Erdağ Duru

Özgür Düşünce

2000li yıllara gelmeden önce siyasal bilimlerin “emperyalist, kapitalist, sosyalist, faşizm, komünizm, sosyal demokrat” gibi kavramları siyasette ve yaşantımızda sıkça kullanılıyordu. Fakat sonra sanki sihirli bir değnek dokundu ve bu kavramlardan söz edilmez oldu, yerlerine “merkez, merkez sol, merkez sağ, aşırı sağ, aşırı sol” gibi muğlak, her tarafa çekilebilir, kaypak, bukalemun kavramlar geldi.

Parti isimleri farklı olsa da programları neredeyse birbirinin tıpatıp aynı oldu. Demeye kalmadı ardından bukalemun politikacılar, milletvekilleri, belediye başkanları ve avenesi sökün etti. Bunlar muhalif oylarla muhalif partilere seçildikleri halde Trojan (Truva Atı) virüsü gibi günü gelip aktif olduklarında, seçmeni hiçe sayıp başka partilere transfer oldular.

Siyaset dilindeki bu kayma siyasal doktrinlerin “nasıl bir dünya düzeni kurmalıyız?” sorgulamasını “dünya düzenini nasıl merkezcil ve modere yönetebiliriz?” sorgulamasına dönüştürdü. Modere derken uysallaştırılmış, etliye sütlüye karışmayan, vasat, sıradan, ne şiş yansın, ne kebap misali demek istiyorum. Bu kayma, oportünist, dijitalize ve bukalemunvari bir yönetim anlayışını doğurdu.

Siyasetin ana ekseni “kapitalizm mi, sosyalizm mi?” sorgusundan “sistemi kim daha verimli ve becerikli yönetir?” sorusuna kaydırıldı, kapitalizm ve sosyalizm gibi kavramlar çöpe atıldı. Böylece siyasetsizleştirme (depolitizasyon) süreci başladı, hatta iş öyle cıvıdı ki siyaset her türlü kirli ve karanlık işin alenen döndüğü bir hiper dönme dolap haline geldi. İşin garibi insanlar da artık buna alıştı ve yadırgamaz oldu: “benim memurum işini bilir” söylemi “benim siyasetçim işine bilir” e dönüştü.

XX. yüzyılın siyasal kavramları (komünizm, sosyal demokrasi, kapitalizm) sanayi devriminin belirgin sınıflarına — emekçiler ile kapitalistler — dayanıyordu. Komünist marksist-leninist geleneksel sol partiler güçlerini sendikalardan, işçi sınıfından ve sosyo-ekonomik açıdan ezilen kitlelerden alıyordu. Söylemler genelde kamulaştırma, gelir adaleti, çalışanların hakları ve üretim araçları üzerine kuruluydu.

    2000’lerle birlikte hizmet sektörünün, yani, sağlık, eğitim, turizm, finansın büyümesi, internet ve dijitalleşmenin başlaması, yapay zeka ve robotların devreye girmesi klasik sınıf anlayışını eritti. İki sınıf oluştu: Yönetenler, (küresel elitler, lobiler, oligarklar, aktörler, ultra-kapitalistler) ve yönetilenler (emekçiler, işçiler, memurlar, emekliler, sıradan insanlar, kitleler). Siyasal çatışma artık zengin-fakir veya işçi-patron arasında yaşanmıyor: Küreselleşme yanlıları ile buna karşı çıkanlar, açıkçası, Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatanlar ile bu dayatmaya karşı çıkanlar arasında yaşanıyor ve çoktan başlamış durumda.

    Temel ekonomik sistem, adı mümkün olduğu kadar anılmayan kapitalizm oldu. Çünkü eğer bu kavram telaffuz edilirse ister istemez insanın aklına, başta sosyalizm olmak üzere, diğer ekonomik modeller gelebilir. Bu da haliyle dünya düzeni için hiç de hoş olmaz. Temel düzen kapitalizm olup da üzerinde konsensüs/uzlaşı sağlanınca, partiler arasındaki farklar da doktriner olmaktan çıkıp oportünist tercihlere, seçmeni kafa kola almaya, medyatik propagandaya ve şova dönüştü.

