Et couvrir de soleil
La laideur des faubourgs
Jacques Brel

Ege kıyılarındaki pek çok sayfiye yeri gibi Adlade (Adı Lazım Değil) kasabası da çok katmanlı, geçişken ve mikro-çatışmalarla örülü bir kıyı kasabası görüntüsü sergiler. Kasabadaki grupları yazlıkçılar, Almancılar, yerel halk, kasaba eşrafı, dışarıdan gelenler, sığınmacılar, büyük kentlerden kaçanlar olarak sınıflandırmak mümkündür.
Kasaba, bu sınıfsal çelişkinin yarattığı gerilimle yaşayan, her yaz bu gerilimin zirve yaptığı, kışın ise çıkartılarına geri dönmek zorunda kozmopolit bir laboratuvardır. Ancak bu çelişki içinde en talihsiz konumda olanlar büyük kentlerin kaosundan kaçarak kasabaya yerleşen kültür düzeyi yüksek, ama azınlıkta kalan kentsoylu entelektüellerdir.
Entelektüeller bu beldeye doğanın güzelliği, mavi deniz ve dalgaların sesi, uçsuz bucaksız ayçiçek tarlaları, zeytinliklerin sakinliği, Rumlardan miras kalan üzüm bağları, şarap fabrikalarının kokusu ve Filizkıran rüzgarı ile kucaklaşmak için gelmişlerdi.
Şimdi ise karşılarında kasabanın o vizyonsuz çapaçul eşrafının yanında bir de inşaat odaklı, tam gaz betonlaşmayı körükleyen, kendini beğenmiş ve görgüsüz yeni zengin müteahhit bir sınıf oluşmasına tanık oldular. Beldenin o eski sakin kıyı kasabası kimliğini kaybederek hızla çarpık bir beton gömüt haline dönüşmesini içleri burkularak izliyorlar. Azınlıkta kalan ve artık seslerini duyuramayan entelektüeller Mme Bovary’nin trajedisi ile Charles Baudelaire’in “Spleen” dediği sıkıntı ve boğulma duygusunun arasına sıkışmış durumdadırlar.
Bovarizm
Gustave Flaubert’in ünlü Madam Bovary romanındaki Emma Bovary, Paris’in şıklığını, edebiyatını, derinliğini ve estetiğini arzular; ancak kendini sıkıcı bir taşra kasabasında, iyi niyetli ama son derece vizyonsuz, sıradan ve “mediocre” bir taşra doktoru olan eşi Charles Bovary ile daracık bir kafese tıkılmış halde bulur.
Emma, kasabanın o tekdüze, monoton, vizyonsuz yapısında boğuldukça hayallere dalar. Paris’teki bir balodan evine döndükten sonra daha derin bir sıkıntı ve bunalıma girer. Emma bu depresif bulantıdan kurtulmak için kendisine bir Paris haritası satın alır, parmağını haritanın üzerinde gezdirerek başkentin caddelerinde, bulvarlarında, parklarında sanal yürüyüşler yapar; kentin dinamizmini, karlar altındaki kaldırımları, ışıldayan vitrinleri hayal eder; moda ve tiyatro dergilerine, gazetelere abone olur; gidemediği tiyatrolardaki prömiyerleri, at yarışı haberlerini izler.
İşte Emma’nın kağıt harita üzerinde kurguladığı bu fantazi dünyası, edebiyat ve psikolojide “Bovarizm” (Bovarysme) adıyla bilinir. Bovarizm gerçeklik ile hayal edilen yaşam arasındaki uçurumdan doğan kronik tatminsizlik, sıkıntı ve kendini başka bir gerçeklikte yaşatma illüzyonu sonucu bireyin yapay bir dünyaya sığınmaya çalışması olarak tanımlanabilir.
Emma, eczacı Homais gibi o her şeyi bildiğini sanan tiplerin sığ ve çıkarcı taşra kafasından nefret eder; arzuladığı o yüksek yaşantıya asla ulaşamayacağını, taşranın bataklığına gömüldüğünü ve kaçış olmadığını fark ettiği an trajedi sona yaklaşır. Emma sonunda borç batağına düşer ve eczaneden aşırdığı arsenik ile yaşantısına son verir.
Kentli entelektüel
Kentli entelektüel de yıllar önce büyük umutlarla kasabaya yerleşirken kafasında bir Akdeniz hülyası taşır: Hani o sohbetlerin gırla döndüğü, nefesleri ucuz şarap kokan avcıların, atıcıların ve balıkçıların bire bin katarak anlattığı ipsiz sapsız maceraların, hikayelerin prim yaptığı; kargacık burgacık sokakların tütün, kekik, zeytin, biberiye ve çitlembik koktuğu; mahzenlerinden sıkma zeytinyağ ve şarap rayihalarının yayıldığı; caz, türkü, bağlama ve buzukinin birbirine karıştığı; bir bağ ve balıkçı kasabası hayali…
Ancak yıllar sonra bir sabah uyandığında gördüğü, o hayalin hoyratça yıkıldığı ve estetikten tamamen yoksun, tek derdi beton ve rant olan, arsa ve borsa pazarlığı yapan, seviyesiz kasaba eşrafı ile maganda ve saldırgan müteahhitlerin her şeye egemen olmasıdır. O güzelim kasaba arabesk bir “Gotham City” e dönüşmüştür. Entelektüel azınlık arabesk-dinci sınıfın çıkartıladığı kültürel bir darlık içinde “yutulma” (engulfment) ve ussal kastrasyon ( rasyonel hadımlaşma) duygusu yaşar. Hülyalar ile gerçeklik arasındaki uzlaşmaz yarıkta çırpınmaya devam ederse bu onun sonu olur.
