Erdağ Duru

Özgür Düşünce

  • KUDÜS’TEKİ APARTHEID DUVARI

    (Avdet: Dönüş, geri gelme; İng: Advent; Fr: Avènement)

    İsrailli tarihçi Prof. Shlomo Sand 2008’de yazdığı “Yahudi halkı nasıl icat edildi” kitabında İsrail’deki devlet düzeninin demokrasi değil,  “etnokrasi”  olduğundan söz eder. Yani belli bir etnik grubun, ya da ırkın egemen olduğu bir sistem. Oysa,   2018’de “Temel Yasa” nın İsrail’de yürürlüğe girmesiyle   etnokrasi “Jews/non-Jews” ayrımının net bir şekilde yapıldığı ve   Yahudi ırkından gelenlere özel ayrıcalıkların tanındığı   apartheid   bir    yönetime dönüştü.  

    İsrail’in Anayasası olarak    Knesset’te kabul gören   bu yasaya göre “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar”   ayrımı net ve açık bir biçimde yasada yer aldı. Temel Yasa, İsrail’i “Yahudilerin tarihsel anayurdu” olarak tanımlıyor ve “Yahudilerin   ülkenin kaderini tayin etmede özel  ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.

    Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren  bu yeni düzenin   yerel halk üzerindeki baskı ve  sindirme      politikalarını analiz etmiş ve   kapsamlı bir raporu 1.2.2022 tarihinde  yayımlamıştır. Rapor   bölgesel parçalanma;  Apartheid ve  denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi;  ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma uygulamalarını içeriyor. Örgüt, İsrail’deki  düzenin   Apartheid  olduğu sonucuna varmış,   bu  insanlık dışı düzene     son verilmesi için   uluslararası toplumu bu   ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.

    Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum.  Zira, görünen  ve  anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık   tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği      bu        Apartheid-Siyonist sistem    yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir.  Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir.  Bunun işaretlerini Bush’un 2008’deki vaazında (!),  5.12.2019’da  Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi yasal   suç sayılmasının Fransız Meclisinde kabul edilmesinde,  Zelenski’nin Ukrayna’yı Büyük İsrail yapma hayallerinde görmekteyiz:  

    BUSH’UN VAAZI !

     George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki   kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk  adımlarından biri  olmuştu.   15 Mayıs 2008’de   Bush’un   İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te  verdiği vaazın (!)     özeti şöyle :

    “Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael [1]   için   vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı      Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de   peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin,  Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”   

      İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti.    Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor.   Ağlama Duvarına dokundum,   dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın   bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor.  İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. [2]

     Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir  milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere   ışık olan modern bir toplum  kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz.  Allah sizleri kutsasın.”

    SİYONİZMİ ELEŞTİRMENİN ANTİSEMİTİZM OLARAK KABUL EDİLMESİ

    Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin   Antisemitizm gibi suç sayılması  önerisi  bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5.12.2019 tarihinde parlamentoda kabul edilmişti.   Macron’un   partisi   (LREM) tarafından yapılan teklifin kabul edilmesiyle, Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) Antisemitizm tanımlanması  da onaylanmış oldu.   Fransız parlamentosu Antisemitizm tanımını Siyonizm karşıtlığını da kapsayacak şekilde genişletti. Böylelikle siyasal ve ırkçı bir doktrin olan Siyonizm bu yasayla korunmaya alınmış oldu. Akademisyenlerin tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri ve yayınladıkları bildiri   özetle şöyle:

    “Yahudi tarihi  konusunda uzman olan   biz Yahudi akademisyenler     bu  yasaya karşıyız.    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz.     Ancak, bu  yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır.     Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor,   Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor.    Holokost kurbanı birçok insan anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin   çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir.  Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetine işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Antisiyonist   olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler   ayrıca yasa tasarısındaki   ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden   oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’  tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı  bulduklarını, zira  ülke nüfusunun  % 20’sinin    Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.

    ZELENSKİ VE AVRUPA BİRLİĞİNİN HEZEYANLARI

    Bu bağlamda en son gelişme 7.4.2022 günü   Zelenski’nin  -durup dururken-  Ukrayna’nın savaş sonrası  “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu.  Önce Macron,  sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın 10.4.2022’de; Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının 13.4.2022’de Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi   bu yeni Apartheid-Siyonist  düzenin   somut  belirtileri olarak yorumlanabilir.  Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:

     “Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak.  ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız.      Halkımız bizim büyük   ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine  özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.

    Bu söylem   “Büyük İsrail” olmayı düşleyen Zelenski’nin de  Siyonistler ve Bush gibi  İbrahim, Musa ve Davut’a verilen tanrısal vaat ile İsrail’in  kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir.  Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal bir devlettir.

    Oysa,   gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin   tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin Apartheid-Siyonizm ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. O nedenle bu yeni süreçteki olası gelişmeleri a priori   öngörmeye çalışmamı bambaşka  ve akıldışı   bir dünyanın insanlığa dayatılmakta olduğu yolunda bir uyarı olarak kabul edin,  komplo teorisi olarak yorumlamaya kalkışmayın.   Anlaşıldı mı ?

    Tüm bu   cinnet,  patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında Apartheid İsrail’de şu an yapıldığı gibi ABD ve Avrupa Birliğinde   salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının  ters yüz    edilerek Yahudilerin  Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu ve ırkın korunması gerektiğinin   Hristiyanlara ve   tüm uluslara kabul ettirilebileceği;  onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek  her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği;     Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır  hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını   göz ardı edemeyiz.   Dünyaya büyük değerler kazandırmış bir ulus nasıl ki toplumsal bir psikoza kapılarak Nazilerin peşinden gitmişse, aynı şekilde insanlık da bu Nazi  taklidi Apartheid-Siyonistlerin peşinden gidebilir.

    HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA

    Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını  iddia etmek veya  araştırmak yasa dışı   nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görmekte,   bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır.   Bugün  14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan  ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır.      Bu kafileye en son 12.4.2022 tarihinde Kanada da katılmaya karar verdi.  Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Holokost Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.  

    Oysa,    çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi  uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için  Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır.  Amerikalı siyasal bilimci  Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi”   adlı kitabı     tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek   İsrail’in  politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik   bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?

    İşte o zaman Tevrat’ta yazdığı gibi  goyimler    “seçilmiş millet” e boyun eğmek zorunda kalacak;  Yahudi ırkından gelenler sanat, müzik, medya, mizah, çizgi roman, çizgi film, sinema, siyaset, din, eğitim, tıp, bilim vs  her alanda yüceltilecekler -hatta  toptan   VIP statüsüne bile alınabilirler-  diğer uluslar onlara hizmet edecektir. Kuran ve Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. Ve yine mesihsel ve Evanjelik hezeyanların kehaneti doğrultusunda   Yeruşalim’e 3. Tapınak inşa edilecek, “daimi yakılan takdime” ve kurban kesimi başlayacak. Kurban kesimi Maşiyah gelene kadar sürecek ve sonunda insanlık Yakup’un (İsrail) yolundan gidecektir. [3]  Tevrat’ta yazdığı gibi

    “Çok  milletler gidecekler, ve diyecekler: Gelin, ve RABBİN dağı Siyon’a, Yakup’un Allahının evine çıkalım; ve kendi yollarını bize öğretecek, ve onun yollarında yürüyeceğiz. (…) 23 Kadiri mutlak RAB Siyon Dağı’nda ve Yeruşalim’de  (Kudüs) saltanat sürdüğü zaman…” (Tevrat – İşaya 2:3, 24:23)

    Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler  kamuoyunu ve  insanları büyük ölçüde böyle bir ortama hazırladılar, herkes de bu  kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor.  Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde.   Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak.  Dünyanın ve insanlığın bu hale gelmesi istemiyorsak o zaman   BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…


    [1] Yeretz Yisrael İbranice “Kutsal topraklar İsrail” anlamına gelir. Fanatik Siyonistlerin sloganı olan bu  söylem Tevrat’tan alınmış olup  ve İsrail’in en geniş  sınırlarını gösteren bir Yahudi devleti kavramına işaret eder. Nil nehrinden Fırat’a ve Anadolu içlerine kadar uzanan topraklar bu kapsamdadır.

    [2] Masada Bush’un  iddia ettiği gibi kahramanlık destanının yazıldığı bir yer değildir. Şeriatçıların topluca intihar ettiği bir yerdir. Şair İzak Lamdan 1926 yılında yazdığı “Masada” adlı şiirde Kudüs’ün Roma tarafından MS 70 yılında fethedilmesinden sonra Masada kalesinde    Zelot tarikatçıların teslim olmaktansa toplu intiharı seçmelerini kahramanca direniş olarak yorumlamıştır.   Roma egemenliğinde olan Yahuda Eyaletinde  şeriatçı ve fanatik  Zelotlar   MS 66’da   Roma’ya karşı ayaklanmıştı. Zelotlar’a göre Yahudi olmayan herkes “düşman” ve “kafir” olup ölüme müstahaktı. Lamdan’ın  “Bir daha asla Masada  düşmeyecek”  dizgesi  zamanla Siyonist  bir slogana dönüştü.    Aşırı sağcı   terörist lider   ve Musa şeriatını savunan haham Meyir Kahane 1968’de yayımladığı manifestosunda bu söylemi kullandı: Yahudilerin bir daha asla     kuzu gibi ölmeyeceklerini, ellerinde silahla savaşacaklarını ve her Yahudi’nin silahlanması gerektiğini belirtti.      Siyonist  örgütler Kahane’nin tüm dünyaya   meydan okuyan savaş çağrısını   ırkçılığa karşı barışçıl bir slogan gibi pazarladılar. 

    [3] Tevrat’ta Yakup’un adı Allah tarafından “İsrail” olarak değiştirilir: “Ve Paddan-Aram’dan geldiği zaman, Yakup’a Allah yine göründü, ve onu mübarek kıldı. Ve Allah ona dedi: Senin adın Yakup çağırılmayacak, fakat adın İsrail olacaktır; ve onun adını İsrail koydu.” (Tevrat Yaratılış 35: 9-10)

  • 7.04.2022 medya haberlerine göre Galatasaray’da seçim kulisleri devam ederken  beklenmedik bir gelişme yaşandı. GS Divan Kurulu,  Başkan Burak Elmas’ın bağımsız denetim şirketine yaptırdığı menajer komisyonlarına dair araştırma ve yönetici Işıtan Gün’ün   yaptığı çarpıcı açıklamaları inceleme kararı aldı. Divan Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada üyeler tarafından dile getirilen bazı açıklamaların incelenmesine karar verildiği ve bir araştırma komisyonu oluşturulduğu ilan edildi.

    Komisyona, Divan Kurulu Başkanı Aykutalp Derkan başkanlık edecek. Ekipte, eski yönetici İbrahim Ziyal ile birlikte Sonay Kale, Ayhan Özmızrak ve hukukçu üye Mehmet Dedeoğlu bulunacak. Bu komisyon, söz konusu iddiaların olduğu dönemde görev almış tüm profesyonellerin ve yöneticilerin bilgisine başvurmak üzere çağrıda bulunacak. Elde edilecek rapor, Divan Kurulu toplantısında üyelere açıklandıktan sonra yeni yönetime teslim edilecek.

    Elmas, Divan Kurulu’na gönderdiği yazıda bu araştırmaya destek olacağını ve gerekli belgelerin gönderileceğini açıkladı. Galatasaray Kulübü’nden bugün yapılan açıklamada ise Başkan Burak Elmas’ın 2015-2022 arasındaki sözleşmelere, 51 oyuncu transferinde 66 menajere ödenen yaklaşık 40 milyon Euro’luk komisyonun belgeleri Divan Kurulu’nun oluşturduğu komisyona gönderileceği duyuruldu.

    Kuşkusuz tüm bunlar umut verici  gelişmeler. Ancak, yeterli değil ve umarım bozacının şahidi şıracı öyküsüne dönüşmez. Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaraylılar Derneği, Galatasaray Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi için de ayrı komisyonlar kurulmalı ve ortalıkta dönen iddialar mercek altına alınmalıdır. Ben ve bazı arkadaşlar bu sorunlara sosyal medyada dikkat etmeye çalıştık ama hakaret, alay, tehdit ve trollerin saldırısına uğradık. Maçoluk, kibir, höt zöt  ve “kol kırılır yen içinde kalır” kafası terk edilmelidir. Galatasaray’ın kurumlarını bu hale getiren o kafadır.

    GEV’in madalya dağıtımında yaptığı ayrımcılık, GSÜ yangını, mescit ve GS İmam Hatip Okulu, GSD 2021 Pilavındaki “En Vélo” Youtube skandalı, GSL’de kız öğrencilere taciz iddiaları mercek altına alınmalı ve araştırma komisyonları kurulmalıdır. Ve hemen ve derhal. Benzer olayların tekerrür etmemesi için bu elzemdir. Hiçbir kurum hesap vermekten kaçamaz ve kaçmamalıdır. Başka bilenmeyen sorunlar varsa onlar da gündeme getirilmelidir. 

  • Mark Zuckerberg ve  adamları   Facebook’u sanal bir internet   hapishanesine, dijital bir korku evi, ya da daha kötüsü Nazi toplama kamplarına benzer bir   yapıya  dönüştürmeyi sonunda başardılar. Evet, bir üye olarak kendimi sanki bir Nazi toplama kampının   cehenneminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Peki tüm bunlar nasıl oldu ve Facebook bu noktaya nasıl geldi ?

      17 Eylül 2019 tarihinde  içlerinde hukukçu, gazeteci ve eski siyasetçilerinde bulunduğu 20 kişiden oluşan “Facebook Yüksek  Yargı  Mahkemesi” (Facebook Supreme Court)  kuruldu. FYYK’nin misyonu, Facebook’un daha önceki     yönergelerini değiştirmeyi, yeni topluluk standartlarını tanımlamayı, üyelerin paylaşım ve faaliyetlerini  denetlemeyi  kapsamaktaydı.  İyi de ülkelerin yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve hukuk kuralları dururken internet sitelerinin   kendi başlarına buyruk  “Yüksek Yargı  Mahkemesi” gibi   kurumlar oluşturması  mantıklı mıdır ? Yani ayrı bir hukuk, devletler üstü   yasalar ve kurallar düzeni mi doğuyor ?   

    Derken  8 Aralık 2019’da Covid-19  salgını patlak verdi ve tüm dünya 9/11 olaylarındaki gibi, bu kez ikinci bir kaotik sürece girdi.  Dünya Sağlık Örgütünün salgının başladığını  doğrulamasından   sonra tüm özgürlükler, seyahat hakkı, haber paylaşma özgürlüğünü kısıtlayan    küresel bir baskı ve sansür  dönemi başladı. Özellikle virüsün laboratuvarlarda üretildiği, salgın ve aşıların dünya nüfusunu azaltmak için kullanılacak kitle imha silahları olduğu yolunda  sakıncalı (!) ve toksik (!) açıklama ve eleştirilerde bulunan araştırmacılar, bilim   ve tıp  insanları komplocu olmakla suçlandı ve birçoğu meslekten ihraç edildi.[1]

    Covid 19 ile ilgili   sakıncalı (!) ve toksik (!) olarak etiketlenen haberlerin paylaşımı   Facebook, Youtube, Whatsapp ve Google tarafından sansürlendi ve engellendi. Bu tür haberlerin yalan ve komplo teorisi olduğunu   iddia ettiler, haberleri  yayımlayanlar tehdit edildi, paylaşımları gizlice silindi, web siteleri ve bloglarına giriş engellendi,  sitelere girip bakmak isteyenler “Dikkat: hassas içerik-bu siteye girmeyin” veya “bu siteye girerseniz kredi kartı bilgileriniz veya kişisel hesaplarınız çalınabilir” gibi sahte ve  yalan tehdit ve uyarılarla karşılaştı.  [2]

    FACEBOOK’UN ÜYELER ÜZERİNDEKİ     BASKILARI

     FB, özellikle 2018 yılından itibaren çeşitli   bahanelerle üyelerine ceza ve tehdit mesajları göndererek “Yüksek Yargı  Mahkemesi” tarafından   belirlenen yeni kural ve cezaları  agresif bir şekilde uygulamaya başladı. Bu cezalar, herhangi bir itiraz hakkı olmaksızın, 24 saat, 30 gün, 2 ay veya 6 ay boyunca FB’de   paylaşım yapılmasını veya hesapların kullanılmasına ilişkin çeşitli  yaptırımları kapsamaktadır.

    Örneğin, Bill Gates’in Covid-19 hakkında söylediklerini eleştirmek, aşı veya salgınla ilgili küresel politikalara karşı   çıkan haberleri  yayımlamak,   bağımsız  haber kanallarından paylaşım yapmak   FB topluluk standartlarına aykırı  paylaşımda bulunmak anlamına geliyor.   Ama öte yandan FB yönetimi -çok büyük bir ikiyüzlülük ve çifte standartla – gerici, fanatik, dinci, şeriatçı, Atatürk düşmanı hatta ırkçı kurumların hakaret ve hezeyanlarının paylaşmasına, ve  kendilerini o elit azınlığa adamış sözde bilim insanlarının, Elon Musk gibi medyatik zengin şımarıkların abuk sabuk yorumlarına izin veriyor, bunları komplo teorisi olarak görmüyor.

     Ben   dahil birçok arkadaşım FB’nin sansüre  uğradık,   gelişigüzel ve haksız cezalar aldık. Üstelik   verilen bu cezalara “yeterli elemanımız yok” diyerek itiraz hakkı da tanınmadı.   Ancak bizler özgür düşünürler, yüksek eğitimli entelektüeller ve yeryüzü yurttaşları olarak,  yapay zeka veya    elit bir azınlık tarafından manipüle edilen    kuklalara   dönüştürülmeyi kabul etmiyoruz ve buna sonuna kadar direneceğiz. FB yönetimi saldırgan tavırlar ve tehditlerle bizim gibileri yıldıracağını sanmasın.

