Education: Galatasaray High School & Istanbul University of French and Roman Languages, born 27 April 1950.
I am a philologist, critic and composer interested in world politics, philosophy and history of religions . I am against all kinds of eugenic, supremacist, fanatic, religious, racist, apartheid and imperialist hegemony that threaten Humanism, mankind and world peace. It is a fact that freedom of expression, freedom of thought and freedom of information are under the great threat of this hegemony. So, I urge all intellectuals and free thinkers to resist against the spread of this evil and horrible hegemony.
Haziran’da gerçekleşecek Galatasaray Pilavı için Galatasaraylılar Derneği (GS Cemiyet) ve “En Vélocu” taifeyi şimdiden uyarıyorum: Sakın ha ! Sakın ola ki geçen seneki rezillik ve bayağılık bu sefer tekrarlanmasın. O pedofil ve pornografik “En Vélo” şarkısı söylenmesin ve tekrar “Galatasaray İlahisi” ya da “Galatasaray Marşı” diye lanse edilmesin. Kendinize gelin artık ! Çok istiyorsanız aranızda toplaşıp tepişerek söyleyin. Ancak marş söyleyecekseniz Tevfik Fikret’in “Millet Şarkısı” nı söyleyin. Tabi nefesiniz yetiyorsa. Anlaşıldı mı aslanım ?
NE OLMUŞTU ?
2021 Haziran Pilavında paillarde, pedofil ve müstehcen bir şarkı olan En Vélo “Galatasaray Marşı” ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GS Cemiyet tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi, Youtube da iftiharla paylaşıldı. Bu şamataya masada bulunan Fransanın İstanbul Başkonsolosu da katıldı. Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir dönemde… Sözleri bir daha anımsayalım:
« En revenant de Paris chez ma tante
En vélo, en vélo, en vélocipède, pède, pède
J’ai rencontré trois petites filles charmantes
J’ai pas choisis mais j’ai pris la plus belle
Je l’ai emmené dans ma petite chambrette
J’ai enlevé sa petite chemisette
J’ai déchiré sa petite culotte
J’ai (enfoncé) ma grande baillonette
Dans sa petite….
Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France »
(Haziran 2021 GS Pilavında söylenen versiyonu)
İmdi dikkat edersek şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo davranış, hem tecavüz, hem de küçük bir kızın aşağılanması söz konusu. Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan, açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren ahlak dışı şarkılar kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: O eski sözler yeni versiyonlardan çıkarılmış. Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım. Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.
Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan söz eden bu şarkı Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere, istifalara kulak asılmadı ve video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı. Ben bu durumu protesto edince bir sürü hakaret bana da yağdırıldı, telefonla arandım ve çenemi kapatmam istendi. Tabi ki geri adım atmadım ve bu skandalı her ortamda paylaşacağımı Cemiyet başkanı adına beni arayan sınıf arkadaşıma ilettim: “O adama benden selam söyle bu konuda asla geri adım atmayacağım ve tepkimi sürdüreceğim” dedim. Sonunda, iş çığırından çıkınca Haziran sonunda istemeye istemeye yayından kaldırdılar.
Galatasaray Lisesinde 1960lı yıllarda okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı Yetiştiricide ve Lisedeyken büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini ve GS Cemiyeti kınıyorum. Cemiyet GSli kız kardeşlerimizden ve camiadan özür dilemek zorundadır. Ve hemen.
Almanya’da yapılan bir araştırma, koronavirüs aşılarının yol açtığı ağır yan etkilerin resmi verilerden 40 kat fazla olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar aşı komplikasyonları konusunda harekete geçilmesi çağrısı yaptı. Almanya’nın önde gelen tıp fakültelerinden Berlin Charité’nin, koronavirüs aşılarının yan etkileriyle ilgili yaptığı araştırma, aşı tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
Prof. Dr. Harald Matthes yönetiminde bir yıldır sürdürülen araştırma, koronavirüs aşılarının yan etkilerinden kaynaklanan vakaların, Almanya’da aşıların güvenliğinden sorumlu kurum olan Paul-Ehrlich Enstitüsü’nün (PEI) kayıtlarındaki rakamlardan 40 kat daha yüksek olduğunu ortaya koydu.
Almanya çapında koronavirüse karşı aşılanmış 40 bin kişinin, aşının etkileri konusunda düzenli aralıklarla yanıtladığı sorulara dayanan araştırma, aşılı 1000 kişiden sekizinin ağır yan etkilere maruz kaldığını gösteriyor. PEI rakamlarına göre ise 1000 doz başına sadece 0,2 ağır yan etki bildirilmiş durumda.
Alman kamu yayıncılık kuruluşu MDR’e konuşan Prof.Dr. Harald Matthes, sonucun İsveç, İsrail, Kanada gibi diğer ülkelerdeki rakamlarla örtüştüğünü ve şaşırtıcı olmadığını belirterek, aşı üreticilerinin kendi araştırmalarında da benzer sonuçlar çıktığını kaydetti. Matthes, çocuk felci, kızamık gibi geleneksel yöntemlerle üretilen aşılarda ağır yan etki oranının çok daha düşük olduğuna dikkat çekti.
Aşılama sonrasında haftalar ya da aylar boyunca devam eden ve tıbbi tedavi gerektiren semptomlar “ağır yan etki” olarak sınıflandırılıyor. Kas ve eklem ağrıları, kalp kası iltihaplanması, bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonları, sinir sistemindeki rahatsızlıklar bu sınıfta yer alıyor.
179 milyon dozda 500 bin ağır vaka
Prof. Dr. Matthes, ağır yan etkiler dahil olmak üzere yan etkilerin genelde üç ila altı ay sonra azalmaya başladığını, hastaların yüzde 80’inin iyileştiğini, ancak bazılarının daha uzun sürebildiğini belirtti.
Almanya’da şimdiye kadar 179 milyon doz aşı uygulandığına işaret eden Matthes, “Almanya’da Covid aşıları sonrasında yaklaşık 500 bin vakada ağır yan etki görülüyorsa doktorlar olarak harekete geçmemiz gerekir. ‘Aşı karşıtı’ diye etiketlenmeden kongrelerde, kamuoyu önünde açık bir şekilde tartışmamız gerekiyor” dedi.
“Aşı karşıtı” baskısı
Ağır yan etkilere maruz kalan hastaların büyük çoğunlukla ciddiye alınmadığını ve yalnız bırakıldığını belirten Matthes, doktorların ya hazırlıklı olmadıkları ya da siyasi bir tartışmada taraf olarak görülmekten kaçındıkları için semptomları genelde aşıyla ilişkilendirmediğini kaydetti. Matthes, kendilerine ulaşan hastaların da etkin bir tedavi için aylarca kapı kapı dolaştıklarını anlattıklarını, bunun şüpheli vakaların resmi kayıtlara yansımıyor oluşunu açıkladığını belirtti.
Almanya’da sağlık sigortası kurumu BKK Provita’nın Yönetim Kurulu Başkanı Andreas Schöfbeck, Nisan ayında aşı yan etkileri konusunda sigorta kayıtlarıyla PEI rakamları arasında belirgin farklılıklar bulunduğunu açıklamış ve ellerindeki verileri paylaşmak üzere PEI’den görüşme talep etmişti. Schöfbeck bu görüşmeyi gerçekleştiremeden “aşı karşıtı” olduğu suçlamasıyla görevinden alınmıştı.
Almanya Sağlık Bakanı Karl Lauterbach da koronavirüs aşılarının yan etkisinin bulunmadığını savunarak aşı zorunluluğu getirilmesi girişimine öncülük etmişti. Ancak aşı zorunluluğuna dair Mart ayında Federal Meclis’e sunulan yasa tekliflerinin hiçbiri gerekli çoğunluğa ulaşamadı. Hükümet, sonbaharda yeni yasal düzenleme girişiminde bulunacağının sinyallerini veriyor.
Uzun Covid semptomlarıyla örtüşüyor
Uzun Covid hastalığından bilinen pek çok semptomun aşı yan etkileriyle örtüştüğüne dikkat çeken Matthes, uzmanlaşmış kliniklerin aşı komplikasyonlarına maruz kalan hastalara da açılması gerektiğini vurguladı. Nöroloji ve kardiyolojinin yanı sıra kan yıkama (aferez) konusunda tecrübeli olan yoğun bakımlar ve diyaliz merkezlerinin de tedaviye dahil olabileceğini belirten Matthes, aşı komplikasyonlarına karşı etkili tedavi geliştirmeye çalıştıklarını kaydetti.
Prof. Dr. Matthes, sorunun ana nedeninin vücudun kendi hücrelerine karşı geliştirdiği antikorlar (otoantikorlar) olduğunu belirterek “Sıklıkla sorunun nedeni, hastanın kanında çok fazla otoantikor bulunması. Bu nedenle öncelikle hangi otoantikorların ne sayıda var olduğunun bilinmesi gerekiyor… Teşhis konduğunda, fazla antikorların, bağışıklık sistemi ilaçla baskılanarak ya da özel kan yıkama yöntemiyle kandan uzaklaştırılması gerekiyor” dedi.
(DW’nin bu haberini Facebook’ta paylaştığım için 2 gün hesabım donduruldu)
Tarihin hiçbir döneminde Galatasaray Spor Kulübü Derneği (GSKD) ve GS kurumları böylesine acınacak ve çirkin durumlara düşmemişti.
Süper ligi ortanın altında 13.cü bitiren başarısız Galatasaray’ın Başkanı, Yönetim Kurulu ve Divan kurulu üyeleri sonunda birbirine girdi. Suçlamalar, tehditler, raporlar, yasal işlemler havada uçuşuyor. Futbol ve spor unutuldu.
Ne oluyor ? Olan sanırım şu: Artık “kol kırılır yen içinde” kalır zihniyeti yürümüyor.
Kimseyi desteklemiyorum ve kimseye işaret falan da göndermiyorum. Ama Burak Elmas’ın Başkan olması içerde yıllardır birikmiş bu cerahat ve pisliğin patlamasına yol açtı. Işıtan Gün’ün hazırladığı rapor da medyaya açıklanınca kıyamet koptu.
“Galatasaray’ın birleşmeye niyeti yok. Bunu gördüm. Galatasaray hizmet etmeyi değil, nefreti birleştirdi”
diyor Burak Elmas…
Galatasaray Başkanının sözleri bunlar… Evet acı sözler ve acı gerçek işte bu. Galatasaray’da nefret egemen oldu. Sanırım o nefretin kökeninde bir türlü paylaşılamayan bir Galatasaray Hanı Yağma’sı (Yağma Sofrası) var. Fikret’in o ünlü şiiri Galatasaray için de geçerli.
İnanamıyorum… Sanki kötü, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir karabasanın içindeyim. Ben 1961’de Galatasaray Lisesine girdim. 1971’de mezun oldum. İki sene çaktım ama hiç şikayetçi değilim. Ankara’ya gitme söz konusu olunca hemen 1972’de Hasnun Galip’e çat kapı gidip GSKD’ye üye oldum. 2003’te Divan Üyesi seçildiğim resmi bir yazıyla bildirildi. Ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. İlk toplantılara büyük heyecanla gittim. Ama sonradan özel nedenlerden dolayı gidemedim. Galatasaray Üniversitesi yangınından sonra sürekli olarak GS kurumlarındaki sorunlara ve çürümeye dikkat çekmeye çalıştım ama kulak asan olmadı. Dışlandım, hakaret mesajları ve telefonlar geldi. Kabak tadı verdiğim ve çenemi kapatmam gerektiği bildirildi. Bunları sosyal medyada paylaştım. Ne desem artık bilemiyorum.
Başkan Burak Elmas (1974 doğum.ta.) Avusturya Lisesi mezunu, Başkan adayları Eşref Hamamcıoğlu (1954), Metin Öztürk (1961) ve Fırat Develioğlu (1964) ise Galatasaray Lisesi mezunu.
“Galatasaray’da olan tek şey var. İktidar olmayı iradesi. Herkesin iktidar olma iradesinin olduğu bir ortamda da birleşmek çok zor. Galatasaray’da bir fikir mücadelesi olacak. Üyelerimizden hangi fikir daha kuvvetli destek alırsa o fikir Galatasaray’da devam edecek”
diyor Burak. Umarım bir fikir mücadelesi olur. İmdi, 72 yaşında gelmiş bir Galatasaray mezunu ve eski bir Divan Üyesi olarak bir çağrı ve uyarıda bulunmak istiyorum:
Mücadele edin ama centilmence, nezaketi elden bırakmayın. Barışın ve hoşgörülü olun. Ama hiçbir şeyi de uzlaşıp hasır altı etmeye kalkmayın. Bir Galatasaraylı bir başka Galatasaraylının düşmanı olabilir mi ? Saygın ve olaysız bir seçim olsun. Aksi takdirde kayyum da atanır, seçimler iptal de olur, yeni yasaya göre şirketleşen kulüpler yabancılara da satılabilir ki gidişat onu gösteriyor. Benden uyarması. Keyfiniz bilir aslanım.
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından birinci derecede sorumlu olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) masonik bir örgüt olduğunu herhalde bilmeyen yok değil mi ? Almanya’nın dolduruşuyla savaşa giren İTC Osmanlı’nın yok olmasına yol açmış, İTC de yok olmuş, ama Localar hala varlıklarını sürdürmektedir. Bu traji-komik bir paradoks değil mi ?
Üst yönetimi Masonlardan oluşan İTC 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla siyasal bir partiye dönüşmüş, 1912 yılında iktidar olmuştur. İTC’ye ilk başta üye olan Mustafa Kemal’in de Mason olduğu, daha sonra ayrıldığı iddia edilir. Olabilir ya da olmayabilir. Sonuçta Atatürk İttihatçılar ve Masonlar ile yollarını ayırmıştı ve partiye karşı eleştirileri şöyleydi:
Cemiyet gizli bir komite kimliğinden sıyrılmalı ve çağdaş bir siyasal parti haline gelmelidir.
Ordu siyasetten kesinlikle çekilmelidir.
Cemiyet ile Masonluk arasındaki ilişki kesilmeli, tüzüğünden masonik biçimsel kurallar çıkartılmalıdır.
Devlet işleri din işlerinden ayrılmalıdır.
Çanakkale zaferine rağmen, I.ci Dünya Savaşının korkunç bir yıkım ve yenilgiyle sonuçlanması 600 yıllık Osmanlı imparatorluğun sonu olduğu gibi İttihatçıların da sonu olmuştur. İTC Hükümeti istifa ettikten sonra yöneticileri Talât, Enver ve Cemal Paşalar 3 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısıyla İstanbul’dan gizlice Odessa’ya kaçmışlardır. [1]
İTC liderlerinden Talât Paşa 15 Mart 1921 Berlin, Cemal Paşa 22 Temmuz 1922’de Tiflis’te Ermeni teröristlerce öldürülmüştür. Enver Paşa’nın ise 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’da Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken öldüğü ileri sürülür. [2]
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurarken yeni rejim için sakıncalı bulduğu İttihatçı kalıntılarını, şeriatçıları, tarikatları ve Mason cemiyetinin ortadan kaldırılmasını bir zorunluk olarak görmüştür. 1926 yılındaki İzmir suikastı girişiminde İstiklâl Mahkemesince suçlu bulunan İttihatçılar cezalandırılmış ve örgüte karşı geniş bir tasfiye operasyonu gerçekleştirmiştir. 1935 yılında ise Atatürk’ün emriyle tarikat, tekke ve zaviyelerle birlikte Localar da kapatılmıştır.
LOCALARIN AÇILIŞI VE AMERİKAN MARSHALL YARDIMI
Ancak, Atatürk’ün kapatmasına rağmen yerine geçen İnönü Locaların yeniden açılmasına izin verecektir. 5.2.1948’de açılış ve kuruluş için başvuruda bulunan Mason dernekleri tüm ülkede yeniden faaliyete geçmişlerdir. Sonuçta Osmanlı batmış ama Localar tekrar açılmış ve Türk siyasetinde, sosyal kurumlarda ve iş dünyasında yeniden etkin olmuşlardır.
1948 yılından sonra Atatürk ve Atatürk devrimlerine ihanet süreci adım adım gelişmeye başlamıştır. Locaların faaliyete geçmesiyle eş zamanlı olarak 3.4.1948’de Cumhurbaşkanı İnönü’nün oluru ile Amerikan Marshall Yardımı başlamıştır. İlk iş olarak İnönü Türkiye’deki uçak fabrikalarını kapanmaya zorlayacak ekonomik yaptırımları yürürlüğe koymuştur. 10.6.1952 tarihine kadar sürecek Marshall yardımı süresince Türkiye’ye 140milyon hibe, 85 milyon borç olmak üzere toplam 225 milyon dolar ödenmiştir. 1950 yılında İnönü’den devraldıkları uydulaşma politikasını Celal Bayar-Menderes hükümetleri ve ondan sonrakiler başarıyla sürdürmüşlerdir.
18.2.1952’de Cumhurbaşkanı Bayar’ın imzasıyla Türkiye NATO’ya girmiştir. Arkası zaten çorap söküğü gibi gelmiş, ABD kökenli diğer masonik örgütler, vakıflar, hayır cemiyetleri de Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Rotary 1954, Lions 1963’te faaliyete geçmiştir.
İmdi şu soruyu sormak gerekiyor: İktidarı ele geçirip Osmanlının yıkılması neden olan Localar ve benzeri masonik örgütlerin Türkiye’de tekrar faaliyete geçmesi, ortalıkta cirit atması ve hemen hemen her kuruma sızmalarına nasıl izin veriliyor, nasıl göz yumuluyor ? Madem bu dernekler, kurumlar ülke için çok iyi ve faydalıydılar da o zaman Atatürk neden hepsini aynı sepete doldurup tekke, dergah, zaviye ve tarikatlarla birlikte Locaları da 1935 yılında kapattı ? Demek ki Atatürk bunların arasında bir fark görmüyor, hepsini tek bir kategorik olumsama içinde görüyordu. Umarım bu dernekler ve örgütler Osmanlı gibi Türkiye’nin yıkılmasına neden olmazlar. Ne dersiniz ?
[1] Bu son kongrede, İTC’nin yurt içinde kalan yöneticileri, Yenilenme Partisi (Teceddüt Fırkası) adlı bir parti kurarak etkinliklerini sürdürmeyi denedilerse de yenilenme olmamıştır. Partinin yöneticileri arasında Yunus Nadi, Tevfik Rüştü gibi isimler yer alıyordu. 1919 yılında Divanı Harpte yargılanan İttihatçılar Malta’ya sürülmüş olup içlerinde Sait Halim Paşa, Ziya Gökalp, Ali Fethi (Okyar), Rauf (Orbay), Hüseyin Cahit (Yalçın), Halil (Menteşe), Mustafa Hayri (Ürgüplü) gibi yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli kişileri bulunmaktaydı.
[2] İttihatçılar 1921’de sürgünden döndükten sonra Kurtuluş Savaşı sırasında önemli roller üstlenmişlerdir. Atatürk ve Lenin’in yakınlaşması ve Türk-Sovyet hükümetlerinin anlaşması üzerine SSCB’nin Enver Paşa ve yandaşlarını ortadan kaldırdığı iddia edilir. Enver’in SSCB’ye karşı şeriatçı bir ayaklanmaya destek vermek üzere Türkistan’a gittiği ve orada Kızıl Ordu’ya karşı savaşırken 4.8.1922’de öldüğü bilinir. İki ay sonra 1.10.1922’de TBMM’nin saltanatı kaldırılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu sona ermiş olur.
20.4.2022 tarihinden itibaren ARTE TV kanalında yayımlanmaya başlayan “Antisemitizm’in Uzun Tarihi” (The Long History of Antisemitism) adlı dizininin –özellikle son bölümü izlendiğinde– asıl amacın Siyonizm karşıtlığının Yahudi düşmanlığı olduğunu kanıtlamaya çalışmak olduğu anlaşılıyor. Dört bölümden oluşan dizinin Holokost’u istismar ederek duygu sömürüsü ve mağduriyet edebiyatı yapmak, İsrail’in Batı medyası tarafından görmezden gelinen işgal, etnik temizlik, saldırganlık ve sistematik-demografik katliam politikalarını kamufle etmek ve İsrail’deki Apartheid rejimin propagandasını yapmak üzere hazırlandığı anlaşılıyor. ARTE’nin Apartheid bir devletin propaganda aracına dönüşmesi utanç verici ve çok tehlikeli bir gidişat.
IRKÇILIĞI ELEŞTİRMEK YASAL BİR SUÇ OLDU !
Irkçı bir doktrin olduğu BM kararıyla kesinleşmiş olduğu halde Siyonizm’i eleştirmek başta Fransa olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde artık yasal bir suç olarak kabul ediliyor. [1] Macron’un deyimiyle Siyonizm’i eleştirmek (Anti-Siyonizm) Antisemitizmin yeni bir türü “Neo-Antisemitizm” olarak görülüyor.
Böyle akıl dışı uçuk iddialarda bulunmak, bu bağlamda yasalar çıkartmak ve dünya çapında yoğun bir propaganda yürütmek, Holokost yerine İbranice “Şoah” kelimesinin kullanılmasında ısrar etmek dünyanın aklını yitirdiği, mantıksal ve entelektüel bir kaosa sürüklendiğinin göstergeleri.
5.12.2019 tarihinde böyle bir yasanın Fransız parlamentosunda kabul edilmesi üzerine 127 Yahudi akademisyenin Macron’a karşı yayımladıkları deklarasyonu özet olarak bir kez daha anımsatıyorum:
“Yahudi tarihi konusunda uzman olan biz Yahudi akademisyenler bu yasaya karşıyız. Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor, Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Holokost kurbanı birçok insan Anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir. Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetinin işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”
Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Anti-Siyonist olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler yasadaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.
Çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için bu tür yasalara karşı çıkmışlardır. Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi” adlı kitabı tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden kurgulanarak İsrail’in politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekmişti. Ama kimim umurunda ?
Allah tarafından seçilmiş bir İbrani aşireti ve güya kutsal olduğu iddia edilen bir soy, bir etnik grup, bir ırk tarafından yönetilmek ve güdülmek istemiyorsak, bu saçma sapan Tevrat masallarına, bu akıl almaz korkunç gidişata ve uygulamalara sonuna kadar ve şiddetle direnmemiz gerekiyor. O zaman BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demeliyiz. Hem de çok geç olmadan…
[1] 10 Kasım 1975 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Siyonizm’in “ırkçılık ve ırksal ayrımcılık” olduğunu 3379 sayılı kararıyla kabul etmiştir. Bu bağlamda Siyonizm Güney Afrika Cumhuriyeti’nde uygulanan ırkçı apartheid ve sömürgecilik rejimi ile eş tutulmuştu. Salt Yahudi ırkını kapsayan ırkçı-dinci bir ideoloji olan Siyonizm Nazizm’in kippalısıdır. Gamalı Haç’ın yerini Magen yıldızı almıştır.
BM’nin bu kararı uluslararası kuruluşların ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemine karşı hazırlamış somut rapor ve belgelere dayanıyordu. Bu belgelerde Siyonizm’in, belli bir ırkın üstünlüğünü temel alan bir doktrin olduğu, dünya barışı ve güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanıyor, dünya ülkelerinin bu tehdide karşı ortak tavır sergilemesi için çağrı yapılıyordu.
Bu karara 72 ülke evet , 35 ülke hayır oyu vermiş, 32 ülke ise çekimser kalmıştı. Evet oyu verenler arasında Türkiye, SSCB, Çin, Küba, Arnavutluk, Brezilya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Macaristan, Meksika, Portekiz, İran ve Arap ülkeleri vardı Avrupa ülkelerinin çoğu hayır oyu vermişti. .
ABD, BM’nin bu karar ile Sovyetler Birliğinin Amerika’ya saldırdığını iddia edecek kadar kendini kaybetmiş, kararın antisemit, ahlak dışı olduğunu, siyah, kahverengi ve beyaz Yahudilerin olduğunu, Yahudi dinine herkesin geçebileceğini, üstelik Yahudilerin bir ırk olmadığını iddia etmişti.
GSK, GSÜ, GEV, GSD, GSL gibi kurumlardan oluşan Galatasaray topluluğunda son dönemde iyice su yüzüne çıkan kaos, çatışma, skandal ve yolsuzlukları önlemek ve çözüm bulmak amacıyla –her şeyin üstünde ve her tür baskıdan uzak — bağımsız bir onarım (tahkim) heyeti kurulması gerektiği kanısındayım. Sosyal adalet ilkeleri, evrensel insan hakları ve Galatasaraylı sessiz çoğunluğun korunması temelinde kurulacak ve camiada radikal bir devrim gerçekleştirecek bu yapının adı “Bağımsız Galatasaray Onarım Kurulu” veya benzer uygun başka bir ad olabilir. Kurulun ana hedef, eylem, misyon ve vizyonu hakkında kabaca bir fikir vermesi bakımından ben bazı önerilerde bulundum. Bu önerilerimin taslak olduğuna bir daha vurgu yapıyorum. Eksik ve yanlış yerler kuşkusuz vardır. Ben hukukçu değilim. Ama gönlümden geçen düşünceler bunlar:
Öncelikle aidatlarını ödemediği gerekçesiyle GSK’den toplu halde atılmış olduğu ileri sürülen yaklaşık 2.000 üye – varsa eğer ve sayı her ne kadar ise- tekrar üyeliğe alınacaktır.
Bu üyeler hangi dönemde atılmışsa o dönemdeki yönetimler üyelerden teker teker yazılı olarak özür dileyecektir.
Bu üyelerin aidat borcu varsa silinecektir veya onların borcu onları üyelikten atan yönetimlerden tahsil edilecektir.
Üyelikten toplu olarak atılmış olanlar bundan böyle hiçbir şekilde üyelik aidatı ödemeyecektir.
65 yaş üstü üyeler aidattan muaf olacak ve bu bağlamda gerekli tüzük ve yönetmelik değişikliği 1-4 maddeleri kapsayacak şekilde değiştirilecektir.
GSK’nın bu duruma gelmesine yol açan yönetimlerin ve yöneticilerin bir daha hiçbir şekilde seçimlerde aday olmasına, seçilmesine veya dolaylı ve dolaysız olarak Galatasaray camiasının hiçbir kurumunda yönetime gelmesine izin verilmeyecektir.
“En vélo” skandalına yol açan GSD yönetimi de bu kapsamda değerlendirilecektir.
Bu bağlamda Kurul yeni bir genel tüzük ve ilkeler belirleyecektir. Her Galatasaraylıya fırsat eşitliği ve özgürce ifade özgürlüğü hakkı tanınacaktır. Uyuşmazlıklar etik ve adalete uygun ve ivedilikle çözülecektir.
Söz konusu Kurulun yapısı, çalışma yöntemleri, sekretarya, eksperler, uzmanlar, bilirkişi vs bu konularda deneyimli, hiçbir masonik derneğe üye olmayan “vicdanı hür, fikri hür” Galatasaraylılar tarafından belirlenecek ve üyeler onların arasından seçilecektir
(Avdet: Dönüş, geri gelme; İng: Advent; Fr: Avènement)
İsrailli tarihçi Prof. Shlomo Sand 2008’de yazdığı “Yahudi halkı nasıl icat edildi” kitabında İsrail’deki devlet düzeninin demokrasi değil, “etnokrasi” olduğundan söz eder. Yani belli bir etnik grubun, ya da ırkın egemen olduğu bir sistem. Oysa, 2018’de “Temel Yasa” nın İsrail’de yürürlüğe girmesiyle etnokrasi “Jews/non-Jews” ayrımının net bir şekilde yapıldığı ve Yahudi ırkından gelenlere özel ayrıcalıkların tanındığı apartheid bir yönetime dönüştü.
İsrail’in Anayasası olarak Knesset’te kabul gören bu yasaya göre “Yahudiler ve Yahudi olmayanlar” ayrımı net ve açık bir biçimde yasada yer aldı. Temel Yasa, İsrail’i “Yahudilerin tarihsel anayurdu” olarak tanımlıyor ve “Yahudilerin ülkenin kaderini tayin etmede özel ayrıcalığa sahip olduğunu” belirtiyor.
Uluslararası Af Örgütü, İsrail’de yürürlüğe giren bu yeni düzenin yerel halk üzerindeki baskı ve sindirme politikalarını analiz etmiş ve kapsamlı bir raporu 1.2.2022 tarihinde yayımlamıştır. Rapor bölgesel parçalanma; Apartheid ve denetim; toprak ve mülkün mülksüzleştirilmesi; ekonomik ve sosyal haklardan yoksun bırakma uygulamalarını içeriyor. Örgüt, İsrail’deki düzenin Apartheid olduğu sonucuna varmış, bu insanlık dışı düzene son verilmesi için uluslararası toplumu bu ülkeye baskı yapmaya çağırmıştır.
Ancak, bu çabaların hiçbir bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Zira, görünen ve anlaşılan o ki artık tehdit altında olan sadece non-Jews ve Filistinliler değil: Tüm insanlık tehdit altındadır. Öyle ki, ABD ve Avrupa Birliğinin koşulsuz desteklediği bu Apartheid-Siyonist sistem yavaş yavaş Avrupa’ya ve tüm dünyaya ihraç edilebilecektir. Böylece zamanla Avrupa Birliği aşırı sağın da güçleneceği Apartheid-Siyonist bir birliğe dönüşebilecektir. Bunun işaretlerini Bush’un 2008’deki vaazında (!), 5.12.2019’da Siyonizm’i eleştirmenin Antisemitizm gibi yasal suç sayılmasının Fransız Meclisinde kabul edilmesinde, Zelenski’nin Ukrayna’yı Büyük İsrail yapma hayallerinde görmekteyiz:
BUSH’UN VAAZI !
George Bush’un 2008’de İsrail’in kuruluşunu Tevrat’taki kehanetlere ve İbrani peygamberlere dayandırması bu tehlikeli gidişatın ilk adımlarından biri olmuştu. 15 Mayıs 2008’de Bush’un İsrail’in 60.cı kuruluş yıldönümünde Kudüs’te verdiği vaazın (!) özeti şöyle :
“Önemli bir olayı kutlamak için toplandık. Bu, seçilmiş halk Yeretz Yisrael [1] için vatan olan topraklarda İbrahim, Musa ve Davut’a verilen eski bir vaadin gerçekleşmesidir. Dostluğumuzun kaynağı Kutsal Kitap bağlarına dayanır. W. Bradford 1620’de peygamber Yeremya’nın sözlerini aktarıyordu: “Gelin, Allahın sözünü Siyon’da ilan edelim.”
İsrail, Kutsal Toprakların kalbinde gelişen bir demokrasi inşa etti. Ülkemin İsrail hayranlığı bununla da bitmiyor. Ağlama Duvarına dokundum, dua ettim. Ve bugün erken saatlerde, cesaret ve fedakarlığın bir anıtı olan Masada’yı ziyaret ettim. Bu anıtta İsrail askerleri “Masada bir daha asla düşmeyecek” diye yemin ediyor. İsrailliler: Masada bir daha asla düşmeyecek ve Amerika sizin yanınızda olacaktır. [2]
Birleşmiş Milletler’in rutin olarak Orta Doğu’daki bu en özgür demokrasiye karşı dünyadaki herhangi bir milletten daha fazla insan hakları ihlal kararı çıkarmasını bir utanç kaynağı olarak görüyoruz. Sizler Vaat Edilmiş Topraklarda İbrahim, İshak ve Yakup’un mirasını koruyan, milletlere ışık olan modern bir toplum kurdunuz. Ve bu sonsuza dek sürecek ve her zaman ABD’nin yanınızda olacağına inanan güçlü bir demokrasi kurdunuz. Allah sizleri kutsasın.”
