Erdağ Duru

Özgür Düşünce

 

**********************************************************************************************

İÇİNDEKİLER SAYFA

SUNU………………………………………………………………………………………………………………………………………….. 1

ÖNSÖZ………………………………………………………………………………………………………………………………………..2

GİRİŞ…………………………………………………………………………………………………………………………………………….5

I. AKADEMİSYENLERİN DİRENİŞİ………………………………………………………………………………………….7

II. MUHALİF GAZETECİLER VE BTSELEM’İN DİRENİŞİ…………………………………………………12

III. SİYASAL HEREM………………………………………………………………………………………………………………..15

IV. İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE BÜYÜK TEHDİT: “YADAN TASARISI”………………………………16

SON SÖZ……………………………………………………………………………………………………………………………………19

V. EKLER…………………………………………………………………………………………………………………………………….21

1. APARTHEID YASASI NEDİR ? ………………………………………………………………………………………….21

2. JÜDAİZASYON NEDİR ?…………………………………………………………………………………………………..22

3. DÜNYA KUPASINDA APARTHEID GÖLGESİ………………………………………………………………25

****************************************************************************

SUNU

Evrenin en değerli varlığı olan İnsanı, İnsanlık ve Hümanizmi savunanlara selam olsun !

İnsan haklarını, düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü savunanlara selam olsun !

Apartheid, faşist ve şeriatçı rejimlere, ırkçılık, beyaz ve etnik üstüncülük ile yabancı düşmanlığına direnen aydınlara, emekçilere, yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere, bilim insanlarına, sanatçılara, şairlere, müzisyenlere, sporculara, yaşlılara, gençlere ve çocuklara selam olsun !

Küresel satanist çete tarafından İnsanlığa dayatılan Yeni Dünya Düzeninin karanlığına ve Apartheid dayatmalara boyun eğmeyenlere, karanlıkta ışık arayanlara ve bu çeteyi yenecek olanlara selam olsun !

Julius & Ethel Rosenberg, Edward J. Snowden, Julian P. Assange gibi yeryüzü kahramanlarına selam olsun !

Selam olsun sırtında dünyayı taşıyanlara ve gelecek güzel günlere inananlara!

Yüreğinde insan ve yeryüzü sevgisi taşıyan herkese selam olsun!

Bu durum belgesini onlara ithaf ediyorum.

Her şeye rağmen insanlığın bir gün uyanacağı umut ve dileğiyle ve

en sevdiklerim tarafından taşlanmayı ve dışlanmayı göze alarak

yoluma devam ediyorum.

E. Duru

********************************************************************************

Teşekkür

Bu çalışmaya katkı sağlayan görüş ve uyarılarının yanı sıra beni Yeşayahu Leibowitz ve Ariane Bilheran’ın kitaplarıyla tanıştıran Galatasaray Lisesinden arkadaşım Bora Akad’a teşekkür etmeyi onur sayarım.

********************************************************************************

ÖNSÖZ

Apartheid ırk ayrımını kurumsallaştıran ve etnik ırkçılığı yasalarla meşru hale getiren siyasal bir sistemdir. Nazi Almanyasında 1933-1939 döneminde vatandaşlığı kan bağına bağlayan ve Alman ırkını diğerlerinden üstün gören rejim devlet eliyle yapılmış ve yasalarla yürürlüğe girmiş mutlak bir dışlama ve ön-apartheid modelidir. Bu bağlamda Nazi Almanyasındaki 1935 Nürnberg Yasaları dünya tarihindeki ilk apartheid yasalarından biridir.

Hukukçular ve tarihçiler Apartheid ve kurumsallaşmış ırkçılık ve etnik ayrımcılığın kökenini araştırırken ABD’deki “Jim Crow Yasaları” (1870-1965) ile sömürgeci imparatorlukların kolonilerindeki jingoist uygulamalara dikkat çekerler. Hatta Nazi hukukçularının Nürnberg Yasalarını hazırlarken, Amerika’daki siyahları mülksüzleştiren ve ayrıştıran bu yasalardan esinlendikleri belgelenmiştir. 1

Nazilerden sonra Güney Afrika Cumhuriyeti “Apartheid” (ayrılık) terimini açıkça kullanarak 1948’de bu rejimi resmi bir devlet politikası haline getirir. Nazi Almanyasının Güney Afrika’ya ilham veren en radikal “proto-apartheid” (erken apartheid) modeli olduğu açıktır. Her iki rejimde de ırkçılık bir sokak önyargısı değil, anayasal bir zorunluluktur.

Nürnberg Yasaları Almanları en üstün ırk ilan ederek toplumu “Alman kanından olanlar” ve “olmayan aşağı ırklar” (Yahudiler, Romanlar, Siyahlar, vs) diye ikiye bölerken, Güney Afrika yasaları ise insanları Beyazlar, Siyahlar, Renkliler ve Asyalılar olarak dört resmi sınıfa ayırdı.

Her iki rejim de aşağıladıkları etnik gruplarla evlilikleri ve cinsel ilişkileri yasaklayarak (Nazilerde Rassenschande – Irksal Kirlenme; Güney Afrika’da Immorality Act – Ahlaksızlık Eylemi) güya “ırkın saflığını” korumaya çalıştı.

Yahudilerin belirli parklara girmesi, belirli meslekleri yapması, Alman okullarına gitmesi yasaklandı. Bu, Güney Afrika’daki “Petty Apartheid” (Küçük Apartheid) denilen otobüslerin, park ve sokaklardaki bankların, plajların ayrılması uygulamasının birebir aynısıydı.

Nazi rejiminin ilk dönemi tam bir apartheid uygulamasıdır. Ancak rejim daha sonra apartheid sınırlarını aşarak insanlık tarihinin gördüğü en büyük soykırıma dönüşmüştür. Bu nedenle Nazizm, potansiyel apartheid virüsünün mütasyona uğramış ve en ölümcül hale gelmiş biçimidir diyebiliriz. Gerçi Nazi Almanyası 1945, Güney Afrika’daki apartheid rejimi de 1994 yılında tamamen yıkıldı. Ancak Nazi ve Apartheid ruhunun hala dünyada egemen olduğu gözlemlemekteyiz.

Akıl almaz bir şekilde 2018 yılında İsrail meclisinden geçen ırkçı ve apartheid ögeler içeren “Yahudi Milli-Devlet Yasası” uluslararası hukukta ve İsrail’in kendi içinde tam bir şok etkisi yaratmış, çok büyük tepkiler ve kırılmalara yol açmıştır.

9/11 den itibaren Avrupa’daki sağ yükselişle ortaya çıkan “European / Non-European” ayrımıyla koşut olarak aşırı sağın iktidar olmaya başlaması ve üstüne üstlük en son 2026 Dünya Kupası daha başlamadan ABD’ye girişte yaşanan skandal boyutlarına varan bazı ülke futbolcularına yönelik ırkçı vize ve giriş engelleri “American / Non-American” ayırımını ve güçlü bir küresel apartheid tehdidin için için büyümekte olduğunu gösteriyor. “Shithole” diye aşağılan belirli ülkelerden gelen sporcuların, bilim insanlarının veya sivillerin toptan engellenmesi, apartheid uygulamasının insanları doğuştan gelen etnik-genetik bariyerlere hapsetmenin ve onları aşağılamanın modern bir dışa vurumudur.

ABD ve Avrupa’da gittikçe güçlenmekte olan bu potansiyel tehdidi şovenizm, dışlayıcı popülizm veya duvarlar ören milli-devlet modeli gibi beylik söylemlerle geçiştiremeyiz. Davos’ta toplanıp bir taraftan dünya devleti kurulsun, sınırlar kalksın diye tepişeceksin, ama diğer taraftan kamufle edilmeye çalışan Apartheid’a gidişe yeşil ışık yakacaksın. Yemezler birader !

Dünya egemenleri artık insanları sınırların içinde değil, sınırların dışında ve girişinde “EU- Passports / Non- EU Passports” diye dijital olarak ikiye ayırıyor; Amerikalı veya Avrupalı olmayanlar daha girişte aşağılanıyor. Batılı bir pasaporta sahip olanların dünyayı özgürce gezebildiği, ama diğer insanların en temel insani haklar (eğitim, spor, sığınma) için bile aşılmaz vize duvarlarına çarptığı bu duruma sosyologlar küresel Apartheid Pasaport uygulaması diyor. Görünen o ki sahte demokrasilerde, insan hakları birdenbire yıkılmıyor; yasalar esnetilerek, güvenlik bahane edilerek “ötekinin” hakları adım adım, yavaş yavaş elinden alınıyor. Önce vize engeli, sonra sınır dışı, sonra mala mülke çökme, el koyma, mülksüzleştirme sürüp gidiyor.

Dünya tam anlamıyla sınır içi apartheid rejimlerine dönmüyor; ancak küresel çapta görünmez bir Sanal veya Siber Apartheid inşa ediliyor. Liderler, kitleleri yönetmek için en eski ve en ucuz yönteme başvuruyorlar: “Biz ve Onlar” ayrımı.

Eğer uluslararası toplum, spor müsabakaları gibi evrensel alanlarda bile bu ayrımcı gidişata güçlü bir ses çıkarmazsa, insanlığın eşitlik, kardeşlik, özgürlük ilkeleri ile yüzyıllık evrensel insan hakları idealleri hep birlikte tarihin çöplüğüne atılacak, yerini maalesef güçlünün yaptırımlarına ve ayrıcalıklı pasaportun hukukuna bırakacaktır.

Bu yazı ve araştırmanın amacı apartheid karanlığına karşı dünya çapında kahramanca direnenlerin mücadelesini dile getirmek ve gittikçe güçlenmekte olan bu habis virüse karşı tüm insanlığı uyarmak ve aynı zamanda 2018 yılında beri İsrail’de hüküm süren apartheid rejimin baskılarına ve İsrail’in politikalarına karşı direnen muhalif seslerin mücadelesini ve uyarılarını kamuoyuna yansıtmaktır.

B. Akad & E. Duru

********************************************************************

GİRİŞ

Nazi Almanyası ve Güney Afrika Cumhuriyetindeki ırkçı-apartheid rejimlerin yıkılmasından sonra şu an dünyada hala apartheid bir rejimi ısrarla sürdürmeye çalışan bir ülke vardır: İsrail ! 2018 yılında mecliste kabul edilen Temel Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle İsrail Apartheid bir yapıya dönüşmüştür.

İsrail’deki Apartheid rejime karşı çıkan, işgali, hükümet politikaların, soykırımı ve askeri operasyonları eleştiren anti-siyonist entelektüeller, aydınlar, akademisyenler ve gazeteciler vardır. Fakat her nedense  bunlara ne Batı Medyasında ve ne de Türk medyasında   pek yer verilmez, hatta görmezden gelmeye çalışma gibi ortak bir eğilim de sezilir.