    ELİT AZINLIĞIN HİZMETİNDE  

      Facebook’un bireysel özgürlüklere, insan haklarına ve insan denen varlığa en  küçük bir saygı duymadığı açıktır. Faşist-Nazi   dehümanist bir örgüt gibi   insan haklarını ve bireysel özgürlüğü ihlal etmekten zerre kadar çekinmiyorlar.     [3]

    Dolayısıyla,  bu noktada çok çirkin ve  ürkütücü bir gerçekle yüz yüze kalıyoruz: FB’nin serveti, mülkiyeti, gücü, medya ve haber akışını elit bir azınlığın elinde konsolide etmek, her şeyin kontrolunu o   azınlığa  devretmek, insanları elitlere boyun eğmeye zorlamak  ve   algoritmalarla şartlandırmak üzere  oluşturulmuş   bir yapı olduğu açığa çıkıyor.   İnsana ve kişilik haklarına en küçük bir saygıları yok. Bu, insanlığın geleceği, bireysel özgürlük, düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok vahim bir durum

    Ne Facebook, Ne Youtube, ne de Google’ın insanların haber alma  özgürlüğünü   mantıksız  ve keyfi gerekçelerle engellemeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri haberi seçmekte, beğenip beğenmemekte özgürdür ve özgür olmalıdırlar. Eğer  virüs laboratuvarda üretilmişse, aşıların ve salgınla ilgili kısıtlamaların    zararlı sonuçları varsa, insanların bunu   bilmeye, bu konuları her açıdan tartışmaya hakkı vardır. Ama eğer bu hak engelleniyor, tartışma, eleştiri  ve araştırmaya izin verilmiyorsa bu bir suçtur.  Bu suç doğrudan insan hayatı ile olduğundan       insanlığa   karşı savaş suçları ve soykırım kriterleri kapsamına girer.  Zira bu konuda acımasızca ve   kasten sansür ve engelleme yapanların bir şeyleri ve   bir suçu gizlemeye çalıştıkları, bu konuda bilgileri ve gizli bir amaçları olduğu  hakkında kuşkular doğar.  Sansürcülerin bu konuda geri atmasını beklemek saflık olur ve insanlığın kaybedecek zamanı yoktur. O  nedenle tüm bunların açığa çıkması için sansürcülerin       Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde  veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması ve hesap  vermesi  gerekmektedir.  Hemen ve derhal.   

    DİPNOTLAR 


    [1] Küresel ölçekte yeni bir baskıcı düzenin dayatmaları ve kuralları yatak odalarımıza kadar girdi. Salgın sürecinde emekliler ve yaşlılar aşağılandı, hastalık yayıcılar olarak  dışlandı, aile ve arkadaş ilişkileri, insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi azaldı, herkes birbirinden korkmaya, birbirini düşman gibi görmeye ve nefret etmeye başladı. Böylesine kaotik bir küresel korku ortamında sayısız finansal ve adli suç işlendi, mülteciler katledildi,   etnik temizlik yapıldı, zenginler daha da zenginleşti, fakirler daha da fakirleşti. Çoğu olay  örtbas edildi.

    [2] Bir  sürü  etik dışı, ırkçı, süpremasist,  şeriatçı, gerici, pedofil, pornografik , hatta terörist web siteleri sansürlenmezken bu     siteler ve bloglar neden sansürlendi ?       Küresel elitlerin saklamak ve gizlemek istediği aslında neydi ?   Küresel bir nüfus soykırım planı mı ?   Ancak, tüm bu  sansür çabaları ters tepti:   İnsanlarda,  komplo teorileri olarak  engellenen veya suçlanan görüşlerin  aslında doğru olabileceği  kuşkusu doğmaya başladı.    

    [3] Dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma)   insan varlığındaki Hümanizmin ve insanlığın inkarıdır. İnsan, Yuval Noah Harari’nin “Homo Sapiens” kitabında belirttiği gibi dünya ve çevreye zararlı, hayvandan daha aşağı acımasız bir “tür” dür. Ortadan kaldırılması gerekir. Oysa aslında dünyaya zarar veren insan değil, acımasız ultra kapitalistler ve azgın bir avuç elit azınlıktır. Harari gibileri de bu azınlığın hizmetindedir. Dehümanizasyon  sıradan insanlara, genellikle insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden yoksunlarmış gibi bakılması ve davranılmasıdır. Soykırım ve etnik temizlik yapmaya gerekçe oluşturma, kitle imha silahlarını kullanmaya teşvik etme   tekniklerinden biridir. Ayrıca savaşlar, yargısız infaz, kölelik, ırkçılık, apartheid, mala mülke el konulmasını, oy hakkı ve insan haklarının reddini haklı çıkarmak ve siyasal muhaliflere saldırmak için kullanılır.

  • Metaverse      “sanal gerçeklik” (virtual reality) VR  gözlükleriyle  giriş yapılan ve yapay zeka tarafından  denetlenen  üç boyutlu sanal   bir  evrendir.   Meta ve universe sözcüklerinin bileşkesinden oluşan Metaverse “öte evren” anlamına gelir.

     Bilgisayar, android telefon, VR  veya 3D cihazlar sayesinde  kişi   kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile  mevcut dünyaya paralel bir öte  dünyada  yaşayabilecektir.  Örneğin avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek,  restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere  , konserlere gidecek,   bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın   para birimleri   yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.

     İyi de bu durumda gerçek  yaşam ile sanal  yaşam ya da  gerçek “ben” ile Metaverse’deki avatarım arasındaki ilişki nasıl olacak? Bu psikolojik ve psikotik travmalara, benliğin bölünmesine yol açacak mı ? Metaverse sanal bir cennete kaçış yeri mi olacak ?  Gerçek yaşama dönmek  istemeyenler olacak mı ?  Uyuşturucu gibi bağımlılık yaratacak mı ?  Peki   o sanal dünyanın yöneticileri ya da yeni tanrıları yeni kurallar koyup bunları bize dayatırsa  ne olacak ?    Sosyal medya hesabı olan veya olmayanlar Metaverse’in  dışında kalabilecek mi? Belki  insan buna zorlanmayacak    ancak Covid-19 aşı ve PCR kontrollerinde olduğu gibi bu  ortamın dışında kalmak olanaksız hale gelebilecektir. 

     Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir   dünya olan Metaverse’in     düşünce özgürlüğünü tehdit etme,   yapay zekanın emir ve denetimine  girme   gibi riskler barındırma olasılığını  göz ardı etmemek gerekir. 

    İnsanın gerçek yaşamdaki   ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onu gerçekten mutlu kılmak için kıllarını kıpırdatmayanlar   sanal bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira  harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa geleceklerden  büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler.  Bu öte evrende gerçek hayat yerine   öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara.  Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler  giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken,     sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak  onları boş hayaller  ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyor ve kargışlıyorum.  

  • Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

    İnsanı doğaya ve çevreye zarar veren, savaşçı ve kan dökücü bir “tür” olarak gösteren   Yuval Noah Harari gibi   yazarlar asıl suçluyu görmezden geliyorlar.  Doğaya, çevreye ve insanlığa asıl zarar veren kan dökücüler ırkçı oligarklar, öjenistler, Avrupa krallık rejimleri ve azgın kapitalistlerdir.  Bu elit  azınlığın Nazi SS’lerinden bir farkı yoktur. Bu insanlık düşmanları çevresel kirlenme, iklim krizi, hayvan hakları, açlık gibi gerekçelerin arkasına gizlenerek sıradan insanları suçlamakta onları yok edilmesi gereken zararlı bir tür olarak dünya kamuoyuna ve yeni kuşaklara kabul ettirme çabası içindeler. Oysa, yeryüzünü  korkunç bir kaos ve güvensizlik ortamına sürükleyenler, mülteci krizine, ölümlere, kırımlara, salgınlara ve felaketlere yol açanlar aslında   onlardır, asıl yok edilmesi gereken onlardır.

    Harari gibileri ve benzer türde yazılar yazan bilim insanları da   aslında ultra-kapitalistlere, elitlere hizmet ediyor ve dolaylı olarak onların çıkarlarını savununmuş oluyorlar. Zira bu durumda böylesine zararlı bir “tür”  olan Homo Sapiens ve ondan türeyen insanlığın Covid benzeri salgınlar, nükleer savaş, terör, etnik temizlik, apartheid, soykırım ve çeşitli yöntemlerle yok edilmesini meşru, haklı ve yasal göstermiş oluyorlar. İnsanlığın  yok edilmesinin önünü açıyorlar. Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor.   Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern   yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.

  • İki aydır Eskişehir’deyim EBBSO konserlerine bilet bulamadığım   ve hiçbir yerden doğru dürüst bilgi alamadığım için EBB Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e 12.10.2021’de bir   e-posta yolladım. Özetle şunları yazdım:

    “Sn. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen

    Sn. Başkan iki aydır Eskişehir’deyim.  Bir türlü EBB Senfoni Orkestrası konserlerine gitme olanağı yakalayamadık. Bilet bulamıyoruz. Karaborsada bile bilet yok !  Bir tek geçen ay Sazova Parkında Çaykovski’nin Yaylı Çalgılar Serenadını açık havada dinleyebildik. O da zaten halka açıktı.

     9 Ekim’de Beethoven 15 Ekim Konseri için Doktorlar caddesine bilet almaya gittim ama biletler tükenmiş ! Ne çabuk ? Nasıl oluyor bu ? Ne zaman geldiler de ne zaman aldılar biletleri ? Gişe memuru, “Covid nedeniyle salon yarım kapasite ile çalışıyor” dedi.

    Biletler tükenmişse gişe memuru orada neden   oturuyor   ? Kapatsın o zaman   bir de yazı koysun bilet kalmadı diye. Talep varsa, biletler kapış kapış gidiyorsa, ya da salon yarım kapasiteyle çalışıyorsa neden o zaman  EBBSO haftada 2-3 kez konser vermiyor? Yani  bu konserlerin repetisyonu yok mu ? Eskiden en az haftada iki kez olurdu. Resitaller de olurdu.

    Sn. Başkan, biletler hemen tükeniyorsa neden her tarafa konser ilanları asılıyor? Yani bu konserleri ancak  elit ya da uyanık bir azınlık  grup mu  dinleyecek ? Biz de panolardaki ilanları mı seyredeceğiz ? İnternette de Eskişehir  konserleri hakkında doğru dürüst bir bilgi yok, e-bilet  benzeri sistemlerde ise Eskişehir’in adı bile yok.   Konser bileti almanın özel bir yolu yordamı varsa açıklarsanız çok sevineceğim.”

    Kuşkusuz, Yılmaz Büyükerşen önemsiz ve sıradan bir insan olan Erdağ Duru’ya yanıt vermeye bile tenezzül etmedi. Sadece EBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığından 13.10.2021’de  bir e-posta    geldi. Yazıda biletlerin biletial.com sitesinden  satışa çıktığı ve oradan almam gerektiği belirtiliyordu. Ancak linke tıkladığımda biletlerin değil “biletial.com” sitesinin satışa çıktığını  şaşkınlıkla gördüm. Biletial.com sitesi 50.000 Dolardan satışa çıkmış. Belediyenin bundan haberi yok herhalde. Ayakta uyuyorlar anlaşılan.  Araştırdım konuyu ve gördüm ki   sitenin adını   yanlış yazmışlar. Doğrusu “biletinial.com” olacak.  Beni daha da şaşırtan     konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını bilgilerime sunmak oldu. KSİD  Başkanlığından gelen e-postayı aşağıda aktarıyorum:

    Senfoni Orkestrası Konserleri

    Inbox

    Kultur ve Sosyal Isler Dai. Bsk. <kultur@eskisehir.bel.tr>Wed, Oct 13, 2:14 PM (21 hours ago)

    “Sayın Erdağ DURU;

    Senfoni Orkestramızın gerçekleştirilen konser etkinliklerine dair bilet satışları sanatseverlerimiz tarafından özellikle internet üzerinden(biletial.com) satışa çıktığı andan itibaren kısa sürede tükenmektedir.  Konser salonlarımızda gerçekleştirilen etkinliklerimizin yarı kapasite satışa sunulmasından kaynaklanan bu sıkıntı internet ve gişelerimizden yapılan satışların hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.

    Gelmek istediğiniz konserimiz için konserin gerçekleştirileceği tarihte belirtilen binada bulunduğunuz takdirde bilet alan fakat gelemeyen dinleyicilerimizin yerine tarafınıza bilet sağlanacağını bilgilerinize sunarız.

    Gişelerimiz için belirtmiş olduğunuz görüş dikkate alınacak olup, göstermiş olduğunuz ilgi ve alakanız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”

     Bu bağlamda benim öneri ve öngörülerim şöyle:

    1. EBBSO konserlerinin aylık bir programı yok. Örneğin Ekim ya da Kasım ayında repertuarda hangi  yapıtların çalınacağı belli değil.  Oysa Eskişehir’deki tiyatroların aylık, hatta iki aylık programları belli. Konserler belli değil. Neden ?  
    2. Konser tarihi 4 gün kala  ilan ediliyor.  22 Ekim’de konser olacağını 18 Ekim’de öğreniyorsunuz.   Neden ? Neden bir  iki hafta önceden ya da bir ay önceden açıklanamıyor?  Plan ve program yapmaktan  değimsiz misiniz?
    3. Gişeye uçarak da gitseniz koşarak da gitseniz, internetten bilet almaya kalkışsanız bile  olanak yok. Biletler çoktan tükenmiş. Aslında biletler tükenmiş falan değil, biletler çok önceden belli bir azınlık ve kodamanlara   ayrılmış. Sizle de kafa buluyorlar konser bileti tükendi diye.   
    4. Beni  en çok  şaşırtan     K.S.İ.D. Başkanlığının, konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte  binanın    kapısında beklemem gerektiği,   bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını  söz konusu e-postada bildirmeleri oldu. Bu ne biçim arabesk bir vurdumduymazlık ve  densizlik birader ? Ben 1950 doğumluyum. Bu soğukta gecenin bir vakti saat 20.00de binanın kapısında ağaç olup bilet mi dileneceğim sizden ?  Arlanmıyor musunuz böyle bir öneride bulunmaya ? 
    5. EBBSO konserlerinde nasıl bir  yönelteç döndüğünü henüz çözemedim ama  yakında bunun kokusu çıkar sanırım. Başta   Yılmaz Büyükerşen olmak üzere EBBSO’yu ve insanları    enayi yerine koyan KSİD Başkanlığı’nı şiddetle kınıyorum.  İlgililerden ciddi bir açıklama ve çözüm bekliyorum.
  •  

     Covid-19’dan  ölenlerin resmi rakamı 5 milyona     ve işsizlik rekor seviyelere ulaşırken     sadece ABD’de 50 kişi daha milyarderler kulübüne katıldı. Ultra kapitalistlerin serveti  salgın döneminde  kat be kat arttı. Bu insanlar kim? Nasıl oluyor da bu kadar rahat ve kolay para kazanıyorlar ? Onlar saray   benzeri     high-tech korunaklı konutlarda yaşıyor,   özel yatları ve jetleriyle dünyanın dört bir yanına  istedikleri  gibi gidiyor ve  dünya atmosferine   herkesten   daha fazla küresel ısınma karbonu eklemiş oluyorlar. Daha da kötüsü,  onların çoğu çalıştırdıkları personele, işçilere insan muamelesi yapmıyor, emeklileri de hiçbir işe yaramayan asalaklar olarak görüyorlar.    

    Scott Fitzgerald   dostu Ernest Hemingway’e “Zenginler senden ve benden farklıdır” demiş ve Hemingway de “Evet, daha fazla paraları var”  diye yanıt vermişti. Fitzgerald haklıydı.  Günümüzde Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, Rockefeller, Rothschild gibi milyarderlerin varlıkları    trilyon dolarları aşıyor. İşin  garibi insanlar patır patır ölürken onların sayıları gittikçe artıyor. Onlar hiç kimseyi umursamadan  büyük kibirle ağızlarına geleni söylüyor,   başka gezegenlere yerleşmenin planlarını yapıyor ve dünya umurlarında değil

    ZENGİNLERDEN VERGİ ALAMAZSINIZ

    Biden yönetimi  2021’de gelir vergisi oranlarını  %2,6 artırdı. En yüksek vergi oranı  %   37’den yüzde 39,6’a çıkarıldı.   İyi de yılda 1,2 milyon dolar kazanan birinin  %2,6 daha fazla vergi ödeyecek olması    kimin umurunda ?  Ultra-kapitalistler bu artıştan dolayı çok kızgın ve vergi artışlarını iptal etmeyi,    oranı %5lere  düşürmeyi, hatta tamamen muaf tutulmalarını vaat eden siyasetçileri besliyor, onlara para akıtıyorlar.  Onlar zaten milyonlarca doları off-shore hesaplara kaçırıyor. O açgözlü domuzları vergiden muaf tutmak için çözümler aranırken yalnızca masaya yemek koymak ve  küçük bir evde yaşam mücadelesi veren   milyonlarca  emekçiden ve emekliden haldır huldur vergi alınıyor.   

    Fransa gibi gözü dönmüş oligarkların egemen olduğu  ülkelerde emeklinin aldığı maaş bile en az %4-8 vergiye tabi.  Ayrıca 6 aydan fazla bir süre Fransa dışında başka bir ülkede kalmaya kalkışırsa emekli maaşı kesiliyor. Zira Fransa emekliye ödediği paranın Fransa dışında bir başka ülkede harcanmasını istemiyor.   Yani o kadar  acımasız ve gaddarlar ki ellerinden gelse yıllarca çalışmış emeklinin parasına çökmek için her türlü  iğrenç yolu deneyecekler ve buna kimse ses çıkarmıyor.

