Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  •  Haziran’da gerçekleşecek Galatasaray Pilavı  için  Galatasaraylılar Derneği (GS Cemiyet)  ve “En Vélocu” taifeyi şimdiden uyarıyorum: Sakın ha ! Sakın ola ki   geçen seneki rezillik ve bayağılık bu sefer tekrarlanmasın. O pedofil ve pornografik “En Vélo” şarkısı söylenmesin ve  tekrar “Galatasaray İlahisi” ya da  “Galatasaray Marşı” diye lanse edilmesin.  Kendinize gelin artık ! Çok istiyorsanız aranızda toplaşıp tepişerek söyleyin. Ancak marş söyleyecekseniz Tevfik Fikret’in “Millet Şarkısı” nı söyleyin. Tabi nefesiniz yetiyorsa. Anlaşıldı mı aslanım ? 

    NE OLMUŞTU ?

       2021 Haziran Pilavında paillarde, pedofil ve müstehcen bir şarkı  olan En Vélo “Galatasaray Marşı” ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GS Cemiyet  tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi, Youtube da iftiharla paylaşıldı.  Bu şamataya masada bulunan Fransanın İstanbul Başkonsolosu da katıldı. Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir  dönemde…  Sözleri bir daha anımsayalım:

    « En revenant de Paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    (Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)

    İmdi dikkat edersek   şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun  yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo  davranış, hem  tecavüz, hem de küçük bir kızın aşağılanması söz konusu.      Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan, açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren  ahlak dışı şarkılar   kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: O eski sözler yeni versiyonlardan çıkarılmış.  Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım.   Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.

    Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan söz eden bu şarkı   Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere,   istifalara  kulak asılmadı ve   video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı.    Ben bu durumu protesto edince bir sürü hakaret bana da yağdırıldı, telefonla arandım ve çenemi kapatmam istendi. Tabi ki geri adım atmadım ve bu skandalı her ortamda paylaşacağımı Cemiyet başkanı adına beni arayan   sınıf arkadaşıma ilettim: “O adama benden selam söyle bu konuda asla geri adım atmayacağım ve tepkimi sürdüreceğim” dedim. Sonunda, iş  çığırından çıkınca Haziran sonunda    istemeye istemeye yayından kaldırdılar.  

    Galatasaray Lisesinde 1960lı yıllarda okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı  Yetiştiricide ve Lisedeyken  büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini ve GS Cemiyeti kınıyorum.  Cemiyet   GSli kız kardeşlerimizden ve camiadan özür dilemek zorundadır.  Ve hemen.

  • 04.05.20224 Mayıs 2022

    Almanya’da yapılan bir araştırma, koronavirüs aşılarının yol açtığı ağır yan etkilerin resmi verilerden 40 kat fazla olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar aşı komplikasyonları konusunda harekete geçilmesi çağrısı yaptı. Almanya’nın önde gelen tıp fakültelerinden Berlin Charité’nin, koronavirüs aşılarının yan etkileriyle ilgili yaptığı araştırma, aşı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

    Prof. Dr. Harald Matthes yönetiminde bir yıldır sürdürülen araştırma, koronavirüs aşılarının yan etkilerinden kaynaklanan vakaların, Almanya’da aşıların güvenliğinden sorumlu kurum olan Paul-Ehrlich Enstitüsü’nün (PEI) kayıtlarındaki rakamlardan 40 kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

    Almanya çapında koronavirüse karşı aşılanmış 40 bin kişinin, aşının etkileri konusunda düzenli aralıklarla yanıtladığı sorulara dayanan araştırma, aşılı 1000 kişiden sekizinin ağır yan etkilere maruz kaldığını gösteriyor. PEI rakamlarına göre ise 1000 doz başına sadece 0,2 ağır yan etki bildirilmiş durumda.

    Alman kamu yayıncılık kuruluşu MDR’e konuşan Prof.Dr. Harald Matthes, sonucun İsveç, İsrail, Kanada gibi diğer ülkelerdeki rakamlarla örtüştüğünü ve şaşırtıcı olmadığını belirterek, aşı üreticilerinin kendi araştırmalarında da benzer sonuçlar çıktığını kaydetti. Matthes, çocuk felci, kızamık gibi geleneksel yöntemlerle üretilen aşılarda ağır yan etki oranının çok daha düşük olduğuna dikkat çekti.

    Aşılama sonrasında haftalar ya da aylar boyunca devam eden ve tıbbi tedavi gerektiren semptomlar “ağır yan etki” olarak sınıflandırılıyor. Kas ve eklem ağrıları, kalp kası iltihaplanması, bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonları, sinir sistemindeki rahatsızlıklar bu sınıfta yer alıyor.

    179 milyon dozda 500 bin ağır vaka

    Prof. Dr. Matthes, ağır yan etkiler dahil olmak üzere yan etkilerin genelde üç ila altı ay sonra azalmaya başladığını, hastaların yüzde 80’inin iyileştiğini, ancak bazılarının daha uzun sürebildiğini belirtti.  

    Almanya’da şimdiye kadar 179 milyon doz aşı uygulandığına işaret eden Matthes, “Almanya’da Covid aşıları sonrasında yaklaşık 500 bin vakada ağır yan etki görülüyorsa doktorlar olarak harekete geçmemiz gerekir. ‘Aşı karşıtı’ diye etiketlenmeden kongrelerde, kamuoyu önünde açık bir şekilde tartışmamız gerekiyor” dedi.

    “Aşı karşıtı” baskısı

    Ağır yan etkilere maruz kalan hastaların büyük çoğunlukla ciddiye alınmadığını ve yalnız bırakıldığını belirten Matthes, doktorların ya hazırlıklı olmadıkları ya da siyasi bir tartışmada taraf olarak görülmekten kaçındıkları için semptomları genelde aşıyla ilişkilendirmediğini kaydetti. Matthes, kendilerine ulaşan hastaların da etkin bir tedavi için aylarca kapı kapı dolaştıklarını anlattıklarını, bunun şüpheli vakaların resmi kayıtlara yansımıyor oluşunu açıkladığını belirtti.

    Almanya’da sağlık sigortası kurumu BKK Provita’nın Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Schöfbeck, Nisan ayında aşı yan etkileri konusunda sigorta kayıtlarıyla PEI rakamları arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu açıklamış ve ellerindeki verileri paylaşmak üzere PEI’den görüşme talep etmişti. Schöfbeck bu görüşmeyi gerçekleştiremeden “aşı karşıtı” olduğu suçlamasıyla görevinden alınmıştı.

    Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach da koronavirüs aşılarının yan etkisinin bulunmadığını savunarak aşı zorunluluğu getirilmesi girişimine öncülük etmişti. Ancak aşı zorunluluğuna dair Mart ayında Federal Meclis’e sunulan yasa tekliflerinin hiçbiri gerekli çoğunluğa ulaşamadı. Hükümet, sonbaharda yeni yasal düzenleme girişiminde bulunacağının sinyallerini veriyor.

    Uzun Covid semptomlarıyla örtüşüyor

    Uzun Covid hastalığından bilinen pek çok semptomun aşı yan etkileriyle örtüştüğüne dikkat çeken Matthes, uzmanlaşmış kliniklerin aşı komplikasyonlarına maruz kalan hastalara da açılması gerektiğini vurguladı. Nöroloji ve kardiyolojinin yanı sıra kan yıkama (aferez) konusunda tecrübeli olan yoğun bakımlar ve diyaliz merkezlerinin de tedaviye dahil olabileceğini belirten Matthes, aşı komplikasyonlarına karşı etkili tedavi geliştirmeye çalıştıklarını kaydetti.

    Prof. Dr. Matthes, sorunun ana nedeninin vücudun kendi hücrelerine karşı geliştirdiği antikorlar (otoantikorlar) olduğunu belirterek “Sıklıkla sorunun nedeni, hastanın kanında çok fazla otoantikor bulunması. Bu nedenle öncelikle hangi otoantikorların ne sayıda var olduğunun bilinmesi gerekiyor… Teşhis konduğunda, fazla antikorların, bağışıklık sistemi ilaçla baskılanarak ya da özel kan yıkama yöntemiyle kandan uzaklaştırılması gerekiyor” dedi.

    (DW’nin bu haberini Facebook’ta paylaştığım için 2 gün hesabım donduruldu)

    Kaynak: https://www.dw.com/tr/almanyada-aşının-yan-etkileri-tartışılıyor/a-61685295?fbclid=IwAR0ClS9nNoiqNn1Pav6BrrXdw9sIBcDN4-lq1kas_MSchahhBC32z_Ej7OU

  • Tarihin hiçbir döneminde Galatasaray Spor Kulübü Derneği (GSKD) ve GS kurumları böylesine acınacak ve çirkin durumlara düşmemişti.

    Süper ligi ortanın altında 13.cü bitiren başarısız Galatasaray’ın Başkanı, Yönetim Kurulu ve Divan kurulu üyeleri sonunda birbirine girdi.   Suçlamalar, tehditler, raporlar, yasal işlemler  havada uçuşuyor. Futbol ve spor unutuldu.

    Ne oluyor ?  Olan sanırım şu: Artık “kol kırılır yen içinde” kalır   zihniyeti yürümüyor.

    Kimseyi desteklemiyorum ve kimseye işaret falan da göndermiyorum. Ama Burak Elmas’ın Başkan olması içerde yıllardır birikmiş bu cerahat ve pisliğin patlamasına yol açtı.  Işıtan Gün’ün hazırladığı rapor da medyaya açıklanınca  kıyamet koptu.

    “Galatasaray’ın birleşmeye niyeti yok. Bunu gördüm. Galatasaray hizmet etmeyi değil, nefreti birleştirdi”

    diyor Burak Elmas…

    Galatasaray Başkanının sözleri bunlar… Evet acı sözler ve acı gerçek işte bu. Galatasaray’da nefret egemen oldu. Sanırım o nefretin kökeninde   bir türlü paylaşılamayan bir Galatasaray Hanı Yağma’sı (Yağma Sofrası) var. Fikret’in o ünlü şiiri Galatasaray  için de geçerli.

    İnanamıyorum… Sanki kötü, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir karabasanın içindeyim. Ben 1961’de Galatasaray Lisesine girdim. 1971’de mezun oldum. İki sene çaktım ama hiç şikayetçi değilim. Ankara’ya gitme söz konusu olunca hemen 1972’de  Hasnun Galip’e çat kapı gidip GSKD’ye üye oldum. 2003’te   Divan Üyesi seçildiğim resmi bir yazıyla bildirildi. Ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. İlk toplantılara büyük heyecanla gittim. Ama sonradan özel nedenlerden dolayı   gidemedim. Galatasaray Üniversitesi yangınından sonra sürekli olarak GS kurumlarındaki sorunlara ve çürümeye dikkat çekmeye çalıştım ama kulak asan olmadı. Dışlandım, hakaret mesajları ve telefonlar geldi. Kabak tadı verdiğim ve çenemi kapatmam gerektiği  bildirildi. Bunları sosyal medyada paylaştım. Ne desem artık bilemiyorum.

    Başkan Burak Elmas (1974 doğum.ta.) Avusturya Lisesi mezunu, Başkan adayları Eşref Hamamcıoğlu (1954), Metin Öztürk (1961) ve Fırat Develioğlu (1964) ise Galatasaray Lisesi mezunu.

    “Galatasaray’da olan tek şey var. İktidar olmayı iradesi. Herkesin iktidar olma iradesinin olduğu bir ortamda da birleşmek çok zor.    Galatasaray’da bir fikir mücadelesi olacak. Üyelerimizden hangi fikir daha kuvvetli destek alırsa   o fikir Galatasaray’da devam edecek”

      diyor Burak.  Umarım bir fikir mücadelesi olur. İmdi, 72 yaşında gelmiş bir  Galatasaray mezunu ve eski bir Divan Üyesi olarak   bir çağrı ve uyarıda bulunmak istiyorum:

    Mücadele edin ama centilmence, nezaketi elden bırakmayın. Barışın   ve hoşgörülü olun. Ama hiçbir şeyi de uzlaşıp hasır altı etmeye kalkmayın. Bir Galatasaraylı bir başka Galatasaraylının düşmanı olabilir mi ? Saygın ve olaysız bir seçim olsun. Aksi takdirde    kayyum da atanır, seçimler iptal de olur, yeni yasaya göre şirketleşen kulüpler yabancılara da satılabilir ki gidişat onu gösteriyor. Benden uyarması. Keyfiniz bilir aslanım.

  • AMERİKAN MARSHALL YARDIMI LOGOSU

    Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından birinci derecede sorumlu olan İttihat ve Terakki  Cemiyetinin (İTC) masonik bir örgüt olduğunu herhalde bilmeyen yok değil mi ? Almanya’nın dolduruşuyla savaşa giren İTC Osmanlı’nın yok olmasına yol açmış,  İTC de yok olmuş, ama Localar hala varlıklarını sürdürmektedir.  Bu   traji-komik bir paradoks değil mi ?

     Üst yönetimi Masonlardan oluşan   İTC 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla siyasal bir partiye dönüşmüş, 1912 yılında   iktidar olmuştur.  İTC’ye ilk başta üye olan   Mustafa Kemal’in de Mason olduğu,  daha sonra ayrıldığı iddia edilir. Olabilir ya da olmayabilir. Sonuçta Atatürk İttihatçılar  ve Masonlar ile yollarını ayırmıştı ve partiye karşı eleştirileri şöyleydi:

    1. Cemiyet gizli bir komite kimliğinden sıyrılmalı ve  çağdaş bir siyasal parti haline gelmelidir.
    2.  Ordu siyasetten kesinlikle   çekilmelidir.
    3. Cemiyet ile Masonluk arasındaki ilişki kesilmeli,   tüzüğünden  masonik biçimsel kurallar çıkartılmalıdır.
    4. Devlet işleri   din işlerinden ayrılmalıdır.

     Çanakkale zaferine rağmen, I.ci Dünya Savaşının korkunç bir yıkım ve yenilgiyle sonuçlanması   600 yıllık Osmanlı imparatorluğun sonu olduğu gibi İttihatçıların da    sonu olmuştur.     İTC Hükümeti istifa ettikten sonra   yöneticileri      Talât, Enver ve Cemal Paşalar 3 Kasım 1918 gecesi  bir Alman      denizaltısıyla İstanbul’dan gizlice Odessa’ya kaçmışlardır. [1]        

      İTC liderlerinden Talât Paşa 15 Mart 1921 Berlin, Cemal Paşa 22 Temmuz 1922’de Tiflis’te  Ermeni  teröristlerce  öldürülmüştür. Enver Paşa’nın ise 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’da Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldüğü ileri sürülür. [2]

    Mustafa Kemal  Atatürk, Cumhuriyeti   kurarken yeni rejim için sakıncalı  bulduğu   İttihatçı kalıntılarını, şeriatçıları, tarikatları  ve Mason cemiyetinin    ortadan kaldırılmasını bir zorunluk olarak görmüştür.   1926 yılındaki İzmir suikastı girişiminde İstiklâl Mahkemesince suçlu bulunan    İttihatçılar cezalandırılmış ve örgüte karşı geniş bir tasfiye operasyonu gerçekleştirmiştir. 1935 yılında ise Atatürk’ün emriyle tarikat, tekke ve zaviyelerle birlikte Localar da kapatılmıştır.

