
Galatasaray camiasının Tevfik Fikret’e olan derin bağlılığı ve onun adını diğer değerli mezunlarının önünde tutması, kurumsal kimlik inşası, sembolizm ve sosyolojik bir okul geleneği olarak kabul edilebilir. Fikret, Galatasaray için sadece bir mezun veya şair değil, okulun en zorlu dönemlerinde müdürlük görevini yürütmüş, II. Abdülhamit ile İttihat ve Terakki’nin baskılarına direnmiş bir savaşçıdır.
Dolayısıyla camianın, Fikret’i edebi kimliğinin ötesinde, kurumun mimarlarından ve koruyucu ruhlarından biri olarak konumlandırması olağan görülebilir. Ama bunun fazla abartılmaması gerektiğini düşünüyorum.
Kuşkusuz, bir topluluğu bir arada tutan şey, paylaşılan ortak değerler ve ilkelerdir. GS mezunu yazarlar, şairler, gazeteciler, siyasetçiler, bilim insanları kendi alanlarında devrim yaratmış olsalar da, okulun kurumsal anayasasını yazan esas çocuk Fikret olarak kabul edilir.
Camiayı oluşturan farklı görüşlerden kişileri güncel siyasal figürler üzerinden birleştirmek ya da “tek tipleştirmek” zor olduğundan -çünkü “hoşgörü” (tolérance) diye bir kavramdan yoksunlar, ya da kasten bilmezden geliyorlar- tek bir puta tapınma kolaylığı ve gereksinimi doğmuştur. Ortak payda arayışının yanı sıra masonik kliklerin de GS’ye bir faydası dokunmadığı kanısındayım. Gerçi Tevfik Fikret Fransız kültürüyle yoğrulmuş aydınlanmacı, batılı ve ilerici duruşuyla camianın “ortak asgari müşterek” yıldızı olarak kısmen işlev görmüştür. Ancak, hoşgörüsüzlük (intolérance) sürdüğü için maya tutmamış, camia içi bölünmeler, hizipleşmeler, adam harcama ve düşmanlıkları engelleyememiştir.
Çetin Altan, Abdi İpekçi, Süheyl Batum veya Daron Acemoğlu gibi mezunları “bunlar yakın tarihin siyasal ve entelektüel tartışmalarının odağında yer almıştır” diyerek dışlamanın veya görmezden gelmenin bir faydası yoktur. Zira bu kişiler yıllar sonra yeni kuşaklar için yakın değil, uzak bir tarihin nirengi noktaları olacaktır. Fikret yaşamı boyunca saray rejimiyle tek başına ölümüne didişmiş, camiaya da küsmüş, sonunda diyabet hastası olmuş, sinirleri mahvolmuş bir halde Aşiyan’a kapanmıştır. Yani bi insanı yüceltmek için illa ölmesini mi beklemek gerekiyor ? Hayattayken gösterilmeyen ihtimam ve saygıyı cenazesini eller üstünde taşıyarak göstermeye çalışmak utanç verici bir ikiyüzlülük değil mi ? İlla öldükten sonra mı ona sahip çıkılacak, müzeye konacak ve putlaştırılacak ?
“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” dogması
Galatasaraylıların neredeyse bir dogma haline dönüşmüş olan mottosu “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” söylemi Tevfik Fikret’e aittir. İyi de “irfan nedir ?” diye sorsam kim hemen ne olduğunu söyleyebilir ? Çoğunluk “gıyk” diyerek kalakalır..
Sanırım bu sloganı “düşüncede özgür, bilgide özgür, bilinçte özgür” olarak Türkçeleştirmek mümkündür. Fransızcası: “libre de pensée, de savoir, de conscience” veya “libre d’esprit, de culture, de conscience” olabilir. Peki vicdan bilinç midir yoksa başka çağrışımlar da yapar mı ? Zira “vicdan = bilinç” formülü günümüz Türkçesinde tam olarak doğru değildir. “Vicdansız” ile “bilinçsiz” arasında derin bir fark vardır.
Zira vicdan içsel bir etik yargılama, merhamet, adalet duygusu ve empati yeteneğidir. İnsanın hem kendi iç dünyasını, varoluşunu hissetmesi, kendini bilmesini, hem de ahlaki bilincini, yani neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen iç sesini tanımlar. Fikret bu sözcüğü kullanırken neyin doğru neyin yanlış olduğuna tepeden gelen direktiflerle değil, insanın kendi yüreğindeki o adalet ve merhamet duygusuyla karar veren özgür bireylere işaret etmek için kullanmıştır. Yani bir insanın hiçbir otoritenin, dogmanın, cemaatin veya baskı mekanizmasının etkisi altında kalmadan kendi ahlaki pusulasına göre karar verebilmesini kasteder.
Kitle psikolojisi Putlaştırma ve İkonlaştırma – Fikret Sevdası
Bir GS’linin Tevfik Fikret’in tek bir şiirini bile ezbere bilmediği halde onu yüceltmesi, çok sevdiğini iddia etmesi, kitle ve yığın psikolojisinde sıkça görülen bir ikonlaştırma-putlaştırma sendromudur. Bu patolojik süreçte insanlar genellikle o kişinin yapıtlarına değil, onun temsil ettiği değerlere bakarlar. Kurumların kendi köklerini kutsama, yücelteme, aidiyet hissi yaratma ve “Gül Baba” gibi efsaneler üretmedeki benmerkezci refleksini anlıyorum, ama işin cılkını çıkartmamak gerekir. Fikret, Galatasaraylılar için bir şairden ziyade, bir “Galatasaraylı Duruşu”nun ete kemiğe bürünmüş bir simgesi iken zamanla bir puta ve toteme dönüşmüştür.
Şairin özellikle hayatının son döneminde kaleme aldığı “Tarihi Kadim” (Eski Tarih) ile “Tarihi Kadime Zeyl” (Eski Tarihe Ek) gibi yapıtları, sadece İslama değil, kurumsallaşmış tüm dinlere, kutsal kitaplara ve geleneksel dünya düzenine karşı şairin en radikal, en sert ve doğrudan isyanıdır. Şiirlerinde “Yırtılır ey köhne kitap, yarın senin o efsanelerin” diyerek kutsal metinleri, “putunu kendi yapar kendi tapar” diyerek de dinsel inançları açıkça eleştirmiştir. Camiada egemen olan kafanın onun bu tür radikal şiirlerden habersiz olduğunu, haberli olsalar dahi Fikret’in entelektüel radikalizminin fersah fersah gerisinde kaldıkları ortadadır. Peki, “Fikret’in bile çok gerisinde olan” bu egemen kafa, neden hâlâ bu totemden vazgeçemiyor? Bu paradoksun arkasında yatan sosyolojik nedenler şunlar olabilir:
Galatasaray camiası ve hatta genel olarak cumhuriyet rejimi, şairin entelektüel mirasını bir bütün olarak değil, tıpkı bugünün algoritmaların yaptığı gibi filtreleyerek, eleyerek ve sansürleyerek kabul etmiştir. Topluluk için geçerli olan ateist ve radikal bir şair değil, Atatürk’e “ben inkılap ruhunu ondan aldım” dedirten, bilimi ve Batılılaşmayı savunan ilerici bir eğitimci olmasıdır.
Fikret’in din ve düzen karşıtı, anarşizme kadar uzanan nihilist görüşleri, resmi ve kurumsal ortamda bilinçli bir şekilde hasır altı edilir. Rejim ve topluluk, şairin radikal fikirleriyle yüzleşmek yerine, onu sterilize edilmiş, toksik düşüncelerden arındırılmış, akça pakça olmuş, kuru temizlemeden yeni çıkmış “aydınlanmacı hoca” elbisesiyle görmeyi arzular. Peki es kaza şair Aşiyan’dan doğrulup da bu muhteşem manzarayı temaşa etse acaba ne derdi ve ne yapardı ? Sanırım büyük bir öfkeyle okulu basar ve o malum kafayı yaka paça Grankur’da meydan dayağından geçirirdi !
Camia Fikret’e tapınırken onun teolojik ve radikal görüşlerini rehber edinmez; otoriteye karşı boyun eğmeyen karakterini görmezden gelir, hala saray mektebi “Sultani” diyerek tepişirler.
Bu acındırık durum sadece Galatasaray’a özgü değildir; insanlık tarihi, kitlelerin büyük düşünürleri “okumadan ve anlamadan” ikonlaştırmasının, putlaştırılmasının örnekleriyle doludur. Karl Marx’ı hayatında tek satır okumadan savunan milyonlar, ya da savunduğu ideolojinin temel yapıtlarından habersiz kitleler gibi, Galatasaray da Fikret’i bir aidiyet rozeti olarak yakasında taşır. Rozetin içindeki derin anlamı sorgulamak entelektüel bir çaba gerektirir; kitleler ise derinlik değil, aidiyet ister.
Mehmet Akif’in Fikret’e “Zangoç” (Hristiyan uşağı) demesi, aslında Galatasaraylıların temsil ettiği o Batılı, seküler, çağdaş eğitim tarzına yapılmış bir saldırıdır. Fikret – Akif kavgası, bugünkü Türkiye’nin kültürel fay hatlarını oluşturdu. Akif ne kadar “milli ve yerli” ise, Fikret de o kadar “evrensel ve batılı” bir simgedir. Camia, Fikret’in din karşıtı argümanlarını benimsemekten ziyade, onun istibdat (!) taassuba (!) karşı verdiği savaşı sahiplenmiş gibi göründü. Ama bu yarım yamalak ürkek tavır yeterli olmadı.
Ne yazık ki camiadaki egemen kafa Fikret’in entelektüel radikalizmi ve cesaretinin hala çok gerisindedir ve gittikçe gerilemektedir. Şairin aykırı şiirlerini bilseler bile bu sevdadan vazgeçemezler; çünkü onların bağlandığı şey Fikret’in yazdıkları değil, onun Galatasaray markasına sağladığı, yasallık (meşruiyet), asırlık asalet ve entelektüel üstünlüktür. Ama bu zamazingo da bir yere kadar sürer. Sonunda sıra GS Lisesine de gelir.
