sözleşmesi kapsamında “Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin soykırım eylemlerinden ve ilgili yasaklanmış eylemlerden korunma hakkını” onayladı.
2) “Gazze Şeridi’ndeki felaket niteliğindeki insani durumun, Mahkeme nihai kararını vermeden önce daha da kötüleşme riskiyle karşı karşıya olduğunu” saptadı.
3) “İsrail’in, Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin karşılaştığı olumsuz yaşam koşullarına çözüm bulmak için acilen ihtiyaç duyulan temel hizmetlerin ve insani yardımın sağlanmasını sağlayacak acil ve etkili önlemler alması gerekiyor” dedi.
4) Ayrıca İsrail’e, soykırıma teşviki durdurması ve cezalandırması, Soykırım Sözleşmesi’nin kendi ordusu veya personeli tarafından ihlal edildiğine dair her türlü delili saklaması ve mahkemenin emirlerine uyulduğuna ilişkin bir raporu bir ay içinde sunması emrini verdi.
20 Aralık 2023 günü için Pastik Cerrahi Bölümü Uzm. Dr. Atakan Baş tarafından eksizyon için randevu verildi. Dermatolog Serkan Kalaycı’nın önerisi üzerine burun kenarındaki bazal hücreli karsinom eksizyon ile alınacak. Bu operasyonla ilgili olarak aşağıdaki sorularıma yanıt verilirse çok menun olacağım.
Lokal anestezi mi yapılacak, yoksa genel anestezi mi ?
Karsinom çıkarıldıktan sonra bölgeye doku eklemesi ya da nakli yapılması geekecek mi ?