Erdağ Duru

Özgür Düşünce

Tenten ve Pikarolar

Hergé’nin 1976 yılında yayımladığı son albümü “Tenten ve Pikarolar” (Tintin et les Picaros), BD kültüründeki belki de en etkin jeopolitik hicivlerden biridir. Hergé, dünya siyasetini çok iyi analiz eden ve yorumlayan bir gözlemci. Dünyanın gidişatını önceden görüyor ve seziyor: Sezgisel ve analitik bir kafa yapısına sahip. O aslında çocuklar için yazmıyor: Çocuklar işin kamuflajı. Büyüklere ve tüm dünyaya sesleniyor: “İşte siz busunuz ! ”

Tenten ve Pikarolar, ideolojiler, sloganlar, politikacılar değişse bile düzenin varlıklı ve elit kesimden yana olduğunu ve halkın yazgısının asla değişemeyeceğini kanıtlayan bir manifesto gibidir. Hergé burada, faşist diktatör general Tapioca ile onun rakibi komünist general Alcazar arasındaki çatışmayı ana tema olarak ele alıyor.

Gazeteci Tenten ve Kaptan Haddock bu maceraya büyük ideallerle, dünyayı kurtarmak ya da devrim yapmak için atılmazlar, amaçları arkadaşlarını kurtarmaktır. Ama aslında işin içinde büyük bir komplo vardır.

San Theodoros’un faşist diktatörü General Tapioca’nın danışmanı Albay Esponja, Tenten ve arkadaşlarının eski bir düşmanıdır. Onlardan intikam almak amacıyla bir komplo düzenler ve buna bir kılıf uydurur: Uluslararası kamuoyunda kültür ve sanat dostu, meşru bir devlet imajı çizmek gerekçesiyle Tenten ve Haddock’un arkadaşı ünlü opera sanatçısı soprano Bianca Castafiore’yi San Theodoros’a davet etmeye Generali ikna eder. Tapioca danışmanının böyle bir komplo kurduğundan habersizdir.

Bir Gestapo subayını andıran Albay Esponja sahte belgeler düzenleyerek dünya çapında “Milano Bülbülü” olarak ünlenen soprano Castafiore, yardımcısı Irma, piyanisti Wagner ve koruma polisleri Dupont ile Dupond’u meşru rejimi devirmek amacıyla komplo kurmak ve casusluk suçlamasıyla tutuklatmayı başarır. Castafiore, durumu anlamaz bile, hatta çok komik bulur; olan biteni opera dramı gibi yaşar, hapse düşmesini bile şovunun bir parçası gibi görür, San Theodoros’taki diktatörlükten bihaber, apolitik, egosantrik ve narsist bir opera sanatçısıdır.

General Tapioca, TV haberlerinde Moulinsart’daki tozlu şatolarında gizlenen Tenten, Haddock ve Profesör Turnusol’un General Alcazar’ın eski arkadaşları olduğunu bildiğini ve komplonun belgelerinin şatoda düzenlendiğini açıklar. Tapioca ve Haddock arasında geçen karşılıklı açıklamalardan sonra General Tapioca kendilerini savunmak üzere onları San Theodoros’a davet eder.


Tapioca’nın davetinin açık bir tuzak olduğunu Tenten sezinler ama dostlarını kurtarmak için yine de gider. San Theodoros’a vardıklarında kendilerini Albay Esponja’nın kişisel intikam tuzağının ortasında bulurlar. Tek seçenekleri dağa çıkıp ormanda gizlenen arkadaşları General Alcazar’ın Pikarolarına sığınmak ve istemeden de devrimi desteklemek olur. Bu arada Castafiore ve polisler yargılanır ve idama mahkum edilir.

Küresel Sermaye

Albümdeki trajik ironi, General Alcazar ile Kübalı devrimciler gibi giyinen gerillaların devrimci söylemlerine rağmen arkalarındaki finansal gücün Amerikan sermayesini temsil eden “International Banana Company” olmasıdır. Üstelik şirketin yetkilisi Amerikalı Peggy, General Alcazar’ın karısı ve perde arkasındaki akıl hocasıdır. Alcazar’ın “palomita mia” dediği Peggy eli maşalı, puro içen, erkeksi kadınlardandır, ormanda kaldıkları barakada temizlik ve bulaşık yıkama işlerini Alcazar’a yaptırır.

Hergé burada “United Fruit Company” “Chiquita Muz” gibi uluslararası dev kartellerin Latin Amerika ve üçüncü dünya ülkelerinde sözde demokrasi ve özgürlük vaat eden Muz Cumhuriyetlerine göndermede bulunur. Dün olduğu gibi bugün de küresel politikadaki idealist ve sol söylemler, demokrasi ve özgürlük getirme vaatleri, artık tamamen finans kapital ve lobilerin kontrolundadır. Halkın oylarıyla en yüksek oyu alan bir muhalefet partisi bile bir de bakıyoruz ki iktidarın güdümüne girmiş ve muhalif milletvekilleri iktidardaki partiye transfer ediliyor. Böyle bir düzende ideolojiler yem, halk av, lobiler ve şirketler avcı, güvenlik güçleri av köpekleri konumunda oluyor.