Türkiye’deki köklü, Batı desteği ve dayatması ile kurulmuş okullar (Galatasaray, Alman Lisesi, High School, Robert Kolej vb.) tarih boyunca geleneksel ve muhafazakar çevrelerce yerli ve milli olmamak ve kültürel yabancılaşmayla suçlanmıştır. Bu tayyareden suçlamalar ve takunyacı zihniyetle mücadele etmek yerine Fikret’i bir kalkan gibi kullanmaya kalkışırsanız bu işin sonu “sarı öküzü vermeyecektik” öyküsüne döner. Gerçek şu ki Tevfik Fikret gibi Türk edebiyatının dev bir ismini vitrine koyarak bir kültürel yasallık kalkanı oluşturmanın hiçbir faydası olmamıştır. İşte GS’nin bu hale gelmesinin en büyük nedenlerinden biri budur. Ne şiş yansın ne kebap, kol kırılır yen içinde kalır derken GS bu hale geldi ve o kafa sonunda camiaya ve ülkeye egemen oldu: GS’lilerle “monşerler”, klasik batı müziğine “gıy gıy” diyen kafa iktidardadır. Fikret’i aşmayı veya onun fikirlerini derinlemesine tartışmayı bile denemekten korkup onu bir tabu gibi sarıp sarmalar, statükoyu korumaya çalışırsanız bir gün spor kulübümüze, okulumuza ve üniversitemize mescit de yapılır, imamlar da atanır. Anladınız mı aslanlar ?
Tevfik Fikret’in Dili
İmdi son olarak gelelim edebiyat sosyolojisi ve kitle psikolojisi açısından sorunsalın en ironik ve can alıcı kısmına: Şairin “Serveti Fünun” (Fenlerin Serveti) dönemine ait ağır dili, aslında camianın Fikret’i bir kalkan ve “sığınak” olarak kullanmasını çok daha kolaylaştırmıştır. Zira dil ağdalı ve anlaşılmaz olursa “tabulaştırmak” kolaylaşır. Bir metin ne kadar anlaşılmaz ve halk dilinden uzaksa, kitleler tarafından o kadar kolay “kutsallaştırılır”. Örneğin,
“Ferdâ senin; senin bu teceddüd, bu inkılâb… Sen, ey şebâb!”
dizgesini duyan biri ferda (yarın), teceddüd, (yenilenme), şebâb (gençlik) sözcüklerini bilmediği için şiiri anlayamaz, analiz edemez. Şiir analiz edilemeyip sadece kulakta estetik belki de gülünç bir tını bıraktığında, geriye sorgulanamayan bir totem kalır. Egemen kafa da tam olarak bunu arzular: Fikret’in fikirlerinin altını eşelemek yerine, o ağır dilin yarattığı büyülü havayı kutsal bir hırka gibi üstünde taşır. Dilin sönümlenmiş, eski ve ağır olması, bir nevi şifreleme düzeneği işlevi görür. Şiirlerin içeriğindeki o sarsıcı, düzene ve inançlara meydan okuyan radikalizm ve nihilizm eski ve ölmüş sözcüklerin arkasına saklandığı için kimsenin keyfi kaçmaz.
Eğer Fikret halk ozanları Karacaoğlan, Yunus Emre, Köroğlu, Aşık Veysel gibi herkesin ilk okuyuşta anlayacağı sade, yalın bir halk dili ile yazmış olsaydı, o zaman onu bu kadar rahat bir totem haline getiremezlerdi. Asım Bezirci gibi edebiyatçıların yaptığı Tevfik Fikret sadeleştirmeleri sözel anlamda büyük oranda doğrudur. Çevirince aruz ölçüsü kayboluyor, musiki ve şiirsellik elden gidiyor diye tepişmek saçmalıktır. Zira bu, Schiller, Tagore, Lamartine ve tüm şairler içinde geçerlidir. Çevirilerde şiirselliğin ve kafiyelerin kaybolması olağandır. Ama şiirin mesajını algılamak çok daha önemlidir. Hani utanmasalar neredeyse sanki kutsal kitapmış gibi “Fikret’in dili Türkçeye çevrilemez sadece meali” olur diyecekler !
Egemen kafanın Fikret sevdası, aslında tayyareden bir “estetik illüzyon” üzerine kuruludur. Gençliğin ve çağdaş insanın anlamakta zorlandığı o ağdalı dil, Fikret’in düşüncelerini ulaşılmaz bir fildişi kuleye hapsetmiştir. Fikret’in yapıtlarını ve düşüncesini o kuleden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturmak gerekir. Şairi bugünün diliyle net bir şekilde masaya yatırmak, şiirlerini incelemek, irdelemek bir totem ile değil, gerçek Tevfik Fikret ile yüzleşmeyi de beraberinde getirecektir. Evet, o zaman daha ne bekliyorsunuz gençler ? Godot’yu mu ?
Leave a Reply