Tıpkı Emma’nın Charles’a baktığında hiçbir derinlik bulamaması gibi, entelektüel de komşularına, kasabanın egemenlerine baktığında korkunç bir seviyesizlik, sığlık, bayağılık ve vasatlık (mediocrity) görür. Kasabanın o yarı aydın, parayı bulunca her şeye hakkı olduğunu sanan sonradan görme bünyeleriyle kahvehane ve içki masaları dışında, ortak bir düzlemde buluşamaz. Konuşabileceği, görüşebileceği insan sayısı bir elin parmakları kadar bile değildir. Sinema, tiyatro, felsefe, müzik, sanat, küresel siyaset sıradanlığın kuşatmasında boğulur gider.
Bir kafede otururken, sokakta yürürken, bisiklete binerken, alışveriş yaparken kendisinin sürekli gözetlendiğini, taşralı bakışların benliğini boğduğunu hisseder. Kasaba onu dışlamaz, ama es kaza eğer Hristiyan veya Musevi ise dedikodular ve riyakarlık tavan yapar, büyük olasılıkla “uyumsuz” ve “öteki” olarak kodlanır. Sanki herkes tetiktedir. Hasan Ali Toptaş “Uykuların Doğusu” romanında kasabalının o tipik ve bön bakışını, duyarsızlığını şu harika yorumla betimler:
“Taşlar gibi bakarlardı tıpkı. (…) Onların nasıl baktıklarına bakınca, derhal uykusu gelirdi sanki insanın; durduk yerde toprağa yatıp ölesi, durduk yerde çıldırası, ya da ne bileyim, bir şeyleri kırıp dökerek birilerini öldüresi gelirdi”
Nietzsche de “Böyle Konuştu Zerdüşt” eserinde “Ayaktakımı Üzerine” (Vom Gesindel) başlıklı bölümde büyük bilge Zerdüşt’e şunları söyletir:
“Hayat bir sevinç kaynağıdır; fakat ayaktakımının da içtiği yerde, bütün pınarlar ağulanmıştır.”
Kentli entelektüel, kasabada artık sadece fiziksel olarak barınmakta, ruhunu doyurmak için kaçabileceği mekanlar çevredeki günübirlik kentler ve vizeyle gidilecek Avrupa ülkeleri olur. Bunu yapamadığı zaman cendere daha da sıkar, son çare caz ve klasik müziği yapan internet kanallarına, varsa piyanosuna, gitarına, kitaplarına, içkiye ve mikro-arkadaş gruplarına, halk kütüphanesine sığınmaktır.
Halk Kütüphanesine sığınmak ise ayrı bir trajedidir. Kütüphane artık sadece kitap okunan bir yer değil, kültürel bir sığınak (sanctuary) kurtarılmış bir bölgedir. Ancak bu sığınış, aynı zamanda kamusal alandan tamamen çekilme, kaçış ve yenilgiyi kabul etme durumudur. Kasaba mahkumu entelektüelin arseniği kültürel bir içe kapanma ve izolasyon olur. Ama en azından hayatta kalmak için çabalamakta Emma Bovary’nin yapamadığını yapmaya çalışmaktadır.
Spleen
Entelektüel, yasa dışı örgütlerin, uyuşturucu tacirlerinin ve kanunsuzluğun fink attığı, o büyük “Gotham City” ye geri dönmeyi düşünmez; ama böyle bir kasabada sürekli kalmak da onun ruhunu yavaş yavaş kemiren, onu sinizme, karamsarlığa, depresyona sürükleyen bir çıkmaz sokağa dönüşür. Yazın daha da boğucu olur. Agorafobi ve boğuntudan kurtulmak için bir yerlere, yurt dışına kaçmak, mekan değiştirmek zorundadır. Bu ruh hali Ahmet Haşim’in şiirlerinde “melâl” ve Charles Baudelaire’in “Spleen” dediği ağır bir boğulma ve sıkıntı duygusudur.
Asında “spleen” dalak anlamına gelir. Hipokrat’ın tıp teorilerinde dalağın melankoli ve karamsarlık yaratan bir sıvı salgıladığı zannediliyordu. 18. yüzyıldan itibaren İngiltere’de spleen anatomik anlamından sıyrılarak “nedensiz can sıkıntısı, hayattan iğrenme” gibi duyguları tanımlamada kullanılmaya başlandı. Baudelaire, bu sözcüğü ithal edip ona şiirsel bir derinlik kazandırır.