Günümüzde Afrika’dan Latin Amerika’ya ve Ortadoğu’ya kadar birçok bölgedeki rejim değişikliklerinde; lityum, nadir toprak elementleri, yer altı kaynakları veya petrol gibi enerji havzalarını kontrol etmek isteyen dev küresel konsorsiyumların perde arkasındaki aymazca faaliyetlerini açıkça gözlemliyoruz. Bu aslında demokrasilerin ve halk iradesinin sadece bir hayal ve ütopya olduğunu gösteriyor. Varlıklı sınıf azınlık bile olsa her zaman ve sürekli iktidarda. Demokrasi ve seçimler aslında büyük bir kandırmaca ve göz boyama.

Devrim

Albümdeki liderler ve rejimler simgesel ve tarihsel çağrışımlara yol açar: General Tapioca Mussolini İtalyasını andıran baskıcı bir diktatörlük kurmuştur. Castro’yu andıran General Alcazar ise Amerikan finansmanı ve 40-50 kadar gerillasıyla ormanda gizlenmekte ve Tapioca’yı devrim yaparak devirmeyi düşlemektedir.

Batılı ülkeler afyon ve uyuştucu madde kullanımını yasalarla meşru hale getirip Çin halkını yıllarca nasıl uyuşturduysa, Tapioca’nın faşist rejimi de paraşütle bedava viski kolileri atarak gerillaları pasifize etmeye çalışır. Her iki militer de hem dış güçlerin piyonu, hem de kendi kişisel tutkularının esiridir.
Soğuk Savaş döneminde belirginleşen ama günümüzün dünya düzeninde daha da karmaşıklaşan Vekalet Savaşları (Proxy Wars) tam olarak budur. Yerel aktörler milisler, terör örgütleri vb, kendilerini devrimci, milli ve manevi değerlerin koruyucusu veya meşru rejim olarak pazarlarken aslında ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin nüfuz mücadelelerinin şamar oğlanı haline gelirler


Öykünün sonunda devrim gerçekleşmiştir. Tapioca’nın kurmay heyeti ve askerleri anında saf değiştirip Alcazar’cı olurlar ! Sokakta devriye gezen bıyıklı ve Nazi miğferli polislerin yerini, sakallı ve Castro kasketli gerillalar alır. Kentteki tabelalar değişmiş “Viva Tapioca” afişlerin yerine bu kez “Viva Alcazar” afişleri asılmıştır. Tapioca başkentin adını Tapiocapolis yapar, Alcazar da devrimi yapınca ilk işi kentin adını Alcazaropolis olarak değiştirmek olur.

Ancak gecekondu bölgelerinde yaşayan halk için değişen bir şey yoktur, aynı yoksulluğu çekmeye devam ederler. San Theodoros’taki gecekondu mahallesinde devriye gezen gerillaların üniforması dışında hiçbir şeyin değişmediğini gösteren son kare, albümü doğrudan günümüz jeopolitiğinin merkezine oturtur. Yasalar ve güvenlik güçleri varlıklı sınıfı korumak, yoksul sınıfı sindirmek için kullanılır.


2010’lardaki “Arap Baharı” diye yutturulan ve İbrahim Anlaşmalarıyla Arap ülkelerinin çoğunu emperyalist-siyonist hegemonya altına alan demokratik (!) girişimler, Afrika’daki askeri darbeler, Latin Amerika’daki sağ-sol çatışmalarına kadar pek çok halk hareketi incelendiğinde paralel bir tablo görünür. Radikal değişim vaat eden liderler iktidara gelince kendilerini iktidar yapan güçlere hizmet eder, kurumsal yapıyı değiştirmek yerine daha da otoriterleşip ülkelerini küresel sermayenin açık pazarı haline getiriler. Milli ve manevi değerler ve din elden gidiyor bahanesiyle tutuklamalar artar, medya ve basına sansür gelir, sloganlar, aktörler, kuklalar değişir, ama kuklacılar değişmez, halkın sosyo-ekonomik gerçekliği yerinde sayar.

Apolitik olmak veya olmamak

Albümde Tenten ve arkadaşlarının San Theodoros’a gidişi, medya üzerinden yürütülen bir dezenformasyon ve rehine krizidir. Tapioca, iktidarını meşrulaştırmak için televizyonu ve haber ajanslarını manipüle eder. Devrim ise dev bir geleneksel karnavalın düzenlendiği haftaya denk getirilerek eşzamanlı olarak gerçekleştirilir.