    LOCALARIN AÇILIŞI VE AMERİKAN MARSHALL YARDIMI

    Ancak, Atatürk’ün   kapatmasına rağmen yerine geçen İnönü Locaların yeniden açılmasına izin verecektir. 5.2.1948’de   açılış ve kuruluş için başvuruda bulunan Mason dernekleri tüm ülkede yeniden faaliyete geçmişlerdir.   Sonuçta Osmanlı batmış ama Localar tekrar açılmış ve   Türk siyasetinde, sosyal kurumlarda ve iş dünyasında yeniden etkin olmuşlardır.

    1948 yılından sonra Atatürk ve Atatürk devrimlerine ihanet süreci adım adım gelişmeye başlamıştır. Locaların faaliyete geçmesiyle   eş zamanlı olarak 3.4.1948’de   Cumhurbaşkanı İnönü’nün oluru ile Amerikan Marshall Yardımı başlamıştır. İlk iş olarak İnönü Türkiye’deki uçak fabrikalarını kapanmaya zorlayacak ekonomik yaptırımları yürürlüğe koymuştur. 10.6.1952  tarihine kadar sürecek Marshall yardımı süresince Türkiye’ye 140milyon   hibe, 85 milyon   borç olmak üzere toplam 225 milyon dolar  ödenmiştir. 1950 yılında İnönü’den devraldıkları  uydulaşma politikasını   Celal Bayar-Menderes hükümetleri ve ondan sonrakiler başarıyla sürdürmüşlerdir.

    18.2.1952’de Cumhurbaşkanı Bayar’ın imzasıyla Türkiye NATO’ya girmiştir.  Arkası zaten çorap söküğü gibi gelmiş, ABD kökenli diğer masonik örgütler, vakıflar, hayır cemiyetleri de Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Rotary 1954, Lions 1963’te faaliyete geçmiştir.

    İmdi şu soruyu sormak gerekiyor:  İktidarı ele geçirip Osmanlının yıkılması neden olan Localar ve benzeri masonik örgütlerin Türkiye’de tekrar faaliyete geçmesi, ortalıkta cirit atması ve hemen hemen her kuruma sızmalarına nasıl izin veriliyor, nasıl göz yumuluyor ?  Madem bu dernekler, kurumlar   ülke için  çok iyi ve faydalıydılar da o zaman Atatürk neden hepsini aynı sepete doldurup tekke, dergah, zaviye ve tarikatlarla birlikte Locaları da 1935 yılında kapattı ?  Demek ki Atatürk bunların arasında bir fark görmüyor, hepsini  tek bir kategorik olumsama içinde görüyordu. Umarım bu dernekler ve örgütler Osmanlı gibi Türkiye’nin yıkılmasına neden olmazlar. Ne dersiniz ?  


    [1] Bu son kongrede, İTC’nin yurt içinde kalan yöneticileri, Yenilenme Partisi (Teceddüt Fırkası) adlı   bir parti kurarak etkinliklerini sürdürmeyi denedilerse de  yenilenme olmamıştır.  Partinin yöneticileri arasında Yunus Nadi,  Tevfik Rüştü gibi isimler yer alıyordu. 1919 yılında   Divanı Harpte yargılanan İttihatçılar  Malta’ya sürülmüş olup içlerinde Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Ali Fethi (Okyar), Rauf (Orbay), Hüseyin Cahit (Yalçın), Halil (Menteşe), Mustafa Hayri (Ürgüplü) gibi yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli kişileri bulunmaktaydı.

    [2] İttihatçılar  1921’de  sürgünden döndükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında     önemli roller üstlenmişlerdir.  Atatürk ve Lenin’in yakınlaşması  ve  Türk-Sovyet  hükümetlerinin  anlaşması üzerine SSCB’nin Enver  Paşa  ve yandaşlarını  ortadan kaldırdığı     iddia edilir.   Enver’in   SSCB’ye karşı      şeriatçı bir ayaklanmaya  destek vermek   üzere Türkistan’a gittiği ve orada  Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken 4.8.1922’de öldüğü bilinir.  İki ay sonra  1.10.1922’de TBMM’nin   saltanatı kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sona ermiş olur.

  •  20.4.2022 tarihinden itibaren ARTE TV kanalında yayımlanmaya başlayan “Antisemitizm’in Uzun Tarihi” (The Long History of Antisemitism) adlı dizininin  –özellikle son bölümü izlendiğinde– asıl amacın Siyonizm karşıtlığının  Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlamaya çalışmak olduğu anlaşılıyor.      Dört bölümden oluşan   dizinin  Holokost’u istismar ederek duygu sömürüsü ve mağduriyet edebiyatı yapmak,  İsrail’in Batı medyası tarafından görmezden gelinen   işgal, etnik temizlik, saldırganlık ve sistematik-demografik katliam politikalarını kamufle etmek ve İsrail’deki Apartheid rejimin propagandasını yapmak üzere hazırlandığı anlaşılıyor. ARTE’nin Apartheid bir devletin propaganda aracına dönüşmesi utanç verici ve çok tehlikeli bir gidişat.

     IRKÇILIĞI ELEŞTİRMEK YASAL BİR SUÇ OLDU !

    Irkçı bir doktrin olduğu BM kararıyla kesinleşmiş  olduğu halde Siyonizm’i eleştirmek başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde artık yasal bir suç olarak kabul ediliyor. [1] Macron’un deyimiyle Siyonizm’i eleştirmek (Anti-Siyonizm)    Antisemitizmin yeni bir türü “Neo-Antisemitizm” olarak görülüyor.

     Böyle akıl dışı uçuk iddialarda bulunmak, bu bağlamda yasalar çıkartmak ve     dünya çapında yoğun bir propaganda yürütmek, Holokost yerine İbranice “Şoah” kelimesinin kullanılmasında ısrar etmek dünyanın aklını yitirdiği, mantıksal ve entelektüel bir kaosa sürüklendiğinin göstergeleri.

    5.12.2019 tarihinde böyle bir yasanın Fransız parlamentosunda kabul edilmesi üzerine 127 Yahudi akademisyenin Macron’a karşı yayımladıkları deklarasyonu özet olarak bir kez daha anımsatıyorum:

    “Yahudi tarihi  konusunda uzman olan   biz Yahudi akademisyenler     bu  yasaya karşıyız.    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz.     Ancak, bu  yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır.     Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor,   Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor.    Holokost kurbanı birçok insan Anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin   çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir.  Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Anti-Siyonist   olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler     yasadaki   ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı  bulduklarını, zira  ülke nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.

     Çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  bu tür yasalara karşı çıkmışlardır.  Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden kurgulanarak  İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekmişti. Ama kimim umurunda ?

      Allah tarafından seçilmiş bir İbrani aşireti ve güya kutsal olduğu iddia edilen bir soy, bir etnik grup, bir ırk tarafından yönetilmek ve güdülmek istemiyorsak, bu saçma sapan Tevrat masallarına,  bu akıl almaz korkunç gidişata ve uygulamalara sonuna kadar ve şiddetle direnmemiz gerekiyor.  O zaman   BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demeliyiz.  Hem de çok geç olmadan…


    [1] 10 Kasım 1975 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Siyonizm’in   “ırkçılık ve ırksal ayrımcılık” olduğunu   3379 sayılı kararıyla kabul etmiştir. Bu bağlamda Siyonizm   Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırkçı apartheid ve sömürgecilik rejimi  ile   eş tutulmuştu. Salt Yahudi ırkını kapsayan  ırkçı-dinci bir ideoloji olan Siyonizm Nazizm’in kippalısıdır. Gamalı Haç’ın yerini Magen yıldızı almıştır.

    BM’nin bu kararı     uluslararası kuruluşların ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemine   karşı hazırlamış  somut rapor  ve   belgelere dayanıyordu.    Bu   belgelerde     Siyonizm’in, belli bir ırkın üstünlüğünü  temel alan  bir doktrin  olduğu, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanıyor,  dünya ülkelerinin bu tehdide karşı ortak tavır sergilemesi için çağrı yapılıyordu.

     Bu karara 72 ülke evet  , 35 ülke hayır oyu vermiş, 32 ülke ise çekimser kalmıştı. Evet oyu verenler arasında Türkiye, SSCB, Çin, Küba, Arnavutluk, Brezilya, Bulgaristan,  Çekoslovakya, Macaristan, Meksika, Portekiz, İran ve  Arap ülkeleri vardı   Avrupa ülkelerinin çoğu hayır oyu vermişti.  .  

      ABD,  BM’nin   bu karar ile  Sovyetler Birliğinin Amerika’ya saldırdığını iddia edecek kadar kendini kaybetmiş,      kararın antisemit,  ahlak dışı     olduğunu,     siyah, kahverengi ve beyaz Yahudilerin olduğunu,  Yahudi dinine herkesin geçebileceğini,  üstelik   Yahudilerin bir ırk olmadığını  iddia etmişti.

  • GSK, GSÜ, GEV, GSD, GSL gibi kurumlardan oluşan Galatasaray topluluğunda son dönemde iyice su yüzüne çıkan kaos, çatışma, skandal ve yolsuzlukları önlemek ve çözüm bulmak amacıyla –her şeyin üstünde ve her tür baskıdan uzak — bağımsız bir  onarım (tahkim) heyeti kurulması gerektiği kanısındayım. Sosyal adalet ilkeleri, evrensel insan  hakları ve Galatasaraylı sessiz çoğunluğun korunması temelinde kurulacak ve camiada radikal bir devrim gerçekleştirecek bu yapının adı “Bağımsız Galatasaray Onarım  Kurulu” veya benzer uygun başka bir ad olabilir.  Kurulun ana hedef, eylem, misyon ve vizyonu  hakkında  kabaca bir   fikir vermesi bakımından ben bazı önerilerde bulundum. Bu önerilerimin taslak olduğuna bir daha vurgu yapıyorum. Eksik ve yanlış yerler kuşkusuz vardır. Ben hukukçu değilim. Ama gönlümden geçen düşünceler bunlar:

    •  Öncelikle  aidatlarını ödemediği gerekçesiyle GSK’den toplu halde atılmış olduğu ileri sürülen yaklaşık 2.000 üye – varsa eğer ve sayı her ne kadar ise-  tekrar üyeliğe alınacaktır.
    • Bu üyeler  hangi dönemde atılmışsa o dönemdeki yönetimler üyelerden teker teker yazılı olarak özür dileyecektir.
    • Bu üyelerin aidat borcu varsa silinecektir veya onların borcu onları üyelikten atan yönetimlerden tahsil edilecektir.
    • Üyelikten toplu olarak atılmış olanlar bundan böyle hiçbir şekilde üyelik aidatı ödemeyecektir.
    • 65 yaş üstü üyeler aidattan muaf olacak ve bu bağlamda gerekli tüzük ve yönetmelik değişikliği 1-4 maddeleri kapsayacak şekilde değiştirilecektir.
    • GSK’nın bu duruma gelmesine yol açan yönetimlerin ve yöneticilerin bir daha hiçbir şekilde seçimlerde aday olmasına, seçilmesine veya dolaylı ve dolaysız olarak Galatasaray camiasının hiçbir kurumunda yönetime gelmesine izin verilmeyecektir.
    • “En vélo” skandalına yol açan GSD yönetimi de bu kapsamda değerlendirilecektir.
    • Söz konusu  Kurulun yapısı, çalışma  yöntemleri, sekretarya, eksperler, uzmanlar,  bilirkişi vs   bu konularda deneyimli, hiçbir masonik derneğe üye olmayan “vicdanı hür, fikri hür” Galatasaraylılar tarafından belirlenecek ve  üyeler onların arasından seçilecektir

  • KUDÜS’TEKİ APARTHEID DUVARI

    (Avdet: Dönüş, geri gelme; İng: Advent; Fr: Avènement)

    İsrailli tarihçi Prof. Shlomo Sand 2008’de yazdığı “Yahudi halkı nasıl icat edildi” kitabında İsrail’deki devlet düzeninin demokrasi değil,  “etnokrasi”  olduğundan söz eder. Yani belli bir etnik grubun, ya da ırkın egemen olduğu bir sistem. Oysa,   2018’de “Temel Yasa” nın İsrail’de yürürlüğe girmesiyle   etnokrasi “Jews/non-Jews” ayrımının net bir şekilde yapıldığı ve   Yahudi ırkından gelenlere özel ayrıcalıkların tanındığı   apartheid   bir    yönetime dönüştü.  

    İsrail’in Anayasası olarak    Knesset’te kabul gören   bu yasaya göre “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar”   ayrımı net ve açık bir biçimde yasada yer aldı. Temel Yasa, İsrail’i “Yahudilerin tarihsel anayurdu” olarak tanımlıyor ve “Yahudilerin   ülkenin kaderini tayin etmede özel  ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.

    Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren  bu yeni düzenin   yerel halk üzerindeki baskı ve  sindirme      politikalarını analiz etmiş ve   kapsamlı bir raporu 1.2.2022 tarihinde  yayımlamıştır. Rapor   bölgesel parçalanma;  Apartheid ve  denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi;  ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma uygulamalarını içeriyor. Örgüt, İsrail’deki  düzenin   Apartheid  olduğu sonucuna varmış,   bu  insanlık dışı düzene     son verilmesi için   uluslararası toplumu bu   ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.

    Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum.  Zira, görünen  ve  anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık   tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği      bu        Apartheid-Siyonist sistem    yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir.  Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir.  Bunun işaretlerini Bush’un 2008’deki vaazında (!),  5.12.2019’da  Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi yasal   suç sayılmasının Fransız Meclisinde kabul edilmesinde,  Zelenski’nin Ukrayna’yı Büyük İsrail yapma hayallerinde görmekteyiz:  

    BUSH’UN VAAZI !