Özellikle Türk kamuoyunun İsrailli muhaliflere sempati duyması İsrail’deki iktidarın işine de gelmez.    Apartheid rejime karşı muhalif seslerin  varlığı İsrail’i yekpare bir siyonist yapı gibi göstermek isteyen Atlantik’in iki yakasındaki lobilerin işine de gelmez. Zira, o zaman İsrail’e az da olsa bir sempati duyulabilir, bu da antisemitizm ateşini düşürebilir,  ve işte o zaman  İsrail’in mağduru oynamak için kullandığı bu en önemli koz ya da bahanenin anlamı kalmaz, hatta ortadan kalkabilir.

Gerçek olan şu ki İsrail’deki muhalif ve anti-siyonist aydınlara karşı çok yönlü sosyal, ekonomik ve psikolojik baskılar uygulanmaktadır. Apartheid  iktidar muhalif  sesleri susturmak ve sindirmek için Nazilere özgü taktikler kullanır:   Sosyal ve ekonomik izolasyon, işten  atma,   maaş ve fonları kesmek,  faşist ve şeriatçı grupların fiziki veya dijital tacizleri, ölüm tehditleri ve adli soruşturmalar yoluyla ülkeyi terk etmeye zorlamak  gibi…    

Ancak, İsrail dışında,   Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde yaşayan anti-siyonist Yahudi aydın ve bilim insanlarına rejim pek karışamaz. Ama apartheid rejimin Batılı ülkelere ihraç edilmesi gibi bir takım formüller aranmakta ve İsrail’i eleştirmenin  ırkçı bir nefret suçu antisemitizm kapsamına alınması için özellikle 2019 yılından beri yoğun çabalar ve lobi faaliyetleri sürdürülmektedir.

Bu bağlamda Fransa prototip ülke seçilmiştir.  Fransa’da anti-siyonizmin antisemitizm gibi bir suç sayılması için bizzat Macron tarafından 2019 yılında   girişimlerde bulunulmuş ama yasal bir yaptırım sağlanamamıştır.  Yine de   Fransız  Milli Meclisi, 3 Aralık 2019’da anti-siyonizmi antisemitizm     sayan   Macron’un   tasarısını onaylamıştır. Bu lobiler için küçük de olsa apartheid lehine laik ve özgür Fransa’dan koparılmış zehirli bir ısırıktı.  

Gerçi onaylanan metin bir kanun ya da  cezai yaptırım içeren bağlayıcı bir “yasa” değil, salt siyasal bir “tavsiye kararı” idi.  Ancak, tavsiye kararı bile olsa böyle akıl ve mantık dışı zoraki bir tavsiye kararını lobilerin Fransa’ya nasıl kabul ettirdiği irdelenmesi gereken problematik bir konudur. Tavsiye kararı bile olsa bu zehirli ısırığın   ifade özgürlüğü ile özgür düşünceyi kısıtlayacağı açıktır. İsrail’in apartheid ve soykırım politikaları insanlık suçu sayılması gerekirken, tam tersi yapılarak bu politikalara yönelik eleştirilerin  suç sayılmasının ve mecliste kabul edilmesinin hangi hastalıklı  düşünceden kaynaklandığı üzerinde durulması gereken bir  sorundur: Kötülük, vahşet, ırkçılık, etnik ayrımcılık ve soykırım yapma özgürlüğü sanki koruma altına alınıyor !

Bu utanç verici canice tavsiye kararı  hem Fransa, hem de  dünya çapında çok sert tepkilere ve   yoğun eleştirilere neden oldu. Ama Apartheid İsrail’e dokunulmazlık kazandırmak isteyen lobiler   asla geri adım atmadı.  Düşündüler, taşındılar ve  son olarak,   antisemitizmin mütasyon benzeri bir başkalaşım geçirerek   yeni bir antisemitizmin  türediği iddiasıyla   yeni  bir   tasarıyı   gündeme taşıdılar !  Bu yeni antisemitizm (!) hakkındaki yasa tasarısı 16 Nisan 2026’da    görüşülecekti   ama    reddedileceğinden korkan Macron tasarıyı   meclis gündeminden apar topar çekti,  ama benzer bir    tasarının yeniden meclise   gelmesi bekleniyor.

Eğer Fransa meclisi yeni icat edilecek yasalarla   Apartheid  İsrail’i eleştirmeyi   antisemitizm kapsamına alan bu tasarıyı onaylarsa, o zaman İsrail’i  soykırım nedeniyle bile eleştirmek suç sayılacak, para ve hapis cezası da olmak üzere çeşitli cezalar  uygulanacak; akabinde    bu yasanın     tüm Avrupa Birliği ülkelerine ve belki de daha sonra  tüm   BM üyelerine dayatılacağını böylece kapsama alanının     genişletileceğini varsayabiliriz.

Abarttığımı sanmıyorum. Zira bu gidişatın ya da apartheid virüsünün Dünya Kupasına da sıçradığı ve bulaştığı kanısındayım. 2026 FIFA Dünya Kupası için geri sayım sürerken, futbol coşkusundan çok buram buram apartheid, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kokan skandallar gündeme damga vurmaya başladı. Özellikle ABD’nin birçok ülkenin milli takım oyuncularına ve görevlilerine yönelik skandal boyutlarına ulaşan keyfi vize engelleri, uzun sorgular, sıkı güvenlik önlemleri, sınır dışı etme ve giriş yasakları koyması dünya kamuoyu ve futbol severler arasında büyük tepkilere yol açtı.

Tüm bu olan biten skandal ve rezillikler zaten temeli ırkçılığa ve Beyaz Üstüncülüğe (White Supremacy) dayanan ABD’nin hızla Apartheid bir rejime doğru kaydığının göstergesidir. Dünya ülkeleri Apartheid’a karşı ciddi önlemler ve yaptırımlar almadıkları takdirde bu trendinin bir salgın gibi başta Fransa ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupa ülkelerine yayılacağını öngörebiliriz. “Yadan tasarısı” olarak bilinen yeni antisemitizm iddiası taşıyan yasa tasarısına ve Dünya Kupasındaki sorunsala ayrıca bu durum belgesinin 4.cü Bölümünde ve Ekler-3 bölümlerinde ayrıntılı olarak değiniyorum. (Bknz: IV. Bölüm İfade ÖzgürlüğüneBüyük  Tehdit: “Yadan Tasarısı”; EKLER 3– 2026 Dünya Kupasında ApartheidGölgesi)

İmdi konumuza tekrar dönersek,   İsrail’de  medya ve  üniversitelerden kovulan muhalifler için   artık güvenli bir çalışma  ortamı  bulmak, hatta varolmak, hayatta kalabilmek ve yaşamak giderek zorlaştığından, yurt dışına kaçışlarda belirgin bir artış  gözlemleniyor. Muhalif aydınların biyografilerine, eserlerine wikipedia gibi angaje kanallarda pek rastlanmaz, hele Türkçe metin olarak neredeyse hiç yoktur.   Bunları adını, eserlerini   Türkiye’de duyan da pek yoktur, hiçbir Türk aydınının da İsrailli aydınların  dramıyla ilgileneceğini sanmıyorum. Onların dramı zaten kendilerine yeter.

 I. BÖLÜM-  AKADEMİSYENLERİN DİRENİŞİ

1) Tarihçi Prof. İlan Pappé “Filistin’de Etnik Temizlik” (2006) kitabını yazdıktan sonra Hayfa Üniversitesi tarafından dışlanmış, istifaya zorlanmış, Eğitim Bakanı tarafından açıkça hedef gösterilmiş, sayısız ölüm tehditleri aldıktan sonra can güvenliği için 2007 yılında İngiltere’ye kaçmak, sürgüne gitmek zorunda kalmıştır. Halen görevini Exeter üniversitesinde sürdürmektedir.


2024 yılında yayımladığı “siyonizmi Pazarlamak: Atlantik’in İki Yakasında Siyonist Lobicilik” (Lobbying for Zionism on Both Sides of the Atlantic)  adlı kült eseri siyonist lobilerin  ABD ve İngiltere’deki  faaliyet ve propagandalarını mercek altına alır; lobilerin Amerikan-İngiliz ortak Ortadoğu politikalarını nasıl yönlendirdiğini anlatır. Pappe, Batılı devletlerin İsrail’in Filistinlilere yönelik etnik temizlik ve soykırım politikalarına desteğini  ve sessizliğini sorgular.  Türkçeye çevrilen başlıca eserleri şunlardır:

Filistin’de Etnik Temizlik (The Ethnic Cleansing of Palestine) – İletişim Yayınları / Phoenix;   İsrail Hakkında On Mit (Ten Myths About Israel) – Nika Yayınevi;     Yeryüzünün En Büyük Hapishanesi: İşgal Altındaki Toprakların Tarihi (The Biggest Prison on Earth) – Ketebe Yayınları; Atlantik’in İki Yakasında Siyonist Lobicilik – Ketebe Yayınları.

 2) Prof. Neve Gordon  üniversitede  siyaset bilimi profesörü iken, İsrail’e karşı uluslararası boykot (BDS) hareketini destekleyen yazıları nedeniyle  çok büyük bir linç ve siyasal baskıların   hedefi oldu. Üniversite   ve   hükümet   tarafından    suçlandıktan ve ölüm tehditleri aldıktan  sonra İngiltere’ye kaçtı. Şu anda Londra Queen Mary Üniversitesinde görev yapmaktadır.   İngiliz antropolog Nicola Perugini ile 2015 yılında yazdığı ve   başyapıtı olan “The Human Right to Dominate” (Tahakküm Etmenin İnsan Hakkı)   paradoksal yeni bir olguya dikkat çeker: Artık “insan hakları” kavramının mağdurlar veya kurbanlar için değil ezen, baskı yapan, saldıran veya tahakküm eden taraf için kullanıldığını   söyler.

İsrail/Filistin örneğinden yola çıkan  Gordon   insan haklarının artık evrensel ve apolitik olmadığını, kimin elindeyse onun  çıkarına hizmet eden esnek bir  silaha dönüştüğünü savunur. Ekonomik ve askeri bakımdan güçlü olanlar   söylemlerini manipüle ederek kendi tahakkümlerini ahlaki ve hukuki bir zemine oturturlar. Örneğin,   Yahudi yerleşimcilerin işgal ettikleri Filistinlilere ait evlerden arazilerden yasal yoldan tahliye edilmesini “etnik temizlik” veya “insan hakları ihlali” olarak  gösterip mağduru oynamaları gibi !  Kitap  insan haklarının ve terminolojisinin   güçlü olanlar tarafından mazlumları ezmek, sömürgeciliği ve apartheid rejimi meşrulaştırmak için nasıl bir silaha dönüştürüldüğü, bunun ideolojik ve hukuki olarak insan hakları kavramlarıyla nasıl perdelendiğini gözler önüne  seren eşsiz bir kült  eserdir. Gordon’un  tek bir kitabı bile   Türkçeye çevrilmedi.

3) 1946 doğumlu sosyalist tarihçi Prof. Şlomo Sand (İsrail / Fransa): Tel Aviv Üniversitesinde ders vermiş, ömrünün önemli kısmını Fransa’da geçirmiş ve siyonizmin tarihsel tezlerini tamamen çürüten “Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi?” ve “İsrail Toprağı Nasıl İcat Edildi?” kitaplarını yazmıştır. Eserleri  Türkçede (Doğan Kitap) vardır. Son olarak “Ben Neden Yahudi Olmaktan Vazgeçtim” kitabını yazmıştır. Fransa bağlantısından dolayı olsa gerek hükümet bu tarihçiyi susturmak için fazla uğraşmamıştır.

Sand, İsrail’i, yeni yasalar ve Temel Yasa ile bir “etno-demokrasi” ve “apartheid” rejimine dönüştüğü için sert bir şekilde eleştirir. Yahudilere anti-demokratik ayrıcalıklar verildiğine tanıklık eder, İsrail’in bir apartheid Yahudi Devleti olarak kalmakta ısrar etmesinin, ülkedeki Arap azınlığı ve diğer Yahudi olmayan milletleri sonsuza dek “ikinci sınıf vatandaş” konumuna hapsettiğini belirtir. İsrail’in tüm vatandaşlarının (Arap, Hristiyan,Yahudi, Rus vb.) eşit haklara sahip olduğu bir devlet olması gerektiğini savunur.

Yahudiliğin biyolojik veya genetik bir süreklilik olduğu fikrini şiddetle reddeder; bu dinin modern dünyada “tanrısal seçilmişlik” miti üzerinden kabileci-aşiretçi (tribalism) bir yapıya dönüştüğü saptamasında bulunur. Seküler (laik) bir Yahudinin, dine inanmadığı halde hala Yahudi kimliğini korumasını, evrensel hümanist değerlerle çelişen bir “etnik üstüncülük” çabası olarak görür. Zira çağdaş Yahudilerin çoğu antik İbranilerin torunları değil, tarih boyunca din değiştirmiş çeşitli etnik toplulukların torunlarıdır. Dolayısıyla İbrahim’e kadar giden kan ve soy bağına dayalı bir bağlantı kurmak rasyonel değildir der.

Sand Yahudilikteki etnosantrizme ve seçilmişlik kibrine karşı derin bir tiksinti ve bıkkınlık duyar; dine inanmayan, sinagoga gitmeyen ama yine de kendisini genetik veya tarihsel olarak başkalarından üstün ya da seçilmiş görenlerden iğrenir: Bu üstüncülük ve ayrıcalık duygusunun apartheid ile meşrulaştırdığını gördükçe o kimliği üzerinde taşımayı bir suç ortaklığı gibi duyumsar ve yetti artık diyerek suç ortaklığından istifa eder.

Sand “bu kimlik kurgusu neden insanların acı çekmesine neden oluyor?” sorusuyla ilgilenir. Öfkesi, adaletsizliğedir; bir parçası olduğu aile sofrasını terk eden birinin öfkesini taşır. Yahudilik artık sadece bir inanç sistemi değil; askeri kontrol noktaları, vatandaşlık yasaları, mülkiyet hakları ve bitmek bilmeyen bir savaşın “gerekçesi” haline getirilmiş bir kimlik olur.

Sand Tevrat mitlerini “Büyük Sürgün”ü tarihsel belgelerle çürütüp, kimliği “soyut bir kutsallıktan” çıkarıp “somut bir siyasal vatandaşlığa” indirger. Onun bir diğer öfke odağı da kendi meslektaşlarıdır. Tarihsel gerçekleri bilmelerine rağmen, milli çıkar veya toplumsal huzur adına sessiz kalan akademisyenlere karşı büyük bir tepki duyar: “bu sofra kanlı ve ben bu sofrada oturduğum sürece bu kana ortağım” diyerek Yahudi olmayı reddeder. Kitabın sonunda artık kendisini “Yahudi” olarak değil, sadece “İsrailli” olarak tanımladığını ilan eder, kimliğin bir “kader” değil, bir “seçim” ve etik duruş olması gerektiğini vurgular.


4) Prof Avi Şlaym Pappé gibi İsrail’in resmi tarihi sorgulayan, eleştiren “Yeni Tarihçiler”  akımının öncülerinden tarihçi Şlaym da tehditler nedeniyle ülkeden kaçmış, akademik çalışmalarını ve yaşamını uzun yıllardır İngiltere Oxford Üniversitesinde sürdürmektedir.


5) Prof Raz Segal Holokost ve soykırım uzmanı  tarihçi   Segal, Gazze’deki durumu     “kitlesel bir soykırım vakası” olarak  tanımlayan bir makale yazdıktan sonra    medyada   hedef gösterilir, ölüm tehditleri alınca ABD’ye kaçarak kariyerini Stockton Üniversitesinde sürdürmek zorunda kalır. Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yok.

6) Prof Omer Bartov Tarihçi Bartov, İsrail ordusunun operasyonlarını ve hükümetin   apartheid  ve şeriatçı   söylemlerini eleştirdiğinden kaçmak zorunda kalıp akademik hayatına uzun süredir ABD’de Brown Üniversitesinde devam etmektedir.   Bartov’un Türkçeye çevrilmiş tek  bir kitabı bulunmuyor.

 
7) Prof. Pierre Stambul  Türkiye’de adı bile bilinmeyen Paris 1950 doğumlu Fransız tarihçi Stambul Fransa’daki muhalif Yahudi hareketinin en aktif isimlerinden biridir. “Barış İçin İsrail Karşıtı Yahudi Birliği” üyesi ve eski sözcüsüdür. Ailesi Holokost’tan sağ kurtulmuş, kendisi ise siyonizmi bir sömürgecilik biçimi olarak tanımlayan komünist gelenekten gelmektedir. Önemli Yapıtları: “Le Sionisme en question” (Sorgulanan siyonizm), “Du projet sioniste au génocide” (Siyonist Projeden Soykırıma), “Contre l’antisémitisme et pour les droits du peuple palestinien” (Antisemitizme Karşı ve Filistin Halkının Hakları İçin). Stambul’un Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yoktur.

8) Dr. Rony Brauman  Fransa’nın en etkili Yahudi entelektüellerinden biridir.   Sınır Tanımayan Doktorlar örgütünün eski başkanı  tıp doktoru ve akademisyen Brauman, İsrail’in “kendini savunma hakkı”  bahanesiyle yürüttüğü askeri operasyonları ve insani hukuk ihlallerini televizyonlarda ve kitaplarında en cesurca eleştiren isimlerdendir. “La discorde: Israël-Palestine, les juifs, la France” (Anlaşmazlık: İsrail-Filistin, Yahudiler, Fransa)  ve “Manifeste pour les Palestiniens” (Filistinliler İçin Manifesto) gibi önemli yapıtları vardır. Türkçeye çevrilen kitabı yoktur.

9) Michel Warschawski   1950 Strasbourg doğumlu anti-siyonist bir aktivist olup 16 yaşında Kudüs’e göç etmiş    ve İsrail’in militarist yapısına karşı radikal bir muhalefet örgütlemiştir.  İsrail ordusunda askerlik yapmayı reddettiği için hapis yatmıştır. “Programmer le désastre: La politique israélienne à l’œuvre” (Felaketi Programlamak: İş Başındaki İsrail Siyaseti) kitabıyla ünlenmiştir.

Warschawski’nin “⁠İsrail Toplumunun Krizi: Açık Bir Mezara Doğru” (À tombeau ouvert: la crise de la société israélienne) kitabı siyonizmin İsrail toplumunu nasıl bir krize sürüklediğini analiz eder; işgal ve şiddet politikalarının İsrail’i “açık bir mezara” doğru sürüklediğini belirtir. Yazar işgalin sadece kurbanları (Filistinliler) değil, işgalcileri (İsrailliler) de psikolojik ve toplumsal olarak çürüttüğünü savunur; siyonist ideolojinin militarizme ve demokrasi krizine yol açtığını ileri sürer. Bu kitabı Agora yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

10) Kimya ve nörofizyoloji profesörü  Yeşayahu Leibowitz (1903 – 1994) efsanevi bir figürdür. İsrailli   dindar bir Yahudi ve  siyonist olmasına rağmen İsrail’i   hiç çekinmeden tepeden tırnağa eleştirir.   İsrail devleti  ile siyonizmin Jüdaizmden   daha kutsal bir hale  dönüştüğünü göstermiş,   işgal edilen Filistin topraklarındaki İsrail askerlerini  “Yahudi-Naziler” (Jüdeo-Naziler) olarak suçlamış, işgalin hem mağdurlar, hem de zalimler üzerindeki    insanlık dışı etkisi konusunda uyarılarda bulunmuştur.    

Yahudi-Naziler  sözü İsrail’de tam bir şok etkisi yaratmış yaşamı boyunca iktidarla arasındaki gerginlik sürmüştür. Leibowitz Apartheid rejimi görmedi, fakat Yahudi-Naziler söylemi ile İsrail’in nasıl korkunç bir metamorfoz sürecine girmiş olduğu sezinledi, kehanet gibi bu gidişatı öngörmüş oldu.

Eğer apartheid rejimi görseydi tepkisi çok daha ağır olur, büyük olasılıkla sürgüne gitmek ya da kaçmak zorunda kalırdı. Belki de Prof. Şlomo Sand gibi İsrail’in apartheid politikalarından ve Yahudi üstüncülerden tiksinerek “Ben Neden Yahudi Olmaktan Vazgeçtim” diyerek bir kitap da yazabilirdi.

 Leibowitz, 90 yaşındayken 1993 yılında “Yaşam Boyu Başarı” dalında İsrail’in en yüksek sivil onuru olan İsrail Ödülü’ne layık görülür.   Doğal olarak ödülü kabul eder; ancak bu   duyulurduyulmazortalık karışır. Dönemin Başbakanı Yitzhak Rabin, Leibowitz’in hükümet, ordu ve işgal politikaları hakkındaki sert eleştirileri nedeniyle   törene katılmayacağını ve töreni boykot edeceğini açıklar.  

İsrail kabinesi de toplanarak ödül verilmesine karşı çıkar.     Askeri  yetkililer Leibowitz’in İsrail’in  ordusunun yöntemlerini Hamas’ın yöntemlerine benzettiği ve işgal  edilen Filistin topraklarında görev yapmayı reddeden askerlere destek verdiğini tekrar gündeme taşırlar.


Toplumsal protestolar da başlayınca ödülün iptal edilmesi için konu sonunda Yüksek Mahkemeye kadar  taşınır.  Leibowitz tansiyonu düşürmek için sakin bir şekilde ödülü almaktan vazgeçtiğini açıklar..   Tevrat’ta anlatılan peygamber ve prens  İşaya gibi hiç taviz vermeden sergilediği duruş ve    ağır ithamları   nedeniyle “Gazap Peygamberi” olarak anılmıştır. 2

1967 savaşının  ardından İsrail toplumunda ve dini çevrelerde yaşanan  “maşiyahçı/kutsal zafer” cinnet  hezeyanlarına   Leibowitz karşı çıkmış, işgalin İsrail’i milliyetçi-militarist bir canavara dönüştüreceğini, dinin ise devletin fahişesi olacağını ima eden kehanet gibi     uyarılarda bulunmuştur. 1968 tarihli  ünlü makalesinde birebir şunları yazar:

“Başka bir halkı tahakküm altında tutan bir devlet, kaçınılmaz olarak bir gizli servis  devletine dönüşmek zorundadır. Bu durum eğitim, konuşma özgürlüğü ve demokratik kurumlar üzerinde feci bir etki yaratacaktır. Ortaya çıkan milliyetçilik kaçınılmaz olarak militarist bir canavarlığa evrilecektir.”

Radikal bir seküler olan Leibowitz, din ve  siyasetin ayrılmasından yanaydı.    “Judaism, Human Values, and the Jewish State” (Yahudilik, İnsani Değerler ve Yahudi Devleti) kitabında      Jüdaizm (Yahudilik) devlet otoritesinin ve milliyetçi çıkarların emrine girdiği an,     ilahi değerini kaybeder ve egemen siyasal gücü meşrulaştıran devletin bir hizmetçisi, kendi deyimiyle “devletin fahişesi” haline gelir saptamasında bulunur.  

Vefatından kısa bir süre önce 1994 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda işkenceyi Yüksek Mahkeme kararıyla yasal  hale getiren İsrail’in kötü bir vicdanı olan “Yahudi-Nazi” (Judéo-Nazi) bir devlet olduğunu tekrar vurgular. (La Mauvaise Conscience d’Israel/İsrail’in Kötü Vicdanı, s: 122-123, Y. Leibowitz & J. Algazy, Le Monde-Editions, Paris, Janvier, 1994). Türkçeye çevrilen tek bir kitabı yoktur.

II. BÖLÜM – MUHALİF GAZETECİLERİN VE BTSELEM’İN DİRENİŞİ

19 Temmuz 2018 yılında 55 ret oyuna karşı 62 evet oyuyla Temel Yasa mecliste kabul edilip Apartheid rejim yasalaştıktan sonra Netanyahu’nun yargıyı zayıflatma girişimleri ve ardından gelen savaş süreci, Haaretz yönetimini “ülkenin demokratik ve ahlaki olarak tamamen çöktüğü” saptamasında bulunmasına yol açar; sert eleştiriler sadece askeri operasyonlara değil, İsraillilerin kolektif ahlakına ve devletin yapısına da yönelir. Geçmişte işgal, baskı veya orantısız güç gibi terimleri tercih eden gazete İsrail’in —ABD, İngiltere ve AB’nin desteğiyle— gittikçe saldırganlaşması üzerine 2024ten itibaren insansızlaştırma, etnik temizlik ve soykırım söylemlerini daha büyük bir cesaret ve özveriyle makalelere, başyazılara ve kurumsal kimliğine taşır.

6. Israel Frey Ultra-Ortodoks şeriatçı bir arka plandan gelen sol eğilimli bağımsız gazetecidir, Filistinlilerin haklarını savunan, hükümetin politikalarını eleştiren yazıları ve duaları nedeniyle faşist ve şeriatçı grupların açık hedefi haline gelir. Evi basılır, linç girişimlerine uğrar ve canını kurtarmak için uzun süre gizlenmek zorunda kalır.

7. BTselem –Hagay Elad İsrail insan hakları sivil örgütü BTselem’in direktörüdür. Birleşmiş Milletlerde İsrail’in Apartheid bir devlet olduğunu söyledikten sonra hükümet tarafından hain ilan edilir ve yoğun tehditlerle karşılaşır. 12 ocak 2021 tarihinde örgüt İsrail’in Apartheid bir yönetim olduğunu kanıtlayan bir durum belgesi yayınlar. “Bu bir Apartheid Rejimidir: İsrail Akdeniz ile Şeria Nehri arasında Yahudi Üstüncülük (Jewish Supremacy) Düzenini Teşvik Ediyor ve Sürdürüyor” başlıklı durum belgesinde İsrail’in kontrol ettiği tüm topraklarda Apartheid rejimi nasıl yürürlüğe koyduğu ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.

BTselem İsrail’in Filistinliler üzerindeki üstünlüğünü ve kontrolünü pekiştirmek için geliştirdiği yeni politik uygulamaları ve yeni yasaları kanıt olarak göstererek İsrail’in Apartheid bir rejim olduğu sonucuna ulaşıyor; İsrail’in Yeşil Hat sınırları içinde bir demokrasi olarak algılanmasını reddediyor. 3 Durum belgesinin özetini aşağıda veriyorum.

İsrail’in Yahudi üstüncülük ve Apartheid düzenini uygulamak için kullandığı yöntem bölgedeki toprakları coğrafi, demografik ve siyasal olarak yeniden tasarlama, dizayn etme tezgahıdır. İsrail’in bir tarafında demokrasi diğer tarafında anti-demokratik baskı ve işgal vardır. Bu durum görmezden geliniyor. Batı Şeria’ya yerleştirilen yüz binlerce Yahudi yerleşimcinin varlığı, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın ilhakı görmezden geliniyor. Tüm bölgede yaşamın kontrolu, nüfus kayıtlarını belirleme, arazi tahsisi, seçmen listeleri, seyahat etme hakkı tamamen hükümeti denetimimdedir. İsrail Apartheid rejimi dört koldan sürdürür:

1) Toprak – İsrail tüm bölgeyi yahudileştirmek için çalışır (Israel works to Judaize the entire area); 1948’den bu yana Yeşil Hat içindeki toprakların %90’ından fazlasını ele geçirmiş ve özellikle Batı Şeria’da salt Yahudiler için 280 yerleşke (yeni yerleşim yerleri) inşa etmiştir.

2) Vatandaşlık – Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan Yahudiler, çocukları, torunları ve eşleriyle birlikte İsrail vatandaşlığına hak kazanır. Buna karşılık Filistinliler İsrail kontrolündeki bölgelere göç edemezler, İsraillilerle evlenseler bile vatandaşlık alamazlar.

3) Seyahat özgürlüğü – İsrail vatandaşları ülkeye serbestçe girip çıkabilir, ancak teba konumunda olan Filistinliler kendilerine ayrılan alanlarda bile seyahat etmek ve yurt dışına çıkmak için izin almak zorundadır.

4) Siyasal katılım – İsrail’deki Filistinli teba oy kullanabilir ve aday olabilir, ancak bu çeşitli yasal bahanelerle zora sokulur; neticede 5 milyon Filistinli siyasete katılamaz, ifade ve dernek kurma özgürlükleri engellenir.

2018 yılında mecliste onaylanan ve yürürlüğe giren “Yahudilerin Milli Devleti İsrail’in Temel Yasası” adlı yasa ile Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasındaki ayırım meşrulaşmıştır. Böylece arazi yönetimi, konut, vatandaşlık, dil ve kültürde kurumsal ayrımcılığa izin verilmiş ve Apartheid bir devlet politikası olarak tescil edilmiştir. Özellikle tam da Covid-19 salgınına denk getirilen bu ırkçı yasa böylece dünya kamuoyunun gözünden kaçırılmak istenmiştir.


İsrail, özellikle 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırısından bu yana, Gazze Şeridindeki Filistin halkını yok etmek amacıyla koordineli ve kasıtlı bir şekilde soykırım uygulamaktadır. İsrailli karar alıcıların kamuoyuna yaptığı açıklamalar ve uluslararası toplumun soykırıma duyarsızlığı göz önüne alındığında, Gazze’deki soykırımın İsrail’in kontrolü altındaki diğer bölgelere, özellikle Batı Şeria’ya kadar genişletilmesi yönünde ciddi kuşkular ve riskler vardır. BTselem, İsrail ve uluslararası kamuoyunu İsrail’in Filistin halkına karşı işlediği soykırıma derhal son vermek için uluslararası hukuk kapsamında mevcut tüm araçları kullanmaya çağırıyor.

1656 yılında Amsterdam Yahudi şeriat mahkemesinin Spinoza’ya verdiği herem (aforoz) kararı, aslında tam bugün İsrail’in 21.ci yüzyıldaki halinin izdüşümüdür. “Felsefenin Prensi” olarak dünya çapında ünlenen Spinoza, statükoyu ve Jüdaizmdeki yerleşik dogmaları rasyonel bir şekilde eleştirdiği ve Tevrat’taki metinlerin tanrısal olmadığını kanıtladığı için “en ağır lanetlerle” Yahudilikten ve cemaatten kovulmuştur.

Bugün İsrail’de, muhalif yazarlara ve akademisyenlere hukuksal ya da dinsel olarak resmi bir “herem” cezası verilmesi yasal olarak mümkün değil. Ancak dinsel olmasa da toplumsal, ekonomik ve siyasal bir herem mekanizmasının uzun süredir devrede olduğunu gözlemliyoruz. Örneğin, Gideon Levy, Israel Frey, Amira Hass gibi bir çok muhalif aydın sokakta yürürken hakaretlere uğruyor, restoranlara alınmıyor veya hain ilan edilerek sosyal hayatın dışına itiliyorlar.

İsrail üniversitelerinde hükümeti ya da orduyu eleştiren akademisyenlerin dersleri iptal ediliyor, kürsüleri ellerinden alınıyor , maaşları ve fonları kesiliyor. Tıpkı Spinoza’nın cemaatle her türlü ekonomik ve sosyal bağının koparılması gibi, bu insanların da yaşam alanları daraltılıyor. Bu, modern bir herem ya da aforozdur.

Yani Spinoza’nın dönemindeki o ağır dinsel “gündüz lanetli olsun, gece lanetli olsun, yatarken ve kalkarken lanetli olsun” gibi Musa şeriatı ve İbrani aşiretlerine özgü lanetler bugün yerini sosyal medya linçlerine, fiziki saldırılara, ölüm tehditlerine ve kurumsal dışlamalara bırakmış durumda. İsimler ve çağlar değişiyor ama yerleşik dogmaları ve egemen kötü güçleri sorgulayan, irdeleyen özgür düşünce ve rasyonel akla gösterilen gerici tepki ne yazık ki hep aynı kalıyor.

III. BÖLÜM SİYASAL HEREM SÜRÜYOR
İsrail’deki Apartheid yönetimin muhalif aydınlara karşı uyguladığı yıldırma ve sindirme taktikleri şunlardır:
Sosyal ve ekonomik izolasyon, işten çıkarılma, üniversitelerde fonların kesilmesi, faşist ve şeriatçı grupların fiziksel saldırıları, dijital tacizleri, ölüm tehditleri ve adli soruşturmalar yoluyla muhalif aydınların ülkeyi terk etmeye zorlanması. Otorepresyon olarak tanımlanan bu uygulama ile bir korku iklimi yaratılmakta ve Apartheid rejim hedef aldığı kişiyi doğrudan tehdit etmek yerine onun yakın çevresini tehdit ederek, tutuklayarak veya cezalandırarak dolaylı bir korku üretir. Birey, “sıra bana geliyor” psikolojisiyle kendi kendini sansürlemeye, sürgüne (self-exile) ve ülkeyi terk etmeye mahkum eder.
Özellikle ana akım medya ve üniversitelerden kovulanlar için İsrail’de güvenli bir çalışma ortamı bulmak ve yaşamak giderek zorlaştığından, yurt dışına kaçışlarda belirgin bir artış gözlemlenmektedir.


1656 yılında Amsterdam Yahudi şeriat mahkemesinin Spinoza’ya verdiği herem (aforoz) kararı, aslında tam bugün İsrail’in 21.ci yüzyıldaki halinin izdüşümüdür. “Felsefenin Prensi” olarak dünya çapında ünlenen Spinoza, statükoyu ve Jüdaizmdeki yerleşik dogmaları rasyonel bir şekilde eleştirdiği ve Tevrat’taki metinlerin tanrısal olmadığını kanıtladığı için “en ağır lanetlerle” Yahudilikten ve cemaatten kovulmuştur.


Bugün İsrail’de, muhalif yazarlara ve akademisyenlere hukuksal ya da dinsel olarak resmi bir “herem” cezası verilmesi yasal olarak mümkün değil. Ancak dinsel olmasa da toplumsal, ekonomik ve siyasal bir herem mekanizmasının uzun süredir devrede olduğunu gözlemliyoruz. Örneğin, Gideon Levy, Israel Frey, Amira Hass gibi bir çok muhalif aydın sokakta yürürken hakaretlere uğruyor, restoranlara alınmıyor veya hain ilan edilerek sosyal hayatın dışına itiliyorlar.
İsrail üniversitelerinde hükümeti ya da orduyu eleştiren akademisyenlerin dersleri iptal ediliyor, kürsüleri ellerinden alınıyor , maaşları ve fonları kesiliyor. Tıpkı Spinoza’nın cemaatle her türlü ekonomik ve sosyal bağının koparılması gibi, bu insanların da yaşam alanları daraltılıyor. Bu, modern bir herem ya da aforozdur.
Yani Spinoza’nın dönemindeki o ağır dinsel “gündüz lanetli olsun, gece lanetli olsun, yatarken ve kalkarken lanetli olsun” gibi Musa şeriatı ve İbrani aşiretlerine özgü lanetler bugün yerini sosyal medya linçlerine, fiziki saldırılara, ölüm tehditlerine ve kurumsal dışlamalara bırakmış durumda. İsimler ve çağlar değişiyor ama yerleşik dogmaları ve egemen kötü güçleri sorgulayan, irdeleyen özgür düşünce ve rasyonel akla gösterilen gerici tepki ne yazık ki hep aynı kalıyor.

IV. BÖLÜM – İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNEBÜYÜK TEHDİT: “YADAN TASARISI”

İsrail’den kaçmak zorunda kalan tarihçi Prof. İlan Pappé’nin de dikkat çektiği gibi Atlantik’in iki yakasındaki lobilerin İsrail’e karşı yapılan siyasal eleştirileri ve suçlamaları önlemek, dünyanın çeşitli ülkelerindeki anti-siyonist muhalif akademisyenleri, bilim insanları susturmak amacıyla yasal yolları zorlamak veya Nazilerin yaptığı gibi yeni kanunlar icat ederek bunları yasalaştırma çabası içinde olduğunu görüyoruz. Oysa gerçek antisemitler, yani Yahudi karşıtları, bu siyonist lobiler ve şu an İsrail’de iktidar olan zihniyettir. Zira bunları yaptıkça antisemitizmi beslemiş oluyorlar.

Öte yandan, semitik etnik grup ve dil ailesindeki milletler Araplar, İbraniler (Yahudiler), Süryaniler, Habeşler (Etiyopyalılar), vs olarak kabul edilir. O nedenle “antisemitizm” dendiğinde bu halkların da işin içine girmesi gerekir. Yani, “antisemitizm” kavramı sadece Yahudi karşıtlığı olarak değil, Arap, Süryani, Habeş karşıtlığı için de kullanılmalıdır. Ya da antisemitizm yerine “Yahudi karşıtlığı” (Anti-Jewish) demek daha mantıklı olacaktır.

Bu bağlamda “Yadan Tasarısı” adıyla bilinen “Antisemitizmin Yeni Biçimleriyle Mücadele Kanunu” Macron’un Rönesans partisinden milletvekili Caroline Yadan tarafından 19 Kasım 2024’te meclise sunulan bir yasa teklifidir. Tasarı “yeni antisemitizm” iddiasına dayanıyor.

Bu iddiaya göre yeni antisemitizm, ırkçı bir nefret değil, siyasal bir nefrettir. İsrail’i eleştirmek, suçlamak, varlığını, meşruiyetini sorgulamak Yahudilerden  oluşan bir toplumu eleştirmektir, bu da bir nefret suçu olan antisemitizm yani Yahudi düşmanlığıdır. O nedenle bu kapsama giren ifadeler ve söylemler de antisemitizm sayılmalıdır.

Böylesine gülünç ve büyük bir mantık hatasından yola çıkan tasarıda İsrail ve siyonizmin eleştirisini antisemitizm kapsamına alma, eşitleme ve alaşımlama (amalgame) çabası açıkça görülüyor. Her şeyden önce İsrail salt Yahudilerden oluşan homojen bir nüfus yapısına sahip değildir; nüfusun % 20 si Filistinli ve çeşitli milletlerden  Müslüman ve Hristiyanlardan oluşmaktadır.

Aslında tasarıyla yapılmak istenen ırkçı bir siyasal görüş olan siyonizmi ve İsrail’i eleştirmeyi antisemitizm kapsamına alarak Apartheid İsrail’e dokunulmazlık kazandırmaktır. Fakat tasarı ifade özgürlüğünü kısıtlıyor, hukuki belirsizlik yaratıyor ve asıl sorunları, yani gerçek nefret suçlarını, ırkçılık, Apartheid ve etnik üstüncülüğü çözmeden yeni kutuplaşmaların doğmasına yol açıyor. Ama illa ve ısrarla isteniyor ki İsrail’i eleştirmek antisemitizm kapsamına girsin ve yasal suç sayılsın. Peki neden ? Bu ısrar, bu telaş, bu acele, bu panik atak neden ?

Zira Yeni Dünya Düzenini insanlığa dayatmaya çalışan küresel satanist çete tamamen şirazeden çıkmış, gözü dönmüş bir durumda çırpınıyor; dünyada yükselen uyanışa, halkların özgürlük arayışına, emperyalist-siyonist ittifaka gösterilen tepki ve eleştirilere karşı artık ne yapacağını şaşırmış durumda. Geri adım atmamak için dünya çapında gösterilen tepkileri zorla ve yeni yasalar icat ederek engellemek, İsrail’e dokunulmazlık kazandırmak, protesto ve eleştirileri antisemitizm torbasına doldurarak basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırmayı planlıyor.

Avrupa’da aşırı sağın gittikçe güçlenmesi, gidişat ve işaretler gösteriyor ki bu yasa tasarısı kabul edilirse Avrupa Birliği Fransa’yı prototip model ülke olarak ele alıp tüm birliği kapsayacak bir düzenlemeye gidebilir. Bu durumda İsrail’in savaş ve soykırım suçlarını inceleyen Uluslararası Ceza Mahkemesi de lağvedilip yargıçları ve savcıları tutuklanıp hapse atılırsa hiç şaşırmayın. Emperyalist-siyonist ittifakın hayal ettiği dünya sanırım bu olsa gerek. Naziler Yahudisiz bir dünya hayal ediyordu, bunlar da Goyimsiz (Goyim: Yahudi olmayanlar, diğer milletler, kafirler) bir dünya hayal ediyor. Arada bir fark yok.

Yadan Tasarısı 16 Nisan 2026’da görüşülecekti ama reddedileceğinden korkan Macron tasarıyı meclis gündeminden apar topar çekti. Ancak, elverişli bir ortam oluştuğunda tekrar gündeme gelecektir.

Bu bağlamda benim hipotezim şu: Nasıl ki 7 Ekim 2023teki meydana gelen Hamas saldırısı Gazze’ye operasyon düzenlemenin gerekçesi olarak kullanıldıysa, bu kez Fransa veya herhangi bir ülkede tezgahlanacak benzeri bir oyunla yaratılacak kaos ve kargaşa ortamında yeni bir tasarının meclise getirilerek kabul edilmesi ve yasalaşması pekala mümkündür. Yeri gelmişken 7 Ekim saldırısının perde arkasına bakmakta fayda vardır:

7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırı hakkında önceden hiçbir bilgi olmadığı iddiası New York Times ve Haaretz’in açıkladığı belgeler ve askeri yetkililerinin itiraflarıyla geçerliğini yitirmiştir. Bu açıklamalara istinaden İsrail’in elinde bilgi olduğu, ama bu bilginin değerlendirilmesinde başarısızlık yaşandığı; bilindiği ve beklendiği halde güvenlik ve istihbarat zafiyeti nedeniyle saldırının engellenemediği iddia edildi.

İyi de bu iddia da hiç inandırıcı değil ki. Yani bu istihbaratçılar bu kadar zayıf ve umursamaz mı ? Sonra, “bilindiği ve beklendiği halde” önlem almamak da ne demek oluyor ? Hırsızın gece yarısı eve geleceğini biliyorsunuz, hatta bekliyorsunuz, ama engelleyeceğiniz yerde kulağınızın üstüne yatıp fosur fosur uyuyorsunuz. Olacak iş mi bu ?

Hamas’ın Mossad tarafından eski Filistin devlet Başkanı sosyalist Yaser Arafat’ı zayıflatmak için kurulmuş olan bir örgüt olduğunun ayırdına varırsak, bu işte bir danışıklı dövüş olması yüksek bir olasılık olarak karşımıza çıkar. Demek istediğim şu:

Bu olayda bir güvenlik ve istihbarat zafiyeti olsa bile, ben bunu kasıtlı, bilerek yapılan bir zafiyet olarak görüyorum. Hamas saldırısını İsrail devleti ve istihbarat servisleri önceden bal gibi biliyordu. Ama aptalı oynadılar. Zira bunu daha sonra Gazze’ye yönelik topyekun bir imha operasyonunu başlatmak ve iç siyasette konsolidasyon sağlamak amacıyla haklı ve meşru bir gerekçe olarak kullanmayı planlıyorlardı ve nitekim aynen öyle oldu. Gazze yerle bir edildi ve İsrail kamuoyu da operasyonu destekledi.

Tıpkı Pearl Harbour ve 9/11 gibi. Pearl Harbour baskını da ABD üst yönetimince önceden biliniyordu. Ama saldırının yapılmasına göz yumdular. Zira ABD daha sonra bunun karşılığını Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombaları atmanın gerekçesi olarak kullanacak ve sonuçta Japonya kayıtsız şartsız teslim olacaktı. Aynı şekilde 9/11 terör saldırıları da ABD Başkanı Bush dahil CIA tarafından biliniyordu ve Ortadoğu bölgesine topyekun bir askeri harekat başlatmak, bölgeye yerleşmek, petrole çökmek, Irak ve Suriye’yi imha etmek ve iç siyasette konsolidasyon sağlamak amacıyla 9/11 saldırısına izin verdiler.

SON SÖZ

Önsözde belirtildiği gibi dünya egemenleri, daha doğrusu “Yeni Dünya Düzeni” dayatmasıyla her şeyi resetleyip (Great Reset Projesi) dünyayı yeniden dizayn etmeyi planlayan küresel satanist çetenin mimarları ve aktörleri artık insanları sınırların içinde değil, sınırların dışında ve girişinde “EU- Passports / Non- EU Passports” uygulamasıyla dijital olarak ikiye ayırıyor. Batılı bir pasaporta sahip olanların dünyayı özgürce gezebildiği, ama diğerlerinin aşılmaz vize duvarlarına çarptığı bu uygulamaya sosyologlar “Küresel Apartheid Pasaportu” diyor. Sanki küresel ölçekte görünmez bir Sanal-Siber Apartheid adım adım, alıştıra alıştıra inşa ediliyor.

İsrail’i ele geçiren ve gittikçe güçlenen bu Apartheid tümörünün metastaz yaparak ABD ve Avrupa ülkelerine sıçraması yüksek bir olasılıktır. Zira aşırı sağ ve yabancı düşmanlığının güçlü olduğu bu ülkelerdeki toplumsal yapılar Apartheid’a dönüşmek üzere uygun kıvama gelmek üzeredir ve gelmiştir.

Küresel apartheid ve apartheid pasaport oluşumuna dikkat çeken sosyologlar ve bilimcilere göre uluslararası sınır rejimleri asla özgürlükçü değil, aksine ırksal ve sınıfsal bir ayrımcılık mekanizmasıdır; pasaport gücü de “doğum piyangosuna” dayalı sömürgeci, etnik ve sınıfsal bir kast sistemidir.

“Apartheid pasaportu” dünya çapında vatandaşlık ve pasaport eşitsizliğini tanımlamak için kullanılan sosyolojik bir terimdir. Bireylerin doğdukları ülkeye göre sınıflandırılıp seyahat hakkının sınırlandırılması veya kolaylaştırılması bir çok sosyolog ve bilim insanı tarafından ırksal ve ekonomik küresel bir apartheid ayrımcılığı olarak tanımlanır.

Bazı ülke vatandaşları neredeyse tüm ülkelere vizesiz veya sınırda vize kolaylığı ile girebilirken, diğerleri ağır vize süreçleri ve engelleri ile karşılaşırlar. Zengin ülkeler, yatırım karşılığı vatandaşlık hakkını varlıklı kişilere tanırken, sıradan insanlar vize ve bürokratik engeller, sıkı sınır kontrolleri ve seyahat ambargoları ile ömürlerini tüketirler.

Amerikalı sosyolog ve antropolog Catherine Besteman’a göre bir çok Batılı ülkenin vize ve sınır rejimleri doğrudan Güney Afrika’daki eski Apartheid rejiminin bir kopyasıdır. Besteman 2020’de yayımlanan “Militarize Küresel Apartheid” (Militarized Global Apartheid) kitabında kuzey küredeki ülkelerin (ABD, İngiltere, AB, Avustralya) sınırlarını militarize ederek, biyometrik takip ve vize duvarlarıyla güney küredeki insanları nasıl “harcanabilir veya köleleştirilebilir” bir hale getirdiğini anlatır. Küresel kuzeyin uyguladığı “geçici işçi vizesi”, Güney Afrika’daki siyah işçilerin seyahat hakkını kısıtlayan eski “Geçiş Defteri” (Passbook) sisteminin bir kopyasıdır.

Hollandalı hukukçu Prof. Dimitri Vladimiroviç Koçenov da pasaport eşitsizliğini “modern feodalizm” olarak tanımlar. Koçenov’a göre demokrasi, özgürlük ve insan hakları iddialarında bulunan Batı dünyası, sınır kapılarında tamamen soy ve kan bağına, doğum yerine dayalı, köleci ve ırkçı bir feodal aristokrasiye, hatta aşiret kültürüne dönüşür. Bireylerin Batılı ülkelerde doğmadıkları için en temel insani hareketlilik ve seyahat özgürlüğü hakkından mahrum bırakılmasını bireysel şiddet ve “pasaport apartheidı” olarak tanımlar.

Hawai üniversitesi sosyoloji profesörü Reece Jones tarihsel gelişme bakıldığında pasaportların seyahat özgürlüğü için değil, insanları kontrol etmek için tasarlandığını savunur. Sınırlar ve vizeler, küresel kuzeyin kendi refahını korumak için dünyanın geri kalanına uyguladığı bir ayrımcılık, aşağılama ve dışlama biçimidir. Seyahat özgürlüğü artık küresel bir hak değil, yalnızca güçlü pasaporta sahip azınlığın lüksüdür.

Fransız sosyolog Étienne Balibar’a göre “Avrupa vatandaşlığı” terimi hatalı ve tehlikelidir; zira Avrupa vatandaşı olanlar ve olmayanlar diye iki ayrı sınıf insan yaratmaktadır. Balibar, Fransa’nın göçmenlere ve azınlıklara davranışının demokratik ve insancıl olmadığını bunun düzeltilmesini ve çok kültürlü bir dünyada vatandaş olmanın ne anlama geldiğinin yeniden tanımlanması gerektiğini belirtir. Avrupa’ya gelen ve büyük ölçüde siyah ve renkli göçmenlerin, vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmaları halinde, kalıcı bir alt sınıfa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklarını ve bunun Güney Afrika’daki apartheid rejimi aratmayacak bir gidişatın doğmasına neden olacağını ve sonunda bir “Apartheid Avrupa” oluşacağının uyarısında bulunur.

Eğer uluslararası toplum ve İnsanlık Bilinci İsrail’deki apartheid rejime, Apartheid pasaporta, spor müsabakaları gibi evrensel alanlarda bile bu ayrımcı gidişata güçlü bir ses çıkarmazsa, insanlığın eşitlik, kardeşlik, özgürlük ilkeleri ile yüzyıllık evrensel insan hakları idealleri hep birlikte tarihin çöplüğüne atılacak, ve o ilkelerin yerini güçlünün yaptırımları, ayrıcalıklı pasaportun hukuku, üstün milletler/aşağı milletler ayrımı gibi kavramların egemen olacağı bir Apartheid Avrupa, derken bir Apartheid Dünya Düzeni’nin insanlık düşmanı kuralları ve dayatmaları alacaktır.

********************************************************************

V. EKLER

EK 1. İSRAİL’DE ONAYLANAN APARTHEID YASASI NEDİR ?

19 Temmuz 2018’de yeni bir temel yasa 55 ret oyuna karşı 62 evet oyuyla İsrail meclisinde kabul edildi. Bu on bir maddelik yasa “İsrail, Yahudi Halkının Milli-Devlet Yasası” adını taşıyor. Bir anayasası olmayan İsrail’de bugüne kadar kabul edilmiş birçok temel yasa, Anayasa işlevi görüyor ve bu 1958’den beri kabul edilmiş on beşinci temel yasa. Yasanın ilk maddeleri Apartheid ile başlar:

1. İsrail toprağı, üzerinde İsrail devletinin kurulduğu, Yahudi halkının tarihsel vatanıdır.

2. İsrail devleti Yahudilerin milli vatanıdır; bu vatan içinde Yahudiler kendi doğal, kültürel, dinsel ve tarihsel kaderini belirleme hakkını yerine getirir.

3. İsrail devleti içinde milli düzlemde kendi kaderini belirleme hakkı sadece Yahudilere özgüdür.

Yasa ile getirilen ikinci değişiklik 4. maddede devletin resmi dilinin sadece İbranice olduğunun belirtilmesidir. Daha önceleri Arapça da resmi dil sayılıyordu. Ancak, bu yasa ile Arapça resmi değil “devlet içinde özel statüye sahip bir dil” konumuna indirgeniyor.

Nüfusun %22sinin Arap olduğu ülkede, tek resmi dil dayatmasının yaratacağı tepkileri engellemek için dördüncü maddenin sonuna “Bu ifade bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce Arapçaya tanınan statüyü bozmaz” şeklinde bir ek konmuş. Kısacası Arapça devlet dairelerinde veya yargıda kullanılan bir dil olmaya devam edecek, ama bu sınırlı kalacak, yeni kullanım alanları için geçerli olmayacak ve muhtemelen zamanı geldiğinde bu ek iptal edilerek İbranice tek resmi dil olacak.

Yasanın başka bir maddesi ise işgal edilmiş toprakların ilhakı kapısını ardına kadar açıyor. Yedinci maddedeki, “Devlet Yahudi yerleşimlerinin gelişmesini bir milli değer olarak görür ve Yahudi yerleşimi yaratılmasını ve güçlendirilmesini teşvik etmek ve desteklemek için çalışır” ifadesiyle, yeni yerleşimlerin işgal altındaki topraklarda açılmasını anayasal bir misyon ve vizyon konumuna getiriyor.

Netanyahu yasanın kabul edilmesini “İsrail devleti ve siyonizm tarihinde yaşamsal bir dönüm noktası” olarak yorumluyor ve mahkemelerin gerektiğinde Jüdaizm inancına göre karar vermesini istiyordu, fakat bu istek tepkiler üzerine tasarından çıkarıldı.

Milli devlet yasası kabul edilmeden önce özgürlükleri kısıtlayan birkaç yasayı daha meclis kabul etmişti. Örneğin, STK’ların orduyu eleştirmesini ve işgal edilmiş topraklarda gayrimenkullerine el konan Filistinlilerin buna Yargıtay nezdinde itiraz hakkını sınırlayan ama bu hakkı Yahudi yerleşimcilere tanıyan yasalar kabul edilmişti.

Milli yasanın yürürlüğe girmesinden sonra bir mahkemenin saldırıda yaralanan bir Yahudi’ye sadece Yahudi olduğu için ek tazminat ödenmesine karar vermesi üzerine 16 Eylül 2018 tarihli Haaretz’deki makalesinde Gideon Levi bu kararın, iki farklı kan değerinin İsrail’de yürürlükte olduğunun somut delili olduğunu saptar:

Milli-devlet yasası üzerinden mahkemenin yaptığı bu kaçınılmaz karara bakarsak artık gerçek bir ırkçı yasa var karşımızda. Bundan böyle İsrail’de iki tür kan hukuk metinlerinde yer alacak: Yahudi kanı ve Yahudi olmayan kan. Bu iki kanın değeri de farklı. Yahudi kanının değeri paha biçilmez nitelikte. Mümkün olan her türlü yolla korunmalı. Yahudi olmayan kan ise ucuz, onu su gibi dökebilirsiniz. Bu daha önce zaten fiilen yürürlükteydi ve Yahudilere ve diğerlerine farklı normlar ve cezalar uygulanıyordu. Ama şimdi bu fark bir mahkeme kararıyla tescil edilmiş oluyor.

Yetmiş yıldır mağdurlara karşı yürütülen milliyetçilik ve ırkçılığın artık hukuki bir gerekçesi var. Bu yasanın doğasının sadece simgesel bir beyan olduğunu bize söylüyorlardı. Şimdi yargı bunun gerçek anlamını ortaya çıkardı. Bu temel yasa Yahudi kanının üstünlüğünü ilan ediyor. Bundan böyle İsrail bir ırk yasasına sahiptir.”

İsrail’deki bu ırkçı ve şeriatçı Apartheid rejime ses çıkarmayan, görmezden gelen, hatta açıkça destek veren ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkeler İsrail’e adeta öykünmektedirler. Fırsatını buldukları an bu ülkelerin de Apartheid rejimlere kayma olasılığı vardır. Bunun en somut örneğini ABD’nin Dünya kupasındaki tavrında gözlemlemekteyiz. (Bkz: EK 3: Dünya Kupasında Apartheid Gölgesi)

EK 2. JÜDAİZASYON VE YAHUDİ ÜSTÜNCÜLER

Jüdaizasyon (yahudileşme) terimi ilk defa İncil’de kullanılmıştır. Erken Hristiyanlık döneminde ilk Hristiyanların büyük çoğunluğu Yahudi idi. Zamanla Yahudi olmayanlar da (Goyim/Gentiles/Milletler) kiliselere gelmeye başlayınca elçi Petrus ve bazı yetkililer bu kişilerin Hristiyan olabilmesi için öncelikle Yahudi şeriatına uyması gerektiğini iddia etmeye başlar. Yani vaftiz olmadan önce sünnet olacak, kaşer yemek yiyecek, Şabat yasağına uyacaklardı. Bu saçmalığa şiddetle itiraz eden elçi Pavlus olur. Pavlus Petrus’u ikiyüzlülükle suçlar ve onu

“Sen Yahudi olduğun halde milletler gibi yaşıyorsun, nasıl olur da milletleri yahudileşmeye (jüdaize/judaïsé) zorlarsın?” (Galatyalılar 2:14)

diyerek azarlar. Yani Petrus’a şunu demek ister:

Sen Yahudi olduğun halde bir Yahudi gibi değil milletlerden biri gibi (bir goyim gibi) yaşıyorsun, yani Yahudi şeriatına uymadan yaşıyorsun. O halde, nasıl olur da milletleri (goyim) Yahudi şeriatına uymaya yani yahudileşmeye zorlarsın?

Pavlus kurtuluşun Jüdaizm, sünnet ve Musa şeriatıyla değil, ancak tanrısal inayet (kayra-providence) ile olacağına dair İsa’nın öğretisini hatırlatır. Bu bağlamda, Yahudiliğin (Jüdaizm) tanrısallıkla alakası olmadığını kanıtlayan Spinoza’nın Etika’sı; “Yahudilerin kurtuluşu Yahudilikten kurtulmalarıyla gerçekleşir” saptamasında bulunan Karl Marx ve “Ben Neden Yahudilikten Vazgeçtim” kitabını yazan İsrailli tarihçi Prof. Şlomo Sand’dan çok önce, Pavlus, Yahudilerin Yahudilikten (Jüdaizm) kurtulması gerektiğini fark etmiştir.

XX.ci yüzyılda Naziler bu kavramı Almanca “Verjudung” dekadans, dejenere olma anlamında kullandılar. Modern sanat, avangard edebiyat ve caz müziği Nazilerce dejenere/dekadan ilan edilir.

Günümüzde bu terim siyaset biliminde Filistin bölgesi ve Kudüs’ün yahudileştirilmesi yani Filistin nüfusuna karşı Yahudi nüfusu artırma ve toprak işgal/ilhak politikaları için kullanılır. İsrail Hükümeti ve sağ kanat akademisyenler bunu asimilasyona karşı pozitif bir terim ve siyonizmin doğal bir sonucu olarak görürler. Ancak, sosyolog Prof. Baruch Kimmerling (1939-2007), tarihçi Prof. İlan Pappé ve coğrafyacı Prof Oren Yiftaşel gibi İsrailli muhalif akademisyenler bu kavramı ırkçı ve sömürgeci bularak karşı çıkarlar. Amerikalı siyaset bilimci Prof. Norman Finkelstein, 2000 yılında yayımlanan The Holocaust Industry (Holokost Endüstrisi) kitabında jüdaizasyon politikalarını reddeder.

Yahudi Üstüncüler (Jewish Supremacists)

In the course of time Israel should no longer exist”

(Zamanın akışı içinde İsrail artık var olmamalı)

Noam Chomsky

Amerikalı dilbilimci ve filozof Prof. Avram Noam Chomsky bu sözleri, 2010’da Brown Üniversitesindeki “Filistin’e Karşı Amerikan-İsrail Suçları” panelinde bir soru-cevap sırasında söylüyor. Bir katılımcı ona, “İran’ın İsrail ile ilgili resmi açıklaması hakkında” ne düşündüğünü soruyor. Chomsky de şu yanıtı veriyor:

Açıklama şu ki, biliyorsunuz, zamanın akışı içinde İsrail artık var olmamalı…. Pekala, aslında ben de buna tamamen katılıyorum.” (“The statement is that, you know, in the course of time Israel should no longer exist…. Well, actually I happen to agree with that too.”)

Chomsky, İsrail’i “Jewish supremacist state” Yahudi üstüncü bir devlet olarak görüyor: İsrail Yahudi olanlara yasal ve fiili ayrıcalık tanıyıp İsrail vatandaşı olan Filistinlileri ikinci sınıf vatandaş yapan ırkçı ve Apartheid bir yapıdır. Bu etnik/dini üstünlük temelli devlet modeli insancıl ve adil değildir, der.

Ancak, Chomsky İsrail’in değil, bu mevcut ırkçı ve Apartheid yapının yok olmasını ister. Bunu Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejiminin yıkılmasına benzetir, “ben Yahudiyim diye gerçeği görmezden gelemem” der. Aynı panelde İsrail’in Filistin politikasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu ancak bunun ABD’nin desteğiyle sürdüğünü vurgular.

Kimyager Prof. Israel Şahak (1933-2001) ve siyaset bilimci Prof. Norman Gary Finkelstein “Yahudi Üstüncülüğü” kavramını Yahudilerin seçilmişliği inancının siyasal bir şovenizme dönüşmesini eleştirmek için kullanırlar.

Finkelstein, 1967 Altı Gün Savaşından sonra Amerikalı Yahudi elitlerin ve örgütlerin Holokost’u ideolojik bir silah olarak istismar ettiğini, siyasallaştırdığını ve endüstrileştirdiğini saptar. İsrail’in Filistinlilere yönelik insan hakları ihlallerine karşı her türlü eleştiriyi “antisemitizm” suçlamasıyla savuşturmak için Holokost’un bir dokunulmazlık kalkanı, ideolojik bir silah olarak kullanıldığını; İsviçre ve Alman bankalarından gelen milyarlarca dolarlık soykırım tazminatlarının, kamplardan kurtulan mağdurlara çok az ulaştığını; bu paraların devasa Yahudi lobileri, kurumları ve avukatlar tarafından lüks harcamalar ve kurumsal bütçelerle çarçur edildiğini açığa çıkartır.

Bu aynı zamanda Holokost’un da jüdaize edilmesidir. Zira 2025 sonunda BBC’nin yayınladığı bilgiye göre Holokost’ta hayatını kaybedenlerin sayısı 11 milyon olup, bunun 6 milyonu Yahudi diğer 5 milyonu çeşitli milletler ve etnik gruplardandır.

Holokost Endüstrisi yayımlandığında yer yerinden oynamış, Finkelstein antisemit olmakla suçlanmış, akademik ünvanı iptal edilmiştir. Ancak kitap, İsrail’in Holokost’u tamamen judaize ederek Yahudilere özgü bir soykırım olarak pazarladığını, bunu nasıl paraya ve güce tahvil ettiğini gösteren dünya çapında bir baş yapıttır.

Kökeni Tevrat ve İbrani aşiret geleneklerine dayanan Yahudi Üstüncülüğü (Jewish Supremacy) WASP’a göre çok daha ırkçı ve dinsel bir yapısı olup Yahudi ırkının Allah tarafından seçilmiş ve tüm diğer ırklardan üstün olduğunu ve sadece Yahudi egemenliğinde bir devlet veya ayrılmış bölgeler kurulması gerektiğini iddia eder. Vizyon ve misyonları ekonomik pastanın aslan payını tekellerine almak, kendi değer yargılarını “norm” olarak tüm insanlığa dayatmak ve kabul ettirmek, statükoyu korumak, Yahudi olmayan goyim siyasetçi, sanatçı, bilim insanlarının önünü kesmek, yükselmesini engellemek, görmezden gelmek; Yahudi olmayanların haklarını hiçe sayan Musa şeriatına bağlı teokratik yapıları dünyaya dayatmak; Yahudi olmayı ve İsrail’in güvenliğini/toprak bütünlüğünü her türlü evrensel etik ve hukukun üzerinde tutmaktır. Bu tür üstüncü ırkçı gruplar kendilerini genellikle o toplumun koruyucusu veya seçilmiş hizmetkarları olarak pazarlar, ancak rasyonel bir analiz genellikle arkadaki güç, çıkar ve mülkiyet ilişkilerini açığa çıkarır.

EK 3. 2026 DÜNYA KUPASINDA APARTHEID GÖLGESİ

2026 FIFA Dünya Kupası için geri sayım sürerken, futbol coşkusundan çok buram buram ırkçılık ve yabancı düşmanlığı kokan skandallar gündeme damga vurmaya başladı. Ev sahibi ülkelerden ABD’nin birçok ülkenin milli takım oyuncularına ve görevlilerine yönelik skandal boyutlarına ulaşan vize engelleri, uzun sorgular, sıkı güvenlik uygulamaları ve giriş yasakları koyması dünya kamuoyu ve futbol severler arasında büyük tepkilere yol açtı.

Dünya Kupasına katılacak ülkelerin milli takımları, teknik direktörleri ve hatta FIFA’nın resmi hakemleri, ABD sınır kapılarında ve havalimanlarında ardı ardına büyük skandallarla karşı karşıya kaldı. Sınırdışı edilenler, göz altına alınanlar, aşağılananlar oldu. 1 Ocak 2026 itibarile başta Küba, Filistin, Türkmenistan ve İran olmak üzere ABD 39 ülkeyi güvenlik gerekçesiyle yasaklı ülkeler kapsamına aldı.

Uluslararası Mülteci Yardım Projesi Hukuk Programları Başkan Yardımcısı Laurie Ball Cooper, “Bu genişletilmiş yasak ulusal güvenlikle ilgili değil; insanların sadece geldikleri yer nedeniyle şeytanlaştırılmasına yönelik bir başka utanç verici girişimdir,” dedi. İşte 13 Haziran 2026 itibarile Dünya Kupasında durum:

İRAN FUTBOL TAKIMINA ENGEL

İranlı futbolcuların maçların oynanacağı gün ABD’ye girip aynı gün ayrılmak zorunda kalacağı belirtilmişti. Ama sonra büyük bir lütuf yapıldı, ABD İç Güvenlik Bakanlığı sözcüsü ise “İran takımı, maçlarından bir gün önce gelebilecek” dedi.

12 Haziran 2026 günü İran Futbol Federasyonu kendilerine ayrılan bilet kotasının ABD tarafından iptal edildiğini açıkladı. Federasyon, “İran Futbol Federasyonu’na verilen kontenjan geri çekildi ve mevcut koşullar altında federasyon, milli takım taraftarlarına tek bir bilet bile sağlayamamaktadır” ifadelerini kullandı. İran, ekipte yer alan 15 idari ve yönetim personelinin vizelerinin ABD tarafından onaylanmadığını ve bu kişilerin ülkeye girişinin engellendiğini de duyurmuştu. İran Milli Takımı, daha önce ABD’nin Arizona eyaletindeki Tucson kentinde yapılması planlanan Dünya Kupası hazırlık kampını iptal ederek, kamp merkezini Meksika’nın sınır kenti Tijuana’ya taşımak zorunda kalmıştı.

IRAKLI FUTBOLCU 7 SAAT SORGULANDI, FOTOĞRAFÇI ABD’YE ALINMADI

1986’dan bu yana ilk kez Dünya Kupası’nda mücadele edecek olan Irak’ın futbol takımından Aymen Hüseyin, Chicago’ya varışında havalimanında gözaltına alındı ve tam 7 saat boyunca sorguya çekildi. Hüseyin’in cep telefonu da incelemeye alındı. Sorgunun ardından serbest bırakılan Hüseyin’in, daha sonra takım arkadaşlarına katıldığı aktarıldı.Takımla birlikte seyahat eden resmi fotoğrafçının ise ABD’ye girişine izin verilmedi.

SENEGALLİ FUTBOLCULLARIN ÜSTLERİ ARANDI

Senegal Milli Takımı ekibinin, ABD’de havalimanında sıkı güvenlik denetimlerinden geçirildiği iddia edildi. Medyada paylaşılan görüntülerde, Senegal Milli Takımı futbolcularının ABD’ye iniş yaptıktan sonra terminale geçmeden önce detaylı güvenlik aramalarından geçirildiği görüldü. Futbolcuların tek tek kontrol edildiği anlar kameralara yansıdı.

ÖZBEKİSTAN TEKNİK DİREKTÖRÜ CANNAVARO

Özbekistan Milli Takımı’nın İtalyan teknik direktörü eski futbolcu Fabio Cannavaro’nun, havalimanında güvenlik güçleri tarafından durdurularak üzerinin ve eşyalarının arandığı görüntüler ortaya çıktı. Özbekistan teknik ekibi ve futbolcularının da takım otobüsünden indirildiği ve güvenlik personeli tarafından el dedektörleriyle detaylı bir üst aramasından geçirildiği bildirildi.

İSVİÇRELİ FUTBOLCUYA VİZE VERİLMEDİ

İsviçre Milli Takımı’nın 29 yaşındaki forvet oyuncusu Kamerun asıllı Breel Embolo vize engeline takıldı. Daha önce onaylanan ESTA (vizesiz seyahat) izni, salı günü uçağın kalkışına üç saatten az bir süre kala iptal edildi. Embolo, çarşamba günü Bern’deki ABD Büyükelçiliği’ne giderek sorgulamadan geçti ve ardından gerekli seyahat onayını zar zor alabildi.

GÜNEY AFRİKA FUTBOL TAKIMINA VİZE ENGELİ

Güney Afrika Milli Takımı’nın pazar günü gerçekleştirilmesi planlanan seyahati, bazı futbolcu ve yetkililerin vize işlemlerinin yetişmemesi nedeniyle iptal edildi. Güney Afrika Futbol Federasyonu (SAFA) tarafından konuya ilişkin yapılan açıklamada, “bazı futbolcu ve yetkililerin vizelerinde yaşanan sorunlar nedeniyle aksaklık yaşamıştır. Bu doğrultuda ekip, bu sabah Kuzey Amerika’ya planlanan seyahatini gerçekleştirememiştir” ifadelerine yer verildi.

FİFA’NIN SOMALİLİ HAKEMİ SINIRDIŞI EDİLDİ

Fifa’nın görevlendirdiği Somalili hakem Ömer Abdülkadir Artan, ABD’ye girişinin engellenmesi üzerine turnuva kadrosundan çıkarıldı. Cumartesi günü ulaştığı Miami Uluslararası Havalimanı’nda ABD’den bir açıklama yapılmadan sınırdışı edildi. 2025 yılında Afrika’nın en iyi erkek hakemi seçilen ve Afrika Futbol Konfederasyonu (CAF) tarafından Dünya Kupası için seçilen 7 Afrikalı hakemden biri olan Artan, turnuvada görev alan ilk Somalili hakem olarak tarihe geçmeye hazırlanıyordu.

Böylece kapsamlı seyahat sınırlamalarından etkilenen ülke ve yönetimlerin sayısı 39’a çıktı.Filistin, Suriye, Afganistan, Myanmar, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi, Eritre, Haiti, İran, Libya, Somali, Sudan ve Yemen alınmış; Burundi, Küba, Laos, Sierra Leone, Togo, Türkmenistan, Venezuela, Burkina Faso, Mali, Nijer, Güney Sudan, Suriye, Angola, Antigua ve Barbuda, Benin, Fildişi Sahili, Dominika, Gabon, Gambiya, Malavi, Moritanya, Nijerya, Senegal, Tanzanya, Tonga, Zambiya ve Zimbabve.

Uluslararası Mülteci Yardım Projesi’nin (IRAP) ABD Hukuk Programları Başkan Yardımcısı Laurie Ball Cooper, “Bu genişletilmiş yasak ulusal güvenlikle ilgili değil; insanların sadece geldikleri yer nedeniyle şeytanlaştırılmasına yönelik bir başka utanç verici girişimdir,” dedi.

Böyle kepazelikler 1936 Berlin Olimpiyatlarında bile görülmedi. Nazi Almanyası hiçbir ülkeyi dışlamadı ve davetsiz bırakmadı. Dönemin rekor katılımı sağlanarak 49 ülke Berlin’e geldi. SSCB, İspanya gibi kendi istekleriyle Olimpiyatlara katılamayan ülkeler oldu. ABD, Fransa, İngiltere, Hollanda ve İsveç gibi ülkelerde Nazi ırkçılığına karşı boykot kampanyaları yürütüldü. Ancak, Trump yönetiminin yaptığı gibi yabancı sporculara yönelik herhangi bir vize engeli, sınır dışı etme veya ülkeye sokmama gibi ırkçı ve Apartheid politikalar uygulanmadı. O nedenle, ABD’nin Dünya Kupasındaki bu Apartheid ve süpremasist tavırları görmezden gelinemez ve üzerinde ciddiyetle durmak gerekir.

Zira, tüm bu olan biten skandal ve rezillikleri temeli ırkçılığa ve Beyaz Üstüncülüğe (White Supremacy” dayanan ABD’nin hızla Apartheid bir rejime doğru kaydığının, daha doğrusu 2018 yılında yürürlüğe giren İsrail’deki Apartheid rejimin ABD’ye ihraç edilmekte olduğunun göstergesi olarak görmek mümkündür. Kuşkusuz, dünya ülkeleri ırkçılık ve Apartheid’a karşı ciddi önlemler ve yaptırımlar almadıkları takdirde bu trendinin bir salgın gibi başta Fransa ve İngiltere olmak üzere tüm Avrupa ülkelerine yayılacağını öngörebiliriz. Oysa yapılması gereken en basit eylem ABD’li ırkçı siyasal aktörler ile İsrailli ırkçı, faşist ve şeriatçıların dünya ülkelerine kabul edilmemesidir.

********************************************************************************************

DİPNOTLAR

1Jim Crow yasaları, 19. ve 20. yüzyılda ABD’nin güney eyaletlerinde uygulanan, siyahlar ile beyazları ayıran yerel apartheid yasalardır. Bu yasalar, ABD’deki iç savaş sonrası yeniden yapılanma döneminde siyahların elde ettiği politik ve ekonomik kazançları engellemek için çıkarılmıştır. Bu yasalar kapsamında siyah ve beyaz çocuklar için ayrı okullar kurulması; trenler, otobüsler, restoranlar, parklar, tiyatrolar ve su çeşmelerinin ırka göre ayrılması; siyah seçmenlerin oy kullanmasını engellemek için okuma yazma testleri yapılması; siyah ve beyazların evlenmesinin yasaklanması; kan bağış bankalarının ırka göre ayrılması gibi yaptırımlar uygulanmıştır. Jim Crow yasaları, 1964 Medeni Haklar ve 1965 Oy Hakkı Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır.

Jingoizm: 19. yüzyıl sonlarında İngiltere’de ortaya çıkan Jingoizm kavramı kendi milletinin üstünlüğüne inanan, diğer milletlere karşı saldırgan, kibirli, savaş yanlısı, psikolojik ve ideolojik bir dış politika tutumudur. Bir ülkenin dışarıya karşı zorbalık yapmasını meşrulaştırır.

2MÖ 740-700 yıllarında yaşamış prens İşaya bir İsrail soylusu ve peygamberiydi. O devirdeki İsrail kralı ve yöneticilerin yaptıkları yolsuzluk ve soyguna dikkat çekmiş, Yeruşalim kentini sapıklık ve ahlaksızlığıyla ünlü Sodom ve Gomorra’ya benzetmiş, devleti yönetenleri “Sodom reisleri”, İsraillileri de “Gomorra halkı” diyerek suçlamıştır. İşte sözlerinden bir seçki: “ Ey Sodom egemenleri, Rabbin sözünü dinleyin; ey Gomorra halkı, yasalara kulak verin. Sadık kent nasıl da fahişe oldu! Adaletle doluydu, doğruluğun barınağıydı. Şimdiyse soyguncularla doldu. Gümüşü cüruf olmuş, şarabına su katılmış. Yöneticileri bozguncu ve hırsızlarla ortak. Hepsi rüşveti seviyor, hepsi hediye peşine düşmüş” (Tevrat-İşaya 1-5 bölümler)

31949 yılında varılan anlaşmayla Filistin toprakları Yeşil Hat adı verilen sınır çizgisiyle İsrail ve Filistin arasında paylaştırılmıştır. Doğu sınırı Şeria nehri ve Lut gölü üzerinden uzanan Yeşil Hat Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridini kapsar ve bu üç yer Filistin halkının egemenliğinde kalacaktı. Ancak 1967deki 6 Gün Savaşından sonra İsrail bu toprakları işgal etmiştir. Bunun üzerine Filistinliler ilk önce sürgünde bir hükümet kurmuş, daha sonra işgal altındaki Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze bölgelerini kapsayan Filistin devletinin bağımsızlığını 1988de ilan etmişlerdir. Birleşmiş Milletlerin 193 üyesinden 157’si Filistin’i devlet olarak resmen tanımıştır. 22 Eylül 2025’te İngiltere, Fransa, Kanada ve Avustralya da Filistin devletini resmen tanımışlardır.

Posted in

Leave a comment