    SOSYAL GÜVENLİK  HAKLARI ÇÖPE

    ABD, Fransa ve bir çok ülkede son 20 yılda sosyal güvenlik yardımları sistematik bir şekilde ve yavaş yavaş  %30-40   azaltıldı.  Oysa o  yardımların   amacı yaşlıların hayatlarını kolaylaştırmak, hayatta kalmalarına yardım etmekti. Üstelik bir çok ülkede bu yardımlar 1980lere kadar vergiden muaftı.  

    Emeklilere karşı yapılan bu tür girişimler insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve    bu   suçlar oligarklar tarafından artarak işlenmeye devam ediyor. Bu şımarık, kibirli  ve saldırgan egemen sınıfın ve onların beslediği oligarkların ve finans kuruluşlarının çalışan nüfusa, ücretlilere ve emeklilere karşı     açıkça yürüttüğü  gözüpek   bir sınıf savaşı var.   Amaç emeklilik kurumunu tamamen yok etmek. Bunun ayırdına varmak gerekiyor.  Onları gözü işçinin, emeklinin eline geçen üç beş kuruşun peşinde.   Daha da zenginleşmek ve haksız kazançlara elde etmek için off-shore hesaplarda kara para aklama, vergi kaçırma, rüşvet vermeyi sürdürüyorlar. Ayıca onların finans kurumlarından sınırsız kredi kullanma olanakları var. 2 milyar vergi ödeyen biri  aynı anda  10 milyar kredi kullanıyor. Yani aslında ödediği vergiyi misliyle geri almış oluyor ve bu saadet zinciri böyle sürüp gidiyor.

    İşte en son Pandora belgeleri açıklandı ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O belgeleri medyaya sızdıran zaten onlar. Göstere göstere milletle alay edercesine bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset, yasalar, hukuk, yargı, güvenlik kuvvetleri, ordu hepsi onların emrinde ve  tüm su başlarını  ele geçirmiş durumdalar. Bu düzeneğe karşı çıkanlar ölümle tehdit ediliyor veya Julian Assange gibi hapislerde çürütülüyor.   İnsanlığın uyanma vakti çoktan geldi geçiyor ama görünen o ki kimsenin uyanacağı yok.

    (Dave LINDORFF’ın yazısından esinlenerek)

  •  Ben Galatasaray Lisesi’ne 1961’de girdim,  1971’de mezun oldum. Aradan yarım yüzyıl geçmiş.  Bu süre zarfında GS ileri mi gitmiş, Avrupa çapında yıldız bir okul mu olmuş ? Hayır.  Ne yazık ki geri gitmiş. Zihniyet, düşünce, olaylara ve dünyaya bakış, algılama, etik   ve bilgi açısından trajik bir dekadans ve çöküş yaşanmış. Kalite ve eğitim seviyesi düşmüş, hırs, egoizm, oportünizm, duyarsızlık, maço, kibirli, kendini beğenmiş ve baskıcı bir zihniyet Galatasaray topluluklarında egemen olmuş.

    Galatasaray bu duruma nasıl geldi tam olarak hala  çözebilmiş değilim. Ancak sözü uzatmadan konuya gireceğim. XXI.ci yüzyılın başından itibaren sosyal ve siyasal  alanda kendini gösteren yozlaşma ve dincilik tepeden tırnağa tüm eğitim kurumlarını da etkilemiş. Buna direnen bir iki akademik kurum kaldı. O kurumların içinde Galatasaray yok.

    Sanırım her şey okulumuzun çok değerli edebiyat  öğretmeni   halkbilim uzmanı Tahir Alangu’nun (1915-1973) anısına   saygısızlık edilmesiyle başladı.    İsmini burada anmaya layık görmediğim  psikotik bir  bünye          Alangu’nun  Zincirlikuyu’daki mezarına  yaptığı iğrençliği    çok büyük bir marifetmiş gibi GS  gruplarında    ona hakaretler yağdırarak   paylaştı.   Eğer bu  adiliği yapan     çulsuzun teki olsaydı çoktan dışlanmıştı, ama varlıklı olduğundan el üstünde tutuldu, mağduriyet edebiyatı yapıldı, gözyaşı  bile döküldü. 

    GS İMAM HATİP  ORTA OKULU 

    Öğrendiğim kadarıyla Van’ın Çaldıran ilçesinde  2005 yıllarında bir kardeş ilkokul açılmış. Bu okulu GSÜ rektörlüğü  açmış, Galatasaray isminin   kullanılmasına   izin vermiş ve    okul  “Galatasaray Üniversitesi Eğitim ve Kültür Derneği İlköğretim Okulu” olarak faaliyete  geçmiş. Bu acayip isimli okul  2018 yılında “Galatasaray İmam Hatip Ortaokulu” na dönüşmüş! Eee şimdi birileri ah vah ediyor, saçını başını yoluyor. İnanamıyorum.

    GSÜ YANGINI

    22 Ocak 2013 günü, yeni bir yılın başlangıcında,   Galatasaray’ın Ortaköy’deki binası (Galatasaray Üniversitesi-GSÜ) alev alev yandı, ya da büyük olasılıkla yakıldı. Okul yanarken sosyal medyada otel tartışmaları  aldı yürüdü. Okul günlerce yandı, kütüphanedeki değerli bir çok eser  kül oldu. Kara bir enkaz yığınına dönen  binada yangına karşı ciddi hiçbir önlemin alınmadığı,   yangın söndürme sisteminin bile olmadığı, korkunç bir ihmaller zincirinin ve adamsendeciliğin hüküm sürdüğü açığa çıktı. Ne bir soruşturma açıldı, ne de olay ciddi bir şeklide incelendi. GSÜ rektörü ve yönetim aynen taş gibi hiç istiflerini bozmadan görevlerini sürdürdüler.     Daha  onarım bitmeden iki adım uzakta iki cami varken bir telaş   Eylül 2014 yılında  “ibadethane” adı altında bir de mescit açtılar.    

    Anımsatayım: 9 Mart 1907’de çıkan bir yangın sonucu  Mektebi Sultani harabeye dönmüştü.  Yangının Müdür Muavini   Feuillet’in  odasındaki     gaz hortumunun yarılmasından kaynaklandığı iddia edilmişti. 1908’de  okula müdür  olarak atanan Tevfik Fikret’in  de çabasıyla kısa   sürede onarımı tamamlanan  yapı 1909’da yeniden hizmete girdi. Bu süre zarfında öğrenciler  Beylerbeyi’nde hastaneden bozma barakalarda eğitimlerini sürdürdüler.    O dönemde    okulda altı yüz kişilik bir mescit vardı.       Fikret   giriş katında bulunan mescidin  üst katındaki bölümü toplantı salonuna dönüştürünce gerici çevrelerce suçlandı. Atatürk döneminde laik eğitime geçilince  zaten kimsenin  uğramadığı mescit 1924’te kapatıldı,   spor ve beden eğitimi salonuna dönüştürüldü.    Demek ki Galatasaray 1924 yılından da çok geride kalmış ve gittikçe geriye doğru gidiyor. Bakalım GSÜ’den sonra GSL’ye ne zaman mescit yapılacak bekliyoruz !

    GEV MADALYASI      

    2019 sonlarında  “50. Mezuniyet Yılı Madalyası   ve berat istiyor musun, baloya gelecek misin?” diye bazı arkadaşlar beni aradılar. Galatasaray Eğitim Vakfı (GEV) bağış toplama amacıyla bir takım madalyalar dağıtıyormuş.  Ben de arayanlara “benim GSK’den törenle almış olduğum saf plastikten mamul bir Divan Üyesi madalyonum zaten var. İkinci bir plastik madalyona gereksinim yok” dedim. İlla gönderecez diye ısrar ettiler ve ev adresimi aldılar. Ancak ne arayan oldu ne soran.  Sonradan öğrendim ki 2020’deki Galatasaray balosuna katılmadığım için GEV beni kara listeye almış, madalyon ve berat vermeyecekmiş !

    İmdi Commedia dell’Arte’yi aratmayacak türden  bu traji-komik durum için  herkese şunu anımsatmak istiyorum: Vakıflar, dernekler insanlara hizmet etmek için vardır. İnsanlar vakıflara  hizmet etmez. Hiçbir vakıf veya dernek insandan üstün değildir. Galatasaray’da okumak bir onurdur. GEV hiçbir Galatasaraylıdan üstün değildir, tam tersi  onların hizmetkarıdır ve onlara hizmet etmek zorundadır. Bakın bir GS’li bu madalya konusunda ne yazmış:

    “Maalesef saçma bir gerekçeyle birçok arkadaşımızı küstürdüler. Şu anki GEV Yönetiminin ayıbıdır. Maalesef İnan ağabey de bu ayıbın baş müsebbibidir. İlk toplantımızda geçen senelerden alamamış olanlara da verileceğini söyleyip sonra siz yanlış anlamışsınız diye ağız değiştirmeleri ise başka bir utanç vesilesidir. Açıkça söyleyeyim ki bu madalyanın benim için de değeri sıfırlandı. Çok üzgünüm.”

     GS ANI KİTABI    

     2019 yılında 101.ci dönem   mezunları için anı kitabı basımı için   herkesten adam başı 750 TL  istendi. Bu kitabın özel baskıları da 1.000 Euro’dan satılacakmış.      Ben bunu  e-kitap olarak hazırlamanın geleceğe yönelik daha rasyonel  bir düşünce olduğunu söyledim ve katkıda bulunmayı reddettim.  Anı kitabının e-kitap olarak yayınlanmasını   arkadaşlara önerdim, hem de böylece Facebook benzeri bir GSbook portalı da oluşturulabilir dedim.  Onlar “taksitle öde kolaylık yaparız” dediler, “paran yoksa biz verelim” dediler,  ısrar, ısrar, dakikalarca telefonda dil dökmeler, telefonlar, telefonlar…Kitap basıldıktan sonra ellerinde patladı ki “500 TL ye almaz mısın?”  diye tekrar aradılar. Ya birader bedava verseniz bile almam. Bu nasıl bir zihniyettir be kardeşim ?

    “EN VELO” SKANDALI VE BODRUM PİLAVI

      2021 Haziran’ın “En Vélo”” skandalı patlak verdi. Paillarde ve pedofil müstehcen bir şarkı   En Vélo “Galatasaray Marşı”  ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GSD tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi ve Youtube da iftiharla paylaşıldı.  Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir sırada… Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan en adi argo sözlerle söz eden bu şarkı   Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere,   istifalara   kulak asılmadı ve    video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı.     Haziran sonunda    istemeye istemeye yayından kaldırdılar. Arkasından Ağustos 2021’de Bodrum, Marmaris   Ege ve Akdeniz şeridinde ormanlar    yanarken, yangınlar termik santralı tehdit ederken kimse istifini bozmadı, o  facianın ortasında GSD Bodrum’da kokteyl parti ve pilav günü düzenlendi.

     SONUÇ

      Galatasaray değerlerini ayaklar altına alarak madalya konusunda  çifte standart uygulayan,   imam hatip okulu açılmasına ön ayak olan,  GSÜ’de onarım sürerken mescit açan, pedofiliyi öven  etik dışı bir şarkıyı Galatasaray Marşı diye dayatan, ülke yanarken  Bodrum’da pilav günü düzenleyen, tüm bunlara onay ve taraftar bulan zihniyetin tüm Galatasaray kurumlarında egemen olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır.     Yeni kuşakların kafa yapısı da bu şekilde  yontulmaktadır. Eğer bu kafa yapısı sürerse bugün GSÜ’de mescit, yarın GSL’de cami ve bir de bakarsınız Galatasaray  bir  İmam Hatip Lisesi’ne dönüşmüş  bile.

    Bakın millet aklınızı başınıza toplayın.   GS  kurumları laik ve özerk statülerini korumak zorundadır. Bu kurumlarının  temelini oluşturan Fransız Devrimi ile Avrupa’nın    Aydınlanmacı ve Hümanist değerleri  kişilerin veya iktidarların çıkarları ve ihtiraslarına feda edilemez.  İnanç özgürlüğü  bahane edilerek  gericilik, hoşgörüsüz gelenek ve inançlar hoş görülemez. Atatürk döneminde     tekke, tarikat ve zaviyelerle birlikte ve aynı tarihte masonik yapılanmaların da kapatıldığını unutmayalım. Bunların bir damlacık olsun ülkeye bir faydası olmuş olsaydı Atatürk bunları kapatmazdı. Tarikatlar ve Localar   kendi çıkarlarına öncelik verirler ve kurumları ve kişileri piyon gibi kullanırlar. Osmanlı İmparatorluğunun mahvına yıkımına neden olanlar bunlardır.

    Eğer bugün bu  zihniyet ortalıkta  cirit atıyor   ve kilit noktaları ele geçirmişlerse Atatürk ve Tevfik Fikret’e göz göre göre yapılmakta olan ihanet korkunç boyutlardadır.    Bu ihanete hiçbir kurum ve ülke dayanamaz, katlanamaz. Ve bunun bedeli ağır olur ve bir gün ödenir.   Batıya açılan pencere,   kadim kültür diye dayatılan hurafe ve masalların       küflenmiş saman balyalarıyla   kapatılamaz.    Ki artık tek bir pencere de yetmez: Tüm pencereler ve kapılar açılmalıdır. GSL, GSÜ, GSD, GSK ve GEV     tarikatlara ve iktidara yaranma sevdasından vazgeçmeli, bilimsel ve özgür düşünceye kapılarını açmalıdır.

    Tevfik Fikret gibi baskılara  boyun eğmeyenler,   oligarklara ve hanedanlıklara başkaldıranlar    öncüdür, devrimcidir. Bu   egemenlere, su başlarını tutmuş olanlara karşı olmak kadar, gerektiğinde halka karşı olmayı da göze almaktır. Çünkü aydın   olmak, sadece egemenlere,   karşı mücadele etmek değil, onların iktidarını yeniden üreten halkın gerici eğilimlerine, ilkel geleneklerine de karşı çıkmaktır. Eskiye ve halka ait olan her şey iyi değildir ve eğer her şey eskisi gibi hiç değişmeden aynı şekilde kalacaksa  aydın olmanın da, Galatasaraylı olmanın da bir anlamı yoktur. Egemen değer yargıları, baskılar, dayatmalar, gerici gelenekler, ilkel töreler eleştirilmez ve yıkılmazsa ilerleme ve gelişme nasıl olabilir ? Tevfik Fikret,  geleceği, yarını (Ferda) temsil eder, geçmişi, kadim kültürü değil… 

      Galatasaray için tek bir mihenk taşı vardır:  Atatürk ve Tevfik Fikret    yolu. Ama bakın buraya yazıyorum: GS topluluklarındaki bu gerici yapı, hırs, egoizm, duyarsızlık, maço ve masonik zihniyet   egemen  olduğu sürece korkarım gün gelecek “Tevfik Fikret” e bile katlanamayacak, tahammül edemeyeceklerdir.  Akif’in, Necip Fazılların peşinden koşturacaklar ve Atatürk’e yapıldığı gibi Tevfik Fikret’in de heykellerine, büstlerine hatta Aşiyan’a saldıracaklar, onu da   şeytanlaştırmaya çalışacaklardır.  Ne diyeyim artık ?

  •   Masonluğun tarihi   XII. yüzyıla   Tapınak Şövalyeleri ve Haçlı Seferlerine  kadar gider.  Burada “tapınak” veya “mabet” diye kastedilen MS 70 yılında yıkılmış olan Süleyman (Herod) Tapınağıdır.   Bugün demokrasi getirmek  bahanesiyle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirip petrol  yataklarına çöken emperyalist zihniyet ile, o gün   Hristiyanlığı korumak bahanesiyle   Ortadoğu’daki halkların mal mülk, doğal kaynaklar   ve  varlıklarına çöken zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.

      Haçlı Seferleri -dinsel  kamuflaj altında- yağma, çapul ve ekonomik çıkarlara dayanıyordu.   1095’te Yeruşalim  (Kudüs) ve  çevresini İslam işgalinden kurtarmak amacıyla Papa II. Urban’ın   kutsal savaş (cihat) çağrısını üzerine     profesyonel savaşçılar ve paralı askerlerden oluşan Haçlı orduları oluşturulmaya başlanır.         VI. Haçlı Seferi’nde    Bizans’ın başkenti Konstantinopolis ve Ayasofya Kilisesi baştan sona yağmalandı.        Haçlılar 1099 yılında Yeruşalim’e vardı.   Beş hafta süren   bir kuşatmanın ardından  kent düştü. Yağma ve katliamdan sonra  Haçlılar   -İsrail’in 30.7.1980’de    yaptığı gibi-  Yeruşalim’i  başkent yaptı ve  Kızıldeniz’den İskenderun körfezine kadar Sina, Filistin, Lübnan, Şam ve Antakya’yı da kapsayan     “Yeruşalim Krallığı” nı kurdular.  1099-1291 arası iki yüzyıl sürecek olan bu  Haçlı Latin krallığı sırasında    bir takım  gizli    “askeri tarikatlar” da kuruldu. Bu tarikatların üyeleri, Avrupa’dan Yeruşalim Krallığına gelip manastırlarda   yaşıyor,   askeri eğitim görüyorlardı. İşte bunlardan biri de     “Tapınakçılar” tarikatıydı.

     TAPINAKÇILAR

    Tapınak Şövalyeleri (Pauperes Commilitones Christi Templique Solomonici/Mesih’in ve Süleyman Tapınağının  Yoksul Askerleri)       Fransız soylusu Hugues de Payens tarafından 1119’da   güya Hristiyan hacıları koruma gerekçesiyle kuruldu.   Avrupa’dan Filistin’e gelen Hristiyan hacıların yolculukları     Tapınakçıların   kontrolündeydi ve hacılardan topladıkları paralarla büyük   servet sahibi oldular. Tapınakçıların “Christi/Mesih” (İsa) ismini kullanmaları salt bir kamuflajdı. Onlar aslında Mesih’ten çok Süleyman Tapınağı ve Maşiyah’ın askerleriydiler.  