SİYONİZMİ ELEŞTİRMENİN ANTİSEMİTİZM OLARAK KABUL EDİLMESİ
Fransa’da, Siyonizm’i eleştirmenin Antisemitizm gibi suç sayılması önerisi bir çok bilim insanı ve 127 Yahudi akademisyenin karşı çıkma çağrısına rağmen 5.12.2019 tarihinde parlamentoda kabul edilmişti. Macron’un partisi (LREM) tarafından yapılan teklifin kabul edilmesiyle, Uluslararası Holokost Anma İttifakının (IHRA) Antisemitizm tanımlanması da onaylanmış oldu. Fransız parlamentosu Antisemitizm tanımını Siyonizm karşıtlığını da kapsayacak şekilde genişletti. Böylelikle siyasal ve ırkçı bir doktrin olan Siyonizm bu yasayla korunmaya alınmış oldu. Akademisyenlerin tasarı yasalaşmadan önce Macron’a gönderdikleri ve yayınladıkları bildiri özetle şöyle:
“Yahudi tarihi konusunda uzman olan biz Yahudi akademisyenler bu yasaya karşıyız. Antisemitizm ve ırkçılığın bütün türlerini birer tehdit olarak görüyoruz. Ancak, bu yasa tasarısı Siyonizm karşıtlığını Antisemitizmle eş değer saymaktadır. Netanyahu kendi politikasına karşı olan her hareketi ve sözü antisemit olarak tanımlıyor, Anti-Siyonizm ile Antisemitizmin ilişkilendirmesini savunuyor. Ancak, Antisemitizm İsrail’i savunmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Holokost kurbanı birçok insan anti-Siyonist’ti. İsrail hükümetinin çabalarının Fransa’da siyasal destek bulması kaygı vericidir. Fransa Meclisini Antisemitizm ve her türlü ırkçılıkla mücadele etmeye, ancak İsrail Hükümetine işgal ve ilhak etme programına karşı çıkmaya davet ediyoruz.”
Bir devletin politikalarını eleştirmenin ve Antisiyonist olmanın Yahudi düşmanlığı anlamına gelemeyeceğini belirten akademisyenler ayrıca yasa tasarısındaki ‘İsrail’in varlığını eleştirmek, Yahudilerden oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da Yahudilere karşı işlenen bir nefret suçudur’ tümcesini de mantıksız ve çok sakıncalı bulduklarını, zira ülke nüfusunun % 20’sinin Müslüman ve Hristiyanlardan oluştuğuna dikkat çektiler. Tabi tüm bu uyarılara kimse kulak asmadı. Böylelikle İsrail’deki Apartheid-Siyonist düzen dokunulmazlık zırhıyla koruma altına alınmış oldu. Bunu Fransa neden yaptı ? Yanıtı çok basit: Zira bu Apartheid-Siyonist model yakın bir gelecekte Avrupa Birliğine ve tüm dünyaya dayatılacak. Bunun ön hazırlıkları yapılıyor.
ZELENSKİ VE AVRUPA BİRLİĞİNİN HEZEYANLARI
Bu bağlamda en son gelişme 7.4.2022 günü Zelenski’nin -durup dururken- Ukrayna’nın savaş sonrası “Büyük İsrail” olacağını söylemesi oldu. Önce Macron, sonra Scholz, derken Biden, ardından Boris Johnson’ın 10.4.2022’de; Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya başkanlarının 13.4.2022’de Kiev’e gelerek Zelenski ile görüşmesi bu yeni Apartheid-Siyonist düzenin somut belirtileri olarak yorumlanabilir. Zelenski’nin sözlerini aynen aktarıyorum:
“Ukrayna kesinlikle en başından beri istediğimiz gibi bir ülke olmayacak. Bu imkansız. Kesinlikle liberal, Avrupalı bir ülke olmayacak. ‘Büyük İsrail’ olacağız. Sinemalarda, süpermarketlerde silahlı insanlar, Silahlı Kuvvetler veya Ulusal Muhafız temsilcilerimiz olursa şaşırmayacağız. Halkımız bizim büyük ordumuz olacak. Geleceğin İsviçre’sinden bahsedemeyiz. Kendine özgü görünüşe sahip bir Büyük İsrail’e dönüşeceğiz”.
Bu söylem “Büyük İsrail” olmayı düşleyen Zelenski’nin de Siyonistler ve Bush gibi İbrahim, Musa ve Davut’a verilen tanrısal vaat ile İsrail’in kurulduğuna gerçekten inandığının açık bir göstergesidir. Bush, Trump, Macron ve Zelenski gibiler için İsrail kutsal ve tanrısal bir devlettir.
Oysa, gerçek yaşamda bu söylem ve hayallerin tümü fanatizm ve çılgınlıktır; psikiyatrik klinik bir vakadır. Siyasal liderlerin Apartheid-Siyonizm ile sarhoş olması, kendinden geçmesi dünya barışı için büyük bir tehdittir. O nedenle bu yeni süreçteki olası gelişmeleri a priori öngörmeye çalışmamı bambaşka ve akıldışı bir dünyanın insanlığa dayatılmakta olduğu yolunda bir uyarı olarak kabul edin, komplo teorisi olarak yorumlamaya kalkışmayın. Anlaşıldı mı ?
Tüm bu cinnet, patolojik hezeyanlar ve gelişmeler göz önüne alındığında Apartheid İsrail’de şu an yapıldığı gibi ABD ve Avrupa Birliğinde salt Yahudilerin haklarını korumak için özel yasalar çıkartılabileceği; Nazilerin Nürnberg Yasalarının ters yüz edilerek Yahudilerin Allah tarafından seçilmiş üstün bir ırk ve kutsanmış bir millet olduğu ve ırkın korunması gerektiğinin Hristiyanlara ve tüm uluslara kabul ettirilebileceği; onlara özel ayrıcalık, dokunulmazlık ve öncelik verilerek her yerde, her ortamda el üstünde tutulabileceği; Hristiyanlık ve İncil’in jüdaize edilebileceği, Jüdaizm’i veya bu kültürün değerlerini eleştirmek, mizah yapmanın yasalarla nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görülebileceği, ağır hapis ve para cezaları uygulanabileceği bir düzene geçilebileceği olasılığını göz ardı edemeyiz. Dünyaya büyük değerler kazandırmış bir ulus nasıl ki toplumsal bir psikoza kapılarak Nazilerin peşinden gitmişse, aynı şekilde insanlık da bu Nazi taklidi Apartheid-Siyonistlerin peşinden gidebilir.
HOLOKOST’UN YÜCELTİLMESİ VE KÜRESEL TAPINMA
Günümüzde adeta küresel bir anma-tapınma törenine dönüşmüş olan ve istismar edilen Holokost ile ilgili bazı olayların abartıldığını iddia etmek veya araştırmak yasa dışı nefret suçu ve antisemitizm olarak kabul görmekte, bu suçu (!) işleyenlere ağır yaptırımlar, hapis ve para cezaları uygulanmaktadır. Bugün 14 Avrupa ülkesi başta olmak üzere Holokost’un inkar edilmesini yasaklayan ülkelerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu kafileye en son 12.4.2022 tarihinde Kanada da katılmaya karar verdi. Kuşkusuz yakın bir gelecekte Holokost inkarına karşı yasa çıkartmayan, ya da Holokost Anma Töreni düzenlemeyen ülkelere karşı çeşitli siyasal ve ekonomik yaptırımların uygulanması da gündeme gelebilecektir.
Oysa, çoğu Yahudi kökenli olan Raul Hilberg, Richard J. Evans, Pierre Vidal-Naquet gibi uzman tarihçiler ile Timothy Garton Ash, Christopher Hitchens, Peter Singeri ve Noam Chomsky gibi akademisyenler özgür düşünceyi ve araştırmayı engellediği için Holokost inkarını yasaklayan yasalara karşı çıkmışlardır. Amerikalı siyasal bilimci Prof. Norman Garry Finkelstein 2000 yılında yayımlanan “Holokost Endüstrisi” adlı kitabı tarihsel “Nazi holokostu” nun abartılarak ve yeniden dizayn edilerek İsrail’in politikalarına ve egemenliğine destek vermek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanıldığına, kamuoyuna dayatıldığına, bu işin ticari bir kazanç kapısına dönüştürüldüğüne dikkat çekiyor. Ama kimim umurunda ?
İşte o zaman Tevrat’ta yazdığı gibi goyimler “seçilmiş millet” e boyun eğmek zorunda kalacak; Yahudi ırkından gelenler sanat, müzik, medya, mizah, çizgi roman, çizgi film, sinema, siyaset, din, eğitim, tıp, bilim vs her alanda yüceltilecekler -hatta toptan VIP statüsüne bile alınabilirler- diğer uluslar onlara hizmet edecektir. Kuran ve Muhammet’in öğretisi de İbrahim soyunun kutsal, Allah tarafından seçilmiş ve tüm milletlerden üstün kılındığını onayladığından İslam aleminin bu duruma direnmesi beklenemez. Ve yine mesihsel ve Evanjelik hezeyanların kehaneti doğrultusunda Yeruşalim’e 3. Tapınak inşa edilecek, “daimi yakılan takdime” ve kurban kesimi başlayacak. Kurban kesimi Maşiyah gelene kadar sürecek ve sonunda insanlık Yakup’un (İsrail) yolundan gidecektir. [3] Tevrat’ta yazdığı gibi
“Çok milletler gidecekler, ve diyecekler: Gelin, ve RABBİN dağı Siyon’a, Yakup’un Allahının evine çıkalım; ve kendi yollarını bize öğretecek, ve onun yollarında yürüyeceğiz. (…) 23 Kadiri mutlak RAB Siyon Dağı’nda ve Yeruşalim’de (Kudüs) saltanat sürdüğü zaman…” (Tevrat – İşaya 2:3, 24:23)
Mason, Rotary ve Lions gibi dernekler kamuoyunu ve insanları büyük ölçüde böyle bir ortama hazırladılar, herkes de bu kıvama geldi ve durumu kanıksamış görünüyor. Görünen tablo, senaryo ve gidişat bu yönde. Böylece artık her taşın altında Yahudi parmağı aramaya gerek kalmayacak, onlar her taşın üstünde olacak. Dünyanın ve insanlığın bu hale gelmesi istemiyorsak o zaman BİR DAHA ASLA APARTHEİD, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-SİYONİZM, BİR DAHA ASLA APARTHEİD-İSRAİL, BİR DAHA ASLA IRKÇILIK ! demek zorundayız, hem de çok geç olmadan…
[1] Yeretz Yisrael İbranice “Kutsal topraklar İsrail” anlamına gelir. Fanatik Siyonistlerin sloganı olan bu söylem Tevrat’tan alınmış olup ve İsrail’in en geniş sınırlarını gösteren bir Yahudi devleti kavramına işaret eder. Nil nehrinden Fırat’a ve Anadolu içlerine kadar uzanan topraklar bu kapsamdadır.
[2] Masada Bush’un iddia ettiği gibi kahramanlık destanının yazıldığı bir yer değildir. Şeriatçıların topluca intihar ettiği bir yerdir. Şair İzak Lamdan 1926 yılında yazdığı “Masada” adlı şiirde Kudüs’ün Roma tarafından MS 70 yılında fethedilmesinden sonra Masada kalesinde Zelot tarikatçıların teslim olmaktansa toplu intiharı seçmelerini kahramanca direniş olarak yorumlamıştır. Roma egemenliğinde olan Yahuda Eyaletinde şeriatçı ve fanatik Zelotlar MS 66’da Roma’ya karşı ayaklanmıştı. Zelotlar’a göre Yahudi olmayan herkes “düşman” ve “kafir” olup ölüme müstahaktı. Lamdan’ın “Bir daha asla Masada düşmeyecek” dizgesi zamanla Siyonist bir slogana dönüştü. Aşırı sağcı terörist lider ve Musa şeriatını savunan haham Meyir Kahane 1968’de yayımladığı manifestosunda bu söylemi kullandı: Yahudilerin bir daha asla kuzu gibi ölmeyeceklerini, ellerinde silahla savaşacaklarını ve her Yahudi’nin silahlanması gerektiğini belirtti. Siyonist örgütler Kahane’nin tüm dünyaya meydan okuyan savaş çağrısını ırkçılığa karşı barışçıl bir slogan gibi pazarladılar.
[3] Tevrat’ta Yakup’un adı Allah tarafından “İsrail” olarak değiştirilir: “Ve Paddan-Aram’dan geldiği zaman, Yakup’a Allah yine göründü, ve onu mübarek kıldı. Ve Allah ona dedi: Senin adın Yakup çağırılmayacak, fakat adın İsrail olacaktır; ve onun adını İsrail koydu.” (Tevrat Yaratılış 35: 9-10)
7.04.2022 medya haberlerine göre Galatasaray’da seçim kulisleri devam ederken beklenmedik bir gelişme yaşandı. GS Divan Kurulu, Başkan Burak Elmas’ın bağımsız denetim şirketine yaptırdığı menajer komisyonlarına dair araştırma ve yönetici Işıtan Gün’ün yaptığı çarpıcı açıklamaları inceleme kararı aldı. Divan Kurulu Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada üyeler tarafından dile getirilen bazı açıklamaların incelenmesine karar verildiği ve bir araştırma komisyonu oluşturulduğu ilan edildi.
Komisyona, Divan Kurulu Başkanı Aykutalp Derkan başkanlık edecek. Ekipte, eski yönetici İbrahim Ziyal ile birlikte Sonay Kale, Ayhan Özmızrak ve hukukçu üye Mehmet Dedeoğlu bulunacak. Bu komisyon, söz konusu iddiaların olduğu dönemde görev almış tüm profesyonellerin ve yöneticilerin bilgisine başvurmak üzere çağrıda bulunacak. Elde edilecek rapor, Divan Kurulu toplantısında üyelere açıklandıktan sonra yeni yönetime teslim edilecek.
Elmas, Divan Kurulu’na gönderdiği yazıda bu araştırmaya destek olacağını ve gerekli belgelerin gönderileceğini açıkladı. Galatasaray Kulübü’nden bugün yapılan açıklamada ise Başkan Burak Elmas’ın 2015-2022 arasındaki sözleşmelere, 51 oyuncu transferinde 66 menajere ödenen yaklaşık 40 milyon Euro’luk komisyonun belgeleri Divan Kurulu’nun oluşturduğu komisyona gönderileceği duyuruldu.
Kuşkusuz tüm bunlar umut verici gelişmeler. Ancak, yeterli değil ve umarım bozacının şahidi şıracı öyküsüne dönüşmez. Galatasaray Eğitim Vakfı, Galatasaraylılar Derneği, Galatasaray Üniversitesi ve Galatasaray Lisesi için de ayrı komisyonlar kurulmalı ve ortalıkta dönen iddialar mercek altına alınmalıdır. Ben ve bazı arkadaşlar bu sorunlara sosyal medyada dikkat etmeye çalıştık ama hakaret, alay, tehdit ve trollerin saldırısına uğradık. Maçoluk, kibir, höt zöt ve “kol kırılır yen içinde kalır” kafası terk edilmelidir. Galatasaray’ın kurumlarını bu hale getiren o kafadır.