    XX. yüzyılda yeşiller, küreselciler, çevrecilik, göç politikaları, kimlik siyaseti ve sağlıklı yaşam tartışmaları ön plana çıktı. Bu yeni aşama ve bunun alt sosyo-ekonomik katmanları klasik siyasal doktrinlere tam oturmadığından siyaset bilimciler ve medya kestirmeden gidip işin kolayına kaçtı: “aşırı sağ”, “aşırı sol” veya “popülist” gibi kavramlara sığındı. Sistem içi kalanlar merkez, sistemin biraz dışına çıkan sağ veya sol, sisteme aykırı olan aşırı sağ veya aşırı sol diye etiketlenmeye başladı.

      Özetle, sosyal bilimciler ve dünya siyaseti 2000’lerden sonra derinleşen bu karmaşık toplumsal dönüşümü kavrayacak özgün, kuramsal ve kapsayıcı yeni kavramlar üretmek yerine, mevcut genel kavramlara “merkez” ve “aşırı” ön eklerini getirerek son derece kestirme bir çözüme gitti. Daha doğrusu böyle kestirme bir çözüme gitmeleri için itildiler. Oysa bu kavramların devlet anlayışları, mülkiyet ilişkilerine ve insana bakışları birbirinden çok farklı.

      “Popülizm” (halkçılık) kavramı bu cıvıklığa en iyi örnektir. Bir siyasetçinin halkın isteklerini merkeze koyması mı, demagoji yapması mı, yoksa kurumsal mekanizmaları baypas etmesi mi popülizm ? Hepsi için aynı sözcük kullanılıyor. Sonuç olarak devasa bir kavram kargaşası oluşuyor. Bu tesadüfen olmadı, isteyerek ve bilerek yapıldı.

      Yeni sosyal dinamikleri derinlemesine analiz edecek özgün kavramlar üretmek yerine işin kolayına kaçıp her şeyi “merkez” ve “aşırı” eksenine tıkıştırmak, siyasetin dilini sığlaştırdı, ideolojik körlüğe yol açtı. Seçmen, merkez sağa da oy verse, merkez sola da oy verse aynı iktisadi ve sosyal politikalar uygulandığının farkına varmak üzere ya da vardı Sığlaşan bu dil, halkın sorunları çözmek bir yana, halkı iyice sersemleten bir algıya dönüştü. Siyaset dilini sınıfsal bağlamından koparıp biçimsel bir eksene oturtmak, sınıfsal gerçeklerin üstünü örttü. Üstü örtülen bu sınıfsal dip dalgası da geleneksel siyasetin tüm haritasını ve seçmen tabanlarını ters yüz etti.

      Bu bağlamda, “aşırı sağ” veya “aşırı sol” gibi içi boş kavramlar sadece o siyasal görüşün mevcut “müesses nizam” a ne kadar uzak ya da yakın durduğunun bir göstergesi oldu. Böyle yapılarak farklılıklar ortadan kaldırılıyor ve hepsi tek bir bohçaya dolduruluyor. Nazi Almanyası veya Mussolini İtalyasında olduğu gibi hukuk, adalet ve yargı iktidarların denetiminde olunca kimin eli kimin cebinde, kim hırlı, kim hırsız belli değil.

      Neden böyle oldu ?

