Aşkın Gücü


Efendim 1970ler. Gazete ilanıyla başvurduğum büyük bir bankanın dış işler müdürlüğünde çalışıyorum, bir taraftan da üniversiteye devam ediyorum. Banka bünyesinde çalışan tüm personel, şefler ve müdürler dahil herkes sendikalı. Bir tek bankanın Genel Müdürü değil.
Sendika işveren gözetiminde kurulmuş bir sarı sendikaydı. Biz banka çalışanları üç beş arkadaş sendikanın gerçek bir sendikaya dönüşmesini istiyorduk. Bazı radikaller ise sendikayı tamamen dışlayıp sendika üyeliğinden ayrılmamızı ya da dışarıdan sol bir sendikayı banka bünyesine sokmayı öneriyordu. Ben buna “böyle bir bankada sarı da olsa yerleşik bir sendika olması hiç yoktan iyidir” diye karşı çıkıyordum. O mangalda kül bırakmayan solcu (!) radikallerden birinin babasının aşırı sağ bir partiye üye olduğu ortaya çıkınca bu haber personel arasında hemen yayıldı ve o grup dışlandı. Tabi tüm bu harala gürele olurken Şef Yardımcıları, Şefler, II. Müdürler, Bölüm Müdürleri ve memurlar herkes çok gergin ve iğne üstündeydi. Herkes birbirine espiyon gözüyle bakıyordu.


Derken 1974 Kıbrıs çıkarması oldu ve Genel Müdürlük bir deklarasyon yayınlayarak maaşların bir kısmının bazı vakıflara bağışlanmasını talep etti ve imza bildirgesi dolaştırıldı. Ben ve bankadaki yakın arkadaşım Ahmet “bu kararı sendikanın alması gerekirdi” diyerek maaşlarımızdan kesinti yapılmasını kabul etmedik ve imza vermedik. İmza kağıdını dolaştıran elemanın yüzündeki acı ifadeyi unutamadım: Bize iki vatan haini gözüyle bakmıştı.


Bu bardağı taşıran son damla olmuştu. Kısa bir süre sonra Dış İşler Müdürü Meşhut Ababay kırgın bir şekilde beni makamına çağırarak özel bir şirkette olsaydım işime derhal tazminatsız son verileceğini, ancak saygın bir banka olduklarından beni Kuledibi şubesine tayin ettiğini ve bu şekilde bana “yumuşak bir ceza” verdiğini söyledi. “Siz Galatasaray Lisesi mezunusunuz, bankamızdan Fransızca birinci derece dil ödentisi alıyorsunuz, İngilizceniz de var. Bu sendikal işlere neden karışıyorsunuz anlamıyorum” demişti. Ben sol jargonuma devam edince Meşhut “bir daha karşılaşacağımızı sanmıyorum” diyerek beni odasından sepetledi. Ahmet de Edirne şubesine tayin edilmişti.


Bu arada öğrendim ki ben kule dibine şutlanırken Meşhut da İzmir Şubesine, yardımcısı da Dolapdere’ye müdür olarak tayin ediliyormuş. Bu kuşkusuz Dış İşler Müdürlüğündeki huzursuzluktan dolayı yapılan bir “tenzili rütbe” idi.


Tayin edildiğim Kuledibi’de kambiyo bölümündeydim ve işler çok sıkıcıydı. Erenköy’de oturuyordum ve gidip gelmek de zor oluyordu. Derken şube müdürüne dilekçe verip Kadıköy şubesine naklimi istedim. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen nakil işlemim bir türlü gerçekleşmiyordu.


Bu arada şubedeki II. Müdür yolsuzluk yaptığı için müfettişler gelmiş, tüm evraklar didik didik taranıyordu. Fakat adam hiç oralı değildi. Eleri cebinde hiç bir iş yapmadan geziyor, fosur fosur sigara içiyordu. Beni Mason sanmış olmalı ki bir gün tokalaşırken lems işareti yaptı. Ben gülerek “ben Mason değilim Haris bey” dedim. Hiç bozuntuya vermedi: “Benim yerim hazır işten ayrılıyorum Erbağ bey” dedi. Bir süre sonra büyük bir holdingde işe başladığını duyduk.
İmdi Üsküdar Amerikan Kız kolejinden Maçka Maden Fakültesindeki konserlerde tanıdığım Jülide isminde bir arkadaş vardı. Son sınıftaydı. Bir gün antrakta konuşurken benim tayin sorunumu duyunca ilgilendi. “Ben halledeyim ister misin ?” dedi. Şaşırmıştım.
— Nasıl yani ?
— Benim sınıf arkadaşlarımdan biri senin bankandan çok yüksek mevkideki biriyle çıkıyor. Adam üstat Mason, üstelik evli barklı.
— Çıkıyor mu ? Hadi canım, adamın sevgilisi mi yani?
— Evet !
— Kim bu kız ben tanıyor muyum ?
—Tanıyorsun tabi, konserlere de geliyor ama ismini söylemem.
—Peki tamam nasıl yapacaksın ?
—Kıza söylemem yeterli
— Hadi canım
— E gör bak.
Aradan bir hafta kadar geçmişti ki sıcak bir öğleden sonra kambiyo servis şefimiz Ayten Morgül hayret dolu bir yüz ifadesiyle elindeki direkt telefon ahizesini sallayarak bana seslendi: “Erbağ bey bakar mısınız Kadıköy Şube Müdürü sizi arıyor.”
Servistekilerin hepsi ben dahil apışıp kalmıştık. Telefonu aldım:
— Alo buyrun efendim,
— Erbağ bey, merhaba ben Kadıköy Şube Müdürü Norayr Pideciyan. İzmir Şube Müdürü Meşhut Ababay beni aradı sizin bir tayin isteğiniz varmış. Öyle mi efendim ?
— E-Evet Norayr bey, ben….
— Ama maalesef kadromuz müsait değil efendim. Acaba sizi bir süreliğine Kalamış Şubemize alsak, sonra kadromuz müsait olunca sizi Kadıköy’e aktarsak acaba olur mu ?”


Ay ay ay… Yahu Kadıköy Şube müdürü direkt telefondan basit bir memuru arıyor, sizli mizli, efendimli mefendimli konuşuyor. Bu arada beni dış işlerinden sepetleyen Meşhut da devredeydi, ve anlaşılan talimat ondan geliyordu. O kadar afallamıştım ki biraz kem küm ettikten sonra kendimi toparlardım:
—Norayr bey ilginize çok teşekkür ederim ama ben bankada kalmayı düşünmüyorum, özel sektöre geçeceğim” dedim. Norayr uzun süre beni bu kararımdan vazgeçirmek için telefonda dil döktü ama ben kendisine içtenlikle teşekkür edip telefonu kapattım. Meşhut’a da teşekkür ve selamlarımı ilettim


Kambiyo servisindeki tüm elemanlar işi gücü bırakmış gözlerini dikmiş hayretle bana bakıyordu. Ben ise Pirüs zaferi kazanmış biri gibi şişinip pipomu yeniden ateşlemiştim. 1970li yıllarda kapalı alanlarda, otobüs, tren ve işyerlerinde sigara içmek yasak değildi. Ahhh ne güzel günlerdi onlar.
Sonra Jülide’yi aradım. Çok ısrar ettim ama ne kızın ne de o üstadı muhteremin ismini bana söylemedi. Belki de kendisiydi üstadı muhteremle mercimeği fırına veren… Ahh aşk sen nelere kadirsin !
(Öyküdeki tüm isimler, kişiler, olaylar, mahaller, ortamlar eski bir bankacının gerçek dışı, hezeyanları ve hayalleridir.)

Published by Erdag Duru

Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950. I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.

Leave a comment