Zira Fransızcadaki eşanlamlı “mélancholie” çok daha yumuşak, romantik ve nostaljik bir güzelliği niteler; “ennui” (sıkıntı / usanç) ise şair için evrensel ve kozmik bir boyuttur; tüm insanlığı yutan bir canavardır. Oysa “Spleen” bunların ötesinde, öfke, eros ve yaşam taşkınlığının harmanlandığı, ruhu ve zihni zehirleyen çaresiz bir kabullenmenin yol açtığı psikolojik bir durumdur.
Şairin üzerine demir bir tavan gibi çöken o ağır, o gri/kurşuni gökyüzü “Quand le ciel bas et lourd pèse comme un couvercle” insanı ezen klostrofobik bir kapaktır. Zaman cellat, geçmiş yanlış anlaşılma ve pişmanlık, gelecek ise korku dolu bir bilinmezliktir. Spleen, kaçışın olanaksız olduğu, ruhun daracık bir ortamda, klostrofobinin hüküm sürdüğü bir yerleşkenin monotonluğu altında ezilmesidir. Baudelaire, Spleen’i anlatırken çürümüş cesetleri, leşleri, sokak kedilerini, lağımları ve yoksul Paris manzarasını da şiire almaktan çekinmez. İşte Paris’ten kat be kat beter bir yerleşke olan Adlade kasabasında varolmaya çalışan entelin çifte dramının ikinci boyutu budur.
“No Way Out”
Rumlardan kalma bin yıllık bağcılık ve şarap kültürünün mirasçısı olan bölgedeki şarap fabrikalarının ağır vergiler, reklam yasakları, tekelci baskılar ve bürokratik engellerle batması ve batırılması, bölgenin sadece yaşamsal bir damarını kesmekle kalmamış, tarihsel kimliğini ve hafızasını da yok etmiştir. Şarap Festivalinin mastürbatif bir şekilde Kiraz Festivaline dönüştürülmesi, sosyo-kültürel bir ehlileştirme, hizaya sokma operasyonudur. Cemaat ve tarikatlara ters düşen, “alkol” ve üstelik “şarap” ile anılan bir festival, iktidar ve taşra egemenlerinin eliyle zararsız, steril bir meyveye kiraza indirgenmiştir. Bu, kasabanın o eski kozmopolit, güleryüzlü, neşeli ve Akdenizli ruhuna vurulmuş en büyük darbedir.
Uğur Mumcu’nun “Vurulduk ey Halkım Unutma Bizi” şiirinde umut ettiği gibi “bir gün mezarlarımızda güller açacak” mı bilemiyorum ama, bizim gibilerin mezarlarından geriye bir taş bile kalacağından kuşkuluyum. O nedenle Nazım Hikmet’in “Dünyanın en Tuhaf Mahluku” şiirine gönderme yaparak ayaktakımına mesajımı şimdiden iletiyorum, onlara diyecek başka sözüm yok. Entellere gelince ise, onlara diyeceğim şu: Mademki sen bu kasabaya yerleştin ve başka gideceğin bir yer yok, yani bir “no way out” içindesin, o zaman “tant pis pour toi” aslanım, hamama giren terler.
Notlar
1.Nietzsche “ayaktakımı” derken ekonomik olarak fakir, alt sınıftan insanları, yerel halk veya köylüleri kastetmez. Onun kastettiği zihinsel, kültürel ve ruhsal bir alt seviyedir. Ona göre ayaktakımı kendine ait bir istemi ve değeri olmayan, kendisinden kültürel olarak üstün olanlara haset duyan (ressentiment ), onların yaşantılarına imrenen, kendi sıradanlığını, zayıflığını sözde ahlak, dinsel kılıf veya para kesesiyle yücelten zavallı bünyelerden oluşur.
2.Baudelaire derbeder olmasına rağmen sanatçı olarak perfeksiyonist idi. Şiir dokusunda sözcükler ve fonetik yapı çok önemlidir. Bu bağlamda Spleen kelimesinin fonetik yapısı (sert “s” ve patlayıcı “pl” sesleriyle başlayıp kapalı bir “n” ile bitmesi), o boğucu sıkıntıyı, nefessiz kalma, boğulma, yutulma duygusunu ve zihinsel sıkışmayı şiirsel olarak insan kulağına da yansıtır ve yankılatır. Şair yabancı, egzotik ülkelere veya mutlak bir hiçliğe kaçmak ister. Ancak onun kaçışları genellikle trajiktir; gemiler onu başka bir kurtuluşa değil, yine aynı yorgun dünyaya taşır. Sığınacak yer kalmadığında yapay cennetlere (alkol, esrar) veya Emma gibi intihar fikrine sığınır.
***Disclaimer: Bu yazıda anlatılanlar, yorumlar, yazıdaki kasaba, kasabadaki sınıflar ve oluşan olaylar tamamen hayal ürünü olup gerçek ile, gerçek kişi, kurum veya olaylarla hiçbir bağlantısı yoktur, benzerlikler tamamen rastlantı ve tesadüftür.***
Leave a Reply