      Geçmiş yüzyılın korku verici kavramları olarak damgalan emperyalizm, komünizm, faşizm gibi sözcükler 20. yüzyılın savaş, yıkım, sömürgeci ve otoriter rejimlerin belleğini taşır. Büyük olasılıkla düşünce kuruluşları (think-tanks) şöyle düşündü:

      “Bu öcümsü kavramları devre dışı bırakalım ki geçmiş tarih belleklerden silinsin, geçmiş tarihle bir bağlantı kurulmasın. Zira eğer bağ kurulursa, yeni aktörler ve yeni söylemlerle sahnelenen oyunun aslında eskisinin bir re-make’i olduğunu millet fark edebilir, o zaman biz işimize bakamayız, malı götüremeyiz, oyun bozulabilir, düzenin ve düzeneğin temelleri sarsılır.” (1)

      Öyle ki, örneğin Trump’ın “Make America Great Again” söyleminin Hitler’in “Über Alles Deutschland” söyleminin yeni bir versiyonu olduğunu kimse fark etmesin veya Kanada, Grönland, Panama ve hatta Meksika’yı ilhak etmekten şaka yollu olarak söz etmesinin de aslında Nazi Almanyasının kendisine “yaşam alanı” sağlamak bahanesiyle Avusturya, Polonya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmesiyle bir bağlantı kurmasın.

      Günümüz insanı büyük insancıl vaatlerden ziyade mevcut statüsünü ve refahını koruma eğilimindedir. Seçmende korku yaratmak istemeyen siyasetçiler radikal ideolojik kavramlardan kaçınır; rakiplerini etkisizleştirmek için onlara “aşırı” etiketini yapıştırır. Bugün göç karşıtı bir muhafazakar, iklim krizini reddeden bir liberal, küreselleşmeye karşı çıkan bir ulusalcı veya faşist söylem kullanan bir politikacı aynı “aşırı sağ” sepetine atılabiliyor, ya da mangalda kül bırakmayan bir sosyalist karşıt görüşlü bir partiye şak diye transfer oluyor. Ahlak, etik, onur, şeref, haysiyet, sağlam karakter, dürüstlük hepsi çöpe. “Veritas et probitas, super omnia” gibi söylemler artık sadece komedi filmlerine malzeme oluyor.

      Bu tepetaklak oluşun literatürdeki en ironik özeti şudur: 20. yüzyılın başında sol, “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” diyerek küresel/enternasyonalist bir hat savunuyor, sağ ise ulusal sınırları korumaya çalışıyordu. Bugüne geldiğimizde ise; klasik sol anlayış sınıfsız bir dünyayı savunurken, işçi sınıfı “fabrikalarımız kapanmasın, sınırlarımız korunsun” diyerek yerelci/milli çizgiye çekildi. Siyasi pusula 180 derece tersine döndü.

      Siyaset bilimcilerin ve medyanın bu devasa altüst oluşu görmezden gelmesi ilkesel ve omurgalı bir siyasal duruşun yerini kamuoyu araştırmalarına, anketlere ve anlık algı yönetimlerine göre biçim alan, renkten renge giren bir bukalemun siyaseti aldı. İnsanlar her seçim akşamı haritanın neden renkten renge büründüğüne şaşırıp duruyor ! Çünkü postmodernizmin o ünlü “değişmeyen bir hakikat, tek bir büyük anlatı ve net sınırlar yoktur” gibi dejenere söylemleri siyasete aynen böyle yansıdı.

      (1) Düşünce kuruluşu veya kamu politikası enstitüsü, sosyal politika, siyasal strateji, ekonomi, askeriye, teknoloji, kültür gibi konularla ilgili araştırma ve görüş bildiren bir örgüttür. Çoğu hükümet dışıdır, ancak hükümet, partiler, işletmeler veya ordu ile işbirliği halinde çalışan yarı özerk örgütler de vardır.

      Yanlışlık mı, tezgah mı ?

      1990’lı yıllarda Birleşik Krallık Lordlar Kamarası üyesi Baron Anthony Giddens ve Başbakan Tony Blair’in başını çektiği kapitalizm ve sosyalizmi uzlaştırmayı amaçlayan “Üçüncü Yol” görüşü otaya çıktı. Bu görüş merkezci, devlet odaklı, melez ve oportünist bir siyasal akımdır. Kapitalist serbest piyasa ekonomisini ve girişimciliği desteklerken, sosyal adalet ve fırsat eşitliği gibi sol değerleri de benimsediğini iddia eder.

      Merkez solun bu görüşe balıklama atlayıp neo-liberal iktisat politikalarını benimsemesi, solu ekonomi politikte sağa yaklaştırdı. Alanı daralan sol, yeni odak noktaları olan iklim krizi, azınlık hakları, sığınmacılar, mülteciler, LGBTQ hakları, küresel entegrasyon ve kimlik siyasetini ana gündemi yaptı.

      Eskiden bir siyasetçinin veya partinin kırmızı çizgileri, doktrini ve değiştirilemez ilkeleri vardı. Şimdi ise sabahları “merkez sol” görünümlü bir söylem kurup, öğleden sonra “sosyal adaletçi”, akşamüstü ise “yeşil/çevreci” renge bürünmek ve hepsini tek bir potada “merkez” diye satmak mümkün hale geldi. Zira “merkez” kavramı seçmen psikolojisinde denge, rasyonellik, aşırı uçlardan uzak durma ve güvenlik duygusu çağrıştırır. Kendini “merkez” olarak tanımlayan bir parti, seçmene “ben düzeni bozmayacağım, öngörülebilir ve güvenliyim” mesajı verir.

      Trajik olan şu ki, seçmen sürekli renkten renge bürünen ilkesiz bukalemunları gördükçe partilere ve hükümete olan güvenini tamamen kaybediyor ve büyük bir öfke duyuyor. Bu durumda seçmen, renk değiştirmeyi yadsıyan —veya en azından rengini en sert tondan ortaya koyan— o “aşırı” denen yapılara yönelebiliyor. Yani dönme dolapta aymazca şamata yapan bukalemunlar, uyum sağladıklarını ve herkesi kucakladıklarını zannederken aslında kendi iplerini tepetaklak çekmiş oluyorlar.

      Bataklığın yol açtığı sorunlara odaklanmak ve onları teker teker çözmeye çalışmak, sivrisinekleri tek tek yakalamaya benzer. Sivrisinekler yakalansa bile, larvalardan yenileri çıkar ve malarya salgını devam eder. O halde, öncelikle yapılması gereken bataklığı kurutmaktır. Bataklık kurutulmadan, debelenmenin ve tepişmenin bir faydası yoktur: Zira bataklığın yol açtığı yeni sorunlara yeni sorunlar eklemleniyor ve adeta önlenemeyen bir kısır döngü salgını artarak sürüyor.

      Hastayı iyileştirmek için ilaç veriliyor, ama virüs mütasyon geçiriyor. Asıl hedef virüsü veya bataklığı tamamen yok etmektir. Küresel siyasette asıl sorunsalın parçacıkları ön plana çıkartılarak bu parçacıkların oluşmasına yol açan asıl sorun gözden kaçırılıyor. Asıl sorun küresel çetenin insanlığa dayattığı bu dünya düzenidir. Küresel çete derken WEF, WHO, WTO, Bilderbeg, Population Council gibi oluşumları kontrol edenleri kastediyorum.

      Bu düzen ve düzenek imha edilmeden insanlığın sorunlarına çözüm bulmaya olanak yoktur. Zira bu düzen sorunlara çözüm bulmak için değil, sorunlara yeni sorunlar eklemek üzere dizayn edilmiştir. Sorunların doğmasına yol açan şu anki mevcut dünya düzenidir. Yeni Dünya Düzeni diye insanlığa dayatılan bu anti-hümanist baskı rejiminin tamamen imhası insanlık ve barış için yeni bir kurtuluş olacaktır. Uyanış, düşmanlaştırılan ülkelerin ordularının verilen emirlere uymayı reddedip asıl düşmanın emri verenler olduğunu fark emesi ve karşı atağa geçmesiyle olacak belki de.

      Posted in

      Leave a Reply

      Your email address will not be published. Required fields are marked *