GEV’in madalya dağıtımında yaptığı ayrımcılık, GSÜ yangını, mescit ve GS İmam Hatip Okulu, GSD 2021 Pilavındaki “En Vélo” Youtube skandalı, GSL’de kız öğrencilere taciz iddiaları mercek altına alınmalı ve araştırma komisyonları kurulmalıdır. Ve hemen ve derhal. Benzer olayların tekerrür etmemesi için bu elzemdir. Hiçbir kurum hesap vermekten kaçamaz ve kaçmamalıdır. Başka bilenmeyen sorunlar varsa onlar da gündeme getirilmelidir.
Mark Zuckerberg ve adamları Facebook’u sanal bir internet hapishanesine, dijital bir korku evi, ya da daha kötüsü Nazi toplama kamplarına benzer bir yapıya dönüştürmeyi sonunda başardılar. Evet, bir üye olarak kendimi sanki bir Nazi toplama kampının cehenneminde yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Peki tüm bunlar nasıl oldu ve Facebook bu noktaya nasıl geldi ?
17 Eylül 2019 tarihinde içlerinde hukukçu, gazeteci ve eski siyasetçilerinde bulunduğu 20 kişiden oluşan “Facebook Yüksek Yargı Mahkemesi” (Facebook Supreme Court) kuruldu. FYYK’nin misyonu, Facebook’un daha önceki yönergelerini değiştirmeyi, yeni topluluk standartlarını tanımlamayı, üyelerin paylaşım ve faaliyetlerini denetlemeyi kapsamaktaydı. İyi de ülkelerin yasaları, mahkemeleri, yargıçları ve hukuk kuralları dururken internet sitelerinin kendi başlarına buyruk “Yüksek Yargı Mahkemesi” gibi kurumlar oluşturması mantıklı mıdır ? Yani ayrı bir hukuk, devletler üstü yasalar ve kurallar düzeni mi doğuyor ?
Derken 8 Aralık 2019’da Covid-19 salgını patlak verdi ve tüm dünya 9/11 olaylarındaki gibi, bu kez ikinci bir kaotik sürece girdi. Dünya Sağlık Örgütünün salgının başladığını doğrulamasından sonra tüm özgürlükler, seyahat hakkı, haber paylaşma özgürlüğünü kısıtlayan küresel bir baskı ve sansür dönemi başladı. Özellikle virüsün laboratuvarlarda üretildiği, salgın ve aşıların dünya nüfusunu azaltmak için kullanılacak kitle imha silahları olduğu yolunda sakıncalı (!) ve toksik (!) açıklama ve eleştirilerde bulunan araştırmacılar, bilim ve tıp insanları komplocu olmakla suçlandı ve birçoğu meslekten ihraç edildi.[1]
Covid 19 ile ilgili sakıncalı (!) ve toksik (!) olarak etiketlenen haberlerin paylaşımı Facebook, Youtube, Whatsapp ve Google tarafından sansürlendi ve engellendi. Bu tür haberlerin yalan ve komplo teorisi olduğunu iddia ettiler, haberleri yayımlayanlar tehdit edildi, paylaşımları gizlice silindi, web siteleri ve bloglarına giriş engellendi, sitelere girip bakmak isteyenler “Dikkat: hassas içerik-bu siteye girmeyin” veya “bu siteye girerseniz kredi kartı bilgileriniz veya kişisel hesaplarınız çalınabilir” gibi sahte ve yalan tehdit ve uyarılarla karşılaştı. [2]
FACEBOOK’UN ÜYELER ÜZERİNDEKİ BASKILARI
FB, özellikle 2018 yılından itibaren çeşitli bahanelerle üyelerine ceza ve tehdit mesajları göndererek “Yüksek Yargı Mahkemesi” tarafından belirlenen yeni kural ve cezaları agresif bir şekilde uygulamaya başladı. Bu cezalar, herhangi bir itiraz hakkı olmaksızın, 24 saat, 30 gün, 2 ay veya 6 ay boyunca FB’de paylaşım yapılmasını veya hesapların kullanılmasına ilişkin çeşitli yaptırımları kapsamaktadır.
Örneğin, Bill Gates’in Covid-19 hakkında söylediklerini eleştirmek, aşı veya salgınla ilgili küresel politikalara karşı çıkan haberleri yayımlamak, bağımsız haber kanallarından paylaşım yapmak FB topluluk standartlarına aykırı paylaşımda bulunmak anlamına geliyor. Ama öte yandan FB yönetimi -çok büyük bir ikiyüzlülük ve çifte standartla – gerici, fanatik, dinci, şeriatçı, Atatürk düşmanı hatta ırkçı kurumların hakaret ve hezeyanlarının paylaşmasına, ve kendilerini o elit azınlığa adamış sözde bilim insanlarının, Elon Musk gibi medyatik zengin şımarıkların abuk sabuk yorumlarına izin veriyor, bunları komplo teorisi olarak görmüyor.
Ben dahil birçok arkadaşım FB’nin sansüre uğradık, gelişigüzel ve haksız cezalar aldık. Üstelik verilen bu cezalara “yeterli elemanımız yok” diyerek itiraz hakkı da tanınmadı. Ancak bizler özgür düşünürler, yüksek eğitimli entelektüeller ve yeryüzü yurttaşları olarak, yapay zeka veya elit bir azınlık tarafından manipüle edilen kuklalara dönüştürülmeyi kabul etmiyoruz ve buna sonuna kadar direneceğiz. FB yönetimi saldırgan tavırlar ve tehditlerle bizim gibileri yıldıracağını sanmasın.
ELİT AZINLIĞIN HİZMETİNDE
Facebook’un bireysel özgürlüklere, insan haklarına ve insan denen varlığa en küçük bir saygı duymadığı açıktır. Faşist-Nazi dehümanist bir örgüt gibi insan haklarını ve bireysel özgürlüğü ihlal etmekten zerre kadar çekinmiyorlar. [3]
Ne Facebook, Ne Youtube, ne de Google’ın insanların haber alma özgürlüğünü mantıksız ve keyfi gerekçelerle engellemeye hakkı yoktur. İnsanlar istedikleri haberi seçmekte, beğenip beğenmemekte özgürdür ve özgür olmalıdırlar. Eğer virüs laboratuvarda üretilmişse, aşıların ve salgınla ilgili kısıtlamaların zararlı sonuçları varsa, insanların bunu bilmeye, bu konuları her açıdan tartışmaya hakkı vardır. Ama eğer bu hak engelleniyor, tartışma, eleştiri ve araştırmaya izin verilmiyorsa bu bir suçtur. Bu suç doğrudan insan hayatı ile olduğundan insanlığa karşı savaş suçları ve soykırım kriterleri kapsamına girer. Zira bu konuda acımasızca ve kasten sansür ve engelleme yapanların bir şeyleri ve bir suçu gizlemeye çalıştıkları, bu konuda bilgileri ve gizli bir amaçları olduğu hakkında kuşkular doğar. Sansürcülerin bu konuda geri atmasını beklemek saflık olur ve insanlığın kaybedecek zamanı yoktur. O nedenle tüm bunların açığa çıkması için sansürcülerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması ve hesap vermesi gerekmektedir. Hemen ve derhal.
DİPNOTLAR
[1] Küresel ölçekte yeni bir baskıcı düzenin dayatmaları ve kuralları yatak odalarımıza kadar girdi. Salgın sürecinde emekliler ve yaşlılar aşağılandı, hastalık yayıcılar olarak dışlandı, aile ve arkadaş ilişkileri, insanlar arasındaki dayanışma ve sevgi azaldı, herkes birbirinden korkmaya, birbirini düşman gibi görmeye ve nefret etmeye başladı. Böylesine kaotik bir küresel korku ortamında sayısız finansal ve adli suç işlendi, mülteciler katledildi, etnik temizlik yapıldı, zenginler daha da zenginleşti, fakirler daha da fakirleşti. Çoğu olay örtbas edildi.
[2] Bir sürü etik dışı, ırkçı, süpremasist, şeriatçı, gerici, pedofil, pornografik , hatta terörist web siteleri sansürlenmezken bu siteler ve bloglar neden sansürlendi ? Küresel elitlerin saklamak ve gizlemek istediği aslında neydi ? Küresel bir nüfus soykırım planı mı ? Ancak, tüm bu sansür çabaları ters tepti: İnsanlarda, komplo teorileri olarak engellenen veya suçlanan görüşlerin aslında doğru olabileceği kuşkusu doğmaya başladı.
[3] Dehümanizasyon (insanlıktan çıkarma) insan varlığındaki Hümanizmin ve insanlığın inkarıdır. İnsan, Yuval Noah Harari’nin “Homo Sapiens” kitabında belirttiği gibi dünya ve çevreye zararlı, hayvandan daha aşağı acımasız bir “tür” dür. Ortadan kaldırılması gerekir. Oysa aslında dünyaya zarar veren insan değil, acımasız ultra kapitalistler ve azgın bir avuç elit azınlıktır. Harari gibileri de bu azınlığın hizmetindedir. Dehümanizasyon sıradan insanlara, genellikle insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden yoksunlarmış gibi bakılması ve davranılmasıdır. Soykırım ve etnik temizlik yapmaya gerekçe oluşturma, kitle imha silahlarını kullanmaya teşvik etme tekniklerinden biridir. Ayrıca savaşlar, yargısız infaz, kölelik, ırkçılık, apartheid, mala mülke el konulmasını, oy hakkı ve insan haklarının reddini haklı çıkarmak ve siyasal muhaliflere saldırmak için kullanılır.
Metaverse “sanal gerçeklik” (virtual reality) VR gözlükleriyle giriş yapılan ve yapay zeka tarafından denetlenen üç boyutlu sanal bir evrendir. Meta ve universe sözcüklerinin bileşkesinden oluşan Metaverse “öte evren” anlamına gelir.
Bilgisayar, android telefon, VR veya 3D cihazlar sayesinde kişi kendi oluşturacağı üç boyutlu bir avatar ile mevcut dünyaya paralel bir öte dünyada yaşayabilecektir. Örneğin avatarı ile uçağa binebilecek, Paris’e yolculuk yapabilecek, restoran veya kafelere, sinemalara, müzelere , konserlere gidecek, bitcoin benzeri paralarla lüks araç, arsa veya konut satın alabilecek, istediği zaman istediği kişinin avatarı veya sipariş edeceği robot bir avatarla sanal seks de yapabilecektir. Bu paralel dünyanın para birimleri yapay para piyasasında işlem bile görmeye başlamıştır.
İyi de bu durumda gerçek yaşam ile sanal yaşam ya da gerçek “ben” ile Metaverse’deki avatarım arasındaki ilişki nasıl olacak? Bu psikolojik ve psikotik travmalara, benliğin bölünmesine yol açacak mı ? Metaverse sanal bir cennete kaçış yeri mi olacak ? Gerçek yaşama dönmek istemeyenler olacak mı ? Uyuşturucu gibi bağımlılık yaratacak mı ? Peki o sanal dünyanın yöneticileri ya da yeni tanrıları yeni kurallar koyup bunları bize dayatırsa ne olacak ? Sosyal medya hesabı olan veya olmayanlar Metaverse’in dışında kalabilecek mi? Belki insan buna zorlanmayacak ancak Covid-19 aşı ve PCR kontrollerinde olduğu gibi bu ortamın dışında kalmak olanaksız hale gelebilecektir.
Şirket adını Metaverse olarak değiştiren Facebook milyonlarca insanın verilerine sahiptir. Facebook gibi yapay zeka temelli bir dünya olan Metaverse’in düşünce özgürlüğünü tehdit etme, yapay zekanın emir ve denetimine girme gibi riskler barındırma olasılığını göz ardı etmemek gerekir.
İnsanın gerçek yaşamdaki ekonomik durumunu biraz olsun düzeltmek ve onu gerçekten mutlu kılmak için kıllarını kıpırdatmayanlar sanal bir dünya cenneti yaratmak için milyonlarca lira harcarken, aynı zamanda bu sanal dünyaya koşa koşa geleceklerden büyük paralar kazanmanın şehveti içindeler. Bu öte evrende gerçek hayat yerine öte hayat ya da sanal hayatın sahte nimetleri sunuluyor insanlara. Dinsel vaatlerle kandırmak yetersiz kalınca artık devreye sanal vaatler giriyor demek ki. Gerçek bir dünyada insanca yaşamak varken, sanal bir dünya yaratarak insanların paralarını ve zamanlarını çalarak onları boş hayaller ve umutlar dünyasına sürüklemek isteyenleri kınıyor ve kargışlıyorum.
Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor. Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.
İnsanı doğaya ve çevreye zarar veren, savaşçı ve kan dökücü bir “tür” olarak gösteren Yuval Noah Harari gibi yazarlar asıl suçluyu görmezden geliyorlar. Doğaya, çevreye ve insanlığa asıl zarar veren kan dökücüler ırkçı oligarklar, öjenistler, Avrupa krallık rejimleri ve azgın kapitalistlerdir. Bu elit azınlığın Nazi SS’lerinden bir farkı yoktur. Bu insanlık düşmanları çevresel kirlenme, iklim krizi, hayvan hakları, açlık gibi gerekçelerin arkasına gizlenerek sıradan insanları suçlamakta onları yok edilmesi gereken zararlı bir tür olarak dünya kamuoyuna ve yeni kuşaklara kabul ettirme çabası içindeler. Oysa, yeryüzünü korkunç bir kaos ve güvensizlik ortamına sürükleyenler, mülteci krizine, ölümlere, kırımlara, salgınlara ve felaketlere yol açanlar aslında onlardır, asıl yok edilmesi gereken onlardır.
Harari gibileri ve benzer türde yazılar yazan bilim insanları da aslında ultra-kapitalistlere, elitlere hizmet ediyor ve dolaylı olarak onların çıkarlarını savununmuş oluyorlar. Zira bu durumda böylesine zararlı bir “tür” olan Homo Sapiens ve ondan türeyen insanlığın Covid benzeri salgınlar, nükleer savaş, terör, etnik temizlik, apartheid, soykırım ve çeşitli yöntemlerle yok edilmesini meşru, haklı ve yasal göstermiş oluyorlar. İnsanlığın yok edilmesinin önünü açıyorlar. Albert Camus “insanı kurtaralım” derken onlar insanı kurtarmak istemiyor. Ortaçağ’da Kilisenin yaptığı gibi insanları aşağılıyor, suçluyor, onları odun yığınları üstünde yakmanın postmodern yöntemini dayatıyorlar. İnsanlığa, insanlık değerlerine, özgürlüğe, sanata, bilime, felsefeye ve Hümanizm ruhuna ihanet ediyorlar. Nazilerle işbirliği yapan Kapolardan hiçbir farkları yok. Suçları çok büyük.
İki aydır Eskişehir’deyim EBBSO konserlerine bilet bulamadığım ve hiçbir yerden doğru dürüst bilgi alamadığım için EBB Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’e 12.10.2021’de bir e-posta yolladım. Özetle şunları yazdım:
“Sn. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen
Sn. Başkan iki aydır Eskişehir’deyim. Bir türlü EBB Senfoni Orkestrası konserlerine gitme olanağı yakalayamadık. Bilet bulamıyoruz. Karaborsada bile bilet yok ! Bir tek geçen ay Sazova Parkında Çaykovski’nin Yaylı Çalgılar Serenadını açık havada dinleyebildik. O da zaten halka açıktı.
9 Ekim’de Beethoven 15 Ekim Konseri için Doktorlar caddesine bilet almaya gittim ama biletler tükenmiş ! Ne çabuk ? Nasıl oluyor bu ? Ne zaman geldiler de ne zaman aldılar biletleri ? Gişe memuru, “Covid nedeniyle salon yarım kapasite ile çalışıyor” dedi.
Biletler tükenmişse gişe memuru orada neden oturuyor ? Kapatsın o zaman bir de yazı koysun bilet kalmadı diye. Talep varsa, biletler kapış kapış gidiyorsa, ya da salon yarım kapasiteyle çalışıyorsa neden o zaman EBBSO haftada 2-3 kez konser vermiyor? Yani bu konserlerin repetisyonu yok mu ? Eskiden en az haftada iki kez olurdu. Resitaller de olurdu.
Sn. Başkan, biletler hemen tükeniyorsa neden her tarafa konser ilanları asılıyor? Yani bu konserleri ancak elit ya da uyanık bir azınlık grup mu dinleyecek ? Biz de panolardaki ilanları mı seyredeceğiz ? İnternette de Eskişehir konserleri hakkında doğru dürüst bir bilgi yok, e-bilet benzeri sistemlerde ise Eskişehir’in adı bile yok. Konser bileti almanın özel bir yolu yordamı varsa açıklarsanız çok sevineceğim.”
Kuşkusuz, Yılmaz Büyükerşen önemsiz ve sıradan bir insan olan Erdağ Duru’ya yanıt vermeye bile tenezzül etmedi. Sadece EBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığından 13.10.2021’de bir e-posta geldi. Yazıda biletlerin biletial.com sitesinden satışa çıktığı ve oradan almam gerektiği belirtiliyordu. Ancak linke tıkladığımda biletlerin değil “biletial.com” sitesinin satışa çıktığını şaşkınlıkla gördüm. Biletial.com sitesi 50.000 Dolardan satışa çıkmış. Belediyenin bundan haberi yok herhalde. Ayakta uyuyorlar anlaşılan. Araştırdım konuyu ve gördüm ki sitenin adını yanlış yazmışlar. Doğrusu “biletinial.com” olacak. Beni daha da şaşırtan konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte binanın kapısında beklemem gerektiği, bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını bilgilerime sunmak oldu. KSİD Başkanlığından gelen e-postayı aşağıda aktarıyorum:
Senfoni Orkestrası Konserleri
Inbox
Kultur ve Sosyal Isler Dai. Bsk. <kultur@eskisehir.bel.tr>
Wed, Oct 13, 2:14 PM (21 hours ago)
“Sayın Erdağ DURU;
Senfoni Orkestramızın gerçekleştirilen konser etkinliklerine dair bilet satışları sanatseverlerimiz tarafından özellikle internet üzerinden(biletial.com) satışa çıktığı andan itibaren kısa sürede tükenmektedir. Konser salonlarımızda gerçekleştirilen etkinliklerimizin yarı kapasite satışa sunulmasından kaynaklanan bu sıkıntı internet ve gişelerimizden yapılan satışların hızlıca tükenmesine neden olmaktadır.
Gelmek istediğiniz konserimiz için konserin gerçekleştirileceği tarihte belirtilen binada bulunduğunuz takdirde bilet alan fakat gelemeyen dinleyicilerimizin yerine tarafınıza bilet sağlanacağını bilgilerinize sunarız.
Gişelerimiz için belirtmiş olduğunuz görüş dikkate alınacak olup, göstermiş olduğunuz ilgi ve alakanız için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.”
Bu bağlamda benim öneri ve öngörülerim şöyle:
EBBSO konserlerinin aylık bir programı yok. Örneğin Ekim ya da Kasım ayında repertuarda hangi yapıtların çalınacağı belli değil. Oysa Eskişehir’deki tiyatroların aylık, hatta iki aylık programları belli. Konserler belli değil. Neden ?
Konser tarihi 4 gün kala ilan ediliyor. 22 Ekim’de konser olacağını 18 Ekim’de öğreniyorsunuz. Neden ? Neden bir iki hafta önceden ya da bir ay önceden açıklanamıyor? Plan ve program yapmaktan değimsiz misiniz?
Gişeye uçarak da gitseniz koşarak da gitseniz, internetten bilet almaya kalkışsanız bile olanak yok. Biletler çoktan tükenmiş. Aslında biletler tükenmiş falan değil, biletler çok önceden belli bir azınlık ve kodamanlara ayrılmış. Sizle de kafa buluyorlar konser bileti tükendi diye.
Beni en çok şaşırtan K.S.İ.D. Başkanlığının, konserin gerçekleştirileceği tarihte ve saatte binanın kapısında beklemem gerektiği, bilet alan fakat gelemeyen dinleyiciler olduğu takdirde onların yerine bana bilet sağlayacaklarını söz konusu e-postada bildirmeleri oldu. Bu ne biçim arabesk bir vurdumduymazlık ve densizlik birader ? Ben 1950 doğumluyum. Bu soğukta gecenin bir vakti saat 20.00de binanın kapısında ağaç olup bilet mi dileneceğim sizden ? Arlanmıyor musunuz böyle bir öneride bulunmaya ?
EBBSO konserlerinde nasıl bir yönelteç döndüğünü henüz çözemedim ama yakında bunun kokusu çıkar sanırım. Başta Yılmaz Büyükerşen olmak üzere EBBSO’yu ve insanları enayi yerine koyan KSİD Başkanlığı’nı şiddetle kınıyorum. İlgililerden ciddi bir açıklama ve çözüm bekliyorum.
Covid-19’dan ölenlerin resmi rakamı 5 milyona ve işsizlik rekor seviyelere ulaşırken sadece ABD’de 50 kişi daha milyarderler kulübüne katıldı. Ultra kapitalistlerin serveti salgın döneminde kat be kat arttı. Bu insanlar kim? Nasıl oluyor da bu kadar rahat ve kolay para kazanıyorlar ? Onlar saray benzeri high-tech korunaklı konutlarda yaşıyor, özel yatları ve jetleriyle dünyanın dört bir yanına istedikleri gibi gidiyor ve dünya atmosferine herkesten daha fazla küresel ısınma karbonu eklemiş oluyorlar. Daha da kötüsü, onların çoğu çalıştırdıkları personele, işçilere insan muamelesi yapmıyor, emeklileri de hiçbir işe yaramayan asalaklar olarak görüyorlar.
Scott Fitzgerald dostu Ernest Hemingway’e “Zenginler senden ve benden farklıdır” demiş ve Hemingway de “Evet, daha fazla paraları var” diye yanıt vermişti. Fitzgerald haklıydı. Günümüzde Jeff Bezos, Elon Musk, Mark Zuckerberg, Rockefeller, Rothschild gibi milyarderlerin varlıkları trilyon dolarları aşıyor. İşin garibi insanlar patır patır ölürken onların sayıları gittikçe artıyor. Onlar hiç kimseyi umursamadan büyük kibirle ağızlarına geleni söylüyor, başka gezegenlere yerleşmenin planlarını yapıyor ve dünya umurlarında değil
ZENGİNLERDEN VERGİ ALAMAZSINIZ
Biden yönetimi 2021’de gelir vergisi oranlarını %2,6 artırdı. En yüksek vergi oranı % 37’den yüzde 39,6’a çıkarıldı. İyi de yılda 1,2 milyon dolar kazanan birinin %2,6 daha fazla vergi ödeyecek olması kimin umurunda ? Ultra-kapitalistler bu artıştan dolayı çok kızgın ve vergi artışlarını iptal etmeyi, oranı %5lere düşürmeyi, hatta tamamen muaf tutulmalarını vaat eden siyasetçileri besliyor, onlara para akıtıyorlar. Onlar zaten milyonlarca doları off-shore hesaplara kaçırıyor. O açgözlü domuzları vergiden muaf tutmak için çözümler aranırken yalnızca masaya yemek koymak ve küçük bir evde yaşam mücadelesi veren milyonlarca emekçiden ve emekliden haldır huldur vergi alınıyor.
Fransa gibi gözü dönmüş oligarkların egemen olduğu ülkelerde emeklinin aldığı maaş bile en az %4-8 vergiye tabi. Ayrıca 6 aydan fazla bir süre Fransa dışında başka bir ülkede kalmaya kalkışırsa emekli maaşı kesiliyor. Zira Fransa emekliye ödediği paranın Fransa dışında bir başka ülkede harcanmasını istemiyor. Yani o kadar acımasız ve gaddarlar ki ellerinden gelse yıllarca çalışmış emeklinin parasına çökmek için her türlü iğrenç yolu deneyecekler ve buna kimse ses çıkarmıyor.
SOSYAL GÜVENLİK HAKLARI ÇÖPE
ABD, Fransa ve bir çok ülkede son 20 yılda sosyal güvenlik yardımları sistematik bir şekilde ve yavaş yavaş %30-40 azaltıldı. Oysa o yardımların amacı yaşlıların hayatlarını kolaylaştırmak, hayatta kalmalarına yardım etmekti. Üstelik bir çok ülkede bu yardımlar 1980lere kadar vergiden muaftı.
Emeklilere karşı yapılan bu tür girişimler insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur ve bu suçlar oligarklar tarafından artarak işlenmeye devam ediyor. Bu şımarık, kibirli ve saldırgan egemen sınıfın ve onların beslediği oligarkların ve finans kuruluşlarının çalışan nüfusa, ücretlilere ve emeklilere karşı açıkça yürüttüğü gözüpek bir sınıf savaşı var. Amaç emeklilik kurumunu tamamen yok etmek. Bunun ayırdına varmak gerekiyor. Onları gözü işçinin, emeklinin eline geçen üç beş kuruşun peşinde. Daha da zenginleşmek ve haksız kazançlara elde etmek için off-shore hesaplarda kara para aklama, vergi kaçırma, rüşvet vermeyi sürdürüyorlar. Ayıca onların finans kurumlarından sınırsız kredi kullanma olanakları var. 2 milyar vergi ödeyen biri aynı anda 10 milyar kredi kullanıyor. Yani aslında ödediği vergiyi misliyle geri almış oluyor ve bu saadet zinciri böyle sürüp gidiyor.
İşte en son Pandora belgeleri açıklandı ama kimsenin kılı kıpırdamadı. O belgeleri medyaya sızdıran zaten onlar. Göstere göstere milletle alay edercesine bunu yapıyorlar. Çünkü siyaset, yasalar, hukuk, yargı, güvenlik kuvvetleri, ordu hepsi onların emrinde ve tüm su başlarını ele geçirmiş durumdalar. Bu düzeneğe karşı çıkanlar ölümle tehdit ediliyor veya Julian Assange gibi hapislerde çürütülüyor. İnsanlığın uyanma vakti çoktan geldi geçiyor ama görünen o ki kimsenin uyanacağı yok.
Ben Galatasaray Lisesi’ne 1961’de girdim, 1971’de mezun oldum. Aradan yarım yüzyıl geçmiş. Bu süre zarfında GS ileri mi gitmiş, Avrupa çapında yıldız bir okul mu olmuş ? Hayır. Ne yazık ki geri gitmiş. Zihniyet, düşünce, olaylara ve dünyaya bakış, algılama, etik ve bilgi açısından trajik bir dekadans ve çöküş yaşanmış. Kalite ve eğitim seviyesi düşmüş, hırs, egoizm, oportünizm, duyarsızlık, maço, kibirli, kendini beğenmiş ve baskıcı bir zihniyet Galatasaray topluluklarında egemen olmuş.
Galatasaray bu duruma nasıl geldi tam olarak hala çözebilmiş değilim. Ancak sözü uzatmadan konuya gireceğim. XXI.ci yüzyılın başından itibaren sosyal ve siyasal alanda kendini gösteren yozlaşma ve dincilik tepeden tırnağa tüm eğitim kurumlarını da etkilemiş. Buna direnen bir iki akademik kurum kaldı. O kurumların içinde Galatasaray yok.
Sanırım her şey okulumuzun çok değerli edebiyat öğretmeni halkbilim uzmanı Tahir Alangu’nun (1915-1973) anısına saygısızlık edilmesiyle başladı. İsmini burada anmaya layık görmediğim psikotik bir bünye Alangu’nun Zincirlikuyu’daki mezarına yaptığı iğrençliği çok büyük bir marifetmiş gibi GS gruplarında ona hakaretler yağdırarak paylaştı. Eğer bu adiliği yapan çulsuzun teki olsaydı çoktan dışlanmıştı, ama varlıklı olduğundan el üstünde tutuldu, mağduriyet edebiyatı yapıldı, gözyaşı bile döküldü.
GS İMAM HATİP ORTA OKULU
Öğrendiğim kadarıyla Van’ın Çaldıran ilçesinde 2005 yıllarında bir kardeş ilkokul açılmış. Bu okulu GSÜ rektörlüğü açmış, Galatasaray isminin kullanılmasına izin vermiş ve okul “Galatasaray Üniversitesi Eğitim ve Kültür Derneği İlköğretim Okulu” olarak faaliyete geçmiş. Bu acayip isimli okul 2018 yılında “Galatasaray İmam Hatip Ortaokulu” na dönüşmüş! Eee şimdi birileri ah vah ediyor, saçını başını yoluyor. İnanamıyorum.
GSÜ YANGINI
22 Ocak 2013 günü, yeni bir yılın başlangıcında, Galatasaray’ın Ortaköy’deki binası (Galatasaray Üniversitesi-GSÜ) alev alev yandı, ya da büyük olasılıkla yakıldı. Okul yanarken sosyal medyada otel tartışmaları aldı yürüdü. Okul günlerce yandı, kütüphanedeki değerli bir çok eser kül oldu. Kara bir enkaz yığınına dönen binada yangına karşı ciddi hiçbir önlemin alınmadığı, yangın söndürme sisteminin bile olmadığı, korkunç bir ihmaller zincirinin ve adamsendeciliğin hüküm sürdüğü açığa çıktı. Ne bir soruşturma açıldı, ne de olay ciddi bir şeklide incelendi. GSÜ rektörü ve yönetim aynen taş gibi hiç istiflerini bozmadan görevlerini sürdürdüler. Daha onarım bitmeden iki adım uzakta iki cami varken bir telaş Eylül 2014 yılında “ibadethane” adı altında bir de mescit açtılar.
Anımsatayım: 9 Mart 1907’de çıkan bir yangın sonucu Mektebi Sultani harabeye dönmüştü. Yangının Müdür Muavini Feuillet’in odasındaki gaz hortumunun yarılmasından kaynaklandığı iddia edilmişti. 1908’de okula müdür olarak atanan Tevfik Fikret’in de çabasıyla kısa sürede onarımı tamamlanan yapı 1909’da yeniden hizmete girdi. Bu süre zarfında öğrenciler Beylerbeyi’nde hastaneden bozma barakalarda eğitimlerini sürdürdüler. O dönemde okulda altı yüz kişilik bir mescit vardı. Fikret giriş katında bulunan mescidin üst katındaki bölümü toplantı salonuna dönüştürünce gerici çevrelerce suçlandı. Atatürk döneminde laik eğitime geçilince zaten kimsenin uğramadığı mescit 1924’te kapatıldı, spor ve beden eğitimi salonuna dönüştürüldü. Demek ki Galatasaray 1924 yılından da çok geride kalmış ve gittikçe geriye doğru gidiyor. Bakalım GSÜ’den sonra GSL’ye ne zaman mescit yapılacak bekliyoruz !
GEV MADALYASI
2019 sonlarında “50. Mezuniyet Yılı Madalyası ve berat istiyor musun, baloya gelecek misin?” diye bazı arkadaşlar beni aradılar. Galatasaray Eğitim Vakfı (GEV) bağış toplama amacıyla bir takım madalyalar dağıtıyormuş. Ben de arayanlara “benim GSK’den törenle almış olduğum saf plastikten mamul bir Divan Üyesi madalyonum zaten var. İkinci bir plastik madalyona gereksinim yok” dedim. İlla gönderecez diye ısrar ettiler ve ev adresimi aldılar. Ancak ne arayan oldu ne soran. Sonradan öğrendim ki 2020’deki Galatasaray balosuna katılmadığım için GEV beni kara listeye almış, madalyon ve berat vermeyecekmiş !
İmdi Commedia dell’Arte’yi aratmayacak türden bu traji-komik durum için herkese şunu anımsatmak istiyorum: Vakıflar, dernekler insanlara hizmet etmek için vardır. İnsanlar vakıflara hizmet etmez. Hiçbir vakıf veya dernek insandan üstün değildir. Galatasaray’da okumak bir onurdur. GEV hiçbir Galatasaraylıdan üstün değildir, tam tersi onların hizmetkarıdır ve onlara hizmet etmek zorundadır. Bakın bir GS’li bu madalya konusunda ne yazmış:
“Maalesef saçma bir gerekçeyle birçok arkadaşımızı küstürdüler. Şu anki GEV Yönetiminin ayıbıdır. Maalesef İnan ağabey de bu ayıbın baş müsebbibidir. İlk toplantımızda geçen senelerden alamamış olanlara da verileceğini söyleyip sonra siz yanlış anlamışsınız diye ağız değiştirmeleri ise başka bir utanç vesilesidir. Açıkça söyleyeyim ki bu madalyanın benim için de değeri sıfırlandı. Çok üzgünüm.”
GS ANI KİTABI
2019 yılında 101.ci dönem mezunları için anı kitabı basımı için herkesten adam başı 750 TL istendi. Bu kitabın özel baskıları da 1.000 Euro’dan satılacakmış. Ben bunu e-kitap olarak hazırlamanın geleceğe yönelik daha rasyonel bir düşünce olduğunu söyledim ve katkıda bulunmayı reddettim. Anı kitabının e-kitap olarak yayınlanmasını arkadaşlara önerdim, hem de böylece Facebook benzeri bir GSbook portalı da oluşturulabilir dedim. Onlar “taksitle öde kolaylık yaparız” dediler, “paran yoksa biz verelim” dediler, ısrar, ısrar, dakikalarca telefonda dil dökmeler, telefonlar, telefonlar…Kitap basıldıktan sonra ellerinde patladı ki “500 TL ye almaz mısın?” diye tekrar aradılar. Ya birader bedava verseniz bile almam. Bu nasıl bir zihniyettir be kardeşim ?
“EN VELO” SKANDALI VE BODRUM PİLAVI
2021 Haziran’ın “En Vélo”” skandalı patlak verdi. Paillarde ve pedofil müstehcen bir şarkı En Vélo “Galatasaray Marşı” ve “Galatasaray Milli Marşı” olarak GSD tarafından pilavda sunuldu, gitar eşliğinde neşeyle söylendi ve Youtube da iftiharla paylaşıldı. Üstelik Amerika ve Avrupa’da pedofiliye karşı büyük bir tepkinin ve protestoların oluştuğu bir sırada… Üç küçük kıza tecavüzü yücelten, yırtılan donlardan ve cinsel organlardan en adi argo sözlerle söz eden bu şarkı Galatasaraylı kız gruplarında büyük tepki çekti. Karşılıklı hakaretler, suçlamalar yapıldı. Ancak, gelen tepkilere, istifalara kulak asılmadı ve video bir ay boyunca Youtube da yayınlandı. Haziran sonunda istemeye istemeye yayından kaldırdılar. Arkasından Ağustos 2021’de Bodrum, Marmaris Ege ve Akdeniz şeridinde ormanlar yanarken, yangınlar termik santralı tehdit ederken kimse istifini bozmadı, o facianın ortasında GSD Bodrum’da kokteyl parti ve pilav günü düzenlendi.
SONUÇ
Galatasaray değerlerini ayaklar altına alarak madalya konusunda çifte standart uygulayan, imam hatip okulu açılmasına ön ayak olan, GSÜ’de onarım sürerken mescit açan, pedofiliyi öven etik dışı bir şarkıyı Galatasaray Marşı diye dayatan, ülke yanarken Bodrum’da pilav günü düzenleyen, tüm bunlara onay ve taraftar bulan zihniyetin tüm Galatasaray kurumlarında egemen olduğu açığa çıkmış bulunmaktadır. Yeni kuşakların kafa yapısı da bu şekilde yontulmaktadır. Eğer bu kafa yapısı sürerse bugün GSÜ’de mescit, yarın GSL’de cami ve bir de bakarsınız Galatasaray bir İmam Hatip Lisesi’ne dönüşmüş bile.
Bakın millet aklınızı başınıza toplayın. GS kurumları laik ve özerk statülerini korumak zorundadır. Bu kurumlarının temelini oluşturan Fransız Devrimi ile Avrupa’nın Aydınlanmacı ve Hümanist değerleri kişilerin veya iktidarların çıkarları ve ihtiraslarına feda edilemez. İnanç özgürlüğü bahane edilerek gericilik, hoşgörüsüz gelenek ve inançlar hoş görülemez. Atatürk döneminde tekke, tarikat ve zaviyelerle birlikte ve aynı tarihte masonik yapılanmaların da kapatıldığını unutmayalım. Bunların bir damlacık olsun ülkeye bir faydası olmuş olsaydı Atatürk bunları kapatmazdı. Tarikatlar ve Localar kendi çıkarlarına öncelik verirler ve kurumları ve kişileri piyon gibi kullanırlar. Osmanlı İmparatorluğunun mahvına yıkımına neden olanlar bunlardır.
Eğer bugün bu zihniyet ortalıkta cirit atıyor ve kilit noktaları ele geçirmişlerse Atatürk ve Tevfik Fikret’e göz göre göre yapılmakta olan ihanet korkunç boyutlardadır. Bu ihanete hiçbir kurum ve ülke dayanamaz, katlanamaz. Ve bunun bedeli ağır olur ve bir gün ödenir. Batıya açılan pencere, kadim kültür diye dayatılan hurafe ve masalların küflenmiş saman balyalarıyla kapatılamaz. Ki artık tek bir pencere de yetmez: Tüm pencereler ve kapılar açılmalıdır. GSL, GSÜ, GSD, GSK ve GEV tarikatlara ve iktidara yaranma sevdasından vazgeçmeli, bilimsel ve özgür düşünceye kapılarını açmalıdır.
Tevfik Fikret gibi baskılara boyun eğmeyenler, oligarklara ve hanedanlıklara başkaldıranlar öncüdür, devrimcidir. Bu egemenlere, su başlarını tutmuş olanlara karşı olmak kadar, gerektiğinde halka karşı olmayı da göze almaktır. Çünkü aydın olmak, sadece egemenlere, karşı mücadele etmek değil, onların iktidarını yeniden üreten halkın gerici eğilimlerine, ilkel geleneklerine de karşı çıkmaktır. Eskiye ve halka ait olan her şey iyi değildir ve eğer her şey eskisi gibi hiç değişmeden aynı şekilde kalacaksa aydın olmanın da, Galatasaraylı olmanın da bir anlamı yoktur. Egemen değer yargıları, baskılar, dayatmalar, gerici gelenekler, ilkel töreler eleştirilmez ve yıkılmazsa ilerleme ve gelişme nasıl olabilir ? Tevfik Fikret, geleceği, yarını (Ferda) temsil eder, geçmişi, kadim kültürü değil…
Galatasaray için tek bir mihenk taşı vardır: Atatürk ve Tevfik Fikret yolu. Ama bakın buraya yazıyorum: GS topluluklarındaki bu gerici yapı, hırs, egoizm, duyarsızlık, maço ve masonik zihniyet egemen olduğu sürece korkarım gün gelecek “Tevfik Fikret” e bile katlanamayacak, tahammül edemeyeceklerdir. Akif’in, Necip Fazılların peşinden koşturacaklar ve Atatürk’e yapıldığı gibi Tevfik Fikret’in de heykellerine, büstlerine hatta Aşiyan’a saldıracaklar, onu da şeytanlaştırmaya çalışacaklardır. Ne diyeyim artık ?
Masonluğun tarihi XII. yüzyıla Tapınak Şövalyeleri ve Haçlı Seferlerine kadar gider. Burada “tapınak” veya “mabet” diye kastedilen MS 70 yılında yıkılmış olan Süleyman (Herod) Tapınağıdır. Bugün demokrasi getirmek bahanesiyle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirip petrol yataklarına çöken emperyalist zihniyet ile, o gün Hristiyanlığı korumak bahanesiyle Ortadoğu’daki halkların mal mülk, doğal kaynaklar ve varlıklarına çöken zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.
Haçlı Seferleri -dinsel kamuflaj altında- yağma, çapul ve ekonomik çıkarlara dayanıyordu. 1095’te Yeruşalim (Kudüs) ve çevresini İslam işgalinden kurtarmak amacıyla Papa II. Urban’ın kutsal savaş (cihat) çağrısını üzerine profesyonel savaşçılar ve paralı askerlerden oluşan Haçlı orduları oluşturulmaya başlanır. VI. Haçlı Seferi’nde Bizans’ın başkenti Konstantinopolis ve Ayasofya Kilisesi baştan sona yağmalandı. Haçlılar 1099 yılında Yeruşalim’e vardı. Beş hafta süren bir kuşatmanın ardından kent düştü. Yağma ve katliamdan sonra Haçlılar -İsrail’in 30.7.1980’de yaptığı gibi- Yeruşalim’i başkent yaptı ve Kızıldeniz’den İskenderun körfezine kadar Sina, Filistin, Lübnan, Şam ve Antakya’yı da kapsayan “Yeruşalim Krallığı” nı kurdular. 1099-1291 arası iki yüzyıl sürecek olan bu Haçlı Latin krallığı sırasında bir takım gizli “askeri tarikatlar” da kuruldu. Bu tarikatların üyeleri, Avrupa’dan Yeruşalim Krallığına gelip manastırlarda yaşıyor, askeri eğitim görüyorlardı. İşte bunlardan biri de “Tapınakçılar” tarikatıydı.
TAPINAKÇILAR
Tapınak Şövalyeleri (Pauperes Commilitones Christi Templique Solomonici/Mesih’in ve Süleyman Tapınağının Yoksul Askerleri) Fransız soylusu Hugues de Payens tarafından 1119’da güya Hristiyan hacıları koruma gerekçesiyle kuruldu. Avrupa’dan Filistin’e gelen Hristiyan hacıların yolculukları Tapınakçıların kontrolündeydi ve hacılardan topladıkları paralarla büyük servet sahibi oldular. Tapınakçıların “Christi/Mesih” (İsa) ismini kullanmaları salt bir kamuflajdı. Onlar aslında Mesih’ten çok Süleyman Tapınağı ve Maşiyah’ın askerleriydiler.
Tarikatın Tapınak Dağı’nda yoğun araştırma ve kazılar yaptığına dair kanıtlar bulunmuştur. Ancak, uzmanların iddia ettiği gibi tarikatın Kral Süleyman’ın hazinelerini veya Kabalistik gizli geleneklerinin araştırmak amacıyla kazı yaptıklarını sanmıyorum. Onların esas amacı -günümüzde İsrail’in yaptığı gibi- eski Tapınağın kalıntılarını bulmak, Tapınağı yeniden inşa etmek ve Yeruşalim Krallığını zamanla İsrail krallığına dönüştürmekti. [1]
Haçlı Ordularını 1187 Abbasi halifesine bağlı Mısır sultanı Selahaddin Eyyubi’nin ordusuna yenilince Yeruşalim yeniden “Kudüs” adını alarak İslam egemenliğine girdi, Tapınak Tepesine de “Haremi Şerif dendi. Buna rağmen, Tapınakçılar varlığını sürdürdü ve başta Fransa olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde Hıristiyan inancından koparak Yahudiliğe kaymaya, Tevratik-Kabalistik mistik öğretileri benimsemeye ve özel ayinler düzenlemeye başladı. Bunun üzerine 1307 yılında, Fransa Kralı Philip le Bel ve Papa V. Clement’in kararıyla tarikat dindışı ilan edildi. Tapınakçıların bir kısmı kaçmayı başardıysa da çoğu yakalandı, “büyük üstat” adını verdikleri liderleri, Jacques de Molay, 1314 yılında idam edildi.
Kaçanların bir bölümü, Katolik Kilisesi’ni tanımayan İskoç Kralı Robert Bruce’un himayesi altında yeniden örgütlendiler. Britanya’daki en önemli sivil toplum örgütü olan duvarcı ustası (mason) loncalarına sızdılar. Loncalar günümüzdeki meslek örgütlerine benzeyen yapılardı ve ilgili mesleğin sırlarını korumak ve meslektaşlar arası dayanışmayı amaçlıyordu. Tapınakçılar bu loncaları masonik localara dönüştürdü ve bir süre sonra da bunları tamamen ele geçirdiler.
SİMGESEL TAPINAK: LOCALAR
Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti bu tarikattan miras kalmıştır. İskoç Riti’nin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen ünvanlardı. Sonuçta, Masonlar kabul etmese de örgütün kökeninin Tapınakçı tarikatına kadar uzandığı, tarikatın bir çok simge ve ünvalarını kullandığı gerçektir.
Masonlukta toplantı yeri olan Localara “Tapınak/Mabet” denmesi rastlantı değildir. Bu simgesel ve spritüel bağlamda Süleyman Tapınağına işaret eder. Sabetayistlerin dualarında ve sinagoglarda günlük Amida dualarında yıkılan iki tapınağın yerine yeni bir üçüncü tapınağın inşa edilmesi için dua edilir. Tapınağın inşasından sonra Maşiyah’ın geleceğine inanılır. Tapınak için yapılan bu yakarışlara artık Evanjelik ve Presbiteryen Kiliseleri de dualar ve Hatikva’nın sözlerini değiştirip ezgisini ilahi gibi söyleyerek katılmaktadırlar. [2]
1980 yılında İsrail’in Kudüs’ü ebedi başkent ilan eden bir yasayı onaylamasından sonra 1982 yılında itibaren 3. Tapınağı yeniden inşa etmek üzere oluşturulmuş bulunan dinsel vakıf ve dernekler çeşitli toplantılar gerçekleştirmiştir. Bunların en önemlileri “Rabbin Dağına Doğru Vakfı, Yahve’nin Evi, Tapınak Dağı Sadıkları Vakfı, Yeruşalim Tapınak Vakfı”dır.
Bu bağlamda Mason dernekleri ile Lions ve Rotary gibi masonik yapılanmaların saklı misyon, vizyon ve işlevi egemen oldukları tüm ülkelerde 3. Tapınağın yapımına maddi ve manevi destek vermek, medya, din, siyasal ve askeri stratejik kilit noktalara konuşlanarak kamuoyunu buna hazırlamaktır. Kuşkusuz bu tür yapılara üye bir çok kişinin bunlardan haberi bile yoktur.
DİPNOTLAR
(Kaynakça: BBC, The Guardian, Prof. Yalçın Küçük, ve Soner Yalçın’ın yazıları)
[1] Tevrat efsanelerine göre kral Süleyman’ın inşa ettirdiği Tapınak Moriya Tepesinde (Tapınak Tepesi) bulunuyordu ve bu alan kutsal kabul edildiğinden buraya sadece İsrailli olanların girmesine izin verilirdi. İsrailli olmayanların (goyim/kafir) bu alana girmesi Musa şeriatına göre yasaktı ve cezası ölümdü. Bu tepe aynı zamanda İbrahim’in oğlunu kurban etmeye kalkıştığı ve Tanrı tarafından bir koçun gönderildiği yerdi. (Tevrat, Yaratılış, 22: 2)
[2] Theodore Herzl’den çok önce, bir devlete sahip olmak için Maşiyah’ı beklemek yerine, bu süreci kendi elleriyle başlatmaları gerektiği düşüncesi ilk kez Sabetay Sevi (1626 – 1676) tarafından ortaya atılmıştır. Sevi Maşiyah olduğunu ilan etmiş, kutsal topraklara dönüşü, İsrail devletinin kurulacağını ve Süleyman Tapınağının yeniden inşa edileceğini ilan etmişti. (Encyclopaedia Judaica, Vol. 16, p. 1033-1037)
“ Ülkenin birinde çok eski bir aşiret varmış. O ülke beylik iken de, imparatorluk iken de, imparatorluk yıkılıp da cumhuriyet ilan edildikten sonra bile aşiret varlığını sürdüredurmuş. Aşiretin bir kısım üyeleri sağcı, bir kısmı solcu, bir kısmı da futbolcu partiye üyeymiş. Yani hangi parti iktidara gelirse gelsin aşiret her zaman iktidardaymış.” ( Uçrak Masallar, Gadré Urud)
Türkiye öyle bir hale geldi ki elini sallasan ya bir tarikata, ya masonik bir örgüte, ya da mafyatik bir yapıya değiyor. Atatürk döneminde 1935 yılında kapatılan tarikatların ve Locaların bugün pervasızca ortalıkta cirit atması “bir karabasanda mıyız, yoksa Harikalar Ülkesi mi, yoksa Olmayan Ülke’de miyiz ?” sorularını sormaya sevk ediyor insanı.
Siyaset, medya ve iş dünyasının yanı sıra üniversiteler, eğitim kurumları, dernekler, vakıflar, kurumlar, kulüpler bunlarla tepeleme dolu. Bunlar su başlarını tutmuş, ülkeye tepeden tırnağa çöreklenmiş ve çökmüşler. Bir yağma ve yıkım düzeni vur patlasın çal oynasın tam gaz gidiyor. Her yapının belirgin bir alanı var ve kayıkçı kavgası dışında aralarında bir uzlaşma, denge olduğu seziliyor. Bu tür yapılanmaların rüşvet, adam kayırma, torpil, baskı, şantaj, tehdit, yıldırma, saldırı hatta gerektiğinde suikast veya kıya gibi yöntemler kullandıkları ve kirli işlerini alt taşeron birimlere ihale ettikleri bilinmektedir.
Bu yapılarda son tahlilde geçerli olan örgütsel hiyerarşidir. Hiyerarşiye göre üstlerin emir ve isteklerine astlar itaat etmek zorundadır. İtaatsizliğin bedeli ağırdır. Tamamen varsayımlar ve kişisel gözlemlere dayanan bu araştırmamda özellikle masonik yapıları irdelemeyi amaçladım. Masonik yapı derken Locaları, Lions, Rotary ve benzer kuruluşları kastediyorum.
CHP’NİN ATATÜRK’E İHANETİ
Atatürk’ün tarikatları ve Locaları kapatmadaki gerekçesi bunların Batı çıkarlarına ve emperyalizme hizmet eden zararlı ve bozguncu yapılanmalar olduğunu bilmesiydi. Atatürk bu nedenle tarikatları ve Locaları aynı sepete koyarak kapanmalarını sağlamıştır. Faydalı olsalardı zaten kapatmazdı. 1935 yılında kapatılan ve uykuda bekleyen Locaların yeniden açılışı Atatürk’ün ölümünden sonra gerçekleşir.
Atatürk’ün 1938’de kuşkulu ölümünden (*) sonra İnönü “Milli Şef” ünvanıyla başa geçer. II. Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) Nazi Almanyası ile “Führer” e sıcak bakan İnönü savaşın seyrinin değişmesi üzerine hemen ABD eksenine doğru yanaşmaya başlar. 12 Eylül 1945’te ABD Başkanı seçilen Truman’ın hedefinde zaten Türkiye vardır. Truman’ın oluru ile Türkiye 14 Şubat 1947’de Dünya Bankası’na, 11 Mart 1947’de IMF’ye üye olur. Truman, 12 Mart 1947’de ünlü Truman Doktrinini açıklar: SSCB ve komünizmin yayılmasını önlemek amacıyla Yunanistan ve Türkiye’ye ekonomik ve askeri destek sağlanacaktır.
Bu arada 1925’ten beri Maliye ve Dışişleri Bakanlığı görevlerini yürüten “Büyük Üstat” Hasan Saka 10 Eylül 1947 günü Başbakan seçilir. Hasan Saka’nın Başbakan olmasıyla Localar hazırlıklara başlar, 5 Şubat 1948’de TBMM kararıyla Localar “Türkiye Mason Derneği” adıyla yeniden faaliyete geçerler. 14 Mayıs 1948’de İsrail devleti kurulur. 8 Ekim 1948 tarihinde İnönü Truman’ın Marshall Yardımını imzalar ve CHP hükümeti Dünya Bankası’ndan 100 milyon dolar borç alır. O tarihte 1 Dolar 1 TL değerindeydi. O tarihten itibaren TL’nin önlenemeyen süreğen değer kaybı başlar.
TRUMAN – İNÖNÜ İTTİFAKI
İnönü Truman’dan aldığı direktifler gereği öncelikle özel sektör ve devlete ait uçak fabrikalarının çalışmasını Meclisten çeşitli karar ve yasalar çıkartarak, ithalat-ihracat yasakları koyarak engeller. Fabrikalar arka arkaya kapanmaya başlar. 1950 yıllına gelindiğinde Türk uçak sanayi tamamen yok edilmiştir. Zira Türkiye’nin uçak üretmesine artık gerek yoktu. Zaten Marshall yardımıyla gönderilen dünya savaşından kalma askeri malzeme ve döküntü Amerikan uçakları Türkiye’ye uçak üretimi yapılmaması koşuluyla veri. Türk askerinin 1950’de Kore’ye gönderilmesi karşılığında Türkiye 1952’de NATO’ya kabul edilir.
Bu arada Hasan Saka’nın yerine 16 Ocak 1949’da Başbakan olan CHP’li Şemsettin Günaltay Kılıçdaroğlu’nun ünlü Cumhurbaşkanı adayı Ekmelettin gibi sıkı bir ilahiyatçıydı. Günaltay’ın Localarla iyi ilişkileri vardı ve bazı kaynaklara göre Masondu. [1] Günaltay ilk iş olarak Siyonistlerle uzlaşır. 1 Nisan 1949 tarihinde Türkiye İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olur. CHP hükümeti Siyonizm ile işbirliği yapar görünmemek için Milli Eğitim Bakanlığı kapsamında “İmam Hatip Kursları” düzenler. Ayrıca bir yasa tasarısı hazırlayarak Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılması için kolları sıvar. Tasarı 9 Mayıs 1949 tarihinde meclise sunulur ve kabul edilir. Ancak, tüm bunlar CHP’nin iktidarı kaybetmesi engelleyemez. 1950 seçimlerinden sonra iktidara geçen Demokrat Parti de bir çok yerleşkede İmam Hatip Okulları açmaya başlar. Yani gidişat emperyalizm ve Siyonizm’in çıkarlarına göre kurgulanır.
Prof. Yalçın Küçük’ün “Türkiye’deki İsrail, İsrail’den daha güçlüdür” sözü işte bu noktada bir anlam kazanıyor. Küçük’e göre Türkiye’de gerek sağ, gerek sol medya ve siyaset tarikatlar ile İsrail ve masonik yapıların denetim ve gözetimindedir.
TRUMAN KİMDİR ?
ABD Başkanı H. S Truman saygın, kültürlü, prezantabl ve zeki bir Masondu. Ama bu nitelikler onun ellerinin kanla dolu olmasını, acımasız bir emperyalist ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduğu gerçeğini kamufle etmeye yetmez. Truman 6 Ağustos 1945 Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atom bombalarının atılması emrini vermiştir. Büyük Missouri Locası Büyük Üstadı görevini sürdürmüş olan Truman’a 19 Ekim 1945’te İskoç Riti Yüksek Konseyi’nin kararıyla 33. dereceden “Genel Müfettiş” ünvanı verildi. Masonluk kariyerinin doruk noktası olarak kıvançla kabul ettiği bu ünvanı alan tek ABD Başkanıdır. Truman bir mektubunda “Masonluk, ister anlasınlar ister anlamasınlar, diğer insanlarla birlikte yaşamayı kolaylaştıran bir ahlak sistemidir” diye yazmıştı. [2] Hiroşima ve Nagazaki soykırımlarından sorumlu olan Truman, Hitler ve Mussolini gibi dünyanın en acımasız katillerinden biridir.
AMERİKAN ULUSAL GÜVENLİK DAİRESİ
Dünya tarihinde ilk kez emperyalizme direnerek Bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı vermiş ve savaştan zaferle çıkmış Türkiye gibi bir ülkenin bu kadar kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve uçak sanayisinin kolayca yok edilmesi ABD Başkanı Truman için hem şaşırtıcı, hem de teşvik edici bir zafer olmuştu. Bu cesaret ve teşvikle ABD’nin çıkarlarını korumak ve anti-Amerikan tehditleri bertaraf etmek amacıyla Truman 20 Mayıs 1949’da “Silahlı Kuvvetler Güvenlik Servisi” ni kurar. Daha sonra Amerikan “Ulusal Güvenlik Dairesi” (National Security Agency – NSA) adını alacak bu örgütün gerçekte çok karanlık bir amacı vardı: Bilim, teknik, teknoloji, sanayi, keşifler, buluşlar, ARGE ve bilimsel konularda hiçbir ülkenin Amerika Birleşik Devletlerinden daha üstün olmasını veya geçmesini -her ne pahasına olursa olsun- engellemek. Bu amaç uğruna gerektiğinde her tür yasal veya yasa dışı yola başvurulacaktı. Örgüt Türkiye gibi müttefik ülkelerde ABD çıkarlarına hizmet eden kuruluşları kullanmayı hedeflemekteydi ki bunlar tarikatlar ve Localardı.
Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi zamanla neredeyse her tür haberleşmeyi ve data aktarımını izleyebilen bir altyapı oluşturdu. Böylece tüzel ve bireysel iletişimlerin büyük bir bölümü ayırım yapılmadan otomatik olarak taranır ve izlenmeye başlandı. Edward Snowden “e-postalarınızı veya eşinizin telefonunu görmek istersem, tek yapmam gereken yol kesme aygıtları (INTERCEPTS) kullanmaktır. Şifrelerinizi, telefon kayıtlarınızı, kredi kartlarınızı ele geçirebilirim. ‘Seni almak istiyorlarsa, zamanı geldiğinde alacaklardır” der. [3]
2006-2017 yılları arasında Türk savunma ve silah sanayinin en büyük kuruluşu olan Aselsan’da çalışan 8 değerli yüksek mühendisinin peş peşe kuşkulu ölümlerinin perde arkasında bu örgütün olması yüksek bir olasılıktır.
1960larda Türkiye’nin bu hale geleceği söylenseydi buna kim inanırdı ? Tüm bu tarihsel olayların arka arkaya gelmesi tesadüf olabilir mi ? Ancak işte görüldüğü gibi Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti ABD ve Batılı ülkeler tarafından kolaylıkla manipüle edilebilir bir kıvama gelmiş ve toplum her çeşit naneyi gözü kapalı yutar bir hale getirilmiştir. Atatürk’ün yolundan ve devrim ilkelerinden sapmaya öncülük etmiş olan CHP’nin ihanetiyle Türkiye sanayi ve teknolojik gelişimi engellenen, dış borca mahkum bir ülke olmuştur. Oysa, Türkiye’nin kuruluşundan 16 sene sonra 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti imparatorluk ve sömürge döneminden kalma misyoner kurumları ve masonik yapılanmaları temizleyerek bir dünya devi olmayı başarmıştır.
(KAYNAKÇA: Prof. Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın yazıları, BBC)
DİPNOTLAR
(*) Soner Yalçın, Hulki Cevizoğlu, Yusuf Karaca, Y. Ziya Koca gibi çeşitli görüşlerdeki araştırmacılara göre ihmaller ve yanlış tedavi sonucunda Atatürk’ün hastalığı ağırlaşmıştır. Bazı yazarlar bunun bilerek yapıldığı ileri sürüyor. 11 Kasım 2020’de CNN’deki bir programda konuşan Hulki Cevizoğlu, “Atatürk, kendisine yanlış tedavi uygulandığını fark ediyor o haliyle” açıklamasında bulununca, programın moderatörü Başak Şengül “ama siz bilerek yanlış tedavi uygulandığını söylüyorsunuz anladığım kadarıyla” sözü üzerine Cevizoğlu, “Kesinlikle, (…) Atatürk’ün hastalığı sırasında tutulan nöbet defterleri var. Onları okudum baştan sona. Türk milletinin bugün, Atatürk’ün öldürülmesi iddiasına bile ‘Hep birlikte bakalım kim öldürdü’ sorusunu sormayan bir ülke haline geldi” demiştir. Tedaviyi yapanlardan Dr. Mim Kemal Öke’nin Mason olması bu işin masonik bir komplo olduğu kuşkularını da doğurmaktadır. Türkiye’deki mevcut yapı sürdüğü sürece bu gibi konuların açığa çıkması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.
[1] Timaş Yayınları‘ndan “Dindar Bir Doktor Hanım” isimli eserde Cumhuriyet‘in yakın tarihinde yaşanan olayların perde arkasına ilişkin çarpıcı anlatımlara yer veriliyor. Türkiye‘nin ilk kadın doktorlarından Dr. Ayşe Hümeyra Ökten‘le yapılan söyleşiyi konu alan eserde, Ökten babasının Şemsettin Günaltay tarafından Masonluğa davet edildiğini anlatıyor.
Le nom « Galatasaray » est déshonoré pour défendre avec obstination une chanson paillarde contenant des paroles obscènes et pédophiles. Malgré une importante réaction de la communauté de Galatasaray sur cette problématique, la direction de l’Association Galatasaray à İstanbul continue de publier une vidéo sur YouTube où l’on peut entendre ladite chanson chantée à l’occasion du Galatasaray Pilaf de juin 2021. Cependant, il a été constaté qu’à partir du 17 juin 2021, certains membres, notamment des dames, ont commencé à démissionner pour protester contre la direction de l’association. C’est une gêne pour l’administration, qui maintient son attitude insensible et arrogante.
En plus, je trouve scandaleux de trouver la photo de Son Excellence Hervé Magro, ambassadeur de France en Turquie, au tout début de cette vidéo alors que la personne assise à table au moment de la chanson n’est pas l’ambassadeur mais le Consul général de France à Istanbul, Son Excellence Olivier Gauvin. Curieusement, cette chanson, qui raconte que la population de la France a augmenté à la suite d’actes pédophiles et de viols, est applaudie par Son Excellence Gauvin.
De quels droit et autorité avez-vous présenté cette chanson – que vous avez interprétée avec un accompagnement à la guitare – comme « l’hymne de Galatasaray » ou « l’hymne national de Galatasaray », tout particulièrement au sein d’une assemblée où est présent le Consul général de France à Istanbul ? Quel est le but de ne pas supprimer cette vidéo malgré toutes les réactions de la communauté ? Serait-ce pour humilier le lycée par souci d’arrogance, d’entêtement et de protection de votre ego, ou pour affaiblir la confiance et le prestige publique de Galatasaray ? Certes, ce n’était pas votre but, n’est-ce pas ?
Ecoutez les gars, nous sommes en 2021. Vous êtes libres de vous amuser entre vous comme vous voulez. Cependant, vous ne pouvez pas exposer cette chanson publiquement au nom de Galatasaray. Je vous préviens que les paroles de cette chanson ont été modifiées : dans les nouvelles versions les phrases comme « trois petites filles, J’ai déchiré sa petite culotte, J’ai (enfoncé) ma grande baillonette, Dans sa petite…. Et c’est ainsi qu’on a peuplé la France » ont été supprimés. Dans la compréhension socio-culturelle des années de 1960-70 et dans une école dominée par les garçons cette chanson pourrait être tolérée. Mais aujourd’hui, ce n’est plus possible.
Vous rendez-vous compte qu’un demi-siècle s’est écoulé ? Et la perception de l’éthique, de la moralité et des préférences sexuelles ont subi un changement radical. La pédophilie propagée comme une épidémie mondiale qui avait été caché et ignoré pendant des années, est soudainement sorti et été exposé. Les médias et l’opinion publique aux USA, en France, en Europe sont très sensibles à cette question : la pédophilie et son éloge sont perçus comme un délit très grave et honteux. Faire l’éloge ou encourager la pédophilie n’entre pas dans le champ de la liberté d’expression. Nous ne pouvons donc plus tolérer « En vélo ».
Des avertissements suffisants ont été donnés et sont faits à ce sujet. Des groupes tels que « Galatasaraylılar Ortak Akıl Platformu, Mektepliler Konuşuyor, Mektepli Kızlar » ont non seulement vivement réagi à cette chanson et à cette vidéo, mais ont également attiré l’attention sur les actes de violence et de harcèlement qui ont eu lieu au lycée.
Mais encore et toujours, certaines personnes continuent de défendre cette obscénité pédophile avec insistance en l’appelant la tradition de GS ou même “l’hymne de GS”. Je condamne cette attitude avec fermeté. Vous n’avez pas le droit d’agir ainsi. Enfin, si cette chanson a causé ou fait blesser même une seule de nos sœurs de GS, je ne la chanterai plus jamais, je l’effacerai de ma mémoire et l’enterrerai dans l’histoire.
Une administration négligente et insensible ne peut pas rester en place. Ils devraient démissionner, ou s’ils ne le font pas, ils devraient être forcés de démissionner et ceux actuellement en fonction ne devraient plus servir dans la gestion de Galatasaray pendant au moins cinq ans. Allez, admettez votre erreur, démissionnez immédiatement sans oublier de vous excuser d’abord et avant tout auprès de nos sœurs de Galatasaray et de la communauté. Et ceci très rapidement.
Galatasaray Lisesinde okuyup da bu şarkıyı söylememiş ya da bilmeyen GSli yoktur. Ben de bu maço- pedofilik şarkıyı Yetiştiricide ve Lisedeyken büyük coşkuyla söylemişimdir. Ama bizim dönemimizde okulda henüz kız öğrenci yoktu. Peki ne oldu da kıyamet koptu ? Anladığım kadarıyla birileri kalkıyor “Galatasaray İlahisi” olarak tanıtılan bu şarkıyı sanki çok büyük bir marifetmiş gibi 2021 Haziran GS pilavında gitar eşliğinde söylüyor, hem de Fransa’nın İstanbul Başkonsolosunun önünde. Galatasaraylılar Derneği de bunu Youtube’da bir video klip halinde yayınlıyor. Ayrıca, videonun en başına Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Hervé Magro’nun resmini de eklemişler. Oysa masada oturan kişi Fransa’nın İstanbul Başkonsolosu Ekselans Olivier Gauvin. Fransa nüfusunun pedofilik eylem ve tecavüz sonucu çoğaldığını anlatan bu şarkıyı masada bulunan Fransa Başkonsolosu alkışlıyor, masadaki bayanlar da baylara biat ederek bu “ilahi” ye iştirak ediyorlar! İşin bu kepazelik şovuna, kültürel-siyasal skandal boyutuna girmek istemiyorum ama Başkonsolos bu parçada Fransa’nın aşağılanmasını nasıl sineye çekmiş doğrusu anlayamadım.
İmdi dikkat edersek şarkıda “üç küçük kız” dan ve en güzelinin “donunun yırtılarak” çıkarıldığından söz ediliyor. Yani hem pedofili, hem sado-mazo davranış, hem tecavüz, hem de küçük bir kızın aşağılanması söz konusu. Ancak, “Chansons Paillardes” yani cüretkar sözleri olan, açık saçık, şımarık, cinsel içerikli, saldırgan söylemler içeren ahlak dışı şarkılar kapsamına giren bu şarkının sözleri artık değiştirilmiş: “Üç küçük kız, donun yırtılması ve Fransa’nın nüfus artışı” sözleri yeni versiyonlardan çıkarılmış. Eski sözleri hiçbir yerde bulamadım. Ben yukarıya GS Pilavında söylenen versiyonu koydum.
50-60 sene öncesinin etik ve sosyo-kültürel anlayışında ve erkek egemen bir okulda “En vélo” hoş görülebilirdi. Ama bugün bu artık mümkün değil. Aradan yarım yüzyıl geçti farkında mısınız ? Ve etik ve ahlak algısı ile cinsel tercihler radikal bir değişim geçirdi. Pedofili dünya çapında bir salgın gibi yayıldı, yıllardır gizlenen, görmezden gelinen bu suç çorap söküğü gibi birden açığa çıktı ve patladı. Başta Katolik Kilisesi ve arkasından Türkiye’deki tarikatlarda pedofilinin bir salgın, bir uyuşturucu gibi yaygınlaştığı ve üstelik çocuk evlilikleriyle de kabul gördüğü açığa çıktı. Ne Katolik din adamlarına, ne tarikatlara, ne de Türkiye’de işlenen pedofilik suçlara ciddi ve caydırıcı cezalar verilmedi. Bu ayrıca irdelenmesi gereken bir konu. Çünkü içinde bir takım ultra kapitalistlerin, din adamlarının, tarikatların, hatta psikiyatrların ve bilim insanlarının olduğu bir “pedofiliyi hoş gösterme lobisi” bu eylemin yasal bir suç olmaktan çıkartılıp LGBT kapsamına alınması için büyük çaba sarf ediyor. Neyse ki, şu an için ABD, Avrupa medyası ve kamuoyu, Youtube gibi kanallar bu konuda çok hassas ve pedofili çok ciddi yasal bir suç olarak görülüyor. İmdi ya biri kalkıp da bu klipin “çocuk istismarı” (child abuse) kapsamına girdiğini Youtube’a şikayet ederse, ya da suç duyurusunda bulunursa ne olacak ? Bir düşünün bakalım. Düşünün, düşünün !
Bakın arkadaşlar 2019 yılında romancı Abdullah Şevki’nin “Zümrüt Apartmanı” adlı eserinde küçük bir çocuğun cinsel istismarının pornografik bir dille anlatılması ve pedofiliyi öven bölümler için 20 Mayıs 2019’da yayıncısı ve yazarı hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Kültür ve Turizm Bakanlığının suç duyurusu üzerine yazar hakkında TCK 226. maddesi uyarınca müstehcenlik suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Suç duyurusunda bulunanlardan Avukat Müjde Erden kitabın pedofiliyi özendirdiğini, bu suçu övdüğünü, burada geçen ifadelerin düşünce özgürlüğüne girmediğini ve hoş görülemeyeceğini belirtti.
“En vélo” da bugün bu kapsamdadır. İşin yasal, hukuksal, etik boyutunu geçiyorum. Eğer bu şarkı bizim GSli kız kardeşlerimizden birinin bile incinmesine, hüzünlenmesine, üzülmesine, kırılmış olmasına yol açmışsa, ya da yol açıyorsa ben bu şarkıyı sonsuza dek bir daha söylemem ve onu belleğimden silerim ve tarihe gömerim. Benim GSli kız kardeşlerimin duyguları bu şarkıdan kat be kat daha değerlidir. Kafaları değiştirmemiz gerekiyor arkadaşlar. Bu konuda yeteri kadar uyarı yapıldı. Ama hala birileri GS geleneği, hatta “GS ilahisi” falan diyerek bu pedofilik çirkefliği üstelik saldırgan tavırlarla, büyük bir kibir ve ısrarla savunma peşinde. Kendilerini kınıyorum. Battıkça batıyorsunuz. Bundan derhal vazgeçin, hatanızı kabul edin ve en başta GSli kız kardeşlerimizden özür dileyin. Ve hemen.
The doctor is injecting male patients.In the medical’s hand have syringes.
Covid-19’u bahane ederek evrensel hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri ihlal edemezsiniz!
Fransa 30 Ocak 2021 günü Covid-19’a yönelik yeni kısıtlamalar kapsamında Fransa’nın Avrupa Birliği dışındaki ülkelere sınırlarını kapattığını açıklamıştı. Bu ülkeler arasında Türkiye de yer alırken, Fransa’nın İstanbul Başkonsolosluğu’ndan yapılan duyuruda “zorunlu nedenler (motif impérieux) dışında, Fransa ile Türkiye arasında yapılan tüm seyahatler yasaklanacak” denmişti.
Ancak, haziran ayına geldik ve bu konuda keşmekeş sürüyor. Gümrüklerde giriş çıkışlarda keyfi davranıldığı, baz kişilerden “motif impérieux“ belgesi istenmediği, bazılarının olsa bile çıkış ya da girişlerine izin verilmediği, bazı hava yolları müşterilerinden hiçbir belge istenmediği hakkında arkadaşlarımızdan bir sürü haber geliyor.
Yahu ikinci aşısını ve testlerini yaptırmış olanların Türkiye’ye giriş çıkışlarını nasıl yasaklarsınız ? Buradaki mantık ne birader ? Irk ayrımcılığından sonra anlaşılan şimdi de millet ayrımcılığı mı başlattınız ? Türk vatandaşı isen, Türk isen Avrupa’ya giriş yok. Hadi onu anladık diyelim peki Fransa’dan Türkiye’ye gidişler niye yasak ? Peki Fransa ve Avrupa’da yaşayan Türkleri ne yapacaksınız ?
İşin aslı şu: Fransa’yı babasının çiftliği gibi yöneten, ancak halk nezdindeki güvenirliği her geçen gün azalan ve dünyada arzuladığı ‘karizmatik lider’ sıfatına ulaşamayan Macron salgını bahane ederek Türkiye’ye seyahat edilmesini kısıtlıyor. Bu tamamen ve resmen Türk ve Türkiye karşıtı hezeyan, kin ve nefret dolu siyasal bir karardır. Fransa’nın tarihsel Türk ve Türkiye düşmanlığı yeniden hortlamış durumdadır. Buna son olarak bir de İslam düşmanlığı eklendi.
Bak birader akıllı ol, aklını başına topla. Yediğin şamar umarım aklını başına getirir. Yoksa bak bir de meşhur “Osmanlı Tokadı” vardır. O tokadı yiyen iflah olmaz. Böyle hamasi bir yazı yazmak istemezdim. Ama sen kaşındın. Senin ve Fransa’nın Türkiye’ye karşı tavrı sadece eski düşmanlıkları ve öfkeyi körükler. Covid-19’u bahane ederek hukuk ilkelerini ve bireysel özgürlükleri ihlal edemezsiniz. İnsan haklarına ve seyahat özgürlüğüne engel bu saçma sapan kısıtlamayı derhal kaldırın.
Kimyager, tarihçi ve düşünür Prof. Yeşayahu Laybovitz (1903-1994) “İsrail’in Kötü Bilinci” kitabında Siyonistler ile Naziler arasındaki ilişkiye dikkat çekerken İsrail’in gelecekte “Jüdeo-Naziler” yönetiminde faşist bir devlet olacağına vurgu yapıyor. 20 Temmuz 1982’de verdiği bir konferansta yönetim için bu terimi kullanan Laybovitz bu sözünü 1994’te yeniden onaylar:
“İşkencenin yasal hale getirildiği bir devlette ben bunu açıkça söylüyorum: Jüdeo-Nazi. Anımsatayım ki bazı durumlarda doktorlar da bu işkencelere katılmıştır.” (…) Alman Mareşal Rommel’in ordularının İskenderiye’nin batısındaki El Alamayn’a kadar ilerlediği unutulmamalıdır. Bu bana Abraham Ştern, İzak Şamir tarafından yönetilen aşırı sağ Yahudi örgütü Lehi’nin Nazi Almanya’sına nasıl hizmet sunduğunu anımsatıyor. Ştern ve yandaşları Hitler’e yardım etmeye hazırdı. Eğer Hitler İsrail’i İngiliz yönetiminden kurtarmaya ve Yahudi devletini yaratmaya söz verseydi onun neyi temsil ettiğini pek umursamayacaklardı. İşte milliyetçilik bu kadar aşırıya gidebilir. Bu noktada en ufak bir kuşku yok: Ştern, elçilerini Nazi Almanyası temsilcileriyle görüşmek ve onlara bir ittifak teklif etmek için gönderdi. Anlıyor musunuz? Bir Yahudi, Hitler ile işbirliği yapmaya çalıştı! Daha da kötüsü bu Yahudi, İsrail’de milli bir kahraman olarak görülüyor! Kendisine bir müzenin adandığı, sokaklara adının verildiği ve her yıl başbakanın da katıldığı resmi bir törenle anısının kutlandığı İsrail’de. İnsanlar milliyetçiliği en yüksek değer haline getirdiğinde olacak olan budur. Bu milliyetçiliği nasıl nitelendireceğimi bilmiyorum: Aptalca bir kötülük mü, yoksa kötü bir aptallık mı? ” (s:123, 155-156)
“Sorun şu ki İsrail barışı aramıyor. Üstelik İsrail’in faşist bir devlete dönüşme riski var. Şu an (1994 yılında) faşist değil, ama yola koyuldular. Faşizm tehdidinden söz ederken buna (muhalif) Yahudiler için toplama kamplarını da dahil ediyorum. Benim ve sizin gibi Yahudiler. Şu an on binlerce kişinin (Araplar ve Filistinliler) tutulduğu toplama kampları var. Bizim de sıramız gelecek. İşgal altındaki topraklarda egemenlik politikasını sürdürmek için iktidar bir gün muhalefeti ezmek zorunda kalacak.” (S: 121-122)
Nitekim aynen öyle oldu: Sol muhalefet ezildi. İsrail’i eleştiren bir çok akademisyen baskı, aşağılanma ve tehditler sonucunda ya susmak, ya da İsrail’den kaçmak zorunda kaldı. 17 Temmuz 2018 yılında “İsrail – Yahudilerin Milli Devleti” adlı Anayasanın mecliste kabul edilmesiyle İsrail hem faşist, hem de apartheid bir devlet oldu. Ve bu devleti ABD ve başta Fransa ve Almanya olmak üzere Avrupa Birliği tüm gücüyle gözü kapalı destekliyor, savaş suçları ve periyodik demografik etnik temizlik katliamlarını görmezden geliyor ve toz kondurmuyorlar.
Laybovitz 1993 yılında en yüksek kültürel onur olarak kabul edilen ve devlet tarafından verilen “İsrail Ödülü” almaya layık görüldü. Ödül jürisi Laybovitz’in İsrail’e karşı yaptığı acımasız ve incitici eleştirilerine rağmen kültürel ve bilimsel alanda yaptığı katkılarından ve toplumdaki eleştirmen ve öngörücü konumundan dolayı ödüle yaraşık görüldüğü açıkladı. Ancak işte o zaman kıyamet koptu. Başbakan Rabin “(işgal altındaki) topraklarda yaşayanları ayaklanmaya çağıran bu adam için yapılacak ödül törenine katılmayacağını” açıkladı. Milliyetçi sağ ve şeriatçı milliyetçi partiler buna büyük tepki gösterdiler. İşçi ve sol Siyonist partilerden pek çok milletvekili de büyük bir öfke gösterip bu kararı rezalet olarak tanımladılar. Laybovitz skandallar çıkartmaya çabalayan, entelektüel olgunluğa erişememiş bir provakatör olmakla suçlandı. Çok az sayıda milletvekili Laybovitz ve jürinin kararını destekledi. “Tüm bunlara katlanmak zorunda mıyım?” diyen Laybovitz ise ödülü almayı reddetti.
Kaynakça: “Yechayahou Leibovitz – La mauvaise conscience d’Israël : Entretiens avec Joseph Algazy, ISBN 10: 287899079X Le Monde Editions, 1994, kitabının özgün Fransızcasından Türkçeye çevrilmiş ve özetlenmiştir. Parantez içi açıklamalar tarafımdan konulmuştur. (“İsrail’in Kötü Bilinci” kitabı tarihçi ve Haaretz yazarı Jozef Algazi’nin Prof. Yeşayahu Laybovitz ile yaptığı söyleşilerinden oluşmaktadır. )