
Marmara kıyısındaki Adlade (Adı Lazım Değil) kasabası sosyo-ekonomik perspektiften çok katmanlı, geçişken ve mikro-çatışmalarla örülü bir yerleşke modeli sergiler, üstelik ve bilakis sosyo-ekonomik hoptirinam örneği oluşturur. Adlade, metropollerin kargaşası, trafik yoğunluğu, asayiş sorunları ve hızından yorulan, yıpranan, süper-ego baskısından kaçan bireyin egosunu rahatlattığı, boşalttığı, pozitif enerjileri güçlendiren, İd’in haz ilkesine —deniz, doğa, şarap, huzur, dinlenme— ulaştığı bir mekan idi.
Amma velakin bu pozitif özelliğin hızla kaybolma riski gittikçe artmakta, kasaba geleneksel küçük meta üretiminin çöktüğü, onun yerine saldırgan turizm/emlak/inşaat/market sermayesinin egemen olduğu bir yerleşkeye dönüşmekte; ekonomik güç, kasabanın eski omurgasını oluşturan toprak, üzüm bağları ve zeytinlikler gibi geleneksel üretim araçlarına sahip eşraf ve küçük toprak sahiplerinden arsa, arazi, tarla toplayan inşaat, emlak ve turizm sermayesine doğru hızla el değiştirmektedir. Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider aya, misali bu hoptirik yerleşkedeki sosyo-ekonomik sınıfları yazlıkçılar, Almanyalılar, kasaba eşrafı, yerel halk, oradan buradan gelenler, sığınmacılar, büyük kentlerden tüyenler olarak sınıflandırmak mümkündür:
Yazlıkçılar
Sezonluk istila ile kasabanın nüfusunun (30binden 100-150 bine) patlamasına yol açan “domates yazlıkçıları” — ki bu ismi onlara yerel halk takmıştır— belde için hem ekonomik bir nimet, hem de bir külfettir. Yazlıkçıların araçlarıyla kafileler halinde kasabaya doluşmasıyla altyapı krizi, gürültü kirliliği, trafik sıkışıklığı, çöp ve park sorunu anında başlar. Daracık ve yamru yumru sokakların çoğu araçlara, motosikletlere kapatılır, kasabaya bisikletle bile inilse iğne atacak bir yer bulmak olanaksızdır. Bisikletler için özel yollar ve park yerleri yoktur, ama mikro-mobil elektrikli araçlar her yerde cirit atar. Bir çok sokağın salt yayalara tahsis edilmesiyle trafik iyice arap saçına döner, hırlaşmalar ve didişmeler başlar. Sürücü belgesi olmayanların, trafik kurallarını bilmeyen, sağını solunu bilmeyen çocukların bile kullandığı triportörler, patpatlar, skuterler ve elektrikli bisikletlerin curcunası kazalara davetiye çıkarır.
Gerçi Almanyalılar ve yazlıkçıların kasabaya ekonomik katkıları vardır; ama bunlar alışverişi genelde büyük marketlerden yapar. Yerel halk ve eğitimli kentliler kasabayı rüküşleştiren, frapan mayolar, haşemalar, dekolte kıyafetler, ciyak ciyak haykıran, çığlık atan veletleriyle siteleri, kafeleri, barları ve plajları dolduran bu sürüyü geçici işgalciler olarak görürler.
Yerel halk
Kasabanın saklı ruhunu oluşturur yerel halk, Gacal/Macır kökenliler, köylüler, pazarcılar, çingeneler (Romanlar) ve balıkçılardır. Çingeneler bahçıvanlık, bekçilik, pazarcılık yapar ve düğün dernek oldu mu keman, klarinet, akordeon, davul ve tef ile belediye ve minare hoparlöründen yayımlanan gürültü ile yarışa girişiler. Ancak bu sınıf ekonomik olarak en savunmasız olanıdır. Küçük üretici köylü, artan tarımsal girdi maliyetleri ve iklimsel riskler karşısında topraksızlaşma veya mülkünü satma riskiyle karşı karşıyadır. Uçuşan emlak fiyatları, eski yapıların yıkılıp yerine lüks konutların, havuzlu sitelerin yapılması ve yaşam maliyetleri yüzünden kendi kasabalarındaki kentlileştirme/evcilleştirme (gentrification) veya “evleştirme” prosedürünün kurbanı olur.
Öyle ki müteahhite kat karşılığı verdiği küçük evi ve bahçesi lüks apartmana veya siteye dönüşünce, ekonomik gücü düşük olduğundan, müteaahhitin verdiği yeni dairede oturamaz hale gelir. Bazıları bu baskıya inatla direnir, ama eski sakinlerin çoğu bu tempoya ayak uydurmadıklarından mahalleden sepetlenir veya kasabanın çeperlerine itilirler. Kentlileştirme/evcilleştirme altyapının iyileşmesine, binaların sağlamlaşmasına, yerel ekonominin canlanmasına ve belediye yatırımlarının artmasına yol açabilir, ama öte yandan folklorik ve kültürel renklerin azalması, dar gelirli halkın barınma hakkının zorlaşması, sınıfsal ayrımcılığın derinleşmesine ve potansiyel sınıfsal çatışmalara zemin hazırlar.