     Tarikatın      Tapınak Dağı’nda    yoğun araştırma ve kazılar yaptığına dair  kanıtlar bulunmuştur. Ancak,   uzmanların iddia ettiği gibi  tarikatın  Kral Süleyman’ın hazinelerini veya Kabalistik gizli geleneklerinin  araştırmak amacıyla kazı yaptıklarını   sanmıyorum.    Onların esas amacı -günümüzde İsrail’in yaptığı gibi-    eski Tapınağın kalıntılarını   bulmak, Tapınağı  yeniden inşa etmek ve   Yeruşalim Krallığını zamanla İsrail krallığına dönüştürmekti.  [1]

    Haçlı Ordularını 1187  Abbasi halifesine bağlı Mısır sultanı      Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna yenilince  Yeruşalim yeniden “Kudüs” adını alarak İslam egemenliğine girdi, Tapınak Tepesine de “Haremi Şerif dendi.   Buna rağmen,     Tapınakçılar  varlığını sürdürdü ve    başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde    Hıristiyan inancından koparak Yahudiliğe kaymaya, Tevratik-Kabalistik mistik öğretileri benimsemeye ve     özel ayinler düzenlemeye başladı. Bunun üzerine        1307 yılında, Fransa Kralı Philip le Bel ve Papa V. Clement’in   kararıyla tarikat  dindışı ilan edildi.    Tapınakçıların bir kısmı kaçmayı başardıysa da çoğu yakalandı,   “büyük üstat” adını verdikleri liderleri,   Jacques de Molay, 1314 yılında   idam edildi. 

      Kaçanların  bir bölümü,   Katolik Kilisesi’ni tanımayan İskoç Kralı Robert Bruce’un himayesi altında yeniden örgütlendiler.   Britanya’daki en önemli sivil toplum örgütü olan  duvarcı ustası (mason)  loncalarına sızdılar. Loncalar günümüzdeki meslek örgütlerine benzeyen yapılardı ve ilgili mesleğin sırlarını korumak ve meslektaşlar arası dayanışmayı amaçlıyordu. Tapınakçılar   bu loncaları masonik localara dönüştürdü ve bir süre sonra da bunları   tamamen ele geçirdiler.

    SİMGESEL TAPINAK: LOCALAR

     Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti    bu tarikattan miras kalmıştır.   İskoç Riti’nin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen ünvanlardı.  Sonuçta, Masonlar kabul etmese de örgütün kökeninin Tapınakçı tarikatına kadar uzandığı,     tarikatın  bir çok simge ve ünvalarını kullandığı   gerçektir. 

    Masonlukta toplantı yeri olan Localara “Tapınak/Mabet” denmesi rastlantı değildir. Bu simgesel ve spritüel bağlamda   Süleyman Tapınağına işaret eder. Sabetayistlerin dualarında ve sinagoglarda günlük Amida   dualarında yıkılan     iki tapınağın  yerine   yeni bir üçüncü tapınağın inşa edilmesi  için dua edilir.     Tapınağın inşasından sonra Maşiyah’ın geleceğine inanılır. Tapınak için yapılan bu  yakarışlara artık Evanjelik ve Presbiteryen Kiliseleri de dualar ve Hatikva’nın sözlerini değiştirip ezgisini ilahi gibi söyleyerek katılmaktadırlar. [2]

     1980 yılında İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan eden bir yasayı onaylamasından sonra 1982 yılında itibaren 3. Tapınağı yeniden inşa etmek üzere oluşturulmuş bulunan dinsel vakıf ve dernekler çeşitli toplantılar gerçekleştirmiştir.  Bunların en önemlileri “Rabbin Dağına Doğru Vakfı, Yahve’nin Evi, Tapınak Dağı Sadıkları Vakfı, Yeruşalim Tapınak Vakfı”dır.

    Bu bağlamda  Mason  dernekleri ile  Lions ve Rotary gibi masonik  yapılanmaların saklı misyon, vizyon ve işlevi   egemen oldukları tüm ülkelerde 3. Tapınağın yapımına maddi ve manevi destek vermek, medya, din, siyasal ve askeri stratejik  kilit noktalara konuşlanarak kamuoyunu buna hazırlamaktır. Kuşkusuz bu tür yapılara üye bir çok kişinin bunlardan haberi bile yoktur.

    DİPNOTLAR

    (Kaynakça: BBC, The Guardian, Prof. Yalçın Küçük, ve Soner Yalçın’ın yazıları)


    [1] Tevrat efsanelerine göre   kral Süleyman’ın  inşa ettirdiği   Tapınak     Moriya Tepesinde (Tapınak Tepesi) bulunuyordu ve  bu alan kutsal kabul edildiğinden buraya sadece  İsrailli olanların girmesine izin verilirdi.  İsrailli olmayanların (goyim/kafir) bu alana girmesi  Musa şeriatına göre yasaktı ve cezası ölümdü. Bu tepe aynı zamanda İbrahim’in oğlunu kurban etmeye kalkıştığı ve Tanrı tarafından  bir koçun gönderildiği yerdi. (Tevrat, Yaratılış, 22: 2)

    [2]     Theodore Herzl’den çok önce, bir devlete sahip olmak için Maşiyah’ı beklemek yerine, bu süreci kendi elleriyle başlatmaları gerektiği düşüncesi ilk kez Sabetay Sevi (1626 – 1676)  tarafından ortaya atılmıştır. Sevi  Maşiyah olduğunu ilan etmiş, kutsal topraklara dönüşü, İsrail devletinin kurulacağını ve Süleyman Tapınağının yeniden inşa edileceğini ilan etmişti. (Encyclopaedia Judaica, Vol. 16, p. 1033-1037)

  • “ Ülkenin birinde  çok  eski bir  aşiret varmış. O  ülke  beylik iken de, imparatorluk iken de, imparatorluk yıkılıp da cumhuriyet ilan edildikten sonra bile aşiret  varlığını sürdüredurmuş. Aşiretin bir kısım üyeleri sağcı, bir kısmı solcu, bir kısmı da futbolcu partiye üyeymiş.  Yani hangi parti iktidara gelirse gelsin aşiret her zaman iktidardaymış.” ( Uçrak Masallar, Gadré Urud)

     Türkiye öyle bir hale geldi ki elini  sallasan ya bir tarikata, ya masonik bir örgüte, ya da mafyatik bir yapıya değiyor. Atatürk döneminde 1935 yılında kapatılan tarikatların ve Locaların bugün   pervasızca ortalıkta       cirit atması “bir karabasanda mıyız, yoksa Harikalar Ülkesi mi, yoksa Olmayan Ülke’de miyiz  ?” sorularını sormaya sevk ediyor insanı.  

    Siyaset, medya ve iş dünyasının yanı sıra üniversiteler, eğitim kurumları, dernekler, vakıflar, kurumlar, kulüpler bunlarla tepeleme dolu. Bunlar su başlarını tutmuş, ülkeye tepeden tırnağa çöreklenmiş ve çökmüşler.  Bir yağma ve yıkım düzeni vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyor. Her yapının belirgin bir alanı var ve kayıkçı kavgası dışında aralarında bir uzlaşma, denge    olduğu seziliyor. Bu tür yapılanmaların  rüşvet, adam kayırma, torpil,  baskı, şantaj, tehdit, yıldırma, saldırı hatta gerektiğinde     suikast veya  kıya gibi yöntemler kullandıkları ve  kirli işlerini alt taşeron birimlere  ihale ettikleri  bilinmektedir.   

    Bu yapılarda son tahlilde geçerli olan  örgütsel  hiyerarşidir.    Hiyerarşiye göre  üstlerin   emir ve  isteklerine  astlar   itaat etmek zorundadır.  İtaatsizliğin bedeli ağırdır. Tamamen varsayımlar ve kişisel  gözlemlere dayanan   bu  araştırmamda     özellikle  masonik yapıları irdelemeyi amaçladım.   Masonik yapı derken Locaları, Lions, Rotary ve benzer kuruluşları kastediyorum.   

    CHP’NİN ATATÜRK’E İHANETİ

    Atatürk’ün tarikatları ve Locaları kapatmadaki    gerekçesi        bunların     Batı çıkarlarına ve emperyalizme hizmet eden  zararlı ve bozguncu yapılanmalar olduğunu  bilmesiydi. Atatürk bu  nedenle tarikatları ve Locaları aynı sepete koyarak kapanmalarını sağlamıştır. Faydalı olsalardı zaten kapatmazdı. 1935 yılında kapatılan ve    uykuda   bekleyen Locaların yeniden açılışı Atatürk’ün ölümünden   sonra gerçekleşir.     

     Atatürk’ün 1938’de kuşkulu ölümünden (*) sonra  İnönü “Milli Şef”   ünvanıyla başa geçer.   II. Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) Nazi Almanyası ile “Führer” e sıcak bakan   İnönü savaşın seyrinin değişmesi üzerine hemen ABD eksenine doğru  yanaşmaya başlar.  12 Eylül 1945’te ABD Başkanı seçilen Truman’ın hedefinde zaten Türkiye vardır.  Truman’ın oluru ile Türkiye  14 Şubat 1947’de  Dünya Bankası’na, 11 Mart 1947’de IMF’ye üye olur.      Truman, 12 Mart 1947’de  ünlü Truman Doktrinini açıklar:  SSCB ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla Yunanistan ve Türkiye’ye  ekonomik ve askeri destek sağlanacaktır.

    Bu arada   1925’ten beri Maliye   ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini yürüten “Büyük Üstat” Hasan Saka    10 Eylül 1947  günü   Başbakan seçilir.  Hasan Saka’nın Başbakan olmasıyla Localar hazırlıklara başlar,   5 Şubat 1948’de    TBMM kararıyla  Localar “Türkiye Mason Derneği” adıyla  yeniden faaliyete geçerler.       14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulur.     8 Ekim 1948 tarihinde İnönü Truman’ın Marshall Yardımını imzalar ve CHP  hükümeti   Dünya Bankası’ndan 100 milyon dolar borç alır.   O  tarihte 1  Dolar 1  TL   değerindeydi.  O tarihten itibaren TL’nin önlenemeyen  süreğen değer kaybı başlar.

     TRUMAN – İNÖNÜ İTTİFAKI

     İnönü Truman’dan aldığı direktifler gereği öncelikle     özel sektör ve devlete ait     uçak fabrikalarının çalışmasını   Meclisten çeşitli karar ve yasalar çıkartarak, ithalat-ihracat yasakları  koyarak engeller.  Fabrikalar arka arkaya kapanmaya başlar. 1950 yıllına gelindiğinde      Türk uçak sanayi tamamen yok edilmiştir.   Zira   Türkiye’nin uçak üretmesine artık gerek yoktu.     Zaten  Marshall yardımıyla    gönderilen dünya savaşından kalma askeri malzeme ve döküntü Amerikan uçakları   Türkiye’ye uçak üretimi yapılmaması    koşuluyla  veri.      Türk askerinin 1950’de Kore’ye gönderilmesi karşılığında Türkiye 1952’de NATO’ya kabul edilir.  

    Bu arada Hasan Saka’nın yerine 16 Ocak 1949’da Başbakan   olan CHP’li    Şemsettin Günaltay Kılıçdaroğlu’nun ünlü Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin gibi sıkı bir ilahiyatçıydı. Günaltay’ın   Localarla iyi ilişkileri vardı ve  bazı kaynaklara göre   Masondu.  [1]  Günaltay ilk iş olarak Siyonistlerle uzlaşır. 1 Nisan 1949 tarihinde   Türkiye  İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olur.  CHP hükümeti   Siyonizm ile işbirliği yapar görünmemek için Milli Eğitim Bakanlığı kapsamında “İmam Hatip Kursları” düzenler.   Ayrıca  bir yasa tasarısı hazırlayarak Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması için kolları sıvar. Tasarı 9 Mayıs 1949 tarihinde meclise sunulur ve kabul edilir.  Ancak,  tüm bunlar CHP’nin iktidarı kaybetmesi engelleyemez. 1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti de   bir çok yerleşkede  İmam Hatip Okulları açmaya başlar. Yani gidişat    emperyalizm ve Siyonizm’in çıkarlarına göre kurgulanır.    

    Prof. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” sözü işte bu noktada bir anlam kazanıyor. Küçük’e göre Türkiye’de gerek sağ, gerek sol medya ve   siyaset   tarikatlar ile  İsrail ve masonik yapıların denetim ve gözetimindedir.

    TRUMAN KİMDİR ?

    ABD Başkanı H. S Truman        saygın,  kültürlü, prezantabl ve zeki bir Masondu. Ama bu nitelikler onun ellerinin kanla dolu olmasını, acımasız bir  emperyalist    ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğu gerçeğini kamufle etmeye yetmez. Truman 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve  9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye  atom bombalarının atılması emrini vermiştir. Büyük Missouri Locası Büyük Üstadı görevini sürdürmüş olan  Truman’a 19 Ekim 1945’te    İskoç Riti Yüksek Konseyi’nin kararıyla  33. dereceden “Genel Müfettiş” ünvanı verildi.  Masonluk kariyerinin doruk noktası olarak  kıvançla kabul ettiği bu  ünvanı alan tek ABD Başkanıdır.   Truman bir mektubunda “Masonluk, ister anlasınlar ister anlamasınlar, diğer insanlarla birlikte yaşamayı kolaylaştıran bir ahlak sistemidir” diye yazmıştı. [2]  Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarından sorumlu olan     Truman,  Hitler ve Mussolini gibi dünyanın en acımasız katillerinden biridir. 

    AMERİKAN ULUSAL GÜVENLİK DAİRESİ

    Dünya tarihinde ilk kez   emperyalizme direnerek Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı vermiş  ve savaştan zaferle çıkmış   Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve  uçak sanayisinin kolayca   yok edilmesi ABD Başkanı Truman için hem şaşırtıcı, hem de teşvik edici bir zafer olmuştu. Bu cesaret ve teşvikle ABD’nin çıkarlarını korumak ve anti-Amerikan tehditleri bertaraf etmek  amacıyla Truman 20 Mayıs 1949’da “Silahlı Kuvvetler Güvenlik Servisi” ni kurar.   Daha sonra  Amerikan “Ulusal Güvenlik Dairesi” (National Security Agency – NSA)  adını alacak  bu örgütün gerçekte çok karanlık bir    amacı vardı: Bilim, teknik, teknoloji, sanayi, keşifler,  buluşlar, ARGE ve bilimsel konularda hiçbir ülkenin Amerika Birleşik Devletlerinden daha  üstün olmasını veya geçmesini -her ne pahasına olursa olsun- engellemek. Bu amaç uğruna gerektiğinde  her tür yasal veya yasa dışı yola başvurulacaktı. Örgüt     Türkiye gibi müttefik ülkelerde ABD çıkarlarına hizmet eden kuruluşları kullanmayı hedeflemekteydi ki bunlar    tarikatlar ve Localardı. 

     Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi   zamanla neredeyse her tür haberleşmeyi ve data aktarımını izleyebilen   bir altyapı oluşturdu. Böylece tüzel ve  bireysel iletişimlerin büyük bir bölümü ayırım yapılmadan otomatik olarak taranır ve izlenmeye başlandı. Edward Snowden “e-postalarınızı veya eşinizin telefonunu görmek istersem, tek yapmam gereken yol kesme   aygıtları (INTERCEPTS) kullanmaktır.  Şifrelerinizi, telefon kayıtlarınızı, kredi kartlarınızı ele geçirebilirim. ‘Seni almak istiyorlarsa, zamanı geldiğinde alacaklardır” der.  [3]

    2006-2017 yılları arasında  Türk savunma ve silah sanayinin en büyük  kuruluşu olan Aselsan’da çalışan 8 değerli yüksek mühendisinin  peş peşe kuşkulu ölümlerinin perde arkasında bu örgütün olması yüksek bir olasılıktır.

     1960larda Türkiye’nin bu hale geleceği söylenseydi buna kim inanırdı ? Tüm bu tarihsel olayların arka arkaya gelmesi tesadüf olabilir mi ? Ancak işte görüldüğü gibi Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ABD ve Batılı ülkeler tarafından kolaylıkla manipüle edilebilir  bir kıvama  gelmiş  ve toplum her çeşit naneyi gözü kapalı yutar bir hale getirilmiştir.       Atatürk’ün yolundan ve devrim ilkelerinden  sapmaya öncülük etmiş olan CHP’nin ihanetiyle Türkiye  sanayi ve teknolojik gelişimi engellenen,   dış borca mahkum   bir ülke olmuştur. Oysa, Türkiye’nin kuruluşundan 16 sene sonra 1949’da kurulan   Çin Halk Cumhuriyeti   imparatorluk ve sömürge döneminden kalma misyoner kurumları ve masonik yapılanmaları temizleyerek bir dünya devi  olmayı başarmıştır.   

    (KAYNAKÇA: Prof. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın yazıları, BBC)

    DİPNOTLAR

    (*) Soner Yalçın, Hulki Cevizoğlu, Yusuf Karaca, Y. Ziya Koca gibi çeşitli görüşlerdeki araştırmacılara göre     ihmaller ve yanlış tedavi sonucunda Atatürk’ün hastalığı ağırlaşmıştır. Bazı yazarlar bunun bilerek yapıldığı ileri sürüyor.   11 Kasım 2020’de CNN’deki bir programda konuşan Hulki Cevizoğlu, “Atatürk, kendisine yanlış tedavi uygulandığını fark ediyor o haliyle” açıklamasında bulununca, programın moderatörü Başak Şengül “ama siz bilerek yanlış tedavi uygulandığını söylüyorsunuz anladığım kadarıyla” sözü üzerine Cevizoğlu, “Kesinlikle,  (…) Atatürk’ün hastalığı sırasında tutulan nöbet defterleri var. Onları okudum baştan sona.  Türk milletinin bugün, Atatürk’ün öldürülmesi iddiasına bile ‘Hep birlikte bakalım kim öldürdü’ sorusunu sormayan bir ülke haline geldi” demiştir. Tedaviyi yapanlardan Dr. Mim Kemal Öke’nin Mason olması bu işin masonik bir komplo olduğu kuşkularını da doğurmaktadır.     Türkiye’deki mevcut yapı sürdüğü sürece bu gibi konuların açığa çıkması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.