     George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki   kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk  adımlarından biri  olmuştu.   15 Mayıs 2008’de   Bush’un   İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te  verdiği vaazın (!)     özeti şöyle :

    “Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael [1]   için   vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı      Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de   peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin,  Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”   

      İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti.    Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor.   Ağlama Duvarına dokundum,   dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın   bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor.  İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. [2]

     Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir  milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere   ışık olan modern bir toplum  kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz.  Allah sizleri kutsasın.”

    SİYONİZMİ ELEŞTİRMENİN ANTİSEMİTİZM OLARAK KABUL EDİLMESİ

    Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi suç sayılması  önerisi  bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5.12.2019 tarihinde parlamentoda kabul edilmişti.   Macron’un   partisi   (LREM) tarafından yapılan teklifin kabul edilmesiyle, Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) Antisemitizm tanımlanması  da onaylanmış oldu.   Fransız parlamentosu Antisemitizm tanımını Siyonizm karşıtlığını da kapsayacak şekilde genişletti. Böylelikle siyasal ve ırkçı bir doktrin olan Siyonizm bu yasayla korunmaya alınmış oldu. Akademisyenlerin tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri ve yayınladıkları bildiri   özetle şöyle:

    “Yahudi tarihi  konusunda uzman olan   biz Yahudi akademisyenler     bu  yasaya karşıyız.    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz.     Ancak, bu  yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır.     Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor,   Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor.    Holokost kurbanı birçok insan anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin   çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir.  Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetine işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Antisiyonist   olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler   ayrıca yasa tasarısındaki   ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı  bulduklarını, zira  ülke nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.

    ZELENSKİ VE AVRUPA BİRLİĞİNİN HEZEYANLARI

    Bu bağlamda en son gelişme 7.4.2022 günü   Zelenski’nin  -durup dururken-  Ukrayna’nın savaş sonrası  “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu.  Önce Macron,  sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın 10.4.2022’de; Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının 13.4.2022’de Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi   bu yeni Apartheid-Siyonist  düzenin   somut  belirtileri olarak yorumlanabilir.  Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:

     “Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak.  ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız.      Halkımız bizim büyük   ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine  özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.

    Bu söylem   “Büyük İsrail” olmayı düşleyen Zelenski’nin de  Siyonistler ve Bush gibi  İbrahim, Musa ve Davut’a verilen tanrısal vaat ile İsrail’in  kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir.  Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal bir devlettir.

    Oysa,   gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin   tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin Apartheid-Siyonizm ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. O nedenle bu yeni süreçteki olası gelişmeleri a priori   öngörmeye çalışmamı bambaşka  ve akıldışı   bir dünyanın insanlığa dayatılmakta olduğu yolunda bir uyarı olarak kabul edin,  komplo teorisi olarak yorumlamaya kalkışmayın.   Anlaşıldı mı ?

    Tüm bu   cinnet,  patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında Apartheid İsrail’de şu an yapıldığı gibi ABD ve Avrupa Birliğinde   salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının  ters yüz    edilerek Yahudilerin  Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu ve ırkın korunması gerektiğinin   Hristiyanlara ve   tüm uluslara kabul ettirilebileceği;  onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek  her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği;     Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır  hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını   göz ardı edemeyiz.   Dünyaya büyük değerler kazandırmış bir ulus nasıl ki toplumsal bir psikoza kapılarak Nazilerin peşinden gitmişse, aynı şekilde insanlık da bu Nazi  taklidi Apartheid-Siyonistlerin peşinden gidebilir.

    HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA

    Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını  iddia etmek veya  araştırmak yasa dışı   nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görmekte,   bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır.   Bugün  14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan  ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır.      Bu kafileye en son 12.4.2022 tarihinde Kanada da katılmaya karar verdi.  Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Holokost Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.  

    Oysa,    çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır.  Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek   İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?

    İşte o zaman Tevrat’ta yazdığı gibi  goyimler    “seçilmiş millet” e boyun eğmek zorunda kalacak;  Yahudi ırkından gelenler sanat, müzik, medya, mizah, çizgi roman, çizgi film, sinema, siyaset, din, eğitim, tıp, bilim vs  her alanda yüceltilecekler -hatta  toptan   VIP statüsüne bile alınabilirler-  diğer uluslar onlara hizmet edecektir. Kuran ve Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. Ve yine mesihsel ve Evanjelik hezeyanların kehaneti doğrultusunda   Yeruşalim’e 3. Tapınak inşa edilecek, “daimi yakılan takdime” ve kurban kesimi başlayacak. Kurban kesimi Maşiyah gelene kadar sürecek ve sonunda insanlık Yakup’un (İsrail) yolundan gidecektir. [3]  Tevrat’ta yazdığı gibi

    “Çok  milletler gidecekler, ve diyecekler: Gelin, ve RABBİN dağı Siyon’a, Yakup’un Allahının evine çıkalım; ve kendi yollarını bize öğretecek, ve onun yollarında yürüyeceğiz. (…) 23 Kadiri mutlak RAB Siyon Dağı’nda ve Yeruşalim’de  (Kudüs) saltanat sürdüğü zaman…” (Tevrat – İşaya 2:3, 24:23)

    Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler  kamuoyunu ve  insanları büyük ölçüde böyle bir ortama hazırladılar, herkes de bu  kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor.  Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde.   Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak.  Dünyanın ve insanlığın bu hale gelmesi istemiyorsak o zaman   BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…


    [1] Yeretz Yisrael İbranice “Kutsal topraklar İsrail” anlamına gelir. Fanatik Siyonistlerin sloganı olan bu  söylem Tevrat’tan alınmış olup  ve İsrail’in en geniş  sınırlarını gösteren bir Yahudi devleti kavramına işaret eder. Nil nehrinden Fırat’a ve Anadolu içlerine kadar uzanan topraklar bu kapsamdadır.

    [2] Masada Bush’un  iddia ettiği gibi kahramanlık destanının yazıldığı bir yer değildir. Şeriatçıların topluca intihar ettiği bir yerdir. Şair İzak Lamdan 1926 yılında yazdığı “Masada” adlı şiirde Kudüs’ün Roma tarafından MS 70 yılında fethedilmesinden sonra Masada kalesinde    Zelot tarikatçıların teslim olmaktansa toplu intiharı seçmelerini kahramanca direniş olarak yorumlamıştır.   Roma egemenliğinde olan Yahuda Eyaletinde  şeriatçı ve fanatik  Zelotlar   MS 66’da   Roma’ya karşı ayaklanmıştı. Zelotlar’a göre Yahudi olmayan herkes “düşman” ve “kafir” olup ölüme müstahaktı. Lamdan’ın  “Bir daha asla Masada  düşmeyecek”  dizgesi  zamanla Siyonist  bir slogana dönüştü.    Aşırı sağcı   terörist lider   ve Musa şeriatını savunan haham Meyir Kahane 1968’de yayımladığı manifestosunda bu söylemi kullandı: Yahudilerin bir daha asla     kuzu gibi ölmeyeceklerini, ellerinde silahla savaşacaklarını ve her Yahudi’nin silahlanması gerektiğini belirtti.      Siyonist  örgütler Kahane’nin tüm dünyaya   meydan okuyan savaş çağrısını   ırkçılığa karşı barışçıl bir slogan gibi pazarladılar. 

    [3] Tevrat’ta Yakup’un adı Allah tarafından “İsrail” olarak değiştirilir: “Ve Paddan-Aram’dan geldiği zaman, Yakup’a Allah yine göründü, ve onu mübarek kıldı. Ve Allah ona dedi: Senin adın Yakup çağırılmayacak, fakat adın İsrail olacaktır; ve onun adını İsrail koydu.” (Tevrat Yaratılış 35: 9-10)

  • 7.04.2022 medya haberlerine göre Galatasaray’da seçim kulisleri devam ederken  beklenmedik bir gelişme yaşandı. GS Divan Kurulu,  Başkan Burak Elmas’ın bağımsız denetim şirketine yaptırdığı menajer komisyonlarına dair araştırma ve yönetici Işıtan Gün’ün   yaptığı çarpıcı açıklamaları inceleme kararı aldı. Divan Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada üyeler tarafından dile getirilen bazı açıklamaların incelenmesine karar verildiği ve bir araştırma komisyonu oluşturulduğu ilan edildi.

    Komisyona, Divan Kurulu Başkanı Aykutalp Derkan başkanlık edecek. Ekipte, eski yönetici İbrahim Ziyal ile birlikte Sonay Kale, Ayhan Özmızrak ve hukukçu üye Mehmet Dedeoğlu bulunacak. Bu komisyon, söz konusu iddiaların olduğu dönemde görev almış tüm profesyonellerin ve yöneticilerin bilgisine başvurmak üzere çağrıda bulunacak. Elde edilecek rapor, Divan Kurulu toplantısında üyelere açıklandıktan sonra yeni yönetime teslim edilecek.

    Elmas, Divan Kurulu’na gönderdiği yazıda bu araştırmaya destek olacağını ve gerekli belgelerin gönderileceğini açıkladı. Galatasaray Kulübü’nden bugün yapılan açıklamada ise Başkan Burak Elmas’ın 2015-2022 arasındaki sözleşmelere, 51 oyuncu transferinde 66 menajere ödenen yaklaşık 40 milyon Euro’luk komisyonun belgeleri Divan Kurulu’nun oluşturduğu komisyona gönderileceği duyuruldu.

    Kuşkusuz tüm bunlar umut verici  gelişmeler. Ancak, yeterli değil ve umarım bozacının şahidi şıracı öyküsüne dönüşmez. Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaraylılar Derneği, Galatasaray Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi için de ayrı komisyonlar kurulmalı ve ortalıkta dönen iddialar mercek altına alınmalıdır. Ben ve bazı arkadaşlar bu sorunlara sosyal medyada dikkat etmeye çalıştık ama hakaret, alay, tehdit ve trollerin saldırısına uğradık. Maçoluk, kibir, höt zöt  ve “kol kırılır yen içinde kalır” kafası terk edilmelidir. Galatasaray’ın kurumlarını bu hale getiren o kafadır.

    GEV’in madalya dağıtımında yaptığı ayrımcılık, GSÜ yangını, mescit ve GS İmam Hatip Okulu, GSD 2021 Pilavındaki “En Vélo” Youtube skandalı, GSL’de kız öğrencilere taciz iddiaları mercek altına alınmalı ve araştırma komisyonları kurulmalıdır. Ve hemen ve derhal. Benzer olayların tekerrür etmemesi için bu elzemdir. Hiçbir kurum hesap vermekten kaçamaz ve kaçmamalıdır. Başka bilenmeyen sorunlar varsa onlar da gündeme getirilmelidir. 

  • Mark Zuckerberg ve  adamları   Facebook’u sanal bir internet   hapishanesine, dijital bir korku evi, ya da daha kötüsü Nazi toplama kamplarına benzer bir   yapıya  dönüştürmeyi sonunda başardılar. Evet, bir üye olarak kendimi sanki bir Nazi toplama kampının   cehenneminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Peki tüm bunlar nasıl oldu ve Facebook bu noktaya nasıl geldi ?

      17 Eylül 2019 tarihinde  içlerinde hukukçu, gazeteci ve eski siyasetçilerinde bulunduğu 20 kişiden oluşan “Facebook Yüksek  Yargı  Mahkemesi” (Facebook Supreme Court)  kuruldu. FYYK’nin misyonu, Facebook’un daha önceki     yönergelerini değiştirmeyi, yeni topluluk standartlarını tanımlamayı, üyelerin paylaşım ve faaliyetlerini  denetlemeyi  kapsamaktaydı.  İyi de ülkelerin yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve hukuk kuralları dururken internet sitelerinin   kendi başlarına buyruk  “Yüksek Yargı  Mahkemesi” gibi   kurumlar oluşturması  mantıklı mıdır ? Yani ayrı bir hukuk, devletler üstü   yasalar ve kurallar düzeni mi doğuyor ?   

    Derken  8 Aralık 2019’da Covid-19  salgını patlak verdi ve tüm dünya 9/11 olaylarındaki gibi, bu kez ikinci bir kaotik sürece girdi.  Dünya Sağlık Örgütünün salgının başladığını  doğrulamasından   sonra tüm özgürlükler, seyahat hakkı, haber paylaşma özgürlüğünü kısıtlayan    küresel bir baskı ve sansür  dönemi başladı. Özellikle virüsün laboratuvarlarda üretildiği, salgın ve aşıların dünya nüfusunu azaltmak için kullanılacak kitle imha silahları olduğu yolunda  sakıncalı (!) ve toksik (!) açıklama ve eleştirilerde bulunan araştırmacılar, bilim   ve tıp  insanları komplocu olmakla suçlandı ve birçoğu meslekten ihraç edildi.[1]

    Covid 19 ile ilgili   sakıncalı (!) ve toksik (!) olarak etiketlenen haberlerin paylaşımı   Facebook, Youtube, Whatsapp ve Google tarafından sansürlendi ve engellendi. Bu tür haberlerin yalan ve komplo teorisi olduğunu   iddia ettiler, haberleri  yayımlayanlar tehdit edildi, paylaşımları gizlice silindi, web siteleri ve bloglarına giriş engellendi,  sitelere girip bakmak isteyenler “Dikkat: hassas içerik-bu siteye girmeyin” veya “bu siteye girerseniz kredi kartı bilgileriniz veya kişisel hesaplarınız çalınabilir” gibi sahte ve  yalan tehdit ve uyarılarla karşılaştı.  [2]

    FACEBOOK’UN ÜYELER ÜZERİNDEKİ     BASKILARI

     FB, özellikle 2018 yılından itibaren çeşitli   bahanelerle üyelerine ceza ve tehdit mesajları göndererek “Yüksek Yargı  Mahkemesi” tarafından   belirlenen yeni kural ve cezaları  agresif bir şekilde uygulamaya başladı. Bu cezalar, herhangi bir itiraz hakkı olmaksızın, 24 saat, 30 gün, 2 ay veya 6 ay boyunca FB’de   paylaşım yapılmasını veya hesapların kullanılmasına ilişkin çeşitli  yaptırımları kapsamaktadır.

    Örneğin, Bill Gates’in Covid-19 hakkında söylediklerini eleştirmek, aşı veya salgınla ilgili küresel politikalara karşı   çıkan haberleri  yayımlamak,   bağımsız  haber kanallarından paylaşım yapmak   FB topluluk standartlarına aykırı  paylaşımda bulunmak anlamına geliyor.   Ama öte yandan FB yönetimi -çok büyük bir ikiyüzlülük ve çifte standartla – gerici, fanatik, dinci, şeriatçı, Atatürk düşmanı hatta ırkçı kurumların hakaret ve hezeyanlarının paylaşmasına, ve  kendilerini o elit azınlığa adamış sözde bilim insanlarının, Elon Musk gibi medyatik zengin şımarıkların abuk sabuk yorumlarına izin veriyor, bunları komplo teorisi olarak görmüyor.

     Ben   dahil birçok arkadaşım FB’nin sansüre  uğradık,   gelişigüzel ve haksız cezalar aldık. Üstelik   verilen bu cezalara “yeterli elemanımız yok” diyerek itiraz hakkı da tanınmadı.   Ancak bizler özgür düşünürler, yüksek eğitimli entelektüeller ve yeryüzü yurttaşları olarak,  yapay zeka veya    elit bir azınlık tarafından manipüle edilen    kuklalara   dönüştürülmeyi kabul etmiyoruz ve buna sonuna kadar direneceğiz. FB yönetimi saldırgan tavırlar ve tehditlerle bizim gibileri yıldıracağını sanmasın.

    ELİT AZINLIĞIN HİZMETİNDE  

      Facebook’un bireysel özgürlüklere, insan haklarına ve insan denen varlığa en  küçük bir saygı duymadığı açıktır. Faşist-Nazi   dehümanist bir örgüt gibi   insan haklarını ve bireysel özgürlüğü ihlal etmekten zerre kadar çekinmiyorlar.     [3]

    Dolayısıyla,  bu noktada çok çirkin ve  ürkütücü bir gerçekle yüz yüze kalıyoruz: FB’nin serveti, mülkiyeti, gücü, medya ve haber akışını elit bir azınlığın elinde konsolide etmek, her şeyin kontrolunu o   azınlığa  devretmek, insanları elitlere boyun eğmeye zorlamak  ve   algoritmalarla şartlandırmak üzere  oluşturulmuş   bir yapı olduğu açığa çıkıyor.   İnsana ve kişilik haklarına en küçük bir saygıları yok. Bu, insanlığın geleceği, bireysel özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok vahim bir durum

    Ne Facebook, Ne Youtube, ne de Google’ın insanların haber alma  özgürlüğünü   mantıksız  ve keyfi gerekçelerle engellemeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri haberi seçmekte, beğenip beğenmemekte özgürdür ve özgür olmalıdırlar. Eğer  virüs laboratuvarda üretilmişse, aşıların ve salgınla ilgili kısıtlamaların    zararlı sonuçları varsa, insanların bunu   bilmeye, bu konuları her açıdan tartışmaya hakkı vardır. Ama eğer bu hak engelleniyor, tartışma, eleştiri  ve araştırmaya izin verilmiyorsa bu bir suçtur.  Bu suç doğrudan insan hayatı ile olduğundan       insanlığa   karşı savaş suçları ve soykırım kriterleri kapsamına girer.  Zira bu konuda acımasızca ve   kasten sansür ve engelleme yapanların bir şeyleri ve   bir suçu gizlemeye çalıştıkları, bu konuda bilgileri ve gizli bir amaçları olduğu  hakkında kuşkular doğar.  Sansürcülerin bu konuda geri atmasını beklemek saflık olur ve insanlığın kaybedecek zamanı yoktur. O  nedenle tüm bunların açığa çıkması için sansürcülerin       Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde  veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması ve hesap  vermesi  gerekmektedir.  Hemen ve derhal.   

    DİPNOTLAR 


    [1] Küresel ölçekte yeni bir baskıcı düzenin dayatmaları ve kuralları yatak odalarımıza kadar girdi. Salgın sürecinde emekliler ve yaşlılar aşağılandı, hastalık yayıcılar olarak  dışlandı, aile ve arkadaş ilişkileri, insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi azaldı, herkes birbirinden korkmaya, birbirini düşman gibi görmeye ve nefret etmeye başladı. Böylesine kaotik bir küresel korku ortamında sayısız finansal ve adli suç işlendi, mülteciler katledildi,   etnik temizlik yapıldı, zenginler daha da zenginleşti, fakirler daha da fakirleşti. Çoğu olay  örtbas edildi.

    [2] Bir  sürü  etik dışı, ırkçı, süpremasist,  şeriatçı, gerici, pedofil, pornografik , hatta terörist web siteleri sansürlenmezken bu     siteler ve bloglar neden sansürlendi ?       Küresel elitlerin saklamak ve gizlemek istediği aslında neydi ?   Küresel bir nüfus soykırım planı mı ?   Ancak, tüm bu  sansür çabaları ters tepti:   İnsanlarda,  komplo teorileri olarak  engellenen veya suçlanan görüşlerin  aslında doğru olabileceği  kuşkusu doğmaya başladı.    

    [3] Dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma)   insan varlığındaki Hümanizmin ve insanlığın inkarıdır. İnsan, Yuval Noah Harari’nin “Homo Sapiens” kitabında belirttiği gibi dünya ve çevreye zararlı, hayvandan daha aşağı acımasız bir “tür” dür. Ortadan kaldırılması gerekir. Oysa aslında dünyaya zarar veren insan değil, acımasız ultra kapitalistler ve azgın bir avuç elit azınlıktır. Harari gibileri de bu azınlığın hizmetindedir. Dehümanizasyon  sıradan insanlara, genellikle insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden yoksunlarmış gibi bakılması ve davranılmasıdır. Soykırım ve etnik temizlik yapmaya gerekçe oluşturma, kitle imha silahlarını kullanmaya teşvik etme   tekniklerinden biridir. Ayrıca savaşlar, yargısız infaz, kölelik, ırkçılık, apartheid, mala mülke el konulmasını, oy hakkı ve insan haklarının reddini haklı çıkarmak ve siyasal muhaliflere saldırmak için kullanılır.

  • Metaverse      “sanal gerçeklik” (virtual reality) VR  gözlükleriyle  giriş yapılan ve yapay zeka tarafından  denetlenen  üç boyutlu sanal   bir  evrendir.   Meta ve universe sözcüklerinin bileşkesinden oluşan Metaverse “öte evren” anlamına gelir.

     Bilgisayar, android telefon, VR  veya 3D cihazlar sayesinde  kişi   kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile  mevcut dünyaya paralel bir öte  dünyada  yaşayabilecektir.  Örneğin avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek,  restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere  , konserlere gidecek,   bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın   para birimleri   yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.

     İyi de bu durumda gerçek  yaşam ile sanal  yaşam ya da  gerçek “ben” ile Metaverse’deki avatarım arasındaki ilişki nasıl olacak? Bu psikolojik ve psikotik travmalara, benliğin bölünmesine yol açacak mı ? Metaverse sanal bir cennete kaçış yeri mi olacak ?  Gerçek yaşama dönmek  istemeyenler olacak mı ?  Uyuşturucu gibi bağımlılık yaratacak mı ?  Peki   o sanal dünyanın yöneticileri ya da yeni tanrıları yeni kurallar koyup bunları bize dayatırsa  ne olacak ?    Sosyal medya hesabı olan veya olmayanlar Metaverse’in  dışında kalabilecek mi? Belki  insan buna zorlanmayacak    ancak Covid-19 aşı ve PCR kontrollerinde olduğu gibi bu  ortamın dışında kalmak olanaksız hale gelebilecektir. 

     Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir   dünya olan Metaverse’in     düşünce özgürlüğünü tehdit etme,   yapay zekanın emir ve denetimine  girme   gibi riskler barındırma olasılığını  göz ardı etmemek gerekir. 

    İnsanın gerçek yaşamdaki   ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onu gerçekten mutlu kılmak için kıllarını kıpırdatmayanlar   sanal bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira  harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa geleceklerden  büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler.  Bu öte evrende gerçek hayat yerine   öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara.  Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler  giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken,     sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak  onları boş hayaller  ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyor ve kargışlıyorum.  

  • Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

    İnsanı doğaya ve çevreye zarar veren, savaşçı ve kan dökücü bir “tür” olarak gösteren   Yuval Noah Harari gibi   yazarlar asıl suçluyu görmezden geliyorlar.  Doğaya, çevreye ve insanlığa asıl zarar veren kan dökücüler ırkçı oligarklar, öjenistler, Avrupa krallık rejimleri ve azgın kapitalistlerdir.  Bu elit  azınlığın Nazi SS’lerinden bir farkı yoktur. Bu insanlık düşmanları çevresel kirlenme, iklim krizi, hayvan hakları, açlık gibi gerekçelerin arkasına gizlenerek sıradan insanları suçlamakta onları yok edilmesi gereken zararlı bir tür olarak dünya kamuoyuna ve yeni kuşaklara kabul ettirme çabası içindeler. Oysa, yeryüzünü  korkunç bir kaos ve güvensizlik ortamına sürükleyenler, mülteci krizine, ölümlere, kırımlara, salgınlara ve felaketlere yol açanlar aslında   onlardır, asıl yok edilmesi gereken onlardır.

    Harari gibileri ve benzer türde yazılar yazan bilim insanları da   aslında ultra-kapitalistlere, elitlere hizmet ediyor ve dolaylı olarak onların çıkarlarını savununmuş oluyorlar. Zira bu durumda böylesine zararlı bir “tür”  olan Homo Sapiens ve ondan türeyen insanlığın Covid benzeri salgınlar, nükleer savaş, terör, etnik temizlik, apartheid, soykırım ve çeşitli yöntemlerle yok edilmesini meşru, haklı ve yasal göstermiş oluyorlar. İnsanlığın  yok edilmesinin önünü açıyorlar. Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

  • İki aydır Eskişehir’deyim EBBSO konserlerine bilet bulamadığım   ve hiçbir yerden doğru dürüst bilgi alamadığım için EBB Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e 12.10.2021’de bir   e-posta yolladım. Özetle şunları yazdım:

    “Sn. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen

    Sn. Başkan iki aydır Eskişehir’deyim.  Bir türlü EBB Senfoni Orkestrası konserlerine gitme olanağı yakalayamadık. Bilet bulamıyoruz. Karaborsada bile bilet yok !  Bir tek geçen ay Sazova Parkında Çaykovski’nin Yaylı Çalgılar Serenadını açık havada dinleyebildik. O da zaten halka açıktı.

     9 Ekim’de Beethoven 15 Ekim Konseri için Doktorlar caddesine bilet almaya gittim ama biletler tükenmiş ! Ne çabuk ? Nasıl oluyor bu ? Ne zaman geldiler de ne zaman aldılar biletleri ? Gişe memuru, “Covid nedeniyle salon yarım kapasite ile çalışıyor” dedi.

    Biletler tükenmişse gişe memuru orada neden   oturuyor   ? Kapatsın o zaman   bir de yazı koysun bilet kalmadı diye. Talep varsa, biletler kapış kapış gidiyorsa, ya da salon yarım kapasiteyle çalışıyorsa neden o zaman  EBBSO haftada 2-3 kez konser vermiyor? Yani  bu konserlerin repetisyonu yok mu ? Eskiden en az haftada iki kez olurdu. Resitaller de olurdu.

    Sn. Başkan, biletler hemen tükeniyorsa neden her tarafa konser ilanları asılıyor? Yani bu konserleri ancak  elit ya da uyanık bir azınlık  grup mu  dinleyecek ? Biz de panolardaki ilanları mı seyredeceğiz ? İnternette de Eskişehir  konserleri hakkında doğru dürüst bir bilgi yok, e-bilet  benzeri sistemlerde ise Eskişehir’in adı bile yok.   Konser bileti almanın özel bir yolu yordamı varsa açıklarsanız çok sevineceğim.”

    Kuşkusuz, Yılmaz Büyükerşen önemsiz ve sıradan bir insan olan Erdağ Duru’ya yanıt vermeye bile tenezzül etmedi. Sadece EBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığından 13.10.2021’de  bir e-posta    geldi. Yazıda biletlerin biletial.com sitesinden  satışa çıktığı ve oradan almam gerektiği belirtiliyordu. Ancak linke tıkladığımda biletlerin değil “biletial.com” sitesinin satışa çıktığını  şaşkınlıkla gördüm. Biletial.com sitesi 50.000 Dolardan satışa çıkmış. Belediyenin bundan haberi yok herhalde. Ayakta uyuyorlar anlaşılan.  Araştırdım konuyu ve gördüm ki   sitenin adını   yanlış yazmışlar. Doğrusu “biletinial.com” olacak.  Beni daha da şaşırtan     konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını bilgilerime sunmak oldu. KSİD  Başkanlığından gelen e-postayı aşağıda aktarıyorum:

    Senfoni Orkestrası Konserleri

    Inbox

    Kultur ve Sosyal Isler Dai. Bsk. <kultur@eskisehir.bel.tr>Wed, Oct 13, 2:14 PM (21 hours ago)

    “Sayın Erdağ DURU;

    Senfoni Orkestramızın gerçekleştirilen konser etkinliklerine dair bilet satışları sanatseverlerimiz tarafından özellikle internet üzerinden(biletial.com) satışa çıktığı andan itibaren kısa sürede tükenmektedir.  Konser salonlarımızda gerçekleştirilen etkinliklerimizin yarı kapasite satışa sunulmasından kaynaklanan bu sıkıntı internet ve gişelerimizden yapılan satışların hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.

    Gelmek istediğiniz konserimiz için konserin gerçekleştirileceği tarihte belirtilen binada bulunduğunuz takdirde bilet alan fakat gelemeyen dinleyicilerimizin yerine tarafınıza bilet sağlanacağını bilgilerinize sunarız.

    Gişelerimiz için belirtmiş olduğunuz görüş dikkate alınacak olup, göstermiş olduğunuz ilgi ve alakanız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”

     Bu bağlamda benim öneri ve öngörülerim şöyle:

    1. EBBSO konserlerinin aylık bir programı yok. Örneğin Ekim ya da Kasım ayında repertuarda hangi  yapıtların çalınacağı belli değil.  Oysa Eskişehir’deki tiyatroların aylık, hatta iki aylık programları belli. Konserler belli değil. Neden ?  
    2. Konser tarihi 4 gün kala  ilan ediliyor.  22 Ekim’de konser olacağını 18 Ekim’de öğreniyorsunuz.   Neden ? Neden bir  iki hafta önceden ya da bir ay önceden açıklanamıyor?  Plan ve program yapmaktan  değimsiz misiniz?
    3. Gişeye uçarak da gitseniz koşarak da gitseniz, internetten bilet almaya kalkışsanız bile  olanak yok. Biletler çoktan tükenmiş. Aslında biletler tükenmiş falan değil, biletler çok önceden belli bir azınlık ve kodamanlara   ayrılmış. Sizle de kafa buluyorlar konser bileti tükendi diye.   
    4. Beni  en çok  şaşırtan     K.S.İ.D. Başkanlığının, konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını  söz konusu e-postada bildirmeleri oldu. Bu ne biçim arabesk bir vurdumduymazlık ve  densizlik birader ? Ben 1950 doğumluyum. Bu soğukta gecenin bir vakti saat 20.00de binanın kapısında ağaç olup bilet mi dileneceğim sizden ?  Arlanmıyor musunuz böyle bir öneride bulunmaya ? 
    5. EBBSO konserlerinde nasıl bir  yönelteç döndüğünü henüz çözemedim ama  yakında bunun kokusu çıkar sanırım. Başta   Yılmaz Büyükerşen olmak üzere EBBSO’yu ve insanları    enayi yerine koyan KSİD Başkanlığı’nı şiddetle kınıyorum.  İlgililerden ciddi bir açıklama ve çözüm bekliyorum.
  •  

     Covid-19’dan  ölenlerin resmi rakamı 5 milyona     ve işsizlik rekor seviyelere ulaşırken     sadece ABD’de 50 kişi daha milyarderler kulübüne katıldı. Ultra kapitalistlerin serveti  salgın döneminde  kat be kat arttı. Bu insanlar kim? Nasıl oluyor da bu kadar rahat ve kolay para kazanıyorlar ? Onlar saray   benzeri     high-tech korunaklı konutlarda yaşıyor,   özel yatları ve jetleriyle dünyanın dört bir yanına  istedikleri  gibi gidiyor ve  dünya atmosferine   herkesten   daha fazla küresel ısınma karbonu eklemiş oluyorlar. Daha da kötüsü,  onların çoğu çalıştırdıkları personele, işçilere insan muamelesi yapmıyor, emeklileri de hiçbir işe yaramayan asalaklar olarak görüyorlar.    

    Scott Fitzgerald   dostu Ernest Hemingway’e “Zenginler senden ve benden farklıdır” demiş ve Hemingway de “Evet, daha fazla paraları var”  diye yanıt vermişti. Fitzgerald haklıydı.  Günümüzde Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, Rockefeller, Rothschild gibi milyarderlerin varlıkları    trilyon dolarları aşıyor. İşin  garibi insanlar patır patır ölürken onların sayıları gittikçe artıyor. Onlar hiç kimseyi umursamadan  büyük kibirle ağızlarına geleni söylüyor,   başka gezegenlere yerleşmenin planlarını yapıyor ve dünya umurlarında değil

    ZENGİNLERDEN VERGİ ALAMAZSINIZ

    Biden yönetimi  2021’de gelir vergisi oranlarını  %2,6 artırdı. En yüksek vergi oranı  %   37’den yüzde 39,6’a çıkarıldı.   İyi de yılda 1,2 milyon dolar kazanan birinin  %2,6 daha fazla vergi ödeyecek olması    kimin umurunda ?  Ultra-kapitalistler bu artıştan dolayı çok kızgın ve vergi artışlarını iptal etmeyi,    oranı %5lere  düşürmeyi, hatta tamamen muaf tutulmalarını vaat eden siyasetçileri besliyor, onlara para akıtıyorlar.  Onlar zaten milyonlarca doları off-shore hesaplara kaçırıyor. O açgözlü domuzları vergiden muaf tutmak için çözümler aranırken yalnızca masaya yemek koymak ve  küçük bir evde yaşam mücadelesi veren   milyonlarca  emekçiden ve emekliden haldır huldur vergi alınıyor.   

    Fransa gibi gözü dönmüş oligarkların egemen olduğu  ülkelerde emeklinin aldığı maaş bile en az %4-8 vergiye tabi.  Ayrıca 6 aydan fazla bir süre Fransa dışında başka bir ülkede kalmaya kalkışırsa emekli maaşı kesiliyor. Zira Fransa emekliye ödediği paranın Fransa dışında bir başka ülkede harcanmasını istemiyor.   Yani o kadar  acımasız ve gaddarlar ki ellerinden gelse yıllarca çalışmış emeklinin parasına çökmek için her türlü  iğrenç yolu deneyecekler ve buna kimse ses çıkarmıyor.

    SOSYAL GÜVENLİK  HAKLARI ÇÖPE

    ABD, Fransa ve bir çok ülkede son 20 yılda sosyal güvenlik yardımları sistematik bir şekilde ve yavaş yavaş  %30-40   azaltıldı.  Oysa o  yardımların   amacı yaşlıların hayatlarını kolaylaştırmak, hayatta kalmalarına yardım etmekti. Üstelik bir çok ülkede bu yardımlar 1980lere kadar vergiden muaftı.  

    Emeklilere karşı yapılan bu tür girişimler insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve    bu   suçlar oligarklar tarafından artarak işlenmeye devam ediyor. Bu şımarık, kibirli  ve saldırgan egemen sınıfın ve onların beslediği oligarkların ve finans kuruluşlarının çalışan nüfusa, ücretlilere ve emeklilere karşı     açıkça yürüttüğü  gözüpek   bir sınıf savaşı var.   Amaç emeklilik kurumunu tamamen yok etmek. Bunun ayırdına varmak gerekiyor.  Onları gözü işçinin, emeklinin eline geçen üç beş kuruşun peşinde.   Daha da zenginleşmek ve haksız kazançlara elde etmek için off-shore hesaplarda kara para aklama, vergi kaçırma, rüşvet vermeyi sürdürüyorlar. Ayıca onların finans kurumlarından sınırsız kredi kullanma olanakları var. 2 milyar vergi ödeyen biri  aynı anda  10 milyar kredi kullanıyor. Yani aslında ödediği vergiyi misliyle geri almış oluyor ve bu saadet zinciri böyle sürüp gidiyor.

    İşte en son Pandora belgeleri açıklandı ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O belgeleri medyaya sızdıran zaten onlar. Göstere göstere milletle alay edercesine bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset, yasalar, hukuk, yargı, güvenlik kuvvetleri, ordu hepsi onların emrinde ve  tüm su başlarını  ele geçirmiş durumdalar. Bu düzeneğe karşı çıkanlar ölümle tehdit ediliyor veya Julian Assange gibi hapislerde çürütülüyor.   İnsanlığın uyanma vakti çoktan geldi geçiyor ama görünen o ki kimsenin uyanacağı yok.

    (Dave LINDORFF’ın yazısından esinlenerek)

  •  Ben Galatasaray Lisesi’ne 1961’de girdim,  1971’de mezun oldum. Aradan yarım yüzyıl geçmiş.  Bu süre zarfında GS ileri mi gitmiş, Avrupa çapında yıldız bir okul mu olmuş ? Hayır.  Ne yazık ki geri gitmiş. Zihniyet, düşünce, olaylara ve dünyaya bakış, algılama, etik   ve bilgi açısından trajik bir dekadans ve çöküş yaşanmış. Kalite ve eğitim seviyesi düşmüş, hırs, egoizm, oportünizm, duyarsızlık, maço, kibirli, kendini beğenmiş ve baskıcı bir zihniyet Galatasaray topluluklarında egemen olmuş.

    Galatasaray bu duruma nasıl geldi tam olarak hala  çözebilmiş değilim. Ancak sözü uzatmadan konuya gireceğim. XXI.ci yüzyılın başından itibaren sosyal ve siyasal  alanda kendini gösteren yozlaşma ve dincilik tepeden tırnağa tüm eğitim kurumlarını da etkilemiş. Buna direnen bir iki akademik kurum kaldı. O kurumların içinde Galatasaray yok.

    Sanırım her şey okulumuzun çok değerli edebiyat  öğretmeni   halkbilim uzmanı Tahir Alangu’nun (1915-1973) anısına   saygısızlık edilmesiyle başladı.    İsmini burada anmaya layık görmediğim  psikotik bir  bünye          Alangu’nun  Zincirlikuyu’daki mezarına  yaptığı iğrençliği    çok büyük bir marifetmiş gibi GS  gruplarında    ona hakaretler yağdırarak   paylaştı.   Eğer bu  adiliği yapan     çulsuzun teki olsaydı çoktan dışlanmıştı, ama varlıklı olduğundan el üstünde tutuldu, mağduriyet edebiyatı yapıldı, gözyaşı  bile döküldü. 

    GS İMAM HATİP  ORTA OKULU 

    Öğrendiğim kadarıyla Van’ın Çaldıran ilçesinde  2005 yıllarında bir kardeş ilkokul açılmış. Bu okulu GSÜ rektörlüğü  açmış, Galatasaray isminin   kullanılmasına   izin vermiş ve    okul  “Galatasaray Üniversitesi Eğitim ve Kültür Derneği İlköğretim Okulu” olarak faaliyete  geçmiş. Bu acayip isimli okul  2018 yılında “Galatasaray İmam Hatip Ortaokulu” na dönüşmüş! Eee şimdi birileri ah vah ediyor, saçını başını yoluyor. İnanamıyorum.

    GSÜ YANGINI

    22 Ocak 2013 günü, yeni bir yılın başlangıcında,   Galatasaray’ın Ortaköy’deki binası (Galatasaray Üniversitesi-GSÜ) alev alev yandı, ya da büyük olasılıkla yakıldı. Okul yanarken sosyal medyada otel tartışmaları  aldı yürüdü. Okul günlerce yandı, kütüphanedeki değerli bir çok eser  kül oldu. Kara bir enkaz yığınına dönen  binada yangına karşı ciddi hiçbir önlemin alınmadığı,   yangın söndürme sisteminin bile olmadığı, korkunç bir ihmaller zincirinin ve adamsendeciliğin hüküm sürdüğü açığa çıktı. Ne bir soruşturma açıldı, ne de olay ciddi bir şeklide incelendi. GSÜ rektörü ve yönetim aynen taş gibi hiç istiflerini bozmadan görevlerini sürdürdüler.     Daha  onarım bitmeden iki adım uzakta iki cami varken bir telaş   Eylül 2014 yılında  “ibadethane” adı altında bir de mescit açtılar.    

    Anımsatayım: 9 Mart 1907’de çıkan bir yangın sonucu  Mektebi Sultani harabeye dönmüştü.  Yangının Müdür Muavini   Feuillet’in  odasındaki     gaz hortumunun yarılmasından kaynaklandığı iddia edilmişti. 1908’de  okula müdür  olarak atanan Tevfik Fikret’in  de çabasıyla kısa   sürede onarımı tamamlanan  yapı 1909’da yeniden hizmete girdi. Bu süre zarfında öğrenciler  Beylerbeyi’nde hastaneden bozma barakalarda eğitimlerini sürdürdüler.    O dönemde    okulda altı yüz kişilik bir mescit vardı.       Fikret   giriş katında bulunan mescidin  üst katındaki bölümü toplantı salonuna dönüştürünce gerici çevrelerce suçlandı. Atatürk döneminde laik eğitime geçilince  zaten kimsenin  uğramadığı mescit 1924’te kapatıldı,   spor ve beden eğitimi salonuna dönüştürüldü.    Demek ki Galatasaray 1924 yılından da çok geride kalmış ve gittikçe geriye doğru gidiyor. Bakalım GSÜ’den sonra GSL’ye ne zaman mescit yapılacak bekliyoruz !

    GEV MADALYASI      

    2019 sonlarında  “50. Mezuniyet Yılı Madalyası   ve berat istiyor musun, baloya gelecek misin?” diye bazı arkadaşlar beni aradılar. Galatasaray Eğitim Vakfı (GEV) bağış toplama amacıyla bir takım madalyalar dağıtıyormuş.  Ben de arayanlara “benim GSK’den törenle almış olduğum saf plastikten mamul bir Divan Üyesi madalyonum zaten var. İkinci bir plastik madalyona gereksinim yok” dedim. İlla gönderecez diye ısrar ettiler ve ev adresimi aldılar. Ancak ne arayan oldu ne soran.  Sonradan öğrendim ki 2020’deki Galatasaray balosuna katılmadığım için GEV beni kara listeye almış, madalyon ve berat vermeyecekmiş !

    İmdi Commedia dell’Arte’yi aratmayacak türden  bu traji-komik durum için  herkese şunu anımsatmak istiyorum: Vakıflar, dernekler insanlara hizmet etmek için vardır. İnsanlar vakıflara  hizmet etmez. Hiçbir vakıf veya dernek insandan üstün değildir. Galatasaray’da okumak bir onurdur. GEV hiçbir Galatasaraylıdan üstün değildir, tam tersi  onların hizmetkarıdır ve onlara hizmet etmek zorundadır. Bakın bir GS’li bu madalya konusunda ne yazmış:

    “Maalesef saçma bir gerekçeyle birçok arkadaşımızı küstürdüler. Şu anki GEV Yönetiminin ayıbıdır. Maalesef İnan ağabey de bu ayıbın baş müsebbibidir. İlk toplantımızda geçen senelerden alamamış olanlara da verileceğini söyleyip sonra siz yanlış anlamışsınız diye ağız değiştirmeleri ise başka bir utanç vesilesidir. Açıkça söyleyeyim ki bu madalyanın benim için de değeri sıfırlandı. Çok üzgünüm.”

     GS ANI KİTABI    

     2019 yılında 101.ci dönem   mezunları için anı kitabı basımı için   herkesten adam başı 750 TL  istendi. Bu kitabın özel baskıları da 1.000 Euro’dan satılacakmış.      Ben bunu  e-kitap olarak hazırlamanın geleceğe yönelik daha rasyonel  bir düşünce olduğunu söyledim ve katkıda bulunmayı reddettim.  Anı kitabının e-kitap olarak yayınlanmasını   arkadaşlara önerdim, hem de böylece Facebook benzeri bir GSbook portalı da oluşturulabilir dedim.  Onlar “taksitle öde kolaylık yaparız” dediler, “paran yoksa biz verelim” dediler,  ısrar, ısrar, dakikalarca telefonda dil dökmeler, telefonlar, telefonlar…Kitap basıldıktan sonra ellerinde patladı ki “500 TL ye almaz mısın?”  diye tekrar aradılar. Ya birader bedava verseniz bile almam. Bu nasıl bir zihniyettir be kardeşim ?

    “EN VELO” SKANDALI VE BODRUM PİLAVI

      2021 Haziran’ın “En Vélo”” skandalı patlak verdi. Paillarde ve pedofil müstehcen bir şarkı   En Vélo “Galatasaray Marşı”  ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GSD tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi ve Youtube da iftiharla paylaşıldı.  Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir sırada… Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan en adi argo sözlerle söz eden bu şarkı   Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere,   istifalara   kulak asılmadı ve    video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı.     Haziran sonunda    istemeye istemeye yayından kaldırdılar. Arkasından Ağustos 2021’de Bodrum, Marmaris   Ege ve Akdeniz şeridinde ormanlar    yanarken, yangınlar termik santralı tehdit ederken kimse istifini bozmadı, o  facianın ortasında GSD Bodrum’da kokteyl parti ve pilav günü düzenlendi.

     SONUÇ

      Galatasaray değerlerini ayaklar altına alarak madalya konusunda  çifte standart uygulayan,   imam hatip okulu açılmasına ön ayak olan,  GSÜ’de onarım sürerken mescit açan, pedofiliyi öven  etik dışı bir şarkıyı Galatasaray Marşı diye dayatan, ülke yanarken  Bodrum’da pilav günü düzenleyen, tüm bunlara onay ve taraftar bulan zihniyetin tüm Galatasaray kurumlarında egemen olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır.     Yeni kuşakların kafa yapısı da bu şekilde  yontulmaktadır. Eğer bu kafa yapısı sürerse bugün GSÜ’de mescit, yarın GSL’de cami ve bir de bakarsınız Galatasaray  bir  İmam Hatip Lisesi’ne dönüşmüş  bile.

    Bakın millet aklınızı başınıza toplayın.   GS  kurumları laik ve özerk statülerini korumak zorundadır. Bu kurumlarının  temelini oluşturan Fransız Devrimi ile Avrupa’nın    Aydınlanmacı ve Hümanist değerleri  kişilerin veya iktidarların çıkarları ve ihtiraslarına feda edilemez.  İnanç özgürlüğü  bahane edilerek  gericilik, hoşgörüsüz gelenek ve inançlar hoş görülemez. Atatürk döneminde     tekke, tarikat ve zaviyelerle birlikte ve aynı tarihte masonik yapılanmaların da kapatıldığını unutmayalım. Bunların bir damlacık olsun ülkeye bir faydası olmuş olsaydı Atatürk bunları kapatmazdı. Tarikatlar ve Localar   kendi çıkarlarına öncelik verirler ve kurumları ve kişileri piyon gibi kullanırlar. Osmanlı İmparatorluğunun mahvına yıkımına neden olanlar bunlardır.

    Eğer bugün bu  zihniyet ortalıkta  cirit atıyor   ve kilit noktaları ele geçirmişlerse Atatürk ve Tevfik Fikret’e göz göre göre yapılmakta olan ihanet korkunç boyutlardadır.    Bu ihanete hiçbir kurum ve ülke dayanamaz, katlanamaz. Ve bunun bedeli ağır olur ve bir gün ödenir.   Batıya açılan pencere,   kadim kültür diye dayatılan hurafe ve masalların       küflenmiş saman balyalarıyla   kapatılamaz.    Ki artık tek bir pencere de yetmez: Tüm pencereler ve kapılar açılmalıdır. GSL, GSÜ, GSD, GSK ve GEV     tarikatlara ve iktidara yaranma sevdasından vazgeçmeli, bilimsel ve özgür düşünceye kapılarını açmalıdır.

    Tevfik Fikret gibi baskılara  boyun eğmeyenler,   oligarklara ve hanedanlıklara başkaldıranlar    öncüdür, devrimcidir. Bu   egemenlere, su başlarını tutmuş olanlara karşı olmak kadar, gerektiğinde halka karşı olmayı da göze almaktır. Çünkü aydın   olmak, sadece egemenlere,   karşı mücadele etmek değil, onların iktidarını yeniden üreten halkın gerici eğilimlerine, ilkel geleneklerine de karşı çıkmaktır. Eskiye ve halka ait olan her şey iyi değildir ve eğer her şey eskisi gibi hiç değişmeden aynı şekilde kalacaksa  aydın olmanın da, Galatasaraylı olmanın da bir anlamı yoktur. Egemen değer yargıları, baskılar, dayatmalar, gerici gelenekler, ilkel töreler eleştirilmez ve yıkılmazsa ilerleme ve gelişme nasıl olabilir ? Tevfik Fikret,  geleceği, yarını (Ferda) temsil eder, geçmişi, kadim kültürü değil… 

      Galatasaray için tek bir mihenk taşı vardır:  Atatürk ve Tevfik Fikret    yolu. Ama bakın buraya yazıyorum: GS topluluklarındaki bu gerici yapı, hırs, egoizm, duyarsızlık, maço ve masonik zihniyet   egemen  olduğu sürece korkarım gün gelecek “Tevfik Fikret” e bile katlanamayacak, tahammül edemeyeceklerdir.  Akif’in, Necip Fazılların peşinden koşturacaklar ve Atatürk’e yapıldığı gibi Tevfik Fikret’in de heykellerine, büstlerine hatta Aşiyan’a saldıracaklar, onu da   şeytanlaştırmaya çalışacaklardır.  Ne diyeyim artık ?

  •   Masonluğun tarihi   XII. yüzyıla   Tapınak Şövalyeleri ve Haçlı Seferlerine  kadar gider.  Burada “tapınak” veya “mabet” diye kastedilen MS 70 yılında yıkılmış olan Süleyman (Herod) Tapınağıdır.   Bugün demokrasi getirmek  bahanesiyle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirip petrol  yataklarına çöken emperyalist zihniyet ile, o gün   Hristiyanlığı korumak bahanesiyle   Ortadoğu’daki halkların mal mülk, doğal kaynaklar   ve  varlıklarına çöken zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.

      Haçlı Seferleri -dinsel  kamuflaj altında- yağma, çapul ve ekonomik çıkarlara dayanıyordu.   1095’te Yeruşalim  (Kudüs) ve  çevresini İslam işgalinden kurtarmak amacıyla Papa II. Urban’ın   kutsal savaş (cihat) çağrısını üzerine     profesyonel savaşçılar ve paralı askerlerden oluşan Haçlı orduları oluşturulmaya başlanır.         VI. Haçlı Seferi’nde    Bizans’ın başkenti Konstantinopolis ve Ayasofya Kilisesi baştan sona yağmalandı.        Haçlılar 1099 yılında Yeruşalim’e vardı.   Beş hafta süren   bir kuşatmanın ardından  kent düştü. Yağma ve katliamdan sonra  Haçlılar   -İsrail’in 30.7.1980’de    yaptığı gibi-  Yeruşalim’i  başkent yaptı ve  Kızıldeniz’den İskenderun körfezine kadar Sina, Filistin, Lübnan, Şam ve Antakya’yı da kapsayan     “Yeruşalim Krallığı” nı kurdular.  1099-1291 arası iki yüzyıl sürecek olan bu  Haçlı Latin krallığı sırasında    bir takım  gizli    “askeri tarikatlar” da kuruldu. Bu tarikatların üyeleri, Avrupa’dan Yeruşalim Krallığına gelip manastırlarda   yaşıyor,   askeri eğitim görüyorlardı. İşte bunlardan biri de     “Tapınakçılar” tarikatıydı.

     TAPINAKÇILAR

    Tapınak Şövalyeleri (Pauperes Commilitones Christi Templique Solomonici/Mesih’in ve Süleyman Tapınağının  Yoksul Askerleri)       Fransız soylusu Hugues de Payens tarafından 1119’da   güya Hristiyan hacıları koruma gerekçesiyle kuruldu.   Avrupa’dan Filistin’e gelen Hristiyan hacıların yolculukları     Tapınakçıların   kontrolündeydi ve hacılardan topladıkları paralarla büyük   servet sahibi oldular. Tapınakçıların “Christi/Mesih” (İsa) ismini kullanmaları salt bir kamuflajdı. Onlar aslında Mesih’ten çok Süleyman Tapınağı ve Maşiyah’ın askerleriydiler.  

     Tarikatın      Tapınak Dağı’nda    yoğun araştırma ve kazılar yaptığına dair  kanıtlar bulunmuştur. Ancak,   uzmanların iddia ettiği gibi  tarikatın  Kral Süleyman’ın hazinelerini veya Kabalistik gizli geleneklerinin  araştırmak amacıyla kazı yaptıklarını   sanmıyorum.    Onların esas amacı -günümüzde İsrail’in yaptığı gibi-    eski Tapınağın kalıntılarını   bulmak, Tapınağı  yeniden inşa etmek ve   Yeruşalim Krallığını zamanla İsrail krallığına dönüştürmekti.  [1]

    Haçlı Ordularını 1187  Abbasi halifesine bağlı Mısır sultanı      Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna yenilince  Yeruşalim yeniden “Kudüs” adını alarak İslam egemenliğine girdi, Tapınak Tepesine de “Haremi Şerif dendi.   Buna rağmen,     Tapınakçılar  varlığını sürdürdü ve    başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde    Hıristiyan inancından koparak Yahudiliğe kaymaya, Tevratik-Kabalistik mistik öğretileri benimsemeye ve     özel ayinler düzenlemeye başladı. Bunun üzerine        1307 yılında, Fransa Kralı Philip le Bel ve Papa V. Clement’in   kararıyla tarikat  dindışı ilan edildi.    Tapınakçıların bir kısmı kaçmayı başardıysa da çoğu yakalandı,   “büyük üstat” adını verdikleri liderleri,   Jacques de Molay, 1314 yılında   idam edildi. 

      Kaçanların  bir bölümü,   Katolik Kilisesi’ni tanımayan İskoç Kralı Robert Bruce’un himayesi altında yeniden örgütlendiler.   Britanya’daki en önemli sivil toplum örgütü olan  duvarcı ustası (mason)  loncalarına sızdılar. Loncalar günümüzdeki meslek örgütlerine benzeyen yapılardı ve ilgili mesleğin sırlarını korumak ve meslektaşlar arası dayanışmayı amaçlıyordu. Tapınakçılar   bu loncaları masonik localara dönüştürdü ve bir süre sonra da bunları   tamamen ele geçirdiler.

    SİMGESEL TAPINAK: LOCALAR

     Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti    bu tarikattan miras kalmıştır.   İskoç Riti’nin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen ünvanlardı.  Sonuçta, Masonlar kabul etmese de örgütün kökeninin Tapınakçı tarikatına kadar uzandığı,     tarikatın  bir çok simge ve ünvalarını kullandığı   gerçektir. 

    Masonlukta toplantı yeri olan Localara “Tapınak/Mabet” denmesi rastlantı değildir. Bu simgesel ve spritüel bağlamda   Süleyman Tapınağına işaret eder. Sabetayistlerin dualarında ve sinagoglarda günlük Amida   dualarında yıkılan     iki tapınağın  yerine   yeni bir üçüncü tapınağın inşa edilmesi  için dua edilir.     Tapınağın inşasından sonra Maşiyah’ın geleceğine inanılır. Tapınak için yapılan bu  yakarışlara artık Evanjelik ve Presbiteryen Kiliseleri de dualar ve Hatikva’nın sözlerini değiştirip ezgisini ilahi gibi söyleyerek katılmaktadırlar. [2]

     1980 yılında İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan eden bir yasayı onaylamasından sonra 1982 yılında itibaren 3. Tapınağı yeniden inşa etmek üzere oluşturulmuş bulunan dinsel vakıf ve dernekler çeşitli toplantılar gerçekleştirmiştir.  Bunların en önemlileri “Rabbin Dağına Doğru Vakfı, Yahve’nin Evi, Tapınak Dağı Sadıkları Vakfı, Yeruşalim Tapınak Vakfı”dır.

    Bu bağlamda  Mason  dernekleri ile  Lions ve Rotary gibi masonik  yapılanmaların saklı misyon, vizyon ve işlevi   egemen oldukları tüm ülkelerde 3. Tapınağın yapımına maddi ve manevi destek vermek, medya, din, siyasal ve askeri stratejik  kilit noktalara konuşlanarak kamuoyunu buna hazırlamaktır. Kuşkusuz bu tür yapılara üye bir çok kişinin bunlardan haberi bile yoktur.

    DİPNOTLAR

    (Kaynakça: BBC, The Guardian, Prof. Yalçın Küçük, ve Soner Yalçın’ın yazıları)


    [1] Tevrat efsanelerine göre   kral Süleyman’ın  inşa ettirdiği   Tapınak     Moriya Tepesinde (Tapınak Tepesi) bulunuyordu ve  bu alan kutsal kabul edildiğinden buraya sadece  İsrailli olanların girmesine izin verilirdi.  İsrailli olmayanların (goyim/kafir) bu alana girmesi  Musa şeriatına göre yasaktı ve cezası ölümdü. Bu tepe aynı zamanda İbrahim’in oğlunu kurban etmeye kalkıştığı ve Tanrı tarafından  bir koçun gönderildiği yerdi. (Tevrat, Yaratılış, 22: 2)

    [2]     Theodore Herzl’den çok önce, bir devlete sahip olmak için Maşiyah’ı beklemek yerine, bu süreci kendi elleriyle başlatmaları gerektiği düşüncesi ilk kez Sabetay Sevi (1626 – 1676)  tarafından ortaya atılmıştır. Sevi  Maşiyah olduğunu ilan etmiş, kutsal topraklara dönüşü, İsrail devletinin kurulacağını ve Süleyman Tapınağının yeniden inşa edileceğini ilan etmişti. (Encyclopaedia Judaica, Vol. 16, p. 1033-1037)

  • “ Ülkenin birinde  çok  eski bir  aşiret varmış. O  ülke  beylik iken de, imparatorluk iken de, imparatorluk yıkılıp da cumhuriyet ilan edildikten sonra bile aşiret  varlığını sürdüredurmuş. Aşiretin bir kısım üyeleri sağcı, bir kısmı solcu, bir kısmı da futbolcu partiye üyeymiş.  Yani hangi parti iktidara gelirse gelsin aşiret her zaman iktidardaymış.” ( Uçrak Masallar, Gadré Urud)

     Türkiye öyle bir hale geldi ki elini  sallasan ya bir tarikata, ya masonik bir örgüte, ya da mafyatik bir yapıya değiyor. Atatürk döneminde 1935 yılında kapatılan tarikatların ve Locaların bugün   pervasızca ortalıkta       cirit atması “bir karabasanda mıyız, yoksa Harikalar Ülkesi mi, yoksa Olmayan Ülke’de miyiz  ?” sorularını sormaya sevk ediyor insanı.  

    Siyaset, medya ve iş dünyasının yanı sıra üniversiteler, eğitim kurumları, dernekler, vakıflar, kurumlar, kulüpler bunlarla tepeleme dolu. Bunlar su başlarını tutmuş, ülkeye tepeden tırnağa çöreklenmiş ve çökmüşler.  Bir yağma ve yıkım düzeni vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyor. Her yapının belirgin bir alanı var ve kayıkçı kavgası dışında aralarında bir uzlaşma, denge    olduğu seziliyor. Bu tür yapılanmaların  rüşvet, adam kayırma, torpil,  baskı, şantaj, tehdit, yıldırma, saldırı hatta gerektiğinde     suikast veya  kıya gibi yöntemler kullandıkları ve  kirli işlerini alt taşeron birimlere  ihale ettikleri  bilinmektedir.   

    Bu yapılarda son tahlilde geçerli olan  örgütsel  hiyerarşidir.    Hiyerarşiye göre  üstlerin   emir ve  isteklerine  astlar   itaat etmek zorundadır.  İtaatsizliğin bedeli ağırdır. Tamamen varsayımlar ve kişisel  gözlemlere dayanan   bu  araştırmamda     özellikle  masonik yapıları irdelemeyi amaçladım.   Masonik yapı derken Locaları, Lions, Rotary ve benzer kuruluşları kastediyorum.   

    CHP’NİN ATATÜRK’E İHANETİ

    Atatürk’ün tarikatları ve Locaları kapatmadaki    gerekçesi        bunların     Batı çıkarlarına ve emperyalizme hizmet eden  zararlı ve bozguncu yapılanmalar olduğunu  bilmesiydi. Atatürk bu  nedenle tarikatları ve Locaları aynı sepete koyarak kapanmalarını sağlamıştır. Faydalı olsalardı zaten kapatmazdı. 1935 yılında kapatılan ve    uykuda   bekleyen Locaların yeniden açılışı Atatürk’ün ölümünden   sonra gerçekleşir.     

     Atatürk’ün 1938’de kuşkulu ölümünden (*) sonra  İnönü “Milli Şef”   ünvanıyla başa geçer.   II. Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) Nazi Almanyası ile “Führer” e sıcak bakan   İnönü savaşın seyrinin değişmesi üzerine hemen ABD eksenine doğru  yanaşmaya başlar.  12 Eylül 1945’te ABD Başkanı seçilen Truman’ın hedefinde zaten Türkiye vardır.  Truman’ın oluru ile Türkiye  14 Şubat 1947’de  Dünya Bankası’na, 11 Mart 1947’de IMF’ye üye olur.      Truman, 12 Mart 1947’de  ünlü Truman Doktrinini açıklar:  SSCB ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla Yunanistan ve Türkiye’ye  ekonomik ve askeri destek sağlanacaktır.

    Bu arada   1925’ten beri Maliye   ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini yürüten “Büyük Üstat” Hasan Saka    10 Eylül 1947  günü   Başbakan seçilir.  Hasan Saka’nın Başbakan olmasıyla Localar hazırlıklara başlar,   5 Şubat 1948’de    TBMM kararıyla  Localar “Türkiye Mason Derneği” adıyla  yeniden faaliyete geçerler.       14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulur.     8 Ekim 1948 tarihinde İnönü Truman’ın Marshall Yardımını imzalar ve CHP  hükümeti   Dünya Bankası’ndan 100 milyon dolar borç alır.   O  tarihte 1  Dolar 1  TL   değerindeydi.  O tarihten itibaren TL’nin önlenemeyen  süreğen değer kaybı başlar.

     TRUMAN – İNÖNÜ İTTİFAKI

     İnönü Truman’dan aldığı direktifler gereği öncelikle     özel sektör ve devlete ait     uçak fabrikalarının çalışmasını   Meclisten çeşitli karar ve yasalar çıkartarak, ithalat-ihracat yasakları  koyarak engeller.  Fabrikalar arka arkaya kapanmaya başlar. 1950 yıllına gelindiğinde      Türk uçak sanayi tamamen yok edilmiştir.   Zira   Türkiye’nin uçak üretmesine artık gerek yoktu.     Zaten  Marshall yardımıyla    gönderilen dünya savaşından kalma askeri malzeme ve döküntü Amerikan uçakları   Türkiye’ye uçak üretimi yapılmaması    koşuluyla  veri.      Türk askerinin 1950’de Kore’ye gönderilmesi karşılığında Türkiye 1952’de NATO’ya kabul edilir.  

    Bu arada Hasan Saka’nın yerine 16 Ocak 1949’da Başbakan   olan CHP’li    Şemsettin Günaltay Kılıçdaroğlu’nun ünlü Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin gibi sıkı bir ilahiyatçıydı. Günaltay’ın   Localarla iyi ilişkileri vardı ve  bazı kaynaklara göre   Masondu.  [1]  Günaltay ilk iş olarak Siyonistlerle uzlaşır. 1 Nisan 1949 tarihinde   Türkiye  İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olur.  CHP hükümeti   Siyonizm ile işbirliği yapar görünmemek için Milli Eğitim Bakanlığı kapsamında “İmam Hatip Kursları” düzenler.   Ayrıca  bir yasa tasarısı hazırlayarak Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması için kolları sıvar. Tasarı 9 Mayıs 1949 tarihinde meclise sunulur ve kabul edilir.  Ancak,  tüm bunlar CHP’nin iktidarı kaybetmesi engelleyemez. 1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti de   bir çok yerleşkede  İmam Hatip Okulları açmaya başlar. Yani gidişat    emperyalizm ve Siyonizm’in çıkarlarına göre kurgulanır.    

    Prof. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” sözü işte bu noktada bir anlam kazanıyor. Küçük’e göre Türkiye’de gerek sağ, gerek sol medya ve   siyaset   tarikatlar ile  İsrail ve masonik yapıların denetim ve gözetimindedir.

    TRUMAN KİMDİR ?

    ABD Başkanı H. S Truman        saygın,  kültürlü, prezantabl ve zeki bir Masondu. Ama bu nitelikler onun ellerinin kanla dolu olmasını, acımasız bir  emperyalist    ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğu gerçeğini kamufle etmeye yetmez. Truman 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve  9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye  atom bombalarının atılması emrini vermiştir. Büyük Missouri Locası Büyük Üstadı görevini sürdürmüş olan  Truman’a 19 Ekim 1945’te    İskoç Riti Yüksek Konseyi’nin kararıyla  33. dereceden “Genel Müfettiş” ünvanı verildi.  Masonluk kariyerinin doruk noktası olarak  kıvançla kabul ettiği bu  ünvanı alan tek ABD Başkanıdır.   Truman bir mektubunda “Masonluk, ister anlasınlar ister anlamasınlar, diğer insanlarla birlikte yaşamayı kolaylaştıran bir ahlak sistemidir” diye yazmıştı. [2]  Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarından sorumlu olan     Truman,  Hitler ve Mussolini gibi dünyanın en acımasız katillerinden biridir. 

    AMERİKAN ULUSAL GÜVENLİK DAİRESİ

    Dünya tarihinde ilk kez   emperyalizme direnerek Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı vermiş  ve savaştan zaferle çıkmış   Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve  uçak sanayisinin kolayca   yok edilmesi ABD Başkanı Truman için hem şaşırtıcı, hem de teşvik edici bir zafer olmuştu. Bu cesaret ve teşvikle ABD’nin çıkarlarını korumak ve anti-Amerikan tehditleri bertaraf etmek  amacıyla Truman 20 Mayıs 1949’da “Silahlı Kuvvetler Güvenlik Servisi” ni kurar.   Daha sonra  Amerikan “Ulusal Güvenlik Dairesi” (National Security Agency – NSA)  adını alacak  bu örgütün gerçekte çok karanlık bir    amacı vardı: Bilim, teknik, teknoloji, sanayi, keşifler,  buluşlar, ARGE ve bilimsel konularda hiçbir ülkenin Amerika Birleşik Devletlerinden daha  üstün olmasını veya geçmesini -her ne pahasına olursa olsun- engellemek. Bu amaç uğruna gerektiğinde  her tür yasal veya yasa dışı yola başvurulacaktı. Örgüt     Türkiye gibi müttefik ülkelerde ABD çıkarlarına hizmet eden kuruluşları kullanmayı hedeflemekteydi ki bunlar    tarikatlar ve Localardı. 

     Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi   zamanla neredeyse her tür haberleşmeyi ve data aktarımını izleyebilen   bir altyapı oluşturdu. Böylece tüzel ve  bireysel iletişimlerin büyük bir bölümü ayırım yapılmadan otomatik olarak taranır ve izlenmeye başlandı. Edward Snowden “e-postalarınızı veya eşinizin telefonunu görmek istersem, tek yapmam gereken yol kesme   aygıtları (INTERCEPTS) kullanmaktır.  Şifrelerinizi, telefon kayıtlarınızı, kredi kartlarınızı ele geçirebilirim. ‘Seni almak istiyorlarsa, zamanı geldiğinde alacaklardır” der.  [3]

    2006-2017 yılları arasında  Türk savunma ve silah sanayinin en büyük  kuruluşu olan Aselsan’da çalışan 8 değerli yüksek mühendisinin  peş peşe kuşkulu ölümlerinin perde arkasında bu örgütün olması yüksek bir olasılıktır.

     1960larda Türkiye’nin bu hale geleceği söylenseydi buna kim inanırdı ? Tüm bu tarihsel olayların arka arkaya gelmesi tesadüf olabilir mi ? Ancak işte görüldüğü gibi Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ABD ve Batılı ülkeler tarafından kolaylıkla manipüle edilebilir  bir kıvama  gelmiş  ve toplum her çeşit naneyi gözü kapalı yutar bir hale getirilmiştir.       Atatürk’ün yolundan ve devrim ilkelerinden  sapmaya öncülük etmiş olan CHP’nin ihanetiyle Türkiye  sanayi ve teknolojik gelişimi engellenen,   dış borca mahkum   bir ülke olmuştur. Oysa, Türkiye’nin kuruluşundan 16 sene sonra 1949’da kurulan   Çin Halk Cumhuriyeti   imparatorluk ve sömürge döneminden kalma misyoner kurumları ve masonik yapılanmaları temizleyerek bir dünya devi  olmayı başarmıştır.   

    (KAYNAKÇA: Prof. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın yazıları, BBC)

    DİPNOTLAR

    (*) Soner Yalçın, Hulki Cevizoğlu, Yusuf Karaca, Y. Ziya Koca gibi çeşitli görüşlerdeki araştırmacılara göre     ihmaller ve yanlış tedavi sonucunda Atatürk’ün hastalığı ağırlaşmıştır. Bazı yazarlar bunun bilerek yapıldığı ileri sürüyor.   11 Kasım 2020’de CNN’deki bir programda konuşan Hulki Cevizoğlu, “Atatürk, kendisine yanlış tedavi uygulandığını fark ediyor o haliyle” açıklamasında bulununca, programın moderatörü Başak Şengül “ama siz bilerek yanlış tedavi uygulandığını söylüyorsunuz anladığım kadarıyla” sözü üzerine Cevizoğlu, “Kesinlikle,  (…) Atatürk’ün hastalığı sırasında tutulan nöbet defterleri var. Onları okudum baştan sona.  Türk milletinin bugün, Atatürk’ün öldürülmesi iddiasına bile ‘Hep birlikte bakalım kim öldürdü’ sorusunu sormayan bir ülke haline geldi” demiştir. Tedaviyi yapanlardan Dr. Mim Kemal Öke’nin Mason olması bu işin masonik bir komplo olduğu kuşkularını da doğurmaktadır.     Türkiye’deki mevcut yapı sürdüğü sürece bu gibi konuların açığa çıkması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.


    [1] Timaş Yayınları‘ndan   “Dindar Bir Doktor Hanım” isimli eserde Cumhuriyet‘in yakın tarihinde yaşanan olayların perde arkasına ilişkin çarpıcı anlatımlara yer veriliyor. Türkiye‘nin ilk kadın doktorlarından Dr. Ayşe Hümeyra Ökten‘le yapılan söyleşiyi konu alan eserde, Ökten babasının Şemsettin Günaltay tarafından Masonluğa davet edildiğini  anlatıyor.

    [2] Frank P. Briggs’e mektup, 13 Aralık 1939. ABD Senatörü ve Başkan Yardımcısı olarak Makaleler, http://www.trumanlibrary.gov

    [3] E. Snowden, The Guardian, 10 Haziran 2013

  • « En revenant de Paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisi mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    Le nom « Galatasaray » est déshonoré pour défendre avec   obstination une chanson paillarde contenant des paroles obscènes et pédophiles. Malgré une importante réaction de la communauté de Galatasaray sur cette problématique, la direction de l’Association Galatasaray à İstanbul continue de publier une vidéo sur YouTube où l’on peut entendre ladite chanson chantée à l’occasion du Galatasaray Pilaf de juin 2021. Cependant, il a été constaté qu’à partir du 17 juin 2021, certains membres, notamment des dames, ont commencé à démissionner pour protester contre la direction de l’association. C’est une gêne pour l’administration, qui maintient son attitude insensible et arrogante.

    En plus, je trouve scandaleux de trouver la photo de Son Excellence Hervé Magro, ambassadeur de France en Turquie, au tout début de cette vidéo alors que la personne assise à table au moment de la chanson n’est pas l’ambassadeur mais le Consul général de France à Istanbul, Son Excellence Olivier Gauvin. Curieusement, cette chanson, qui raconte que la population de la France a augmenté à la suite d’actes pédophiles et de viols, est applaudie par Son Excellence Gauvin.

    De quels droit et autorité avez-vous présenté cette chanson   – que vous avez interprétée avec un accompagnement à la guitare –   comme « l’hymne de Galatasaray » ou « l’hymne national de Galatasaray », tout particulièrement au sein d’une assemblée où est présent le Consul général de France à Istanbul ? Quel est le but de ne pas supprimer cette vidéo malgré toutes les réactions de la communauté ?     Serait-ce pour humilier   le lycée par souci d’arrogance, d’entêtement et de protection de votre ego, ou pour affaiblir la confiance et le prestige publique de Galatasaray ? Certes, ce n’était pas votre but, n’est-ce pas ?

    Ecoutez les gars, nous sommes en 2021. Vous êtes libres de vous amuser   entre vous comme vous voulez.   Cependant, vous ne pouvez pas exposer cette chanson publiquement au nom   de Galatasaray.  Je vous préviens que les paroles   de cette chanson   ont été modifiées : dans les nouvelles versions les phrases   comme « trois petites filles, J’ai déchiré sa petite culotte, J’ai (enfoncé) ma grande baillonette, Dans sa petite…. Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »     ont été supprimés.     Dans la compréhension socio-culturelle des années de 1960-70   et dans une école dominée par les garçons cette chanson pourrait être tolérée. Mais aujourd’hui, ce n’est plus possible.

    Vous rendez-vous compte qu’un demi-siècle s’est écoulé ? Et la perception de l’éthique, de la moralité et des préférences sexuelles ont subi un changement radical. La pédophilie   propagée comme une épidémie mondiale qui avait été caché et ignoré pendant des années, est soudainement sorti et   été exposé. Les médias et l’opinion publique aux USA, en France, en Europe sont très sensibles à cette question : la pédophilie et son éloge sont perçus comme un délit très grave et honteux. Faire l’éloge ou encourager la pédophilie n’entre pas dans le champ de la liberté d’expression. Nous ne pouvons donc plus tolérer « En vélo ».

    Des avertissements suffisants ont été donnés et sont faits à ce sujet. Des groupes tels que « Galatasaraylılar Ortak Akıl Platformu, Mektepliler Konuşuyor, Mektepli Kızlar »    ont non seulement vivement réagi à cette chanson et à cette vidéo, mais ont également attiré l’attention sur les actes de violence et de harcèlement qui ont eu lieu au lycée.

    Mais encore et toujours, certaines personnes continuent de défendre cette obscénité pédophile avec   insistance en l’appelant la tradition de GS ou même “l’hymne de GS”. Je condamne cette attitude avec fermeté. Vous n’avez pas le droit d’agir ainsi.    Enfin, si cette chanson a causé ou fait blesser même une seule de nos sœurs de GS, je ne la chanterai plus jamais, je l’effacerai de ma mémoire et l’enterrerai dans l’histoire.

    Une administration négligente et insensible ne peut pas rester en place.  Ils devraient démissionner, ou s’ils ne le font pas, ils devraient être forcés de démissionner et ceux actuellement en fonction ne devraient plus servir dans la gestion de Galatasaray pendant au moins cinq ans. Allez, admettez votre erreur, démissionnez immédiatement sans oublier de vous excuser d’abord et avant tout auprès de nos sœurs de Galatasaray et de la communauté. Et ceci très rapidement.

  •  « En revenant de paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    (Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)

    Galatasaray Lisesinde okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı   Yetiştiricide ve Lisedeyken  büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Peki ne oldu da kıyamet koptu ? Anladığım kadarıyla  birileri kalkıyor “Galatasaray İlahisi” olarak tanıtılan bu şarkıyı sanki çok büyük bir marifetmiş gibi 2021 Haziran GS pilavında   gitar eşliğinde söylüyor, hem de Fransa’nın İstanbul Başkonsolosunun önünde. Galatasaraylılar Derneği de bunu Youtube’da bir video klip halinde yayınlıyor.   Ayrıca, videonun en başına Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Hervé Magro’nun resmini de eklemişler. Oysa masada oturan kişi Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Ekselans Olivier Gauvin.  Fransa nüfusunun pedofilik eylem ve tecavüz sonucu çoğaldığını anlatan bu şarkıyı   masada bulunan Fransa Başkonsolosu  alkışlıyor, masadaki bayanlar da  baylara biat ederek bu “ilahi” ye iştirak ediyorlar! İşin bu kepazelik  şovuna, kültürel-siyasal  skandal   boyutuna  girmek istemiyorum ama   Başkonsolos bu parçada Fransa’nın aşağılanmasını nasıl sineye çekmiş doğrusu anlayamadım.   

    İmdi dikkat edersek   şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun   yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo   davranış, hem   tecavüz, hem de  küçük bir kızın aşağılanması söz konusu.      Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan,  açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren   ahlak dışı şarkılar    kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: “Üç küçük kız, donun yırtılması ve Fransa’nın nüfus artışı” sözleri yeni versiyonlardan çıkarılmış.   Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım.   Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.

    50-60 sene öncesinin etik ve sosyo-kültürel anlayışında ve erkek egemen bir okulda “En vélo” hoş görülebilirdi. Ama bugün bu artık mümkün değil. Aradan yarım yüzyıl geçti farkında mısınız ? Ve etik ve ahlak algısı ile cinsel tercihler radikal bir değişim geçirdi. Pedofili dünya çapında bir salgın gibi yayıldı,  yıllardır gizlenen, görmezden gelinen bu  suç çorap söküğü gibi birden açığa çıktı ve patladı. Başta Katolik Kilisesi ve arkasından Türkiye’deki tarikatlarda pedofilinin bir salgın, bir uyuşturucu gibi yaygınlaştığı ve üstelik çocuk evlilikleriyle de kabul gördüğü açığa çıktı. Ne Katolik din adamlarına, ne tarikatlara, ne de Türkiye’de işlenen pedofilik suçlara ciddi ve caydırıcı cezalar verilmedi. Bu ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Çünkü içinde bir takım ultra kapitalistlerin, din adamlarının, tarikatların, hatta psikiyatrların ve bilim insanlarının olduğu bir “pedofiliyi hoş gösterme lobisi”  bu eylemin yasal bir suç olmaktan çıkartılıp LGBT kapsamına alınması için büyük   çaba sarf ediyor.  Neyse ki, şu an için ABD, Avrupa medyası ve kamuoyu, Youtube gibi kanallar bu konuda çok hassas ve pedofili çok ciddi yasal bir suç olarak görülüyor.  İmdi ya biri kalkıp da bu  klipin  “çocuk istismarı” (child abuse) kapsamına girdiğini Youtube’a şikayet ederse, ya da suç duyurusunda bulunursa ne olacak ? Bir düşünün bakalım. Düşünün, düşünün !   

      Bakın arkadaşlar 2019 yılında romancı Abdullah Şevki’nin     “Zümrüt Apartmanı” adlı   eserinde küçük bir çocuğun cinsel istismarının pornografik bir dille anlatılması ve pedofiliyi öven bölümler için  20 Mayıs 2019’da yayıncısı ve yazarı hakkında suç duyurusunda  bulunuldu.      Kültür ve Turizm Bakanlığının   suç duyurusu üzerine    yazar hakkında TCK     226. maddesi uyarınca müstehcenlik suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Suç duyurusunda bulunanlardan Avukat Müjde   Erden   kitabın pedofiliyi   özendirdiğini, bu suçu övdüğünü, burada geçen ifadelerin düşünce özgürlüğüne girmediğini ve hoş görülemeyeceğini belirtti.

    “En vélo” da bugün bu kapsamdadır. İşin yasal, hukuksal, etik boyutunu geçiyorum. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini kınıyorum.  Battıkça batıyorsunuz. Bundan derhal vazgeçin, hatanızı kabul edin ve en başta GSli kız kardeşlerimizden özür dileyin. Ve hemen.

  • The doctor is injecting male patients.In the medical’s hand have syringes.

    Covid-19’u bahane ederek evrensel hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz!

     Fransa 30 Ocak 2021 günü   Covid-19’a yönelik yeni kısıtlamalar kapsamında Fransa’nın Avrupa Birliği   dışındaki ülkelere sınırlarını   kapattığını açıklamıştı. Bu ülkeler arasında Türkiye de yer alırken, Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’ndan   yapılan duyuruda   “zorunlu nedenler (motif impérieux) dışında, Fransa ile Türkiye arasında   yapılan tüm seyahatler yasaklanacak” denmişti.

    Ancak, haziran ayına geldik ve bu konuda keşmekeş sürüyor. Gümrüklerde giriş çıkışlarda keyfi davranıldığı, baz kişilerden “motif impérieux“   belgesi istenmediği, bazılarının olsa bile çıkış ya da girişlerine izin verilmediği, bazı hava yolları müşterilerinden hiçbir belge istenmediği hakkında arkadaşlarımızdan bir sürü haber geliyor.  

      Yahu ikinci aşısını ve testlerini yaptırmış olanların Türkiye’ye giriş çıkışlarını nasıl yasaklarsınız ? Buradaki mantık ne birader ? Irk ayrımcılığından sonra anlaşılan şimdi de millet ayrımcılığı mı başlattınız ? Türk vatandaşı isen, Türk isen Avrupa’ya giriş yok. Hadi onu anladık diyelim peki Fransa’dan   Türkiye’ye   gidişler niye yasak ? Peki Fransa ve Avrupa’da yaşayan Türkleri ne yapacaksınız ?

     İşin aslı şu: Fransa’yı babasının çiftliği gibi yöneten, ancak halk nezdindeki güvenirliği her geçen gün azalan ve dünyada arzuladığı ‘karizmatik lider’ sıfatına ulaşamayan     Macron salgını bahane ederek Türkiye’ye seyahat edilmesini kısıtlıyor. Bu tamamen ve resmen   Türk ve Türkiye  karşıtı hezeyan, kin ve nefret dolu siyasal bir karardır. Fransa’nın tarihsel Türk ve Türkiye düşmanlığı yeniden hortlamış durumdadır. Buna  son olarak  bir de İslam düşmanlığı eklendi.

    Bak birader akıllı ol, aklını başına topla. Yediğin şamar umarım aklını başına getirir. Yoksa bak bir de meşhur “Osmanlı Tokadı” vardır. O tokadı yiyen iflah olmaz.   Böyle   hamasi bir yazı yazmak istemezdim. Ama sen kaşındın. Senin ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı tavrı sadece eski düşmanlıkları ve   öfkeyi körükler.  Covid-19’u bahane ederek hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz. İnsan haklarına ve seyahat özgürlüğüne engel bu saçma sapan kısıtlamayı derhal kaldırın.

  • V0026693 Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Credit: Wellcome Library, London. Wellcome Images images@wellcome.ac.uk http://wellcomeimages.org Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Published: – Copyrighted work available under Creative Commons Attribution only licence CC BY 4.0 http://creativecommons.org/licenses/by/4.0/

    Kimyager, tarihçi ve düşünür   Prof. Yeşayahu Laybovitz   (1903-1994) “İsrail’in Kötü Bilinci” kitabında     Siyonistler ile Naziler arasındaki ilişkiye dikkat çekerken İsrail’in gelecekte “Jüdeo-Naziler” yönetiminde faşist bir devlet olacağına vurgu yapıyor. 20 Temmuz 1982’de verdiği bir konferansta yönetim için bu terimi kullanan Laybovitz bu sözünü 1994’te yeniden onaylar:

    “İşkencenin yasal  hale getirildiği bir devlette ben bunu açıkça söylüyorum: Jüdeo-Nazi. Anımsatayım ki bazı durumlarda doktorlar da bu işkencelere   katılmıştır.” (…) Alman Mareşal   Rommel’in ordularının İskenderiye’nin batısındaki El Alamayn’a kadar ilerlediği unutulmamalıdır. Bu bana Abraham Ştern,  İzak Şamir     tarafından yönetilen aşırı sağ Yahudi örgütü Lehi’nin Nazi Almanya’sına nasıl hizmet sunduğunu  anımsatıyor. Ştern ve  yandaşları Hitler’e yardım etmeye hazırdı.  Eğer Hitler İsrail’i İngiliz yönetiminden kurtarmaya ve Yahudi devletini yaratmaya söz verseydi onun   neyi temsil ettiğini pek  umursamayacaklardı. İşte milliyetçilik bu kadar  aşırıya gidebilir. Bu noktada en ufak bir  kuşku yok:   Ştern, elçilerini Nazi Almanyası temsilcileriyle görüşmek ve onlara bir ittifak teklif etmek için gönderdi. Anlıyor musunuz?  Bir Yahudi, Hitler ile işbirliği yapmaya çalıştı! Daha da kötüsü bu Yahudi, İsrail’de  milli bir kahraman olarak görülüyor! Kendisine bir müzenin adandığı, sokaklara adının verildiği ve her yıl başbakanın da katıldığı  resmi bir törenle anısının kutlandığı İsrail’de. İnsanlar milliyetçiliği en yüksek değer haline getirdiğinde  olacak olan budur. Bu milliyetçiliği nasıl nitelendireceğimi bilmiyorum: Aptalca bir kötülük mü, yoksa  kötü bir aptallık mı? ” (s:123, 155-156)

    “Sorun şu ki İsrail barışı aramıyor.  Üstelik İsrail’in faşist bir devlete dönüşme riski var. Şu an (1994 yılında) faşist değil, ama yola   koyuldular. Faşizm tehdidinden söz ederken buna (muhalif) Yahudiler için toplama kamplarını da dahil ediyorum. Benim ve sizin gibi Yahudiler. Şu an on binlerce kişinin (Araplar ve Filistinliler) tutulduğu toplama kampları var. Bizim  de sıramız gelecek.   İşgal altındaki topraklarda egemenlik politikasını sürdürmek için iktidar bir gün muhalefeti ezmek zorunda kalacak.” (S: 121-122)

    Nitekim aynen öyle oldu: Sol muhalefet ezildi. İsrail’i eleştiren bir çok akademisyen baskı, aşağılanma ve tehditler sonucunda ya susmak, ya da İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. 17 Temmuz 2018 yılında “İsrail – Yahudilerin Milli Devleti”  adlı Anayasanın    mecliste kabul edilmesiyle    İsrail hem faşist, hem de apartheid bir devlet oldu. Ve bu devleti ABD ve başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa Birliği tüm gücüyle gözü kapalı destekliyor,   savaş suçları ve periyodik demografik etnik temizlik katliamlarını görmezden geliyor ve toz kondurmuyorlar.

    Laybovitz   1993 yılında en yüksek kültürel onur olarak kabul edilen  ve devlet tarafından verilen   “İsrail Ödülü” almaya layık görüldü.     Ödül jürisi   Laybovitz’in İsrail’e karşı yaptığı acımasız ve incitici eleştirilerine rağmen kültürel ve bilimsel alanda yaptığı katkılarından ve toplumdaki eleştirmen ve öngörücü  konumundan dolayı   ödüle  yaraşık görüldüğü açıkladı. Ancak işte o zaman kıyamet koptu. Başbakan Rabin “(işgal altındaki) topraklarda yaşayanları ayaklanmaya çağıran bu adam için yapılacak ödül törenine katılmayacağını” açıkladı. Milliyetçi   sağ ve  şeriatçı milliyetçi partiler buna büyük tepki gösterdiler. İşçi   ve sol  Siyonist partilerden pek çok milletvekili de büyük bir öfke gösterip bu kararı  rezalet olarak tanımladılar. Laybovitz  skandallar çıkartmaya çabalayan, entelektüel olgunluğa erişememiş bir provakatör  olmakla suçlandı. Çok az sayıda milletvekili Laybovitz ve jürinin kararını   destekledi. “Tüm bunlara katlanmak zorunda mıyım?” diyen Laybovitz ise ödülü almayı   reddetti.  

      Kaynakça: “Yechayahou Leibovitz – La mauvaise conscience d’Israël : Entretiens avec Joseph Algazy, ISBN 10: 287899079X  Le Monde Editions, 1994, kitabının özgün Fransızcasından Türkçeye çevrilmiş ve özetlenmiştir. Parantez içi açıklamalar tarafımdan konulmuştur. (“İsrail’in Kötü Bilinci” kitabı tarihçi ve Haaretz yazarı   Jozef Algazi’nin    Prof. Yeşayahu Laybovitz ile yaptığı söyleşilerinden oluşmaktadır. )