Almanyalılar
Halkın Almancılar dediği bu sınıfın ekonomik güçleri orta ve orta-üst düzeyden gelen domates yazlıkçılarına göre çok daha yüksektir. Euro kuru avantajıyla fevkalade harcama yaparlar, yabancı plakalı lüks araçlarla yollarda cirit atar, alışverişlerde iki-üç market arabası doldurdukları olur; lüks evler, villalar satın alırlar alırlar, ama o genlerine kadar işlemiş olan şark kafasını kıramamışlardır: Ağızlarını açtıklarında tüm şişinmelerine rağmen nerelerinden geldiği belli olmayan bir takunya tıngırtısı ve taharet bezi kokusu insanın genzini yakar.
Sığınmacılar
Sığınmacılar, mülteciler, Suriyeliler vb. ise sınıfsal piramidin en altında yer alırlar. Kendi içlerinde gettolaşma ve dayanışma ağları kurarlar. Genellikle tarımda, bağ bozumu, zeytin toplama, tamirhanelerde, inşaatlarda güvencesiz, ucuz iş gücü olarak çalışırlar. Kasabada en fazla dışlanan ve sevilmeyen bu gruptur.
Eşraf
Kasaba eşrafı dört beş aile, kasabanın mülkiyetine, ticaret ve siyasal ağlarına eskisi kadar olmasa da yine de hakimdir. Ekonomik sermayeleri çoktur, kültürel sermayeleri yoktur. Kasabayı kendi mülkleri gibi görme eğiliminde olup eski feodal bağlarla gücü ellerinde tutmaya çalışırlar. Mübadelede sırasında Rumların geride bıraktıkları mal, mülk veya buldukları gömülerin üstüne hazır lop çökmüşlerdir.
Oradan buradan gelenler
Doğu ve Karadeniz bölgesinden gelenler ise artık ırgat veya işçi statüsünde değil, kasabadaki tam gaz süren betonlaşmayı yöneten yükleniciler (müteahhitler) ve sermaye sahiplerine dönüşmüş durumdadır. Rant ekonomisine dayanan, kasabanın en agresif ve en hızlı kâr getiren sektörü olan inşaat ve arsa spekülasyonunu ele geçirmişlerdir. Eşrafın o güne kadar kasaba siyaseti, belediye meclisi ve yerel ticarette kurduğu feodal hegemonya, mübadele sonucu beleşe konduğu toprak, tekelcilik, bağcılık, bayilik, marketçilik, turizm ve eski usul ticarete dayanan güçleri bu yeni oyuncuların devreye girmesiyle sarsılır. Büyük marketlerin de kasabaya yuvalanması bu sarsıntıyı hızlandırır.
Bu sonradan görme güruh kasabanın en lüks mekanlarını açar, en büyük arsalarını kapatır, yerel politika, belediye seçimleri, meclis üyeliklerini ele geçirmeye ve yönlendirmeye başlar. Meydana gelen sosyo-ekonomik dönüşüm eski sermaye ile yeni sermayenin çatışmasına, terazinin kefesinin tepe taklak müteahhitlerden yana kaymasına yol açar. Bu güruhtakiler birbirlerini sevmez, ama iş ortaklığı ve arsa ticaretinde mecburen güle oynaya aynı kaba işerler.
Hıyarcı vs. Almancı
Kasaba halkının yazlıkçılara, Almanyalı Almancılara ve eğitimli kentlilere karşı ikircikli bir tavrı vardır: Hem onlara karşı bastırılmış bir öfke ve kıskançlık duyar, hem de onların yaşam tarzına imrenir. Bu bağlamda özellikle yazlıkçılar ve kentsoylularla ilgili dedikodular gırla gider, bire bin katılan söylentiler, fantaziler adeta havada uçuşur. Ama halk en çok Almancılara gıcık olur: “Almanya’ya gittiniz de adam mı olunuz be ya” söylemi içindedirler. Adlade, bu karmaşık çelişkiler yumağının yarattığı bu tür gerilimlerle yaşayan, her yaz bu gerilimlerin zirve yaptığı, kışın ise küllerine geri dönen bir laboratuvardır. Bu bağlamda görgü tanığı olduğum bir vakayı aktarmak istiyorum:
“Tekerlekli arabasında hıyarları büyük bir ustalıkla soyduktan sonra, bıçağıyla boylamasına dörde kesip üzerine tuz ekerek satan hıyar satıcılarını herhalde bilmeyen yoktur değil mi? İşte yıllar önce, sıcak bir yaz günü, kasabanın işlek çarşısında karşıma böyle bir hıyarcı çıkınca durdum ve hemen siparişimi verdim. Kırmızı arabası pırıl pırıl ve tertemizdi. Yemyeşil, taptaze ve nemli hıyarlar göz kamaştırıyordu. Hıyarcının tipinden doğulu olduğunu anladım: Kara kuru bir yüz, kısa bıyıklar, esmer ten ve kaba bir Türkçe. Tam bol tuz dökülmüş ve bahçe kokan hıyarımdan bir ısırık almışken sokağa giren Alman plakalı kırmızı bir Mercedes kornaya abanarak hışımla üzerimize geldi. Hıyarcının arabasının yanında geçmeye çalıştı, geçemedi. Arabayı kullanan fötr şapkalı şişko tüm gövdesiyle camdan sarkarak “Ya çeksene şu arabayı kenara, nereden geçeceğiz kardeşim, uçalım mı yani?” diye hıyarcıya öyle bir bağırdı ki yerimden sıçradım. Ve birden hemen çevremizde bir meraklı kalabalığı toplandı.
Hıyarcı önce biraz afallar gidi oldu, sonra sakin adımlarla şişkonun arabasına doğru yürüyüp “Ulan lo, Alamanya’ya gittiniz de adam mı oldunuz be ? Ne cart curt ötüyorsun? Geç lan işte kenardan ! “ diye sıkı bir fırça çekmesin mi? O sırada fark ettim ki iki adam da hem tip, hem de şive olarak acayip şekilde benzeşiyordu. Eyvah dedim şimdi kavga çıkacak. Ama öyle olmadı:
Mercedesli şişko hemşehrisinden fırça yiyince şallak mallak oldu, yüzü sarktı, karardı, ufaldı, küçüldü, minicik oldu. Apıştı kaldı. Umutsuz gözlerle bana baktı. Foyası ortaya çıkmış, süt dökmüş kedi gibi, içine sığınmış olduğu arabacığı, küçümen sıkmabaş karısı ve arka koltukta tepişen iki velediyle birlikte kıçın kıçın kenardan geçti, gözden kayboldu. Kavga çıkar umuduyla toplanmış olan kalabalık dağıldı…
Hıyarcı, sanki birden külüstür bir arabaya dönüşen şangır şungur sesler çıkartarak giden kırmızı Mercedes’in arkasından bakmadı bile! Terini sildi, bana kaçamak bir bakış fırlattı, boyu uzamış, başı dikilmiş, gözleri parlamıştı: Sevinçli bir öfkeyle “taze bunlar taze..” diye uzaklaşırken, ben katılırcasına ağlamak, hem de gülmemek için kendimi zor tutuyordum! İkisinin de arabası kırmızıydı…“
Rumlardan kalma bin yıllık bağcılık ve şarap kültürünün mirasçısı olan bölgedeki şarap fabrikalarının batması ve batırılması —ağır vergiler, reklam yasakları, tekelci-siyasal baskılar ve bürokratik engellerle— kasabanın sadece ekonomik ve yaşamsal bir damarını kesmekle kalmamış, tarihsel kimliğini, turistik ve folklorik rengini, hoşgörüyü, sevecenliği ve hafızasını da yok etmiştir.
Geleneksel bağ bozumu ve şarap festivallerinin mastürbatif bir şekilde kiraz festivallerine dönüştürülmesi bu sinsi yıkımın başlangıcı olmuştur. Cemaat ve tarikatlara ters düşen, “alkol” ve üstelik “şarap” ile anılan festivallerin, iktidar ve taşra eşrafının eliyle bir meyve olan kiraza indirgenmesi gülünç ve trajiktir; kasabanın o eski kozmopolit, güler yüzlü, neşeli ve Akdenizli ruhuna vurulmuş ölümcül bir darbedir.
Adlade artık sakin bir balıkçılık, bağcılık, zeytincilik, şarapçılık kasabası değil; beton rantı üzerinden eski feodal güçler ile kaba ve görgüsüz müteahhitlerin kapıştığı ucube bir hoptirinam kasabaya dönüşme sürecindedir. Büyük kentlerin kaosundan kaçıp kasabaya yerleşmiş entelektüellere gelince: Bunların en büyük sermayesi bilgileri, misyon, vizyon ve yüksek kültürleridir. Bu kesim, kasabanın çarpık bir beton yığını haline dönüşmesinden hem eşrafı (arsaları, zeytinlikleri, bağları sattıkları için) hem de sonradan görme müteahhitleri (binaları diktikleri için) sorumlu tutar. Ama azınlıkta kaldıklarından yapacak fazla bir şey yoktur. Ancak, kına yakabilirler. Her şey rant ve talan içindir. Kaçış yoktur. No way out !
Disclaimer: Bu yazıda anlatılanlar, yazıdaki kasabanın görüntüsü, kasabadaki sınıflar, vakalar ve oluşan olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçek ile, gerçek kişi, kurum veya olaylarla benzerlikler tamamen rastlantı ve tesadüftür. (Fotoğraf yapay zeka ürünüdür.)
Leave a Reply