    [1] Timaş Yayınları‘ndan   “Dindar Bir Doktor Hanım” isimli eserde Cumhuriyet‘in yakın tarihinde yaşanan olayların perde arkasına ilişkin çarpıcı anlatımlara yer veriliyor. Türkiye‘nin ilk kadın doktorlarından Dr. Ayşe Hümeyra Ökten‘le yapılan söyleşiyi konu alan eserde, Ökten babasının Şemsettin Günaltay tarafından Masonluğa davet edildiğini  anlatıyor.

    [2] Frank P. Briggs’e mektup, 13 Aralık 1939. ABD Senatörü ve Başkan Yardımcısı olarak Makaleler, http://www.trumanlibrary.gov

    [3] E. Snowden, The Guardian, 10 Haziran 2013

  • « En revenant de Paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisi mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    Le nom « Galatasaray » est déshonoré pour défendre avec   obstination une chanson paillarde contenant des paroles obscènes et pédophiles. Malgré une importante réaction de la communauté de Galatasaray sur cette problématique, la direction de l’Association Galatasaray à İstanbul continue de publier une vidéo sur YouTube où l’on peut entendre ladite chanson chantée à l’occasion du Galatasaray Pilaf de juin 2021. Cependant, il a été constaté qu’à partir du 17 juin 2021, certains membres, notamment des dames, ont commencé à démissionner pour protester contre la direction de l’association. C’est une gêne pour l’administration, qui maintient son attitude insensible et arrogante.

    En plus, je trouve scandaleux de trouver la photo de Son Excellence Hervé Magro, ambassadeur de France en Turquie, au tout début de cette vidéo alors que la personne assise à table au moment de la chanson n’est pas l’ambassadeur mais le Consul général de France à Istanbul, Son Excellence Olivier Gauvin. Curieusement, cette chanson, qui raconte que la population de la France a augmenté à la suite d’actes pédophiles et de viols, est applaudie par Son Excellence Gauvin.

    De quels droit et autorité avez-vous présenté cette chanson   – que vous avez interprétée avec un accompagnement à la guitare –   comme « l’hymne de Galatasaray » ou « l’hymne national de Galatasaray », tout particulièrement au sein d’une assemblée où est présent le Consul général de France à Istanbul ? Quel est le but de ne pas supprimer cette vidéo malgré toutes les réactions de la communauté ?     Serait-ce pour humilier   le lycée par souci d’arrogance, d’entêtement et de protection de votre ego, ou pour affaiblir la confiance et le prestige publique de Galatasaray ? Certes, ce n’était pas votre but, n’est-ce pas ?

    Ecoutez les gars, nous sommes en 2021. Vous êtes libres de vous amuser   entre vous comme vous voulez.   Cependant, vous ne pouvez pas exposer cette chanson publiquement au nom   de Galatasaray.  Je vous préviens que les paroles   de cette chanson   ont été modifiées : dans les nouvelles versions les phrases   comme « trois petites filles, J’ai déchiré sa petite culotte, J’ai (enfoncé) ma grande baillonette, Dans sa petite…. Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »     ont été supprimés.     Dans la compréhension socio-culturelle des années de 1960-70   et dans une école dominée par les garçons cette chanson pourrait être tolérée. Mais aujourd’hui, ce n’est plus possible.

    Vous rendez-vous compte qu’un demi-siècle s’est écoulé ? Et la perception de l’éthique, de la moralité et des préférences sexuelles ont subi un changement radical. La pédophilie   propagée comme une épidémie mondiale qui avait été caché et ignoré pendant des années, est soudainement sorti et   été exposé. Les médias et l’opinion publique aux USA, en France, en Europe sont très sensibles à cette question : la pédophilie et son éloge sont perçus comme un délit très grave et honteux. Faire l’éloge ou encourager la pédophilie n’entre pas dans le champ de la liberté d’expression. Nous ne pouvons donc plus tolérer « En vélo ».

    Des avertissements suffisants ont été donnés et sont faits à ce sujet. Des groupes tels que « Galatasaraylılar Ortak Akıl Platformu, Mektepliler Konuşuyor, Mektepli Kızlar »    ont non seulement vivement réagi à cette chanson et à cette vidéo, mais ont également attiré l’attention sur les actes de violence et de harcèlement qui ont eu lieu au lycée.

    Mais encore et toujours, certaines personnes continuent de défendre cette obscénité pédophile avec   insistance en l’appelant la tradition de GS ou même “l’hymne de GS”. Je condamne cette attitude avec fermeté. Vous n’avez pas le droit d’agir ainsi.    Enfin, si cette chanson a causé ou fait blesser même une seule de nos sœurs de GS, je ne la chanterai plus jamais, je l’effacerai de ma mémoire et l’enterrerai dans l’histoire.

    Une administration négligente et insensible ne peut pas rester en place.  Ils devraient démissionner, ou s’ils ne le font pas, ils devraient être forcés de démissionner et ceux actuellement en fonction ne devraient plus servir dans la gestion de Galatasaray pendant au moins cinq ans. Allez, admettez votre erreur, démissionnez immédiatement sans oublier de vous excuser d’abord et avant tout auprès de nos sœurs de Galatasaray et de la communauté. Et ceci très rapidement.

  •  « En revenant de paris chez ma tante

    En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède

    J’ai rencontré trois petites filles charmantes

    J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle

    Je l’ai emmené dans ma petite chambrette

    J’ai enlevé sa petite chemisette

    J’ai déchiré sa petite culotte

    J’ai (enfoncé) ma grande baillonette

    Dans sa petite….

    Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »

    (Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)

    Galatasaray Lisesinde okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı   Yetiştiricide ve Lisedeyken  büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Peki ne oldu da kıyamet koptu ? Anladığım kadarıyla  birileri kalkıyor “Galatasaray İlahisi” olarak tanıtılan bu şarkıyı sanki çok büyük bir marifetmiş gibi 2021 Haziran GS pilavında   gitar eşliğinde söylüyor, hem de Fransa’nın İstanbul Başkonsolosunun önünde. Galatasaraylılar Derneği de bunu Youtube’da bir video klip halinde yayınlıyor.   Ayrıca, videonun en başına Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Hervé Magro’nun resmini de eklemişler. Oysa masada oturan kişi Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Ekselans Olivier Gauvin.  Fransa nüfusunun pedofilik eylem ve tecavüz sonucu çoğaldığını anlatan bu şarkıyı   masada bulunan Fransa Başkonsolosu  alkışlıyor, masadaki bayanlar da  baylara biat ederek bu “ilahi” ye iştirak ediyorlar! İşin bu kepazelik  şovuna, kültürel-siyasal  skandal   boyutuna  girmek istemiyorum ama   Başkonsolos bu parçada Fransa’nın aşağılanmasını nasıl sineye çekmiş doğrusu anlayamadım.   

    İmdi dikkat edersek   şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun   yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo   davranış, hem   tecavüz, hem de  küçük bir kızın aşağılanması söz konusu.      Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan,  açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren   ahlak dışı şarkılar    kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: “Üç küçük kız, donun yırtılması ve Fransa’nın nüfus artışı” sözleri yeni versiyonlardan çıkarılmış.   Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım.   Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.

    50-60 sene öncesinin etik ve sosyo-kültürel anlayışında ve erkek egemen bir okulda “En vélo” hoş görülebilirdi. Ama bugün bu artık mümkün değil. Aradan yarım yüzyıl geçti farkında mısınız ? Ve etik ve ahlak algısı ile cinsel tercihler radikal bir değişim geçirdi. Pedofili dünya çapında bir salgın gibi yayıldı,  yıllardır gizlenen, görmezden gelinen bu  suç çorap söküğü gibi birden açığa çıktı ve patladı. Başta Katolik Kilisesi ve arkasından Türkiye’deki tarikatlarda pedofilinin bir salgın, bir uyuşturucu gibi yaygınlaştığı ve üstelik çocuk evlilikleriyle de kabul gördüğü açığa çıktı. Ne Katolik din adamlarına, ne tarikatlara, ne de Türkiye’de işlenen pedofilik suçlara ciddi ve caydırıcı cezalar verilmedi. Bu ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Çünkü içinde bir takım ultra kapitalistlerin, din adamlarının, tarikatların, hatta psikiyatrların ve bilim insanlarının olduğu bir “pedofiliyi hoş gösterme lobisi”  bu eylemin yasal bir suç olmaktan çıkartılıp LGBT kapsamına alınması için büyük   çaba sarf ediyor.  Neyse ki, şu an için ABD, Avrupa medyası ve kamuoyu, Youtube gibi kanallar bu konuda çok hassas ve pedofili çok ciddi yasal bir suç olarak görülüyor.  İmdi ya biri kalkıp da bu  klipin  “çocuk istismarı” (child abuse) kapsamına girdiğini Youtube’a şikayet ederse, ya da suç duyurusunda bulunursa ne olacak ? Bir düşünün bakalım. Düşünün, düşünün !   

      Bakın arkadaşlar 2019 yılında romancı Abdullah Şevki’nin     “Zümrüt Apartmanı” adlı   eserinde küçük bir çocuğun cinsel istismarının pornografik bir dille anlatılması ve pedofiliyi öven bölümler için  20 Mayıs 2019’da yayıncısı ve yazarı hakkında suç duyurusunda  bulunuldu.      Kültür ve Turizm Bakanlığının   suç duyurusu üzerine    yazar hakkında TCK     226. maddesi uyarınca müstehcenlik suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Suç duyurusunda bulunanlardan Avukat Müjde   Erden   kitabın pedofiliyi   özendirdiğini, bu suçu övdüğünü, burada geçen ifadelerin düşünce özgürlüğüne girmediğini ve hoş görülemeyeceğini belirtti.

    “En vélo” da bugün bu kapsamdadır. İşin yasal, hukuksal, etik boyutunu geçiyorum. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini kınıyorum.  Battıkça batıyorsunuz. Bundan derhal vazgeçin, hatanızı kabul edin ve en başta GSli kız kardeşlerimizden özür dileyin. Ve hemen.

  • The doctor is injecting male patients.In the medical’s hand have syringes.

    Covid-19’u bahane ederek evrensel hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz!

     Fransa 30 Ocak 2021 günü   Covid-19’a yönelik yeni kısıtlamalar kapsamında Fransa’nın Avrupa Birliği   dışındaki ülkelere sınırlarını   kapattığını açıklamıştı. Bu ülkeler arasında Türkiye de yer alırken, Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’ndan   yapılan duyuruda   “zorunlu nedenler (motif impérieux) dışında, Fransa ile Türkiye arasında   yapılan tüm seyahatler yasaklanacak” denmişti.

    Ancak, haziran ayına geldik ve bu konuda keşmekeş sürüyor. Gümrüklerde giriş çıkışlarda keyfi davranıldığı, baz kişilerden “motif impérieux“   belgesi istenmediği, bazılarının olsa bile çıkış ya da girişlerine izin verilmediği, bazı hava yolları müşterilerinden hiçbir belge istenmediği hakkında arkadaşlarımızdan bir sürü haber geliyor.  

      Yahu ikinci aşısını ve testlerini yaptırmış olanların Türkiye’ye giriş çıkışlarını nasıl yasaklarsınız ? Buradaki mantık ne birader ? Irk ayrımcılığından sonra anlaşılan şimdi de millet ayrımcılığı mı başlattınız ? Türk vatandaşı isen, Türk isen Avrupa’ya giriş yok. Hadi onu anladık diyelim peki Fransa’dan   Türkiye’ye   gidişler niye yasak ? Peki Fransa ve Avrupa’da yaşayan Türkleri ne yapacaksınız ?

     İşin aslı şu: Fransa’yı babasının çiftliği gibi yöneten, ancak halk nezdindeki güvenirliği her geçen gün azalan ve dünyada arzuladığı ‘karizmatik lider’ sıfatına ulaşamayan     Macron salgını bahane ederek Türkiye’ye seyahat edilmesini kısıtlıyor. Bu tamamen ve resmen   Türk ve Türkiye  karşıtı hezeyan, kin ve nefret dolu siyasal bir karardır. Fransa’nın tarihsel Türk ve Türkiye düşmanlığı yeniden hortlamış durumdadır. Buna  son olarak  bir de İslam düşmanlığı eklendi.

    Bak birader akıllı ol, aklını başına topla. Yediğin şamar umarım aklını başına getirir. Yoksa bak bir de meşhur “Osmanlı Tokadı” vardır. O tokadı yiyen iflah olmaz.   Böyle   hamasi bir yazı yazmak istemezdim. Ama sen kaşındın. Senin ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı tavrı sadece eski düşmanlıkları ve   öfkeyi körükler.  Covid-19’u bahane ederek hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri  ihlal edemezsiniz. İnsan haklarına ve seyahat özgürlüğüne engel bu saçma sapan kısıtlamayı derhal kaldırın.

  • V0026693 Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Credit: Wellcome Library, London. Wellcome Images images@wellcome.ac.uk http://wellcomeimages.org Yeshaia Leibowitz. Photograph by Grubner. Published: – Copyrighted work available under Creative Commons Attribution only licence CC BY 4.0 http://creativecommons.org/licenses/by/4.0/

    Kimyager, tarihçi ve düşünür   Prof. Yeşayahu Laybovitz   (1903-1994) “İsrail’in Kötü Bilinci” kitabında     Siyonistler ile Naziler arasındaki ilişkiye dikkat çekerken İsrail’in gelecekte “Jüdeo-Naziler” yönetiminde faşist bir devlet olacağına vurgu yapıyor. 20 Temmuz 1982’de verdiği bir konferansta yönetim için bu terimi kullanan Laybovitz bu sözünü 1994’te yeniden onaylar:

    “İşkencenin yasal  hale getirildiği bir devlette ben bunu açıkça söylüyorum: Jüdeo-Nazi. Anımsatayım ki bazı durumlarda doktorlar da bu işkencelere   katılmıştır.” (…) Alman Mareşal   Rommel’in ordularının İskenderiye’nin batısındaki El Alamayn’a kadar ilerlediği unutulmamalıdır. Bu bana Abraham Ştern,  İzak Şamir     tarafından yönetilen aşırı sağ Yahudi örgütü Lehi’nin Nazi Almanya’sına nasıl hizmet sunduğunu  anımsatıyor. Ştern ve  yandaşları Hitler’e yardım etmeye hazırdı.  Eğer Hitler İsrail’i İngiliz yönetiminden kurtarmaya ve Yahudi devletini yaratmaya söz verseydi onun   neyi temsil ettiğini pek  umursamayacaklardı. İşte milliyetçilik bu kadar  aşırıya gidebilir. Bu noktada en ufak bir  kuşku yok:   Ştern, elçilerini Nazi Almanyası temsilcileriyle görüşmek ve onlara bir ittifak teklif etmek için gönderdi. Anlıyor musunuz?  Bir Yahudi, Hitler ile işbirliği yapmaya çalıştı! Daha da kötüsü bu Yahudi, İsrail’de  milli bir kahraman olarak görülüyor! Kendisine bir müzenin adandığı, sokaklara adının verildiği ve her yıl başbakanın da katıldığı  resmi bir törenle anısının kutlandığı İsrail’de. İnsanlar milliyetçiliği en yüksek değer haline getirdiğinde  olacak olan budur. Bu milliyetçiliği nasıl nitelendireceğimi bilmiyorum: Aptalca bir kötülük mü, yoksa  kötü bir aptallık mı? ” (s:123, 155-156)

    “Sorun şu ki İsrail barışı aramıyor.  Üstelik İsrail’in faşist bir devlete dönüşme riski var. Şu an (1994 yılında) faşist değil, ama yola   koyuldular. Faşizm tehdidinden söz ederken buna (muhalif) Yahudiler için toplama kamplarını da dahil ediyorum. Benim ve sizin gibi Yahudiler. Şu an on binlerce kişinin (Araplar ve Filistinliler) tutulduğu toplama kampları var. Bizim  de sıramız gelecek.   İşgal altındaki topraklarda egemenlik politikasını sürdürmek için iktidar bir gün muhalefeti ezmek zorunda kalacak.” (S: 121-122)

    Nitekim aynen öyle oldu: Sol muhalefet ezildi. İsrail’i eleştiren bir çok akademisyen baskı, aşağılanma ve tehditler sonucunda ya susmak, ya da İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. 17 Temmuz 2018 yılında “İsrail – Yahudilerin Milli Devleti”  adlı Anayasanın    mecliste kabul edilmesiyle    İsrail hem faşist, hem de apartheid bir devlet oldu. Ve bu devleti ABD ve başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa Birliği tüm gücüyle gözü kapalı destekliyor,   savaş suçları ve periyodik demografik etnik temizlik katliamlarını görmezden geliyor ve toz kondurmuyorlar.

    Laybovitz   1993 yılında en yüksek kültürel onur olarak kabul edilen  ve devlet tarafından verilen   “İsrail Ödülü” almaya layık görüldü.     Ödül jürisi   Laybovitz’in İsrail’e karşı yaptığı acımasız ve incitici eleştirilerine rağmen kültürel ve bilimsel alanda yaptığı katkılarından ve toplumdaki eleştirmen ve öngörücü  konumundan dolayı   ödüle  yaraşık görüldüğü açıkladı. Ancak işte o zaman kıyamet koptu. Başbakan Rabin “(işgal altındaki) topraklarda yaşayanları ayaklanmaya çağıran bu adam için yapılacak ödül törenine katılmayacağını” açıkladı. Milliyetçi   sağ ve  şeriatçı milliyetçi partiler buna büyük tepki gösterdiler. İşçi   ve sol  Siyonist partilerden pek çok milletvekili de büyük bir öfke gösterip bu kararı  rezalet olarak tanımladılar. Laybovitz  skandallar çıkartmaya çabalayan, entelektüel olgunluğa erişememiş bir provakatör  olmakla suçlandı. Çok az sayıda milletvekili Laybovitz ve jürinin kararını   destekledi. “Tüm bunlara katlanmak zorunda mıyım?” diyen Laybovitz ise ödülü almayı   reddetti.  

      Kaynakça: “Yechayahou Leibovitz – La mauvaise conscience d’Israël : Entretiens avec Joseph Algazy, ISBN 10: 287899079X  Le Monde Editions, 1994, kitabının özgün Fransızcasından Türkçeye çevrilmiş ve özetlenmiştir. Parantez içi açıklamalar tarafımdan konulmuştur. (“İsrail’in Kötü Bilinci” kitabı tarihçi ve Haaretz yazarı   Jozef Algazi’nin    Prof. Yeşayahu Laybovitz ile yaptığı söyleşilerinden oluşmaktadır. )

  •   Ahed Tamimi 20 yaşında laik ve özgür Filistinli aktivist bir kız.  Kara çarşaflar içinde değil.  2001 doğumlu Tamimi    ilk olarak 2012 yılında henüz 11 yaşındayken bir İsrail askerini yumruklamaya çalışırken görüntülendi.     15 Aralık 2017’de     Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması sonrasında çıkan  olaylarda    İsrail askerlerini protesto eden   kadınlar arasında yer aldı.

    19 Aralık 2017’de   16 yaşındayken   bir İsrail askerini tokatladığı için gözaltına alındı. Olay filme alındı, viral oldu. Bu arada gözaltı süresi 6 kez uzatıldı. Kendisine 12 farklı suç yöneltilen  kızcağız,    13 Şubat 2018’de Batı Şeria Ofer Cezaevi     İsrail Askeri Mahkemesinde basına kapalı kapılar ardında  yargılandı.  Savunmasını Filistinli ve İsrailli  barışçıl aktivistlerin  savunucusu       avukat   Gaby Lasky    üstlendi.

    21 Mart 2018’de  avukat ve mahkeme   anlaşmaya vardılar.      Kuzeni Nur Tamimi 16 gün hapis, 2.000 Şekel (473 Euro) para cezası,   Tamimi ve annesi  ise   8 ay hapis, 6000 Şekel (1.400 Euro) para cezasına çarptırıldı.  Uluslararası Af Örgütü   serbest bırakılması için çağrı yaptı.     Amerikalı Siyahların  simgesi Rosa Parks’a   benzetildi.     Hapishanedeyken lise diplomasını aldı;   hukuk okumaya ve “işgali sorumlu tutmaya” karar verdi.  İsrail ordusunun 2010’dan beri 8.000 Filistinli çocuğu tutukladığına ve yargıladığına dikkat çekti. Genç kız ve annesi cezalarını çektikten sonra 29 Temmuz 2018’de  hapisten çıktılar.        Kendisini sorgulayan iki İsrailli görevlinin taciz ve tehditlerine uğradığını gösteren bir videosu yayımlandı ve Tamimi bu kişiler hakkında dava açtı.

      İtalyan grafiti sanatçılar Jorit Agoch ve   Salvatore Tukios   tarafından  Batı Şeria ile İsrail’i ayıran Ayrılık Duvarı’ndaki Tamimi duvar resmi, hapisten çıkışıyla aynı zamana denk gelecek şekilde     tamamlandı. Ancak, her iki  grafiter de İsrail polisince üç gün boyunca gözaltına alındı, tutuklandı ve İsrail’den  sınır dışı edildiler.   22 Ocak 2018, İsrailli şarkıcı Yehonatan Geffen İnstagram’da   Tamimi’ye adanmış bir şiir yayınladı:

    “17 yaşındaki güzel   kız korkunç bir iş yaptı ve  evini bir kez daha işgal eden  kendini beğenmiş  İsrailli subaya  tokat attı. O tokat  50 yıllık işgal ve aşağılanmalara bir yanıt oldu. Ve bu mücadelenin  öyküsünün anlatıldığı gün geldiğinde, Golyat’a tokat atan Davut gibi kızıl saçlı Ahed Tamimi, Jeanne d’Arc, Hannah Szenes ve Anne Frank’ın  düzeyinde olacaksın. “

    Bu gelişmeler İsrail’deki aşırı sağ ve Siyonistleri kızdırdı. 2018 yılının Nisan ayında İsrail milletvekili Bezalel Smotriç, Tamimi için “dizinden de olsa vurulmuş olsa iyi olurdu” dedi.     Batı Şeria’da yaşayan ailesi ve   köylüler,     Filistin yanlısı Yahudiler ve aktivistlerin   eşlik ettiği, İsrail yerleşimlerinin genişletilmesine     karşı   her hafta barışçıl protestolar düzenlemeyi sürdürüyor.

    İsrail’deki ırkçı ve   apartheid rejim sürdükçe, bu rejim ABD ve başta Fransa, Almanya olmak üzere  Avrupa Birliğince desteklendiği sürece İsrail Filistinlilere karşı uyguladığı periyodik etnik/demografik temizlik politikasından asla vazgeçmeyecektir. Hadi Almanya Nazi dönemindeki günahların kefaretini ödüyor diyelim, ABD zaten İsrail kontrolunda, Fransa’ya ne oluyor anlamak mümkün değil. Bu insanlık suçunu görmezden gelmeye, kamufle veya sansürlemeye çalışan herkes bunun hesabını vermek zorundadır. Eğer Filistinli kadınların çoğu Tamimi gibi olsaydı, Filistin çoktan özgürlüğüne kavuşmuş olurdu. Din ve örtünmeyle özgürlük gelmez.

  • Ben bu forumu Birleşmiş Milletler gözetiminde düzenlenen bir forum zannediyordum. Herhalde herkes öyle zannediyordu. Oysa bu forum özel bir vakıfmış !

    Dünya Ekonomik Forumu – DEF (World Economic Forum – WEF) merkezi Cenevre’de olan kar amacı gütmeyen uluslararası bir vakıftır. Forum 1971 yılında İsviçreli Prof. Klaus Schwab tarafından kurulmuştur İlk olarak Avrupa Yönetim Forumu adıyla kurulmuş, 1987 yılında adı Dünya Ekonomik Forumu olarak değiştirilmiştir.

    DEF toplantıları genellikle her yıl İsviçre’nin Davos ilçesinde yapılmaktadır. Ancak, pandemi nedeniyle toplantılar 2020’den beri sanal ortamda sürdürülmektedir. DEF toplantılarına dünyanın en tanınmış kişileri, iş ve siyaset dünyası ile akademik çevrelerin etkin isimleri katılmaktadır. Katılımcılara “Davos Adamları” (Davos Men) denir ve onlar kendilerini tamamen “uluslararası” küresel bir elit grup olarak görürler.

    Bu terimi ortaya atan siyaset bilimci Samuel P. Huntington’a göre Davos Adamları ulusal değerlere çok az önem veriyor, ulusal sınırları ve ulusal hükümetleri kaybolmakta olan engeller olarak görüyorlar. Geçmişin kalıntıları olan ulus-devletlerin tek yararlı işlevi elitlerin küresel operasyonlarını kolaylaştırmak olmuştur. Huntington, 2004te yayımlanan “Ölü Canlar: Amerikan Elitinin Milliyetsizleştirilmesi” başlıklı makalesinde, Davos Adamlarının bu görüşünün halkın milliyetçi çoğunluğu tarafından paylaşılmayan azınlık ve elitist bir görüş olduğunu vurgular.

    Avrupa Parlamentosunun Düşünce Kuruluna göre, yapılan eleştiriler DEF’i siyaset veya iş dünyası liderlerinin seçmenlere veya hissedarlara hesap vermek zorunda kalmadan tek başlarına karar aldıkları bir kuruluş olduğunu açığa çıkartıyor. Yani aslında DEF anti-demokratik ve anti-ulusal bir yapıya sahip, halkın çıkarlarını gözetmekten çok elit ve oligark bir zümrenin çıkarlarına ve amaçlarına hizmet eden bir kuruluş. Buradan DEF’in halk düşmanı ve insanlık düşmanı anti-hümanist bir yapı olduğu sonucuna varabiliriz. Zaten aldıkları kararlar ve yaptıkları işler de bu yöndedir.

    Bunun en somut örneği Prens Charles’ın 2020 Davos toplantısında ortaya attığı “Covid-19 The Great Reset” Covid-9 – Büyük Sıfırlama projesidir. Charles salgının ekonomiyi ve dünya düzenini sıfırlamak, yani baştan kurgulamak için “altın bir fırsat” olduğunu ileri sürmüştür. Yüz binlerce belki de milyonlarca insanın ölümüne yol açan, sürekli mütasyon geçirip aşılara karşı bile direnç gösteren böylesine korkunç bir salgını “altın bir fırsat” olarak gören bu zihniyete nasıl olur da kimse tepki göstermez ? Bu insanlık dışı zihniyeti ve DEF’i kınıyor ve lanetliyorum. DEF’in tepeden inmeci dayatmalarını körü körüne kabul etmek yerine onlara direnmek ve eleştirmek gerekir. Zira DEF’in aldığı ve alacağı kararlar küresel ekonomik ve sosyal bir apartheid’a yol açabilir. Bunu yapmazsak en sonunda özgürlüğümüzü yitirip sanki onları tebasıymış gibi, salt elitler ve oligarkların refah ve mutluluğuna hizmet eden, onlara boyun eğen kişiliksiz varlıklara ve suç ortaklarına dönüşeceğiz. Tabi çocuklarımız ve bizden sonraki kuşaklar da…

    (Kaynakça: DEF web sitesi ve twitter hesabı, Euronews, BBC, The Guardian, Le Monde, Vikipedi)

  • Merhaba Mark,

    Bildiğin gibi 19 Temmuz 2018’de ülkeyi sadece “Yahudilere ait özel bir yurt” olarak tanımlayan yeni bir yasa “Temel Yasa – Yahudi Halkının Milli-Devleti İsrail” adıyla Knesset’e oylanarak yürürlüğe girdi. Nazilerin Nürnberg Yasalarını andıran fakat İsrail’in anayasası olarak kabul edilen bu yasayla İsrail apartheid ve ırkçı bir devlete dönüştü.  Neden ?

    İsrail’deki bu korkunç apartheid dönüşümünü  “kurumsallaşmış ırkçılık” olarak tanımlayan İsrailli tarihçi İlan Pappe “bu tür ırkçılığa karşı son savaşın Güney Afrika’da zaferle sonuçlandığını” belirtiyor ve Ortadoğu’da Batı’nın dokunulmazlık kalkanı altında olan yeni bir apartheid devletin hoş görülmemesi gerektiğine dikkat çekerek şunları yazıyor:

    Tarihsel Filistin’de ırkçılığa böylesine uluslararası bir destek verilmesi, hepimizin söndürmeye çalıştığı ateşi daha da körükleyecektir. Bu tür ırkçılığın özünü geçmişte tanımlamak zor olabilirdi, ancak günümüzde tüm insanlık dışı yapısı ve çirkinliğiyle ortaya çıkmış olup biraz onur ve utanması olan herkesin buna karşı çıkması gerekir. Dünya daha önce apartheid’ı yok etmeyi başarmıştı ve bunu tekrar başarabilir.”

    Haaretz gazetesinin yazarı Gideon Levi 7 Nisan 2019’daki seçimlerle ilgili şöyle yazmıştı:

    Böylesine bir çoğunlukla İsrail’i resmen bir Apartheid devleti ilan etmek mümkün olacak. Ayrımcılığa verilen bu destek ve işgalin sürdürülmesi göz önüne alındığında hiçbir şey şu yalın gerçeği çürütemez: Neredeyse tüm İsrailliler apartheid’ın sürmesini istiyor. Salı günkü sonuçlar ne olursa olsun, işgalcinin ülkesi işgalcinin ülkesi olarak kalacaktır. Aşırı sağ, Batı Şeria’nın ilhak edilmesini istiyor. Böyle bir adım oy toplamada avantaj sağlayacak, ancak, sonunda İsrail’in demokrasi maskesini parçalayacak, hem yurt içi hem de yurt dışında tepkiler yaratacaktır. Ancak, Filistinlilerin kovulmasını veya yok edilmesini veya Tapınak Dağına Üçüncü Tapınağın inşasını, oradaki camilerin yıkılmasını savunan veya hayal eden faşist sağ kanat için hiçbir vicdan sahibi oy kullanamaz. Netanyahu’nun ılımlı olduğu iddia edilen Likud partisi, yalnızca mevcut durumu, yani ilan edilmemiş apartheid’ı sürdürmek istiyor.”

    Sol kanat barış aktivistlerinden İsrailli yazar Davit Grosman 25 Nisan 2018 tarihli Fransız L’OBS dergisindeki yazısıyla bu tehlikeli gidişata dikkat çekiyordu:

    51 yıldır başka bir halkı işgal altında tutuyoruz. İçinizde iki tür insanlık algısı olduğuna inanmaya başlamadan bir başka ulusu işgal edemez ve baskı altında tutamazsınız: Üstün insanlar ve aşağı insanlar ! Bu görüş her şeyi kirletiyor. Büyük çoğunluk, baskın olan bu görüşü benimsiyor: Doğru olduğu için değil, baskın olduğu için ! Biz kendimiz işgali yasallaştırıyoruz. (…) Şundan eminim ki Filistinlilerle çatışmanın sürmesi bizi daha hayvani yaratıklar haline getiriyor. Hayvani, ırkçı, acımasız oluyoruz.”

    KÜRESEL BİR TEHDİT: NEO-SİYONİZM

    İsrail’de iktidarı ele geçiren Neo-Siyonist zihniyet ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye’de İsrail’de olduğundan çok daha güçlü bir biçimde basını, sosyal medyayı, akademik çevreleri ve hükümetleri kontrol etmekte ve yönlendirmektedir. Örneğin, Fransa’da Macron’un başa oturmasıyla öylesine utanç verici ve akıl almaz gelişmeler yaşandı ki İsrail’i eleştirmek veya Siyonizm karşıtlığı Macron tarafından “antisemitizmin modern bir biçimi” olarak görüldü ve bu konuda yasa çıkarıldı. Neden ?

    Çeşitli ülkelerden anti-Siyonist 127 Yahudi entelektüel ve akademisyenin protestolarına ve Macron’a uyarı mektubu göndermelerine rağmen yasa yürürlüğe girdi. Akademisyenlerin Aralık 2019da tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri bildiri özetle şöyle:

    Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her eylem ve söylemi antisemit olarak tanımlıyor, anti-Siyonizm ile antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı verici. Fransa Meclisini antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”

    Bir devletin politikalarını eleştirmenin Siyonizm karşıtlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler ayrıca yasa tasarısındaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyan İsrail vatandaşlarından oluştuğuna dikkat çektiler.

    İsrail’deki apartheid’ın yasalaşmasına dünya çapında yapılan itirazların hepsini buraya almaya olanak yok. Ama bazı olayları aktarıyorum: Temel Yasayı protesto eden İsrailli sanatçı Rotem Sela “Araplar ve Yahudiler kardeştir” dediği için Netanyahu tarafından tehdit edilmiştir. Netanyahu “ İsrail tüm vatandaşların devleti değildir. Meclisten geçirdiğimiz Yahudi Milli Devlet Yasasına göre, İsrail sadece Yahudilerin milli devletidir” diyerek Sela’yı susturmuştur.Bu ırkçılık ve apartheid değil mi ?

    İsrailli aktör Tzaçi Halevi’nin Arap artist Lusi Ahariş ile 2018 yılında evlenmesi de İsrail’de büyük sorun yaratmıştı. Lusi “bir Yahudi’yi baştan çıkartmak” ile suçlanmıştı! İsrail İçişleri Bakanı evliliği sert bir şekilde eleştirmiş, Yahudi ile Arap arasındaki evliliklerin asimilasyon ve bunun sonucunda Yahudi ırkının tamamen tükenmesine neden olacağını iddia etmişti. Bir Bakan bunları nasıl söyler ? 

    ANTİSEMİTİZM: DAMOKLESİN KILICI MI ?

    21.7.2020’de canlı TV programında aşırı sol lider Melenchon’un “Ecoutez, je ne sais pas si Jésus était sur la croix. Je sais qui l’y a mis, parait-il, ce sont ses propres compatriotes” diyerek İsa’yı haça gerenlerin Yahudiler olduğunu ima etmesiyle Fransa’da adeta yer yerinden oynadı. Melenchon’un ne antisemitliği kaldı, ne cehaleti, ne deliliği, ne de İslamcılığı. Eski antisemit basmakalıp söylemleri geri dönüştürmekle ve Yahudileri İsa’nın öldürülmesinden sorumlu tutmakla suçlandı.Ne oluyor birader ? Yani bu kadar yaygara koparmaya değer miydi ? 

    Londra İnsani Bilimler Enstitüsü Direktörü Slavoj Zizek antisemitizm suçlamasının İsrail’e yönelik haklı eleştirileri karalamak amacıyla sıklıkla başvurulan bir yöntem olduğunu, bunun artık herkese yöneltilir hale geldiğini belirtiyor ve ekliyor: 

    Holokost’un bundan daha itici ve alaycı bir manipülasyonu düşünülebilir mi? Birinin çıkıp, Holokost kurbanlarına asıl saygısızlık edenin, siyasal hedeflerini meşrulaştırmak için bunu bir araç olarak kullanan İsrail devletinin ta kendisi olduğunu dile getirmesi gerekir.”

    Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Finkelstein’ın Holokost’un endüstriye dönüştüğünden söz etmesinin nedeni de budur: Zira İsrail’in bunu siyasal istismar, mağduru oynama ve ticari kazanç kapısına dönüştürdüğü artık iyice açığa çıkmış durumda. Bu bağlamda, Haaretz gazetesinin 24.1. 2020 haberine göre Netanyahu hükümeti Holokost kurbanlarının anılarını ihaleye çıkarıp en yüksek teklifi veren ülkeye satacakmış ! Bir önceki müşteri Polonya, yeni müşteri ise Rusya imiş! Gazete şöyle diyor:

    Çok üzücü olsa da, ne tarihsel gerçekler, ne kurbanların anıları, ne de geleceğe yönelik dersler İsrail’in politikasına yön vermiyor ve bu şaşırtıcı değil. Bu politikayı dar, anlık, siyasal ve diplomatik çıkarlar belirliyor, temsil ettiğini iddia ettiği insanların trajedisi de bu kapsamda.”

    Bu karanlık zihniyet, antisemitizmi Damokles’in kılıcı gibi kullanarak, İsrail’in apartheid ırkçı politikalarını ve savaş suçlarını açığa çıkaran, eleştiren, paylaşan insanları en küçük bir bahaneyle susturmaya ve tehdit etmeye çalışıyor. Aynı şekilde, bu paylaşımlar  Haaretz, BBC, DW, Reuters, Associated Press, Euronews   gibi medya kanallarından paylaşılmış olsa bile Facebook ve Twitter gibi sosyal medya devleri kendi topluluk kuralları ihlal ediliği gerekçesiyle bu paylaşımları engelleme çabası içindeler. Neden ? 

    FACEBOOK – İSRAİL İŞBİRLİĞİ VAR MI ?

    Bağımsız medya kanallarından The Intercept’in editörü Gleen Greenwald ’ın 12 Şubat 2016 günü Associated Press’ten aktardığı habere göre İsrail hükümeti Facebook’u kendi siyasal çıkarları için kullanmakta, eleştirel yazı ve yorumları sansürlemeye, gerektiğinde hesapları kapatmaya zorlamaktadır. Yine 30 Aralık 2017 tarihli “Facebook ABD ve İsrail hükümetlerinin talimatlarıyla hesapları kapattığını duyuruyor” başlıklı yazısıyla Greenwald hangi içeriğin sansürlenmesi gerektiğinin belirlenmesinde Facebook’un ABD ve İsrail ile doğrudan işbirliği yaptığına dikkat çekmişti.

    İşte, sanırım, bu nedenlerden dolayıdır ki, yani ABD ve İsrail’in politikalarını eleştirdiğim için, 2016 yılından beri Facebook benim ve başka birçok kişinin sesini kısmak için girişimlerde bulundu, bulunuyor. 30 gün boyunca yorum ve paylaşım yapamayacağıma dair iki kez ceza aldım. Facebook  Nazi karşıtı paylaşımlarımı saptırdı ve sanki ben “tehlikeli kişilerin veya kuruluşların sembollerine, övgü veya destek” veriyormuşum gibi göstermeye çalıştı. Peki neden böyle yapıldı Mark ? İşte etik olmayan, utanç verici çirkin durum budur. Hitler, Mussolini, Çavuşesku, Franco gibi diktatörlere karşı yaptığım eleştiridir, övgü değildir. Anlıyor musun Mark ? Bana haksız yere ceza verildi.

    Hal böyleyken, öte yandan bir de bakıyoruz ki özellikle Türkiye’deki  Hristiyan ve Yahudi vatandaşlarımızı aşağılayan, antisemit, gerici, ırkçı ve dinci çevreler Facebook’ta cirit atıyor: Üye olmuşlar, sayfalar açmışlar, gruplar kurmuşlar, vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyorlar, maşallah, maşallah! Facebook onlara hiç ses çıkarmıyor. Neden Mark ?

    Eğer bana 60 gün ceza veriliyor, fakat onlara dokunulmuyorsa bu işte bir fırıldak yok mu ? Elbette var. Hem de ne fırıldak! Bu fırıldağın açıklaması aslında çok basit: Nasıl ki Müslüman Kardeşler Örgütünü İngiltere; nasıl ki Hamas’ı İsrail; nasıl ki El Kaide, Taliban, IŞİD, PKK gibi terör örgütlerini ABD oluşturmuş, örgütlemiş, desteklemiş ve finanse etmişse, Türkiye’deki tarikatçı ve dinci yapılanmaları da büyük ölçüde ABD ve İsrail oluşturmuş, örgütlemiş, desteklemiş ve finanse etmiştir.

    Bu emperyalizmin tarihsel ve en eski stratejilerinden biridir Mark. Bilmiyorsan öğren.  Bu strateji gazeteci Uğur Mumcu ile ekonomist Prof. Yalçın Küçük’ün yazılarında, yapıtlarında sıkça anlatılmış, açığa çıkarılmıştır. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” söylemi işte bu çarpıcı gerçeğe işaret eder.

    Buradan çıkan önemli bir sonuç da Evanjelizm, Neo-Siyonizm ve İslamizm’in dayanışma ve işbirliği içinde olduğudur. İşte, bundan dolayı, İsrail’in gözetimi altında bulunan fanatik ve antisemit gruplara Facebook’ta izin veriliyor değil mi Mark? Zira İsrail’in antisemitizmi canlı tutması, ateşlemesi, soğutmaması, bu kozu kullanması, Holokostu da sıkça gündeme taşıyarak sürekli mağduru oynaması, işgal, yayılma, ilhak, etnik temizlik politikalarını, yasadışı yerleşimleri, savaş suçlarını, ırkçı apartheid rejimini maskelemek için bu tür malzemeye gereksinimi vardır. İsrail’in en çekindiği şey aydın ve entelektüellerden yani Türk entelijentsiyasından yapılan ve yapılacak bilimsel ve akademik eleştirilerdir. Üstelik bu eleştiriler İsrail’in muhalif yazarlarına, anti-Siyonist İsrailli bilim insanlarına, medyasına veya uluslararası saygın haber kanallarına dayanıyorsa, bu İsrail rejimi için çok daha büyük bir sorun oluşturur. Çünkü o zaman eleştiriler Türk kamuoyu ve Facebook’taki entelektüel çevre tarafından ciddiye alınmaya başlanacak ve İsrail’in işi zorlaşacaktır.

    FACEBOOK NEO-SİYONİST BİR PLATFORM MU ?

    Kuşkusuz, dünyanın tek derdi Holokost, antisemitizm ya da islamofobi değildir. Zira, resme geniş açıdan baktığımızda terör, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, aşırı sağ, şoven milliyetçilik, ve Fransız siyasal bilimci Prof. Gilles Kepel’in dikkat çektiği gibi, dinsel özgürlük gerekçesiyle dincilik, fanatizm ve tarikatlaşmanın tehlikeli bir şekilde yükselmesi, buna karşın laiklik ile ifade özgürlüğünün çöpe atılmasıyla karşı karşıyayız. İşte ön plana çıkarılması gereken toplumsal ve uluslararası sorunsal budur ve diğer hepsi zaten bu sorunsalın kapsamındadır.

    İsrail’de iktidardaki Neo-Siyonistler ırkçı apartheid yasalarıyla; yabancı düşmanlığıyla; ultra-ortodoks şeriatçı partileriyle; Tevrat masallarına dayanan “seçilmiş halk” hezeyanlarıyla; üçüncü tapınağı Kudüs’e inşa etmenin mesihsel coşkusu içinde körkütük sarhoş olmuş durumdadırlar. Bu yeni ideoloji eskisinden çok daha tehlikeli, azgın, acımasız ve cüretkardır. Zira arkasında Evanjelistler ile ABD gibi dev bir emperyalist-kapitalist gücün koşulsuz desteği vardır.

    Musa Şeriatı, Tevrat ve Talmud’u eleştirdiği için Spinoza’yı Yahudilikten aforoz eden, öldürmeye çalışan; Karl Marx’ı antisemit olmakla suçlayan; tarihçi Prof. İlan Pappe’yi İsrail’deki üniversiteden atan ve ülkesinden kovan bu gözü dönmüş zihniyet bugün İsrail’de iktidardadır. Bu zihniyet George Orwell’in “Big Brother”ı gibi – benliğini bu yola adayanlar dışında – kendinden başka hiç kimseye, hiçbir ulusa, hiçbir devlete, hiçbir inanca, hiçbir değere en küçük bir saygı ve var olma hakkı duymamaktadır. Zira, onların hepsi goyim, kafir ve tanrısal lanet altındadır, zamanı geldiğinde yok edileceklerdir. Bu zihniyet ABD ve Fransa’da iktidarı ve medyayı büyük ölçüde ele geçirmiş ve tüm dünyaya meydan okumaktadır. COVID-19’u fırsat bilen dünya oligarkları ve ultra-kapitalistler gereksiz gördükleri devlet ve ulusları yıkıma uğratacak, insanları tamamen sindirecek, pasifize edecek totaliter ve nihilist bir dünya düzenine dönmenin hazırlığı içinde kolları sıvamışlardır.

    Bu bağlamda, Facebook ve diğer ağ sağlayıcıları kendi durumlarını ivedilikle gözden geçirmeye, sapkın ideolojilere ve totaliter kuşatmaya karşı direnmeye davet ediyorum. Bireysel özgürlük ve insan hakları savunucusu mu, yoksa karanlık nihilist rejimlerin perde arkasındaki işbirlikçisi ve avukatı mı olacaklardır? Bir yeryüzü yurttaşı olarak özgür düşünen dünya aydınlarının birleşerek dünya barışını, insan mutluluğunu ve insanlığın geleceğini tehlikeye atan her çeşit dinci, etnik, şoven, ırkçı, ayrımcı ideolojilere karşı direneceğini, er veya geç, dur diyeceğini umut etmek istiyorum.

    Eğer Facebook Neo-Siyonist bir platforma dönüştüyse bunu açıkça ilan et Mark.  Benim apartheid ve neo-siyonist rejimleri destekleyen, onlara toz kondurmayan platformlarla zaten işim olmaz. Bak aslanım şu iyice bilinsin ki bu Nazi artığı algı operasyonları ve taktiklerle insanları susturamazsınız, korkutamazsınız. Naziler başarılı olamadı, siz de başarılı olamayacaksınız. Kaynayan tencerenin kapağını kapatmaya çalıştıkça alttan çok daha büyük patlamalar gelir. Bu işleri bırakın. İsrail’i eleştirmek antisemitizm değildir: Zira İsrail’de her milletten insan Yahudiler,, Filistinliler, Hristiyanlar, vs yaşamaktadır. Antisemitizm belli bir etnik gruba yöneltilen nefret söylemidir. Bir devletin politikasını eleştirmek antisemitizm değildir. Anlaşıldı mı Mark ?

    KAYNAKÇA VE DİPNOTLAR

    1) İsrailli tarihçi İlan Pappe (1954) şu an İngiltere Exeter Üniversitesinde Sosyal Bilimler ve Uluslararası İlişkiler Bölümde görev yapıyor. Üniversitenin Filistin Etno-Siyasal Araştırmalar Merkezinin direktörü. Sol görüşleri ve anti-siyonist eleştirileri nedeniyle İlan Pappe İsrail Meclisince suçlu bulundu. Eğitim Bakanlığı ülkeden atılması için çağrı yaptı, fotoğrafı gazetelerde yayınladı, hedef gösterildi, ölüm tehditleri aldı. Hayfa Üniversitesi Tarih Profesörlüğünden kovuldu, 2008’de İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. Pappe’nin ailesi de 1930 da Nazilerden kaçmıştı.

    2) The Hindu, Israel’s new law is a form of apartheid, Ilan Pappe, 26.7.2018

    3) Kaynak: https://theintercept.com/2016/09/12/facebook-is-collaborating-with-the-israeli-government-to-determine-what-should-be-censored/)

    4) Kaynak: https://theintercept.com/2017/12/30/facebook-says-it-is-deleting-accounts-at-the-direction-of-the-u-s-and-israeli-governments/

    5) Haaretz, Gideon Levi, “Apartheid’a oy verin” 7.4.2019 –

    6) L’OBS dergisi, sayı 2789, 25.4.2018, s: 22-43

    7) BBC, Reuters, Euronews, The Guardian, VOA

    8) Glenn Edward Greenwald (1967) Amerikalı avukat, yazar ve gazeteci. Edward Snowden’in ABD ve İngiltere’nin dünyayı denetlemesiyle ilgili gizli belgelerini The Guardian gazetesinde yayımladı.

  • Nüfusu azaltma ve ırkı arındırma sanıldığı gibi salt Nazi Almanyasına özgü bir uygulama değildir. Bu tür projeler ve çalışmalar çok önceleri ABD ve İngiltere’de başlamıştı.

    İlk olarak 1907’de İngiliz Öjenik Eğitim Derneği (British Eugenics Education Society) arkasından 1921’de “Amerikan Öjenik Derneği” (American Eugenics Society) kurulur. Bu kuruluşlar nüfus denetiminin yanı sıra sağlıklı nüfusun çoğaltılması, sağlıksız nüfusun ise çeşitli yöntemlerle azaltılması yoluyla insan ırkının arınmasını ve geliştirilmesini amaçlıyordu. Fakat insancıl amaçlarla kamufle edilmiş bir gizli hedefleri de vardı: Nüfus denetleme gerekçesiyle gereksiz gördükleri ırkların, etnik grupların eritilmesi ve yok edilmesi.

    Özellikle I. Dünya Savaşından sonra ABD’de öjenik sterilizasyon ve kısırlaştırma programlarına hız verildi. Kaliforniya diğer tüm Amerikan eyaletlerinin toplamından daha fazla insanı zorla kısırlaştırdı. Bu programlar daha çok Siyahlar, Kızılderililer ve Hispaniklere yönelikti. Amerikalılar Alman bilimcileri ve tıp uzmanlarına bu konuda bilgi ve materyel gönderdiler. 1927’de Rockefeller Vakfının desteğiyle Berlin’de “Kaiser Wilhelm İnsan Kalıtımı ve Öjenik Antropoloji Enstitüsü” kuruldu. Enstitü insan genetiğinin yanı sıra fiziksel ve toplumsal antropoloji üzerine çalışmalar da yürütüyordu. Hitler Landsberg hapishanesindeyken enstitü müdürü antropolog Eugen Fischer’in “İnsan Kalıtımı ve Irk Hijyeni İlkesi” adlı kitabını okumuştu.

    Almanya’da 1939’dan itibaren ötanazi merkezleri kuruldu. Bu merkezlerde genetik hastalık, doğuştan gelen rahatsızlıklar nedeniyle “yaşamasına gerek görülmeyen” ve Alman ırkı için genetik bir tehdit olarak görülen kişiler sistematik olarak öldürüldü. Bernburg, Brandenburg, Grafeneck, Hadamar, Hartheim ve Sonnenstein’ta ötanazi ve gaz odası tesisleri kuruldu.

    NAZİ-AMERİKAN İTTİFAKI

    Amerikalı Tarihçi Edwin Black “IBM ve Holokost: Nazi Almanyası ile Amerika’nın En Güçlü Şirketi arasındaki Stratejik İttifak” (IBM and the Holocaust: The Strategic Alliance between Nazi Germany and America’s Most Powerful Corporation) kitabında 1930 yıllarından itibaren ve II. Dünya Savaşı boyunca IBM ile Hitler hükümeti arasındaki sıkı işbirliğini gün yüzüne çıkartır. 2001de yayımlanan kitapta Black, IBM’in nüfus denetleme verilerinde kullanılan teknolojileri Nazilere vermekle Holokostu kolaylaştırdığını ve hızlandırdığını ana hatlarıyla açıklar.

    Black, San Fransisco Chronicles internet sitesinde 9 Kasım 2003te yayımlanan “Öjenik ve Naziler – Kaliforniya Bağlantısı” (Eugenics and the Nazis — the California Connection) yazısında ise Nazi – Amerikan ırkçı dayanışmasına dikkat çeker. Nazilerin Amerikan nüfus denetimi, sterilizasyon ve zorla kısırlaştırma programlarından, özellikle Kaliforniya Eyaletinde yürürlüğe giren öjenik-ırkçı yasalardan yararlandığını açığa çıkartır.

    Karanlık, tehlikeli ve art niyetlere hizmet eden nüfus denetleme projeleri her zaman ırkçılıkla yakından bağlantılı olmuştur, çünkü nüfusu denetleme arzusunun temelinde insana ve başka ırklara duyulan bastırılmış nefret vardır. Küresel nüfus denetleme programları ABD ve Avrupa’nın eski emperyal güçlerinin özellikle Üçüncü Dünya ülkelerindeki nüfusu azaltmaya yönelik bir uygulamasıdır.

    İnsanları yaşatmak yerine onları böcek gibi ortadan kaldırarak dünya sorunlarına çare bulunamaz. Önemli olan dünyayı bu hale gelmesinden sorumlu olan perde arkasındaki oligarkları ve elitleri tasfiye etmek ve onların dayatmalarına karşı çıkmaktır.

    (Kaynakça: Holokost Ansiklopedisi)

  • Avrupa Birliğinin 21 Ocak toplantısında   insanlara zorla dayatmayı  planladıkları “Aşı Pasaportu” hala gündemde. Ancak, a priori, bu mantık dışı   bir uygulama. Zira iyileşen ya da aşı olanların yeniden hasta olmayacağına dair bir kanıt ortalıkta yok. Ayrıca, bir çok hukukçu ve akademisyen bunu insanların özgürlüğüne ve insan haklarına aykırı buldu.       Peki o zaman bu telaş ne ?

    Bu haberden hareketle  “salgın ne zaman bitecek?” sorusunun  yanıtı açığa çıkıyor:  Aşı  gerçi salgını önlemeyecek. Salgın,   herkesi aşılamak için bir bahane. Salgın herkes aşılandığı zaman bitecek. Daha doğrusu herkes aşılandığı zaman salgını bitirecekler. Ondan sonra bekleyecekler: Salgın kısa vadeli, aşı ise uzun vadeli bir kitle imha silahı. Özellikle RNA’lı aşılar. Açıkçası oligarklar ve elitler küresel soykırıma hazırlanıyor. Hayır daha neler, bu komplo teorisi derseniz o zaman şu soruları yanıtlayın:

    1952 yılında J. D. Rockefeller III ve Rockefeller  Biraderler Vakfı     tarafından  “The Population Council” (Nüfus Konseyi) adlı örgüt neden kuruldu? Konsey   gelişmekte olan ülkelerde üreme, kısırlaştırma ve cinsiyet üzerine neden    araştırmalar yapıyor?   Neden özellikle Afrika, Asya ve Latin Amerika’da 18 ofis açtı ve 60’tan fazla ülkede faaliyet  gösteriyor ? Size ne  birader dünya nüfusundan ?   

    “Dünya Derin Devleti” olarak bilinen Bilderberg Grubu  1954 yılında  oluşturuldu. O tarihten beri   grup toplantıları neden basına kapalı, neden gizli yapılıyor  ?   Bu toplantılara neden sadece120-150     seçkin iş adamı,   medya  patronu ve akademisyen katılıyor ? Milletten  saklanan nedir ?

    1973’te D. Rockefeller, J. Carter ve Z. Brzezinski tarafından kurulan ve  bankacılık, siyaset, iş dünyasından seçkin 325 üyesi olan  Trilateral Komisyon neden kuruldu ?  Ve bu üç kafadarın kurduğu bu örgüt nasıl ve hangi hakla  yeni  dünya   düzenini   dayatmak, dünya nüfusunu kontrol etmek, dünya ülkeleri adına kararlar almak, savaşları organize ve kontrol etmek gibi misyonlar üstlenebiliyor ?

    1999 yılında Türkiye’den toplanan 120 bin kan örneğinin   DNA testi  ve genetik tiplendirme yapan ABD’deki Lifecodes laboratuvarına gizlice gönderildiği ortaya çıktı ! O dönem Ecevit Hükümetinin     Sağlık Bakanı   tıp doktoru Prof. Osman Durmuş  “Kan örneklerinin yurtdışına gönderilmesi, genetik şifremizin çözülmesi açısından Türkiye için stratejik tehlike oluşturur” uyarısında bulunmuş ve Türk halkının gen haritasının ABD’nin eline geçtiğini açıklamıştı. Bu açıklama üzerine tüm medya adamı makaraya almış dalga geçmişti. Neden?   Gerçi toplanan ilik ve kanların ABD’den iade edilmesi için Ecevit hükümeti bir çok girişimde bulunmuş ancak     kan örnekleri iade edilmemişti.   Neden, neden ?

    Prof. Durmuş, 5.8.2018’de Milliyet gazetesinin kendisiyle yaptığı söyleşide  “Gen haritası biyolojik savaşın ön çalışmalarıdır. Irak Savaşı’nda ABD Hava Kuvvetleri, Irak hava sahasına girerek uçaklardan grip virüsü saldı. Irak askerlerinin birçoğu  grip   nedeniyle savaşma kabiliyetini yitirdi. Bu tehdit bizim ordumuz için de geçerli. Babuna için gerçekleştirilen kampanya sonrası gen haritamız çıkartıldı. Muhtemel bir savaşta bizim genlerimize duyarlı bir virüs üretip, Türk askerlerinde savaşacak güç bırakmayabilirler” uyarısında bulunmuştu ama  kimse adamı ciddiye almadı. Neden, neden ?

    Zira aşılar gen haritalarına ve genetik koda göre tasarlanabilir ve bir ulus için faydalı olan aşı bir başka ulus için zararlı olabilir. Zira  RNA tabanlı aşılarda   virüsün   genetik bilgisini taşıyan RNA zincirinden kritik bir kısım vücuda enjekte ediliyor. Viral vektör aşılarında da yine gen teknolojisi kullanılarak, virüsün taşıdığı genetik materyalin bir kısmı başka bir virüs içine yerleştirilerek   enjekte ediliyor. BioNtech ve Moderna aşıları RNA tabanlı, Sputnik V ve Oxford/Astrazeneca aşıları da viral vektör tabanlı aşılar.

    Bill Gates 2010’da şöyle demişti: “Dünyanın nüfusu bugün 6,8 milyar ve 2030’da 9 milyar civarına ulaşacaktır. Eğer yeni aşılar üretir, sağlık hizmetlerini yeniden kurgularsak bu nüfusu %10-15 azaltabiliriz.” İyi de aslanım sana ne dünya nüfusundan ? Sen  neden kendi işine bakmıyorsun ve kimin adına konuşuyorsun ?

    25.1.2020 tarihinde Macron’un partisinden milletvekili Dominique da Silva    “eğer yaşam süresi uzarsa,     emekli maaşıyla 60 yaşında emekli olma  projesine    kimse inanmıyor.     Koronavirüs   salgınının 70 yaş üstündekilere ulaşmasını umut etmek zorunda kalacağız”  dedi. Silva bunu bilerek mi söyledi, yoksa ağzından mı kaçırdı ? Peki neden kimse oralı olmadı ? 

    20 Mayıs 2020’de dijital ortamda  gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu’nda konuşan Prens Charles “Pandemic is a chance to reset global economy”  diyerek COVİD-19 salgınının  dünya ekonomisini sıfırlamak için bir şans olduğunu ve  “COVID 19: Büyük Sıfırlama”  adlı bir projeleri olduğunu   söyledi? Neden ? Rastlantı mı ? 

    Bu proje önerisi neden Charles ve  Dünya Ekonomik Forumu  direktörü Klaus Schwab tarafından  yapıldı ?  Yoksa “COVİD-19” aslında bu sıfırlama projesinin adı mı ? Zira virüsün adı  SARS-COV2 yani “Severe Acute Respiratory Syndrom Coronavirus-2” (Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu Koronavirüs-2) 

    DEF Direktörü Klaus    Schwab ile ekonomist Thierry Malleret neden       “COVİD-19: The Great Reset” (COVID 19: Büyük Sıfırlama) adlı  bir kitap yazıp bunu  4 Ağustos 2020 tarihinde   yayınlandılar ? Bu neyin hazırlığı?

    Dijital bir ekonomi, dijital bir kamu altyapısı  ve dijital bir dünya düzeni öngören     “Büyük Sıfırlama” planı 2021 Dünya Ekonomik Forumu’nda da ana tema olacak mı ?

    Salgın hakkında Haziran 2020’de Prof. Dr. Roberto Petrella    Youtube’da bir video yayımlayarak COVİD-19’un bir kitle imha silahı olduğunu  ve projenin adının COVİD-19 olduğunu iddia etti: Aynen şunları söyledi:   Covid-19 bir kitle imha silahıdır ve bundan kurtulmanın tek yolu bu testi yaptırmamaktır. Televizyonlardaki p.çler bunları size söylemez. Politikacılar da bu düzenin piyonlarıdır.    Aşı olmayanın seyahat etmesi, sinemaya gitmesi, hatta evden çıkması bile mümkün olmayacak.”    1 Aralık 2020’de Youtube bu videoyu yasakladı.  Petrella İtalyan Tıp Konseyinden kovuldu. Video neden yasaklandı, Petrella neden kovuldu?

    Principia Scientific International (Uluslararası Bilimsel İlkeler) internet sitesinden R. F. Kennedy  19.11.2020 tarihli yazısıyla herkesi virüs ve aşılar konusunda bir soru-yanıt çizelgesi yayımlayarak uyardı. Kennedy  virüsün laboratuvarlarda üretildiğine ve aynı laboratuvarlarda virüse karşı aşı üretenlerin aşısına güven duyulamayacağına vurgu yaptı. Kennedy’nin şarlatan ve komplocu olduğu ileri sürüldü ve itibarsızlaştırmak için kampanya başlatıldı. Neden, neden ?

    Küresel kapitalizmin  önemli yayın organlarından The Economist dergisinin Haziran-Temmuz 2020 sayısında          “The Next Catastrophe”   “Sıradaki Felaket” başlığı kullanıldı. Hayrola ? Dünya bir felakete mi gidiyor? Derginin kapağında neden simgesel ve apokaliptik fenomenlere (tektonik olaylar, volkanik patlamalar,  kutupların erimesi ve iklimsel felaketler, meteor çarpması, salgın hastalıklar, nükleer savaş, jeomanyetik güneş fırtınaları)  vurgu yapıldı ? Kapakta neden savaş miğferi giymiş bir çocuk ile gaz maskeli anne baba   var?

    Bilderberg,  Nüfus Konseyi, Rockefeller, Rothschild, Carnegie ve  Ford Vakıfları,   Mac Arthur Vakfı,   Bill & Melinda Gates Vakfı,   Rotary,    Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI)   ile Dünya Sağlık Örgütü  gibi kuruluşlar neden  yıllardan beri bu nüfus azaltma projesi üzerinde  çalışıyorlar ?

     “Oligarklar ve elitler için ulus, milliyet, din, ırk vs.nin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan tek şey zenginlik, para ve mal mülktür. Onların  hayalleri dünya nüfusunun %80 azaltılması, emeklilerden, yaşlı nüfustan kurtulmak   ve  kendilerine itaat edecek kukla yönetimlerin olduğu bir  düzende dünya zenginlikleri ve kaynaklarının üstüne çökmektir”   diyenler   var. Bu konuda neden bir tepki verilmiyor ?

    İsrail Uzay Güvenlik Şefi   Prof.  Hayim Eşed’in 7.12.2020’de uzaylıların var olduğunu açıklamasından sonra  Harvard Üniversitesi Astronomi Bölümü Başkanı Prof. Avi Loeb de 3.1.2021’de dünya dışı yaşama ilişkin  bir cismin  gelmekte olduğunu duyurdu. Loeb’e göre bu nesne dünya dışı bir  uygarlık tarafından gönderilmiş bir ‘araç’. İmdi şaka bir yana bu peş peşe açıklamalar niye şimdi yapılıyor ? Niye  bir takım bilim (!) adamları birdenbire insanları uzaylıların ve UFO’ların gerçek olduğuna inandırmaya çalışıyor ?

    Yoksa dünya nüfusunu azaltmak için başka taktiklerin (kontrollu nükleer savaş, yanlışlıkla ateşlenen füzeler, nükleer santral kazaları, vs) yanı sıra bu kurgulanmış uzaylı (!) saldırısını da mı kullanacaklar ?           Zira insanlar o kadar serseme dönüşmüş bir durumda ki bu uzaylı tezgahına gözü kapalı  balıklama atlamaları kaçınılmaz  görünüyor.         Malum odaklar kendi düzenleyecekleri bir saldırıyı uzaylılar (!) yapmış gibi mi gösterecekler ?   Tüm bu ön hazırlıklar, algı operasyonları ve olup bitenler bunun için mi? Yani, bir şekilde gözlerine kestirdikleri    toplumları, kentleri, hatta ülkeleri yok edip bunları uzaylılar (!) mı yaptı diyecekler? İnsanların böyle bir yalan senaryoya inanmalarını mı istiyorlar ? Tıpkı Irak’ta atom bombasının var olduğu yalanına herkesin inandığı gibi ?   Bakın  Elon Musk   bile piramitleri UFO’larla gelen uzaylıların inşa ettiğini söylemiyor mu?

    Salgına   karşı önlemleri eleştiren, salgının dünya nüfusunu azaltmayı amaçlayan bir kitle imha  silahı olup kasten çıkarıldığını öne süren, aşıların tehlikesine dikkat çeken doktorlar, tıp uzmanları ve bilim insanları neden tehdit ediliyor, susturuluyor, mahkemeye veriliyor,    şeytanlaştırılıyor ve sosyal medya paylaşımları sansürleniyor ?

    Yurtiçi ve yurt dışı seyahat özgürlüğü, içki satışları, eğlenceler, hayattan zevk ve keyif almak, hatta sigara içmek, ulusal bayramlar, sinemalar, tiyatrolar, konserler yasaklanıyor ve kısıtlanıyor.    Ama milletin AVM’lere, dinsel mekanlara veya toplu ulaşım araçlarına, otobüse, metroya,  tepeleme doluşmasına kimse ses çıkarmıyor. Neden acaba ? Virüs camilere, kiliselere uğramıyor mu ?

    Dünya Sağlık Örgütü 2021 yılı için yayımladığı bildirgede daha büyük salgınlara hazır olmamız gerektiğini ilan etti ? Yani daha büyük bir katliam, bir soykırım mı geliyor ?

    Rockefeller Vakfı’na bağlı    “Küresel İş Ağı”   adlı  danışmanlık şirketince   2010 yılında yayınlanan “Uluslararası Kalkınma ve Teknolojinin Geleceği için Senaryolar”  adlı  raporda, günümüz korona virüs sürecinde yaşanan bir çok olayın neredeyse bire bir  öngörülmesi  nasıl mümkün olabiliyor?

    2010’da hazırlanan bu senaryonun 2020’de neredeyse %100’e yakın gerçekleşmesi öngörülerin ne kadar doğru olduğunu mu gösteriyor, yoksa bu bir rastlantı mı,  ya da en kötüsü, senaryoyu gerçekleştirmek için böyle bir salgını ve eklentilerini kasten mi  tetiklediler ?       

    Senaryoyu hazırlayan “Küresel İş Ağı” (Global Business Network – GBN” adlı  danışmanlık şirketi 1987 yılında kurulmuş. Ancak bu raporu yayımladıktan sonra 2013 Ocak ayında apar topar feshedilmiş. Neden acaba ? Artık başka  öngörüye gerek kalmadığı ve bunun son senaryo olması nedeniyle mi ?

    SON NOT OLARAK  

    Salgın 1952 yılında Rockefeller vakfı tarafından kurulan     “Nüfus Konseyi”    adlı örgütün yıllardan beri sürdürdüğü dünya nüfusunu azaltma ve yaşlı nüfustan kurtulma projesine büyük katkıda bulundu.        BM Kalkınma Programı, Rockefeller, Rothschild ve  Ford Vakıfları, Dünya Bankası, Aşı Geliştiren Eczacılar Birliği (GAVI)   ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  de bu projeye destek verdiler.  İlaç şirketleri, iş adamları ve hastaneler büyük  kazançlar  elde ettiler. Peki  sizin bir kazancınız oldu mu ?  

  • Depuis le début de l’histoire, les dirigeants politiques n’ont pas été en mesure de faire régner la paix et l’amour dans le monde. Au lieu de cela, la guerre, la haine, les massacres, les génocides, le racisme et les régimes oppressifs ont dominé le monde entier. Avec l’épidémie du Covid, ce processus s’est de plus en plus accéléré et les événements sont devenues incontrôlables.

    Les oligarques et les élites s’attaquent de toute leur puissance contre les valeurs concernant les libertés et les droits de l’homme pour opprimer et contrôler les gens en utilisant l’épidémie comme un prétexte ou comme une épée de Damoclés. Ce n’est ni juste, ni humain. Toute personne de libre conscience doit donc résister à cette pression sociale injuste. En tant que citoyen du monde, je voudrais humblement partager avec vous mes suggestions et propositions à cet égard:

    1. Tout d’abord, toutes les monarchies européennes telles que le Royaume-Uni, l’Espagne, la Belgique, les Pays-Bas, la Norvège, la Suède, le Danemark, le Luxembourg, Monaco, Saint-Marin, le Liechtenstein, Andorre, le Vatican devraient être abolies et leurs richesses transférées au peuple. On ne peut plus accepter que ces anciens régimes colonialistes, racistes et féodaux dominent encore le monde.

    2. Toutes ces dynasties devraient être interdites de s’impliquer dans la politique, d’être le centre du pouvoir économique et politique et d’utiliser leurs titres de noblesse à cette effet.En outre, «Le Conseil de la Population», créé en 1952 par J.D. Rockefeller, mène des projets de contrôle de la population et de stérilisation dans plus de 60 pays, en particulier au Brésil, en Inde, au Pérou, au Bangladesh et au Malawi. Mais pourquoi n’envisage-t-il pas d’appliquer ce projet de contrôle aux nobles et aux élites?

    3. Les activités culturelles, artistiques, sociales ou économiques, les films, les théâtres, les œuvres qui glorifient ou louent, directement ou indirectement, les royaumes, l’aristocratie, les dynasties ne devraient plus être autorisés. Nous ne pouvons plus tolérer, supporter et accepter le pouvoir de ces oligarques et ces dynasties.

    4. Quant aux dirigeants politiques élus (!) par le peuple, il ne faut plus leur fournir d’incroyables privilèges et une armée des gardes, des palais tels que la Maison Blanche, l’Elysée, le Kremlin, Buckingham et des salaires très élevés ou de privilèges extraordinaires. Les dirigeants élus par le peuple ne devraient pas vivre dans des conditions plus élevées que le peuple, ni être dans une prospérité économique plus haute que le peuple. Ils doivent avoir des habitaions ordinaires et servir exclusivement le public. Ils ne devraient plus recevoir de salaire de l’État. Leur tâche doit être effectuée bénévolement. L’Etat ne devrait leur fournir que des logements et une aide alimentaire à la carte.

    5. Les concepts racistes, religieux, fascistes ou nazis tels que l’impérialisme, le sionisme, l’apartheid, le turanisme, le panislamisme et l’islam politique qui menacent l’humanité doivent être éternellement abandonnés, oubliés et ces concepts doivent être acceptés comme les plus grands crimes contre l’humanité.

    Ces propositions ci-dessus sont les premiers pas à franchir sur le chemin de la paix et de l’amour pour l’avenir de nos êtres chers et de nos enfants. Je crois que, sans prendre des mesures radicales, il ne sera pas possible de ralentir l’impulsion de ce terrible chaos dans le monde. Mes propositions peuvent bien sûr sembler ridicules à de nombreuses personnes. Cependant, la situation encore plus ridicule et triste est de se soumettre à ce système mondial actuel, au Nouvel Ordre Mondial, et de l’accepter les yeux et la bouche fermés.