Gerçi Karl Marx “din halkın afyonudur” (la religion c’est l’opium du peuple) demiştir ama, 21.yüzyılda algoritmalarla algı yönetimi, dijital dezenformasyon ve medyanın gücünün siyasal meşruiyet sağlamadaki rolü, siyasetin bir şova dönüşmesi, halkın asayiş sorunları, sansasyonel haber bombardımanı veya benzeri gündemlerle sersemletilmesi, buna ilaveten milyonlarca dolara transfer edilen futbolcuların maçlarını televizyonlardan ağzı açık ayran budalası gibi izleyen halkın, bu uğurda tartışması, yorumlar yapması, kavga etmesi ve alkışlaması günümüz dezenformasyon çağının en güçlü yeni “opium” larından biridir.

Hergé, dürüst siyaset, dürüst ticaret ve politik idealizm diye bir olgunun olmadığını açıkça gösterir. Güç odakları, çokuluslu şirketler, küresel lobiler salt kendi çıkarlarını düşünür, halk ise sadece gerektiğinde göz kırpmadan feda edilecek oyunun figüranları ve dekorudur.

1976’da çizilen bu tablo, ideolojilerden arınmış görünen ama çıkar çatışmaları, dinsel ve mesihsel hezeyanlarla dolu 21. yüzyılın ırkçılık ve leş gibi nefret kokan dünyasını son derece gerçekçi bir şekilde özetler. Dikkat edersek, komünizm, sosyalizm, faşizm, liberalizm, sosyal demokrasi, kapitalizm, marksizm, maoizm gibi siyasal bilimlere özgü kavramlar artık pek kullanılmıyor. Onların yerine “merkez, merkez sağ, merkez sol, aşırı sağ, aşırı sol” gibi içi boş, basit ve her yöne çekilebilen post-modern kavramlar ite kaka monte edildi. Zira her halükarda siyasal bilimlere özgü bu tür doktrinleri veya kavramları telaffuz etmek bile sakıncalı ve tehlikeli siyasal çağrışımlar yaratabilir, yeni kuşaklar bu tür kavramları merak edebilir, araştırabilir, inceleyebilir, tartışabilir, bu da siyasal bilinci uyandırabilir veya tetikleyebilir.

Oysa küresel çetenin ve lobilerin en istemediği ve en çekindiği şeylerden biri budur. Onların istediği halkın, kitlelerin ve özellikle yeni kuşakların mümkün olduğu kadar apolitik bir konumda, sürekli dumura uğramış, grogi (groggy) bir halde kalmasıdır. Çünkü siyaset dışı kalan, siyasal olaylara ilgi duymayan, herhangi bir siyasal görüşü merak edip de araştırmayan veya sempatizanı olmayan insanlar çok daha kolay güdülebilir ve yönlendirilir. Apolitik biri siyasal tartışmalardan uzak durur, hatta korkar, duymak, bilmek istemez, seçimlerde oy kullanmayabilir, hiçbir parti, siyasal görüş, hatta felsefi bakışa bile sahip olmadan kendi “korunaklı” dünyasında hüdayınabit gibi yaşar.

İşte bu nedenlerden dolayı küresel çetenin, siyasal aktörlerin ve ağzı kalabalık şımarık ultra kapitalistlerin, sanki altın ve gümüş kadar değerliymiş gibi, büyük tantana ve gümbürtüyle, büyük kibirle TVlerden yaptıkları beyanlara, onların medya tarafından pazarlanan ve parlatılan söylemlerine, vaatlerine asla kanmayın. Zira onlar insanlığın kirli lekeleri, yüz karaları hem kendilerini, hem de haşarat, sırtlan ve çakal sürülerini besleyen serseri çobanlar, rüzgar tarafından sürüklenen ölüm yağdıran kara bulutlar, katil doğmuş ölü ceninler, kendi ayıplarını ve sapıklıklarını ortaya saçan, pislikleriyle iftihar eden sefih canavarlardır.

Onları Hergé’nin mihenk taşına vurduğunuz zaman o isimleri büyük beyefendilerin ve arsız hanımefendilerin, o koca ağızlardan salyalar saçarak söyledikleri sözlerin ve vaatlerin aslında teneke kadar bile değeri olmadığını göreceksiniz.

O nedenle, eğer apolitik veya hüdayınabit olmak istemiyorsak, güdülmek istemiyorsak, dünyanın haline bakıp olan biteni Hergé’nin gözünden yeniden değerlendirmekte sayısız fayda var. Bu bağlamda “Tenten ve Pikarolar” günümüz jeopolitiğini analiz etmekte saklı bir mihenk taşı ve gizli bir tarihsel hazine gibi duruyor. Bu hazinenin kapağını açınca her şey Pandora’nın kutusundakiler gibi uçup gidebilir, ama bakıyorum ve işte: kutunun dibinde umuttan başka şeyler de var. Haydi Hergé’nin bu hazinesine bir bakalım !

Posted in

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *